Çarşamba, Mayıs 23, 2018

Instagram Ulkureha: Bine Giderken


900 kare geçildi.
Duygusal travma, gidişi epeyi yavaşlattı. Yazmayı da öyle.
Proje, alt-projelerle birlikte çok proje oldu.
Cihangir civarının kedi evlerini ve graffitilerini en çok çekmişlik rekoru oldu.
Çirkinlikler daha az çekilebilir oldu. Kusma projesi başlamadan durdu gibi.
Kitaplara reva görülenler gibi, aslında ana çizgiyle ilgisiz yan çizgiler de işin içine girdi.
Suçu ve suçluyu hala çekemiyorum: Hem risk, hem mahremiyet nedeniyle. Yoksa, fazla yazısal anekdotlamasam da, sürekli suç ve suçlu görüyorum.
Binden sonra, ya böyle yayılıp kalacak, ya da yeni konulara çatlalanma olacak.
Böyleliğiyle, hesaplanandan çok daha fazla hacimelnmiş ama yaratıcısını % 50’den çok tatmin etmiş bir proje oldu.
(23 Mayıs 2018)

Kedi Evleri: 23.05.17


2016-2017 kışında Cihangir civarındaki kedi evlerini fotoğraflamaya başladığımda, bunun bir kışlık bir kültürel davranış salgını olduğunu imlemiştim.
2017-2018 kışında haklı çıktım. Kedi evleri yok olup giti.
Öncelikle, hepsi mavi maket çantası dokusundan / plastik kartonundan yapılmış idi. Hafiftiler, rüzgar uçurdu; yumuşaktılar, kedi tırmalayıp yırttı.
Kalanlar ise, daha çok sunta yapımı olanlar oldu. Belediyeninkiler köşk gibiydi, el yapımı olanlar ise tam gecekondu tipinde derme çatma. İkinci kış yapılanlar bile öyle: demek ki halklarımız marangozluğu kıvıramıyor.
Ancak, ortalığı kedi mamasına boğma işi, hem ikinci kış, hem de ikinci bahar artarak sürüyor. Bu, sürdürülmesi daha kolay bir davranış demek ki: Bakkala gidiyorsun, parayı basıyorsun, mamayı alıyorsun, tamam. Sonra da, dağ taş, ye gök kedi maması doluyor, doldu da. Yolun kenarına değil resmen ortasına bile döküveriyorlar.
Her 5 mahallede bir deli-moruk kadınlar var, kedi delisi. Onlar hep vardı, hala varlar. Artık tavuk ciğeri ucuz. Yaşlı kadınlar her akşam 50 kediyi birden besliyorlar. Kediler öğrenmiş, hoop doluşuveriyorlar.
Bu kültürel davranış çizgisinde en belirgin olan olgu şu:
İnsanların insanlardan nefreti aşırı arttı. Böylelikle de, kediseverlik, doğrudan insansevmezlik demek oldu. Çünkü, kedi besleyenler arasında, gayet kasap / katil kılıklı erkekler de var.
Bu 2 kış, AKP iktidarının TC halklarını köşeye sıkıştırıp gömdüğü zamana da denk geldi. Savaş ve ekonomik kriz tuş ettirici idi ve hala da öyle.
En uç örnekle bitireyim:
Babasından kalma malul / yetim maaşıyla, kendi aç kalıp kedi besleyen yaşlı bir adam tanıyorum. Sokaklarda yatıp kalkıyor. Raporlu deli. Ailesi bunu tımarhaneye attırmış ama o oradan kaçmış bir biçimde. İnsanlar karşı doğrudan nefret duymuyor, onlardan kesinkes uzak duruyor. Ancak, kedileri sürekli besliyor.
(23 Mayıs 2017)

