Pazar, Ekim 21, 2012

İşkencecimle Gözgöze


‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır ve/ya öznel-nesnel gergefli kültüroloji ve tarihçe’ ve/ya ‘bir resim yaparsınız, içinize kendinizi de yerleştirirsiniz: Oğuz Atay’ ve/ya ‘okuru doğruluğuma ikna için, önce yazar kendimi ikna gerekir’.

Önce öznellik:

1 Ağustos 2012 günü İstanbul 1. Şube’de dayak ve elektrik gördüm. İşkencecim / dayakçım / elektrikçim İbrahim Şahin idi ve şimdi kendisi Susurluk soruşturmasından dolayı suçlu bulunduğu için içeride.

Lakabı ‘doktor’ idi. Kendisini gözlerim bağlı olarak, sarı-kırmızı pankart kumaşı parçası içinden gördüm ve zihnime kaydettim. Yıllar sonra da bir fotoğrafından kendisini teşhis ettim. (Burada benim gibi, ondan dolayı mağdur olanların, bu bilgiyi doğrulamalarını umuyorum, yani hala benim açımdan % 100 doğru olsa da, nesnel açıdan % 90 kesinlikte bir bilgi.

Ben olsam, onu dava etmezdim. Ya bırakırdım kendi haline, ya öldürürdüm, ya da bir güzel tekme tokat kavga edip, sonra da gidip birlikte rakı içerdim. Bu kanıya, seyrettiğim ‘Balkan Cabaret’ filmindeki benzer bir konu nakşından sonra varmıştım. (Ayrıca, 1940 kuşağından bir doktorun kendi işkencecisini ölümcül bir hastalıkta ameliyat edip kurtardığını kayıtlardan biliyoruz: Hasta-işkencecinin ameliyat masasında bir tarafı 3,5 atıyormuş tabii ki.

Beni ilgilendiren şey, durumumdaki diğer ayrıntılar:

Beni bu olaydan sonra mevcutlu olarak askerlik şubesine götürülmecesine, asker kaçağı olarak ihbar eden kişi, emekli asker olan babam idi. Kendisi, askerlerin böyle işler (işkence) yapabileceğine bir türlü ikna olamadı.

1980 öncesi lümpen apolitik sayılan bir bireydim ama aslında asal yalnız bir bir bireyci entellektüel idim ve hala da öyleyim. Böyle bir belanın benim gibi birinin başına gelmesi beni hep güldürmüştür. Asıl tepkim bu.

İşkence tabii ki travma yaratıyor ama aynı anda başka travmalar da yaşadım: Okuldan geçici olarak atıldım ve ben içerideyken 2,5 yıllık nişanlım beni boynuzladı.

Bu olayın başıma gelmesinin müsebbibi olan kişi, okuldan atılmak üzere olan ve muhbir vatandaşlık ödülüyle okuldan mezun olan bir arkadaşım. Kendisi ile uzaktan da olsa hala görüşüyoruz.

Bu kadar kubur suyu yeter.

Şimdi nesnellik:

21 Ekim 2012 tarihi Radikal’den:

“BDP’li Önder, görüşmeden önce gazetecilere ‘Raci Tetik, benim bilfiil işkencecim. Sadece benim değil, Mamak zindanından geçen binlerce insanın işkencecisi. İki yoldaşımızında ölümünden sorumlu. Onları sorarak başlayacağım. İlhan Erdost , Mustafa Yalçın’ dedi. ‘’Size nasıl bir işkence yapılmıştı?’ sorusuna Önder, şu yanıtı verdi: ‘Mamak’ta herkese ne yapıldıysa... Tabutluklar, falakalar, kendi eliyle dövmeler, köpekleri üstümüze salmalar, hakaretler, görüşçülerimize yapılan eziyetler... Bir özel harp mensubudur. Kıbrıs’taki işkencelerinden, gaddarlığından dolayı ödüllendirilerek Mamak’a gönderilmiştir. 28 Ağustos’ta geldi Mamak’a ve 12 Eylül’ün geleceğini haber vererek başladı işe, soracağız bütün bunları. Tarih sorar. Gün gelir devran döner, sanıkla sorgulayan yer değiştirir.’”


Yazdıklarımdan ortaya çıkıyordur: Kürt sorununa sempati ile bakmıyorum ve bunun temel nedeni tarihsel-siyasal bilincim ve bizzat tanık olduklarım.

Sırrı Süreyya Önder, Baskın Oran ve Ufuk Uras gibilere doğrudan antipati ile baktığımı söyleyebilirim: Tam, ellerinde tuzlukla hıyarı olana servis yapma durumundalar. Sonuçta, hempaların sonunun ne olduğunu o terörlü dönemleri yaşamış ve jargonunu bilen biri olarak kendisi daha iyi bilse gerekir.

İşkencecisini teşhis ediyor tamam. Onu dava ediyor tamam. Ama tamam olmayan şey şu: Bunu medyada ‘naklen ölüm’ biçiminde yapıyor olması.

Tabii bir de şu var: Burası Türkiye: Devran döner, yine döner, yine döner. Yani, bu genç Harbiyeliler bir kere daha şeyttirirlerse, Önder yallah AB sürgünlüğüne: 30.000 arkadaşından biliyoruz. Bu açıdan Merve Kavakçı’dan farkı yok: Bağlı kuşu herkes vurur.