Oryentalizm x Oksidentalizm ve İslam x Hristiyanlık


Ağaca bakarken ormanı, ormana bakarken ağacı gözden kaçırmamak gerekli. Bunun için de, ölçek ve ölçütlerini belirgin kurmalısın. Bir de belli nesnel önkoyut bilgiler vardır, onları kullanırsın.
Dünya Sistemi tüm tarihi 5 bin yıllık bir bütün olarak ele alır.
Doğu x Batı ve/ya İslam x Hristiyanlık ve/ya cihad x haçlı seferi olarak adlandırılan ikilik ise, 1.400 yıldır var. Fas-İspanya ve Endonezya-Filipinler arasında, göze pek çarpmayan ve doğrudan dilegetirilmeyen biçimde Güney x Kuzey, fakir x zengin, barbar x uygar olarak da kurulu.
Ancak, tarihin siklussallığını Dünya Sistemi çok iyi saptamış ve izlemiş.
600-1500 arasında bugünkü Batı’nın yerine, dominant kültür olarak İslam vardı. Bilimde bile İslam bir nolu idi. Müslüman İbn-i Sina’nın tıp kitabı, Orta Çağ’sal Batı’da 900 yıl okutuldu örneğin.
Sikluslarda faz kaymaları olabilir. AB için böyle olmuş ve 400-1500 arasında, 400’ler, 800’ler, 1200’ler barbar istilaları nedeniyle, uzun bir dip dönemi yaşamış AB. Ancak 1950 geldiğinde, AB de artık en çok 2 no idi: Bir zamanların topraklarında güneş batmayan imparatorluğu ve 1945’in 1 nosu İngiltere, şu an 10 noda örneğin. 1.100 yıllık iniş, 450 yıllık çıkış var yani, asimetri var yani.
Önce AB’nin başlattığı, sonra ABD’nin devam ettiği biçimde, Batı’nın üstün olduğu bu dönemde oryentalizm dogması inşa edildi. Doğrularla sınandığında hiçbir zaman geçerli olmadı ama tüm dogmalar gibi, inatla yaşatıldı. Bu nedenle, doğulu aydın da, kendi ülkesine ve kültürüne Batılı gözü ile baktı.
Bunun en son momenti şu ve derdimiz de o tez:
“İslamiyetin Avrupa'da ciddi bir yükselişe geçtiğini belirten Bernard Lewis, Avrupa'nın geleceğinin “İslamlaşan Avrupa mı, yoksa Avrupalılaşan İslam mı?” sorusuna bağlı olduğunu söyledi.”
Öncelikle bu ikisi; çelişmez, çatışmaz ve birbirini engellemez.
Ancak, ‘avrupalılaşan İslam’ı, ‘fransızlaşan İslam’ veya ‘almanlaşan İslam’ diye okumak daha uygun. Osmanen Germana başka bir AB ülkesinde öyle olmaz, olamaz da.
Burada AB x ABD karşıtlığını açımlamak uygun:
ABD tek dilli, AB 30 dilli. Üstelik, ulus-devlet üzerinden tek dili savunan ve 200 küsur yıl için dayatan da AB idi.
ABD ise, çokdilliliği bundan sonra yaşayacak. Güney eyaletlerinde İngilizce’den çok İspanyolca hakim ve Asyatikler İngilizce’yi bilseler de, kültürel kimliklerini, bizim Alamancılar gibi, çok daha uzun süre yaşatacaklar. Bu, Batı tarafından asimile edilemeyen (ve hatta az biraz Batı’yı asimile etmiş) lümpen Doğu(lar) gibi, ilginç-ironik bir moment demek.
AB’deki bazı ülkelerde Müslüman nüfus % 15’i geçti ve ülkenin asıl halkı çoğalmıyor, Müslüman nüfus ise haldır haldır ürüyor. Dolayısıyla, ırk ve din olarak o ülkelerde tersine bir asimilasyon yaşanacak. Üstelik bu, 400’lerdeki Kavimler Göçü’nde de yaşanmıştı: Sonuç baştan belli yani.
Gelelim en son irdelememize:
Nasıl ki Le Roy’un saptadığı üzere, oryentalizm bir kurguysa ve kurmacaysa, yine onun gözlediği ve saptadığı biçimde, hem islamlaşan Avrupa, hem de avrupalılaşan İslam birer kurgu.
Yani, diaspora nasıl ki gurbette icat edildiyse, yani o sürgünler, kendi ülkelerinde kendi kültürel kimliklerine sahip çıkmadılarsa ama gurbette hayali bir kültürel kimliğe sarıldılarsa, ‘AB’deki İslamcılık’ da nev-icat bir şey. Alamancılar, kendi ülkelerinde bu kadar fanatik veya köktenci değildi yani.  Yenilenin sopayı daha çok istemesi (veya barbarın uygara karşı daha da barbarlaşması) gibisinden bir aşağılık kompeksiyle, irticaya sarıldılar. Ki bunu, Müslüman-Arap istilası zamanında Hristiyan-İspanya, engizisyon ve rekonkizisyon ile aynen yaratmıştı.
Ara saptama: Yani, oksidentalizm ve oryentalizm, aynı madalyonun 2 yüzü olmakta: Yenilen taraf, fanatikleşmekte.
‘Avrupalılaşan İslam’ın tarihsel başka bir yönü de var:
İslam başta yalnızca Arap idi. Bugün ise 100’ün üzerinde halk Müslüman. Her halkın müslümanlaşma ve müslümanlaştırılma yolu farklı oldu. Ki zaten çoğu halklar, ölmemek için Müslüman veya Hristiyan oldu.
O zaman olmayan bu gönüllük ilkesi, bu koşullarda var. Gerçi AB’lilerin İslam düşmanlığının getirdiği eziyet ile Arap zulmü de birbirine oldukça yakın şeyler.
Aranot: Müslüman göçmenleri son 1-2 yıla kadar hemen hiç görmemiş Doğu Avrupa ülkeleri, ülkelerinden transit geçen 4-5 milyon kişiden sonra, hızla İslam düşmanı oldular.
En genel boyutuyla bakınca ise, 400’lerdeki asıl Kavimler Göçü de, bu neo-Kavimler Göçü de, global kültürü yoğuran ve metamorfozlayan birer süreç.
Burada önemli olan, kültürel ozmosis sırasında, azınlıksever slaktivizmden, ulusal emekçi haklarını savunan fransız faşiste kadar tüm süreçlerin olurken izlenip kaydedilmesi.
1960-2010 sırasında Türk Müslümanlar’ın dönüşüm süreci, Almanlar tarafından gözardı edildi. Çünkü, Nazizm korkusuyla, onlarda vatandaşlarını ulusal kimlikle kaydetme yok. Almanya’daki Türk sayısı 4-8 milyon arasında tahmin ediliyor örneğin.
Önümüzdeki onyıllarda AB’deki Müslüman nüfusun, alaturka tehcir ve/ya mübadele benzeri süreçlerle yüzyüze getirileceği çok kesin. Ki zaten Almanya, kesin dönüş yapanları destekleyerek bunu zamanında yaptı çoktan.
Benzeri sertliği İngiltere yapmaz veya yapamaz, çünkü kendisi parçalanacak zaten. Müslümanlar aradan sıyrılıp, küçük bir federasyon bile kapabilirler: Sonuçta bugün Andorra diye bir devlet, benzeri bir din kavgası nedeniyle var.
Görüldüğü gibi oryentalistler; konuya çok kaba, entelejensiya olarak, kapıkulu ruhuyla bakıyorlar.
500 milyonluk AB’de 20 milyonluk bir Müslüman grup, belki çok yüzyıl daha süregidecek. Ancak, global kaos dönemi AB’ye de sıçrarsa, onlar da birbirlerine girerler: Alamancılar girmişti zamanında zaten.
Biz, bunun bir dert olmadığını ama Afrika’da ve Latin Amerika’da hristiyanlıktan çıkanlar nedeniyle, global Müslüman-Hristiyan nüfus dengesinin değişiminin bir dert olacağını öngörüyoruz. Sonuçta, % 20’lik bir Müslüman azınlık barındıran Surinam’da o azınlık, darbe yapıp, yönetime geçmeye çalıştı çoktan.
Neydi?
Ağaca bakarken ormanı da göreceksin, ormana bakarken ağacı da göreceksin.
Dipnot 1:
Türkiye / Doğu-Batı arasındaki 400 yıldan daha kısa siklusları pas geçtik. Bu konu şu kitapta irdelenir:
+
Dipnot 2:
Lewis’e atfedilen sözün asıl sahibi şu kişi imiş:
“Kitapta Suriyeli düşünür Sadık el Azm’ın, Avrupa’nın geleceği hakkındaki şu görüşünü alıntılamışsınız: “Müslümanlaşmış bir Avrupa mı olacak, Avrupalılaşmış bir İslam mı? Bütün mesele bu.””
Bu arada, tam bir çarşıdaki pirince giderken, evdeki bulgurdan olma durumu onunkisi:
“Sadık Celal el-Azm ile Suriye üzerinde konuşma imkanı buldum. El Azm, "Arap Baharı: Neden tam da şimdi?" başlıklı makalesi…”
Tarih 2013, görüşen Soli Özel gibi biri, entelejensiya yani, liberal demokrat takılanlardan yani.
Arap Baharı’nın ve Suriye’nin şu an nerelerde olduğu belli.
İronik olan şu ki aynı Suriye, tam 75 yıl, resmi haritasında kendini Hatay’a sahip gösterdi.
(22 Mayıs 2018)

Salı, Mayıs 22, 2018

Seçim 2018: HDP Nereye gidiyor?


Şöyle bir çizgi seçmişler:
“HDP’de muhalif ve aktivist kimlikleriyle öne çıkan simge isimler, başta İstanbul olmak üzere Ankara ve İzmir’den aday gösterildi. Partinin mevcut milletvekillerinin çoğu tekrar aday gösterilmezken, ağırlıklı olarak yeni isimlerin yer alan liste kan değişimi olarak yorumlandı. Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’ın akrabalarının listede yer alması dikkat çekti.”
3 bölümlük yorum:
Bir: Eskiler tasfiye edildi.
İki: 2015 birinci seçiminde olduğu gibi, vitrin yaratmak için ilginç adlar kullanıldı.
Üç: Asıl aslına rücu olacak biçimdeki edimle, parti yeniden PKK çizgisine döndürüldü.
İkincinin anlamı yok, çünkü 2015 ikinci seçiminde onlar tasfiye edildi. Yani, yalnızca mostralık anlamları var.
Üçüncüsü için ise, artık çok geç. Kürtler yalnızca 2 yılda, 4 ülkede birden fiyasko ile biten işler yaptılar: İran’da tasfiye edildiler, Irak’ta referandum batağını kendi elleriyle haçzırladılar, Suriye’de terkedildiler, Türkiye’de (AKP’ye yönelmenin artetkisi olarak) sıkıştılar.
En tuhafı da, bu koşullarda yeniden alan ve silahlı mücadeleye dönmelerinin anlamının kalmaması. Kürtler’in terör medya geştaltı sıfırlandı, hatta eksilendi, yani haber değeri kalmadı, Kürtler bırakmadı.
Bu durumda, daha önceki sikluslarında olduğu gibi, minimum oya, % 5’e gerilerler bir süre. Ancak, süreç hiç bitmez, çünkü artık Irak için ok yaydan çıktı, baba Barzani çekiliyor ve oğul / yeğen diğerlerinin ne yapacağı hakkında hiçbir bilgi yok, bildiğimiz iç savaşa yakın / yatkın oldukları.
Kürtler için dominant-Türkiye bitti yani ve artı kapılanacakları bir solumsu parti de kalmadı geriye. Irak Kürdistanı 10 yıl için bitti.
Demek ki 10 yıl birbirlerini yiyecekler, seçim listelerinin gösterdiği üzere.
(22 Mayıs 2018)

Bernard Lewis, Tarihçilik, Gelecekbilimcilik


Kendisi 102 yaşında vefat etmiş.
Düşüncesi:
“Ben tarihçiyim, peygamber veya peygamber soyundan biri değilim. Geçmişle ilgilenmeyi tercih ediyorum, gelecekle değil.”
Bunu bütün tarihçiler yapıyor, Dünya Sistemi’ciler bile.
Bir sistem kuruyorsun. O sistem diyor ki 400 yılda 1 kaos. Hesap yapıyorsun, 2000’den sonrası kaos siklusu çıkıyor. 2001 sonrası Dünya’yı 18 yıl izlemişsin. 18 yıllık gelecek / gelecekbilim, olmuş geçmiş / tarih / geçmişbilim, sen hala vırvır ediyorsun. Olacak şey mi bu?
İkincisi de ünlü oryentalizmi:
“Adını demokrasi olarak koymak istemiyorum, ancak Arap topraklarında daha liberal, daha açık bir siyasi ve toplumsal sistemin oluşması için verimli bir ortamın hazırlanıyor olduğunu düşünüyorum.”
Bu ne şimdi?
1 milyon ölü, 6 milyon göçmen. Sonra da:
“Daha liberal, daha açık bir siyasi sistem.” O koloniyalizm günleri 100 yıl geride kaldı, özellikle de bir İngiliz için: Onların gücü artık ancak Arjantin’e yetiyor.
Asıl önemlisi, bir tek Arap kralın yerinden oynatılmamışlığını görmezden geliyor onlar gibileri.
Bizim Halil İnalcık da öyleydi, en yeni bilgisi 60 yıllık falandı. Dahası bildiğimiz cahil, ötesinde bilmediğini bilmez idiler. 1947 tarihli Dewey sikluslarını İnalcık da bilmeliydi, Lewis de, işleri bu, bunun için beslenmişler.
Bunlarınki, sömürge valisinin entelejensiya danışmanı rolü. Sömürüyü, katliamı rasyonalize edecekler illa ki.
Oryentalizm, Ortadoğu için icat edilmiş bir düşünce-oyuncak idi. Petrolün ağırlığı, % 100’den % 50’ye inince, anlamı kalmadı.
Lewis ve İnalcık gibilerin de rolü bitti, sağdan çıktılar Atay hesabı.
(22 Mayıs 2018)

Pazartesi, Mayıs 21, 2018

Ozmosis ve/ya Diyalektik


Kültürel olgularda, 2 farklı kültürel kategori arasındaki etkileşim diyalektik ile değil, ozmosis ile oluyor gibi.
Diyelim tavuk döner, Almanya’ya gitti. Yavaş yavaş Alman kültürüne sızdı, yaygınlaştı. Bugün, 30 yaş altı Almanlar, tavuk döneri Alman yemeği sanıyorlar.
İşin tuhafı, tavuk döner Türkiye’de de ozmosis yaşadı. Kırmızı et ile beyaz et arasındaki fiyat farkı aşırı açılınca, 1980-1985 sonrasında tavuk döner yaygınlaştı.
Koşutunda, her ikisi de tavuk dönerin hemen ertesinde piyasaya sürülen, ne sucuk döner, ne de ‘cağ kebap’ denilen, Erzurum kökenli, koyun etinden yapılan ve yatay pişirilen döner, tutmadı.
Tavuk dönerin Almanya’da tutması için 2 ana neden, ucuzluğu ve yeni bir ‘fast food’ olması gösterilebilir. Ancak, kuru-pilav da Almanya’da millileşebilirdi ama millileşmedi.
Burada ana gösterge, antiteze ait bir öğenin, tez tarafından çatışmayla değil, kabulle karşılanması.
Redle ve çatışmayla karşılanan Türk bir kültürel öğe, yoğun baharat tüketimi ile oluşan koku, o nedenle Almanlar Türkler’e başta ‘kimyoncu’ dediler, oysa kimyon Türkler tarafından da az tüketilen bir baharattır, köfteye ve ete onun yerine daha çok karabiber konur.
Bu çatışmada ise, diyalektik yaşanmadı. Dominant kültür, resesif kültürü ikna etti (zorbalık kullandı denemez), Türkler daha az baharat kullanır ve daha az kokar (ve ayrıca deodorant kullanır) oldular.
Dolayısıyla, tez-antitez etkileşimlerinde, epeyi yeni farklı durum daha tanımlamak gerekli. Büyük olasılıkla hiç yaşanmamış ve dolayısıyla hiç adlandırılmamış etkileşimler de vardır.
Genel durum olarak da ticaret, savaş diyalektik ise, daha ozmosis olan kültürel öğe olarak nitelendirilebilir. Siyaset ise, her ikisi de olabilir.
(18 Mayıs 2018)

Trier: The House That Jack Built


Dillon döktürüyor. Hannibal ve Dexter varken, bu film o denli şiddet dolu görünmüyor. Trier'ın bu türü de çekerim, yani, seri katil filmi de çekerim, diye yaptığı bir film olduğu belli. En zayıf olduğu nokta ise, 'Avrupa'daki kendisinin oynadığı, kullanılan Musevi rolündeki naturalizmi, filmlerinde yeniden bir türlü yakalayamaması. O nedenle, abartılı konuları çekmesi hep havada kalıyor.
(16 Mayıs 2018)

Zülfü Livaneli Negasyonu


1974-1980 arasında da kendisini negasyonladım, gençleri gaza getirip, yanlış işler yaptırttığı için.
1980 sonrasında da kendisini negasyonladım, liboş dönüşü yaptığı için.
Film yönettiğinde de kendisini negasyonladım, Szabo’nun ona bizzat söylediği gibi, neden film yaptığını bilmediği için.
Klasik Avrupa Müziği kompozisyonu bestelediğinde de kendisini negasyonladım, boyundan büyük işlere kalkıştığı için.
Roman yazdığında da kendisini negasyonladım, öyle her önüne gelen roman yazamayacağı ve yazamadığı için.
Şimdi ise, politik momentle ilgili söyledikleri için kendisini negasyonluyorum:
“Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lumpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor. Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor.”
(Metnin tarihi 2014.)
Kendisinin yaptığı protest’imsi müzik de lümpendi, çünkü o müziği dinleyenler lümpendi.
Arabesk çoktan bitti, ‘rap’ geldi. Bunu görememiş.
Kültüroloji, estetik, sosyoloji eleştirileri yapmaya çalışmış ama konuyla ilgili bilgisi yok belli.
Kendisini huzurevine davet ediyoruz. Onun oyunu bitti çoktan.
(16 Mayıs 2018)

Pazar, Mayıs 20, 2018

Aslı Aydıntaşbaş Negasyonu: Siyasal İslam


Kendisi şöyle yazmış:
“Siyasal İslam inişte: Adalet ve Kalkınma Partisi’ni 2002 yılında iktidara getiren ‘siyasal İslam’ akımı, artık zirve noktasını geride bıraktı ve inişte. 10-15 yıl önce, Mısır, Türkiye ve Irak gibi birçok ülkede toplumlar, ‘kurucu parti’ ya da ‘kurucu ideolojiye’ tepki olarak siyasal İslam’a dönmüştü. Ancak İslamiyet dozu yüksek otoriterlik kimseyi açmadı. Toplumlar artık ‘iyi yönetim’, ‘değişim’ ve az da olsa özgürlük istiyor. Türkiye’de iktidar partisi, bunu sağlayabildiği ölçüde kalır, sağlayamazsa, er ya da geç kendi alternatifini üretir.”
Tümüyle geçersiz bir saptama.
Dünya’da siyasal İslam, eski SSCB’ye karşı Taliban devreye sokulduğunda, neo-liberalizmin az öncesinde, Soğuk Savaş’ın son momentinde devreye sokuldu. Kesinlikle bir ABD ve yarım AB projesiydi.
Türkiye’de siyasal İslam ise, 1960’larda DP’nin devamı olarak ortaya çıkan AP’nin ve Demirel’in duble antitezi olarak, Erbakan ve Özal ile devreye sokuldu.
Not: Bu türden 4. Dünya için 1. Dünya’sal alternatif adam yedeklemesi, sonunda Erdoğan’ın hem Erbakan’ı harcaması, hem de Batı’yı harcamaya kalkması olarak tezahür etti. Yani, bombaya çift ateşleme düzeneği kurarsan, biri diğerini bozabilir, Demirel-Özal çatışmalarında olduğu gibi.
AKP’nin bitmesinin nedeni ise, siyasal veya başka bir neden değil, paranın bitmesi. AKP 16 yıl boyunca, 20 milyonu açıktan besledi. 4 milyon Suriyeli’yi de. 2018 ramazan çadırlarında ve duran konut inşaatlarında gördüğümüz üzere, artık değirmenin suyu kurudu. Kur artışları da o yüzden.
“İslamiyet dozu yüksek otoriterlik kimseyi açmadı.”
Bu da, kesinkes geçersiz bir saptama. Sorun, Erdoğan’ın yüksek otoriterliği değil, herkesi harcaması. Emekli ettiklerinin bile canını yaktı. Bu durumda, herkes ondan korkar ve kaçar oldu.
Tek adamlık, diktatörlük, yüksek dozlu otorite, ‘ben, yalnız ben’ siyasetçiliği, birbirinden başka şeyler. Erdoğan’ı bitiren, ‘ben, yalnız ben’ durumu. Yoksa bu halklar, bu sıralar eşek yüküyle sopayı hak ediyorlar ve onu da alacaklar er veya geç.
Laiklik üzerinden, CHP / kurucu parti geyikleri de en başından beri, çok komik. Bu (Murat Belge dahil) liberal geçinenlerin TC tarihini çarpıtma eğilimleri zavallıca. TC’nin derdi batılılaşmayı zorbalıkla dayatması değil, TC’nin savını kabul eden ve onun tarafını tutan ilk %o 1’in niteliksizliğiydi. Cumhuriyet, (yazar veya mühendis farketmez) yeterli nicelikte ve nitelikte kalifiye elit yetiştiremedi yani.
Bunun açılımı: Bu ülkeye çayından mandalinasına kadar herşey sıfırdan getirildi ama 1930’larda, onra akış durdu. Bu ülkede Türkçe dili yoktan var edildi ama 1980’lerden sonra o da durdu. Yani, Batı niteliğini arttırmayı sürdürürken, TC elitleri üretimi sürdüremedi.
Böylelikle de, taşra İstanbul’u tayra, kasaba, köy yaptı. İstanbullular onları kentli kılamadılar. Aynı taşralılar, Almanyı’yı Türkleştirdiler, Almanlar onları almanlaştıramadılar, bu açıdan kabahat yalnızca bizimkilerde değil, tüm Batılılar’da ve Batıcılar’da.
Aydıntaşbaş’ın konumu, sömürge valisi bile değil, kaymakamı veya mal müdürü konumu. Batı’nın TC üzerindeki manevi edimlerinin hesabını tuttu yani kendisi. Batı lehine ama, Doğu lehine değil.
En başından bakarsak:
Bu İslam, yani temelde Araplar ve (laik sayılan tek örnek olarak seçilen) Türkler olarak, insan malzemesi olarak berbattı.
Bir de, Graham Fuller gibi, alan adamlarının Taliban adamlarını New York’un göbeğine getirip, onlara kendi medeniyetini teşhir etme gibi salaklıkları var. Adamlar bu sayede nereyi vurmaları gerektiğini bizzat kendi gözleriyle gördüler. Bu sömürgeci megalomanisi, en sonunda ABD’yi bitirdi zaten.
ABD’nin kapıkulları da açıkta kaldı: Dündar kaçtı, Altan’lar içeride, Çongar’ın gıkı bile çıkamıyor.
Çıkış:
Dolayısıyla, siyasal İslam, İslam’n dünyevileşmesi, İslam’ın modernleşmesi, 40 yıldır hep hep sahte-söylem olageldi. Bir tek Müslüman krala dokunulmamışken Arap Baharı, boşta kalan bir söylem zaten.
ABD için kapitalizm x reel sosyalizm vardı düşman niyetine. Sonra, ‘neo-con’sal Hristiyan x İslam yapıldı bu söylem. 2020 momentiyle, 1 milyarlık G-7’de 200 milyon göçmen ve geri kalan 6 küsur ABD / Batı düşmanı Dünya var. Tarih de çöküşte.
İşte 20 yıl için uygarlık diye alaturka kesime dayatılan yalan söylem bu idi.
Sonu da; iç savaş, yamyamlık, biten aile kurumu, vd oldu.
Aydıntaşbaş gibiler ise, hiç aymadan vırvırı sürdürecekler.
(20 Mayıs 2018)

Perşembe, Mayıs 17, 2018

Negatif Diyalektik ve Özdeşsizlik 2


Her ikisi de kendine özdeş olmayan (tez ve antitez olarak) A’nın ve B’nin etkileşimi, ilginç bir durum olurdu.
Birbirleriyle hiç etkileşmeden, farklı öğeleri temsil ettikleri biçimde yaşana bir dene-yanıl / deney-kobay çizgisi ile, birleşik bir proje-sentez üretebilirler ama aralarında etkileşim olması gerekmez. Gereken şey, büyük sayılar kuramının işleyebilmesidir, yani kalabalık bir A, B, C, vd kümesi gerekir.
(15-16 Mayıs 2018)

Negatif Diyalektik ve Özdeşsizlik 1


Özdeşsizlik, A+ ve/ya A- demektir.
Bu durumda ve dinamik koşullarda, A’ya birşeyler eklenirken, bir şeyler ondan eksilebilir de. Ama A, yine de A’dır.
Ancak nicel değişimler, nitel değişimlerdir de. Hidrojen çok artınca yıldız olur, ısı çok düşünce süper akışkanlık olur.
Burada, ya A’nın kendine temel özdeşliğini, ya da kendine özdeşsizliğini tanımlamışlık olmaz. Ve bu ikisi, belki de birleşik / aynı şeydir. Yani, A+, Ao ve A- birleşik olarak (belki) tek şeydir: 3 farklı geometri sisteminin hep birlikte uzayın eğriliğini imlemesi gibi.
(15-16 Mayıs 2018)

Pozitif-Düzüne Diyalektik Notları


Pozitif-düzüne diyalektik, tezin ve antitezin, olduğu gibilikleriyle karşılaşmasıdır. Olmadıklarının veya olamayacaklarının saklı / potansiyel olanaklarıyla değil.
Ve her zaman olmayan (E – A), daima olabilir olandan (A + epsilon) büyüktür.
Artı: Bu, hiççilik değildir. Eksi varlıkçılıktır. (Varoluşçuluk değil, varlıkçılık.)
(15-16 Mayıs 2018)

Çarşamba, Mayıs 16, 2018

Pozitif-Düzüne, Tersine, Negatif Diyalektikler ve Adorno


En sonda söylenebilecek olanı en başta yazıyoruz:
Adorno’nun negatif diyalektik kavramı muğlak kalmış.
Bir yazar onu uzaktan etkileşim veya belki de etkileşimsizlik, bir yazar ise özdeşlik bozumu sorgulaması olarak algılamış.
Olay; Aristo Mantığı’na ve Euclid Geometrisi’ne benziyor.
Bu ikilinin tarihini bir anımsayalım:
Aristo MÖ 300 gibi eksik bir mantık yarattı. Euclid bu mantık üzerine MÖ 200 gibi bir geometri yarattı. Aristo’nun tasımı 4 adımlı, Euclid’in ‘Elementler’i 5 adımlı oldu.
Ben de özdeşlik ilkesini bozdum. Ancak Aristo’nun 10 kategorisinden yalnızca. Neden-sonuç ve parça-bütün ilintilerini dikkate kaale aldım.
Burada koyut:
Koyutların nasıl koyutlandığı, hem dilsel, hem fiziksel bir sorun yaratır.
Aristo’nun ‘bazı’sı niceleme mantığını, Euclid’in 5 koyutundan bilmem kaçıncısını tek tek bozmak da, Bolyay / Lobaçevski ve Riemann uzaylarının tanımını sağlamıştır.
Dönelim Aristo ve Euclid’in başına:
Aristo Mantığı’nı niceleme mantığıyla da, özdeşsizlikle de bozabilirsiniz. Benim yaptığım biçimde, bunu neden-sonuç ve bütün-parça ilintilerine uygulamak, daha ileri dereceden bir yapı-koyut-bozum olur. Oldu da.
Dönelim diyalektiğe ve Adorno’ya:
Öncelikle, ne Hegel, ne de Marx diyalektiği (ki öyle şeylerin olup olmadığı tartışmalı, çünkü Hegel Kant’ın triyadik mantığını kullanır ve Marx onu yalnızca başaşağı çevirir), Aristo diyalektiği ile ilintilidir. Aristo Mantığı’nı ise saklıca kabul eder, özdeşliği de.
Marx’taki diyalektikte (en indirgenmiş durumuyla), tez ve antitez, karşılaşır, temas eder, etkileşir, çelişir, çatışır, sentezlenir.
Demek ki:
Bir: Farklı yerzamanlardaki tezler ve antitezler (tezler ve tezler de, Aristo Mantığı, Euclid Geometrisi, Newton Fiziği gibi) karşılaşmayabilir ama etkileşebilir.
İki: Temas etmeyebilir. Küba reel sosyalizmi ile Kuzey Kore reel sosyalizmi gibi.
Üç: Etkileşmeyebilir. Buna nötral durum denebilir. Eelektromanyetik kuram açısından bakınca, 0 yüklü 2 parçacık, birbiriyle etkileşmez.
Dört: Çelişme durumu, tez ve antitezin 2 kategori olarak, diyelim N = 100 öğesinden yalnızca 1 veya 2’sinde olabilir. Buna da çelişmez denmese bile, çok-çok az çelişir (limit 0 çelişir) denebilir.
Beş: Farklılıkların çatışmayıp birarada yaşaması, bugünün büyükkentlerdeki tüm sivil toplum mensuplarını hayalidir / ütopyasıdır. Kimi olabilir, kimi olamaz. Daha çok da / en çok da olmaz, oldurulmaz, onu yapabileceklerce oldurulmaz.
Altı. Bu durumad sentez, en son şık olarak, belki onlarca durumda olmayabilir oluyor.
Asıl sorun Marx’ın sentezi bir tür zorunluluk olarak koyması ve bunu örtük olarak yapmış.
Marx’ın da, Adorno’nun da, özdeşsizlik durumlarından hangi eserlerinde söz edip etmediklerini bilmiyorum.
Bildiğim kadarıyla 2.500 yıldır, ne özdeşlik bozumu için, ne de Aristo-dışı mantıkları için sistematik bir düzenleme getirilemedi.
Dolayısıyla bu metin dizisinin başlangıcı için, Adorno’nun bu 2 soru imli sorgulamasını notlayıp konuyu kapatıyorum.
(16 Mayıs 2018)

Joker’in Metamorfozu: Gotham Sezon 4


Bu da, bir çapraz medya.
Dahası iç spin-off ki buradaki çapraz-medya’lık bu.
Daha önceleri, farklı zamanlarda, farklı çizerler nedeniyle, aşırı değişebilen süper kahraman karakterleri, bu kez bile isteye değiştirilmiş. Ana konsept, iyi-kötü ayrımı.
Suicide Squide kötüleri x / vs Marvel iyileri ve / artı Dc Comics iyileri durumu, müstakbel ve başka bir iyi-kötü ayrımı değiştirmesi çizgisiydi.
Bu da, başka bir iyi-kötü çizgisi oynaması ama kötü ile daha kötü ve belki de daha kötü ile en kötü arasında olacak.
Bunun, tek bir karakter üzerinden işlemişler.
Joker.
Joker, aslında tek kişi değilmiş, ikiz kardeşi varmış.
Bu, ikiz kardeş asıl Joker’i öldürüyor ve onun yerine geçiyor.
Bir özelliği var: Gülmüyor. Aşırı ciddi, aşırı rasyonel.
İşte bu, asıl çapraz medya:
Rasyonel kötü.
Çünkü iyiler irrasyonel ve belki de hep irrasyonel idiler.
Yapılan işi takdir ettim, hem senarist açısından, hpem de oyuncu açısından:
Bildiğimiz Joker’in ergenliğini ve gençliğini oynamak bir başarıydı. Şimdi ise, onun alternatif öykülü bir yetişkinliğini oynayarak başka bir başarı sağlıyor.
Joker, bu çoğul ikisemleri yaşarken, müstakbel Batman de sürekli ikilemde kalıyor: Çünkü Joker, sürekli kötü pozisyonu değiştiriyor.
Neo-liberal popüler kültürsel ilk moment olan taa 1980 Dallas’tan beridir olduğu üzere, artık hep kötüler kazanıyor ve kötüler, iyilerden hep daha bilgili ve daha stratejist.
Sorun şu ki 2020 momentiyle, artık bu moment ölü bir moment.
Yani neo-liberal moment, kendi mezartaşını süslüyor.
Alaturka popüler kültürde bu, arabeskten rap’e kayarken yaşandı, 2015 gibi diyelim: Müslüm Gürses’in kendi parçalarını popsal yeniden yorumu gibi.
Ve en genel bakış açısıyla ve panoramayla:
Bu ise, bildiğimiz Verhulzt denkleminin ileri derecede kırınım-saçaklılaşmışlığı.
Kendi yorumum olan bir biçimde de, dağılımlardaki asimpototik çizgiler birbirini kesebiliyor. O kesişim bölgeleri de, popüler kültürdeki eski ve yeni alttürlerin birbirlerine geçişimleri olarak yaşanıyor ve gözleniyor.
Joker’in bilmem kaçıncı yorumu da, bu tanım kaplamı / kapsamı içinde kalarak, bilmem kaçıncı kez yeniden aşırı-yorum’lanma olarak yaşanıyor.
(15 Mayıs 2018)

Sanat Bir Şey Anlatmak Zorunda mı?


Post-modernizm, ‘ne olsa, sanat gider’ diye başladı (ki bu davranış, pisuarın sanat eseri diye sergiye konduğu 1920’lerde başlamıştı) buralara kadar geldi.
Sanatın bir şey anlatmak zorunda olmadığını söylemek, sanatın sırılsıklam yalan söylüyorluğunu örtbas etmek, akılcılaştırmak, doğrulamak için ortaya atılan, kafa karıştırıcı bir konudur.
İnsan bir şey anlatmak durumunda, çünkü anlamlı konuşmak durumunda.
Not: Bir şey anlatmak, illa ki bir öykü anlatmak demek değildir. Tarih de, (öykü veya roman yerine) istatiksel sosyoloji de anlatılabilir.
(14 Mayıs 2018)

Salı, Mayıs 15, 2018

Vatan Partisi ve HDP


Ülkemiz siyaset manzaraları Muppet Show komedilerine döndü:
“Doğu Perinçek’in genel başkanlığını yaptığı Vatan Partisi’nde peşpeşe istifa haberleri geldi. Diyarbakır, Batman ve Kızıltepe’de aralarında il başkanı, yönetici ve üyelerin de bulunduğu yaklaşık 90 kişi, partilerinden istifa ederek, ‘HDP’ye oy vereceklerini’ açıkladı.”
Da, bilmem kaç yıldır bu kişilerin akılları neredeydi?
Perinçek, Öcalan’ı severken iyiydi de, sevmeyince mi kötü oldu?
Perinçek, Öcalan’ı neden sevdi, neden nefret etti?
Vatap Partisi’nde yıllarca çalışanlar HDP’ye oy verince, HDP’liler ne yapacaklar?
Bu Kürtler’in siyasal seçim davranışları, Muppet’taki huysuz moruklar locasındakilerin davranışlarına benzedi.
(14 Mayıs 2018)

Prekarya Nedir, Ne Değildir?


Alaturka kavram tanımları, körlerin fil tarifine beziyor; kör filin neresini yakalarsa, orasını anlatıyor.
Prekarya konusunu daha önce yazmıştık. Yeniden geri dönmüş olduk.
Alphan Telek’e göre, prekarya şuymuş:
Köken olarak İngilizce ‘precarious’tan (güvencesiz, belirsiz, istikrarsız, tehlikede) gelmektedir. Türkçe’ye çevrilmesi gerekmiyor fakat bir çeviri aranması durumunda, benim önerim ‘tehlikeliler’ ya da ‘geleceksizler’ olur. Hissettikleri duygu ile de onları ifade edebiliriz: Öfkeliler.
Buradaki güvenceyi sadece sosyal güvence ve sigortalılık olarak düşünmeyin. Söz konusu güvencesizlik ve belirsizlik hayatta genel olarak prekaryayı ayakta tutan bir garantinin olmaması. Şu anından ve geleceğinden endişe duyarak yaşar. Çünkü içinde olduğu üretim ve dağıtım ilişkileri onu büyük bir belirsizliğin, eşitsizliğin, yoksulluğun ve güvencesizliğin içine iter. Bu durum prekarya üyeleri arasında yaşamın anlamsızlığı üzerine bazı hisler uyandırır. Gelecek mi? Hangi gelecek için yaşanmaktadır? Bırakın 40 yıl sonrasını, 3 gün sonrası bile belli değildir. Güvenceniz yoksa, gelecek de olmaz. Bu yüzden ‘geleceksizler’ denebilir.
Yukarıda da belirttiğim gibi, prekaryada gelecek hissi yoktur çünkü çalışsın ya da çalışmasın, iyi bir eğitim alsın ya da almasın mevcut ilişkiler altında birikim yapamaz, kendine alternatif bir sığınak oluşturamaz ve bu birikimsizlik ve sığınaksızlık onun hem işyerinde, hem de hayatta gücünü kırar. Artık işyerindeki hiyerarşinin çarkındadır ve onu koruyan ve bu belirsizlikten çıkaracak bir şey bulamaz. Ne hemşehrileri, ne ailesi, ne de arkadaşları onu bundan çıkaramaz, çünkü onlar da bu güvencesiz durumdadır. Kısacası, prekaryanın çıkış stratejisi yoktur ve bu yüzden kendisini strese, öfkeye sokan tekliflere boyun eğer.”
O kadar çok hata birarada ki…
Buna benzer kavram hatası, ileri marjinaller için de yapılmıştı. Tıpkı, Marx’ın lümpen proleterya için yaptığı gibi.
Öncelikle, tüm yerzamanlarda sınıflar yer değiştirmez falan değildir. En kesin, dengeli, sabit, geleneksel dönemlerde bile, olsa olsa % 75 sabitlik olabilir.
Tüm zamanların tarihine bakınca, kölesini / vatandaşını besleyemeyen devlet olarak yanılmış devlet oranı çok fazla. 5 bin devlette % 50’den çok. Çünkü, ya devletlerin kendi öz yeterli kaynakları yok, ya da savaş-talan ile dış kaynak sömürüsünü yeterince yapamıyorlar (ganimet az veya savaş masrafı çok).
Onun dışında işsizlik var: % 10-20 arasında rahatça değişebiliyor. Yani bir işgören, 40 yıllık çalışma yaşamının 4-8 yılında işsiz kalacak demektir bu.
Onun dışında, 5 yılda bir, üçte bir oranda değişen dolar milyarderleri listesi var.
Onun dışında gevşeyen aile yapısı nedeniyle, kuşaktan kuşağa aktarılamayan nitelikli eğitim veya aktarılamayan (eriyen) maddi birikim var.
Onun dışında, aynı yaşamı 1 ila 3 birim harcamayla yapabilmek var ki fakir insanların bile yarısından çoğu ikincisini yapıyorlar.
Ekonomik kriz dönemlerinde, batan tek bir şirket peşinden 10 tanesini daha sürükler. Ekonomik yapı, karşılıklı bağımlılık üzerine kuruludur çünkü.
Yani, Homo Economicus bireyi, hangi toplumsal gelir kesiminde yer alırsa alsın, ekonomik statüsü sabit veya garantili değildir. Bu oran da, tüm toplam için % 25 veya daha büyüktür.
Bir toplumun % 25’i ekonomik tedirgin olursa, onun ailesi, işgöreni, şusu busu ile toplumun yarısından çoğu tedirgin olur.
İşin ekonomik tanımı bu.
Gelecek hissi olmama ise, proleteryanın, 1968’de daha yeni bir model araba almak için grev yapmasından (kaynak, Abidin Dino, Paris, 1968), evdeki hesap çarşıya uymayınca, haftada 40 saatı ve emeklilik yaşı olarak 55’i kaybetmesi durumu olarak yaşandı.
Bugün vasıfsız işçinin hiçbir güvencesi yok, çünkü ayda 25 dolar asgari ücret olan bir ülkede, robotlar aynı işi daha ucuza yapıyorlar ve fabrikada tek bir insan işçi bırakılmıyor.
Yani, 1-2 veya 1,5 kuşak içinde, herşeyi güvencede olan bir proleteryadan, hiçbirşeyinin güvencesi olmayan ileri marjinale geçiş yaşandı.
Robotlar bir yandan (Japonya’da otomotiv endüstrisinde istihdamın % 10’u robot), 4. Dünyalı göçmenler bir yandan, 1. Dünya işçileri için bunu yarattı. 4. Dünyalı insanlar için ise, seçenek olarak ölüm veya sürgün var, değil istihdam.
Bugün Dünya’nın % 15’lik bir nüfus bölgesinde (1. Dünya) global nüfusun % 5’i eden bir 1.-2. kuşak göçmen kümesi var. Aynı nüfus bölgesinde, bir de robotlar var.
Bugün Dünya’nın % 15’lik bir nüfus bölgesinde, ölüm kontrolü nedeniyle uzayan yaşamlar nedeniyle üsselce artan nüfus nedeniyle oluşan ölümüne açlık var.
Bugün Dünya% 10’luk bir nüfus bölgesinde doğrudan savaş var.
Bugün Dünya’nın % 30’luk bir nüfus bölgesinde tarımdan koparılmışlık ama sanayide istihdam açılamamışlık var.
Yineleyelim: Bunun benzerleri tarihte daha önce de, diyelim 1. Sanayileşme’nin makinalaşmasında, diyelim Kavimler Göçü ile Roma’nın yıkılmasıyla yaşanmıştı.
Yeni ve farklı olan durum şu:
‘Prekarya’ denilenin, gecekondu yapmak için kente gelen, yani göz sınıf atlamada olan lümpen kesim olması gerçeği var. Yani, fare kapanına kendi ayaklarıyla koşa koşa geldiler.
Son 10 yıldır prekarya tümüyle işsiz, aç bilaç iken bile, sınıf atlama hayalleri hala sönmedi. Hiçbir Filipinli, AB’ye asgari ücretin üçte birine çalışacağım, diye gitmiyor yani, memlekette ev alacağım, diye gidiyor.
Gelelim ana hatalara:
Değil prekaryanın, proleteryanın bile, hiçbir zaman mücadele / direnme stratejisi değil, başlangıç düşüncesi bile olamadı: Sınıf mücadeleleri tarihi bize bunu söylüyor: Okumuş birinin onları dürtelemesi hep gerekti, hala da gerekiyor.
‘Hemşehrileri’ söylemi, devredışı epeyidir. Feodal dayanışma çöktü yani. Yalnızca İstanbul’da anababasanın sokağa attığı 10 bin çocuk var, çocuk çeteleri kuran.
Yukarıdaki alıntının yazarı, isteseydi bizim sözünü ettiğimiz kaynakları kendisi önceden okumuş ve bunları biliyor olabilirdi.
Tüm bunlar söylendi. AKP’ni dağıtacak değil pastası, ekmeği bile kalmadığı ve seçimi kazansa bile bunu için çoktan kaybettiği de. Gerisi laf-ü güzaf: Yok prekaryaymış, yok proleteryaymış, yok ileri marjinalmiş.
Ölümüne açlık ve yamyamlık tarihte hiç silinmedi. Herkesin yamyamlığı da kendine göre.
Bizim tanımımız da o olsun o zaman:
Prekarya, tarihin yamyamlık özgün noktasına geri döndürdüğü insanın kurdu olan insandır.
İt iti ısırmayabilir ama insan insanı yer, hep yemiştir de, ister sömürü olarak, ister iş cinayetleri olarak, ister mesaiyle kısalan ömürler olarak, ister insan eti olarak.
Kendine sunulan toplama kampı ölümünü sınıf atlamalı yaşam olarak görene de, ‘insan’ da denemez, ‘hayvan’ da. İsteyen ‘prekarya’ desin.
(13 Mayıs 2018)

Pazartesi, Mayıs 14, 2018

Global Felaket Yönetimi: İnsanları Öldürmek ve/ya Yaşatmak


İnternet gazetelerinden birinde, Avustralyalı adamın birinin, kanındaki özel bir antikor nedeniyle, 60 yıl boyunca sürekli kan vererek, kabaca 2,4 milyon bebeğin yaşamasına katkıda bulunduğunu okudum.
Bana sorulsa, bunu yapmamayı yeğlerim. Çünkü, sözü geçen son 60 yılda, Dünya’nın sorunu az nüfus değil, çok nüfus idi. Çin, 1980-2015 arasındaki tek çocuk zorunluluğu ile 400 milyon çocuğun doğmasını engelledi ki bu Çin’in nüfusunun üçte biri demek.
Çocukların varlığı sevgi nedeniyse, onun karşıtı olan yokluğu nefret nedeni değil yani.
Ayrıca biz, Dostoyevski’nin dediği gibi, insanların daha çok sevilir olması için değil, insanların daha az nefret edilir olması için çabalıyoruz.
Benim felaket yönetimi, gelecekbilim, Homo Posterus anlayışım bu ve böyle: Tümel ve kuramsal olarak yani.
Tersi yönde de, Dünya’nın nüfusunu azalmasını istesem de, 5 milyon kişi tek kalemde nasıl öldürülebilir veya böyle yapılması nasıl engellenebilir?, diye sorsam da, pratikte kalkıp da tek bir insan öldürmüyorum.
Bunu benim yerime, insanseverler / hümanist geçinenler yapıyor. Anti-hümanist olan ve/ya kendini öyle sayan da benim.
Bu, tutum-davranış / kuram-edim ayrımı ile yapılması niyetlenenle yapılmış olan arasındaki ayrım ve çelişkiler, tarih boyunca izleniyor.
Devleti de, devlet karşıtı anarşistler değil, devleti savunanlar bitirdi. Şu andaki Dünya’daki yanılmış devletleri yaratanların tamamı, devleti savunanlar.
Burada soru şu idi:
Karşıtımın / antitezimin yapacağını yaparak, onun pratiğine ve/ya teorisine katkıda bulunuyor muyum?
Gördüğüm kadarıyla, hayır.
Çünkü, diyelim Türkiye’deki devletsizlik, onun ölümünden sonra gelen ve Atatürk karşıtı olan 2 adam, artı 3 askeri darbe, artı 3 liberalizm ile toplamda 75 yılda mümkün oldu. Bu da; limit, asimptot, tarihin siklusları demek. Sikluslar, vade doldu mu tersindirilemez demek.
Sonrası da tarihte var:
Restorasyon ve reform dönemleri olarak.
En makro sikluslarda da, insan türünün yok olması veya nüfusunun tehlikeli düzeyde azalması kayıtlı, tarihöncesinde ve tarihte.
Eskiden restorasyonlar ve reformlar, gayrıinisiyaki olurmuş, şimdilerde az da olsa, bilinçlice olmasına çabalanıyor.
Bense, varlığımda-zihnimde öte-bilinç yaratmaya çabaladım ama tam olamadı bu.
Bu hesaplaşmadaki ve irdelemedeki dingildemeler de oradan gelmekte.
Hata fonksiyonu dahil olarak da, bu felaket yönetimi örneğinde kuram işliyor:
Ya +, ya 0, ya – müdahale.
Benim anlayışım 0 müdahale ile insanların birbirini yok edişine izin vermek ve kenara çekilip felaketi kaydetmek, Goya gibi diyeyim, Montaigne gibi diyeyim.
(13 Mayıs 2018)

Felaket Yönetimi: Değişik Bir Yaşam Kurtarıcılık


Bir haber:
“Avustralya’da yaşayan James Harrison, ‘altın kollu adam’ olarak tanınıyor. 21 yaşından bu yana, 60 yıldır neredeyse her hafta kan verdi. Onun kanında bulunan ve dışarıdan giren yabancı cisimlere karşı koyan bir antikor, yeni doğan bebeklerin şiddetli kansızlıktan (anemi- Rhesus hastalığı) ölmelerini engelliyor.
Bugüne en az 1100 defa kan veren Harrison, Avustralya’da kan vermek aranan azami yaşa ulaştığı için artık ’emekli’ olacak. Avustralya Kızılhaç’ı Harrison’ın 2.4 milyon bebeğin hayatını kurtardığı tahmininde bulunuyor. Kendisi ise “Çok sayıda hayat kurtardım ve çok sayıda çocuğu dünyaya getirdim. Bu, beni iyi hissettiren bir şey” diyor.”
1 kan verişin > 2.500 bebeği kurtarabilmesi inanılmaz.
Normal bir insan 3 ayda bir 350 ml kan verebilir. Dolayısıyla, onun verdiği kanın miktarı çok daha düşük olmalı.
Ayrıca, benzeri antikorlar nedeniyle, kanını gramı 3 milyon dolar edenler var.
Not: Bağışçının kan bağışları için para alıp almadığı yazılmamış ama haber hayrına yapılmış bir iş gibi sunuyor olayı.
Devamında, bağışçının kanındaki madde, annenin RH negatif, bebeğin RH pozitif olduğu durumlarda kullanılırmış.
Dünya için +/- dağılımı:
“0 RH pozitif Her 100 kisiden 40´i  
0 RH Negatif Her 100 kisiden 7´si  
A RH pozitif Her 100 kisiden 34´u  
A RH Negatif Her 100 kisiden 6´si  
B RH Pozitif Her 100 kisiden 8´i  
B RH Negatif Her 100 kisiden 1´i  
AB RH Pozitif Her 100 kisiden 3´u  
AB RH Negatif Her 200 kisiden 1´i”
RH pozitif % 85, RH negatif  % 15 görünüyor. Uyuşmazlık olasılığı ise, kabaca % 13 görünüyor.
Yani, eğer bağışçının kanı Avustralya sınırları içinde kullanıldıysa, uyumsuz kan taşıyan aşağı yukarı tüm bebekler, onun sayesinde sağ kalmış oluyor.
Bir felaketi önleyebileceğini erken öğrenip (bunu ona doktorlar söylemişler), bunu bilerek ve isteyerek 60 yıl boyunca, felaket önleyici etken olarak kullanmak, bildiğimiz kadarıyla başka örneği olmayan bir davranış.
Aynı sürede politikacıların çok daha fazla sayıda insanı erkenden ölüme yolladığı düşünülürse, adamın yaptığının değeri çok daha iyi anlaşılır.
(13 Mayıs 2018)

Global Borsalar, Şişirme, Reel Ekonomi


Şöyle bir haber:
“Dünya Borsalar Federasyonu (WFE) verilerine göre, 2017 sonunda 85 trilyon 313 milyar 751,7 milyon dolar olan dünya borsalarının değeri, yılın ilk çeyreğinde 83 trilyon 833 milyar 116,3 milyon dolara geriledi. Söz konusu süreçte dünya borsalarının değeri yüzde 1 azalırken, bu da 1 trilyon 480,6 milyar dolarlık erimeye işaret etti.”
Enflasyonun asıl anlamı şişmedir. Borsaların değeri de şişirilmiş değer olmakta:
Yıllık global GSH, 80-85 trilyon dolar arasında. Ekonomide para yılda 2,5-4 kere döner. De sen ona 250 trilyon dolar nakit harcanır.
38 yılda (1908-2018) Dünya nüfusunun yarısı globalleştirilebildi.
Bir şirketin değeri, kabaca 1 yıllık geliridir. Dünya’daki şirketlerin çok az bölümü borsada yer alır. Ülkemiz için sayılar: Haziran 2017’de Türkiye’de 1.351.212 şirket varmış. Borsadaki şirket sayısı ise Ağustos 2017’de 577 imiş. Borsadaki şirketler, illa ki en büyükler değildir, çünkü aile şirketi anlayışı hala geçerlidir. Türkiye’de hala KOBİ anlayışı geçerlidir.
Yani, her koşulda bu şirketlerin değeri, olduğunun 10 katı kadar olarak şişirmedir. Bunun da nedeni, 38 yıldır paranı aşağıdan yukarı doğru zorbalıkla akıtılması ve belki global GSH kadar para ekonomi dışına çıkmıştır (ve off-shore banka türü yerlerde kayıtdışı durumdadır). Bu para da o şirketlerin hisselerini çok yapay olarak şişirmiştir.
Sonra ne olur?
1929’daki gibi borsalar, önce onda bire düşer, sonra kapanır. Sonra 10 yıl ekonomi aynı yerde kalır. Sonra da savaş çıkarılır. Ki bu da, 2007-2017 arasını küçük ölçekli olarak yeniden tanımlamış olmakta.
Tarihte, tek gerçek saklanabilen ekonomik değer olan altının ve/ya gümüşün bile, külçe olarak bile, satın alma gücünün üçte bire düştüğü zamanlar olmuştur. Çünkü, ya üretim çok düşmüştür, ya da İspanyol gümüşü gibi, piyasaya çok fazla değerli metal sürülmüştür.
Devamında da kağıt paranın kullanımdan çıktığı, Osmanlı’nın bilet paraları veya ABD’nin tahta on sentleri gibi paramsıların devreye girdiği, takas ekonomisine geri dönüldüğü dönemler bolca mevcut. Yakın zamanda Yunanistan’da bu dediklerimiz aynen yaşandı.
Bundan sonrası da var: Yamyamlık. 1. Dünya Savaşı sırasında Erzurum’da bir kasap bebek eti satmış, bu da kayıtlı.
Yani birileri, çarşıdaki borsaya giderken, evdeki kendi bedeninin etinden oldu çoktan.
Bakınız ‘Spartacus’ dizisi 1. sezon final bölümü.
Tarih, ondan ders almayanlar tarafından tekerrür ettirilir.
 (13 Mayıs 2018)