Diğer bir deyişle: Türkiye gibi ülkelerin tarihsel maratonu hiç mi hiç  bitmez. Malumunuz, resmi söyleme göre şu ana kadar 15 devlet batırıp, 16 devlet kurduk. 16.’cıyı da yallah tazyik olarak gömmekteyiz ve Önder de o devlet enkazının üzerinde tepiniyor. Eh, 17’ciyi kuranlar onu ‘devlet başa’ yerine, ‘kuzgun leşe’ yaptıklarında, diyecek bir şeyi olamayacaktır.

Haa, ben ne yapardım?:

Alırdım, küçük bir görsel / işitsel kayıt aracı. Giderdim aynı adama. Ortalıkta kalabalık yok. Yalnızca o ve sen. Başlardım asıl sorulacak soruları sormaya. Rakı filan da araya koyardım ki Türkler’in rakı masasındaki ‘itiraf.com’ları başlasın.

Sonra bunu, ölümümden ve onun ölümümden sonra yayınlanmak üzere gömerdim. (25 yıllık seyyar sahhaflık deneyimlerimi öyle yaptım örneğin.)

Benzeri bir örnek: Musa Anter’in kızı, babasını öldüren adamı, taa AB’nin bir köşesinde bulup röportaj yaptı ve yayınladı.

Bizler hem devrimciyiz, hem de entellektüeliz. Çifte beyinsel / kültürel sorumluğumuz var. Vaka nüvislikte yapacağımz epsilon kayıt hatası, peşimizden ‘imam yellenince ishal olan’ kitleden epeyi kişiyi mezara sürükler (bunu hak edebilirler ayrı konu). Kendimiz intihar hakkına sahibiz ama devrim için cinayet hakkına sahip miyiz? Doğrusu, Önder’in bunu dürüstçe ama dürüstçe yanıtlamasını beklerim

Evet, dinozor bir huysuz moruk böyle buyurdu.

Ahan da, karşı şerh hakkı.

Cumartesi, Ekim 20, 2012

‘Politically Correct’ Olma ve Nefret Soylemi



‘Siyasal doğru’ konum şöyle tanımlanıyor:

“Political correctness (adjectivally, politically correct; both forms commonly abbreviated to PC) is a term which denotes language, ideas, policies, and behavior seen as seeking to minimize social and institutional offense in occupational, gender, racial, cultural, sexual orientation, certain other religions, beliefs or ideologies, disability, and age-related contexts, and, as purported by the term, doing so to an excessive extent.”


Meali:

“Herhangi bir azınlığa yönelik bir ifadenin olumsuz vurgusunu minimize etmek.”

Bakalım nefret söylemi tanımına:

“Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (AGİT) tanımını hatırlatıyor ardından: ‘Bir şahsa veya mülküne karşı işlenen herhangi bir suçun kaynağı, o kimsenin ırkı, rengi, etnik kökeni ya da uyruğu, dini, cinsiyeti veya cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, yaşı, fiziksel veya zihinsel engelleri yahut buna benzer bir aidiyeti ise, bu suç nefret suçudur.’ Buna göre ‘aidiyetleri’ nedeniyle birine sözlü tacizde, tehdit edici davranışlarda, fiziksel saldırıda, cinsel taciz ve tecavüzde bulunan; ad veya lakap takan, sarkıntılık eden, gözdağı veren, eşyalarına zarar veren, gasp eden kişi nefret suçu işlemiş sayılıyor.”


Serbest uçuş:

Türk şaap ama hibino deme, demişler. Ve bu bir atasözü.

Çingene’yi kral yapmışlar, babasını astırmış, demişler. Ve bu da bir atasözü.

Bunların da nefret söylemi içerdiği önesürülebilir.

Peki, bu söylemlerin kastettiği durum gerçekten varsa, ne olacak?

Şu olacak:

Fahişeler fahişelik yapma hakkına sahip olacaklar ama sen onlara fahişe diyemeyeceksin. Birincisi suç olmayacak, ikincisi suç olacak. Ve hırsız, ve diğerleri...

Ciddi uçuş:

Ben Kürtler’i faşist sayarım. 1983’ten beridir.

Neden?

Çünkü, onlarla o zaman 1. Şube’de ve Selimiye’de 1 ay birlikte yattım. Elit kadrodandılar. Halklarını ayak, kendilerini baş görüyorlardı. (aynı klikten biri, bugünlerde Kürt ayak takımının (gençlerinin) hareketlerini faşist buluyor.) Epey sohbet ettik, gayet iyi geçindik. Burada sorun yok ama onların entellektüel olarak, Türk olarak, vd olarak, beni öldüreceğini 22 yıllık Beyoğlu mukimliğimden bizzat biliyorum.

Ben dönmelerden hiç mi hiç hoşlanmam.

Çünkü, Ülker Sokak’ta 1997-2006 yılları arasında 9 yıl oturdum. Bana çektirdiklerini unutmam mümkün değil. 1960 doğumlu bir erkek olarak, onlarca kez cinsel tacize uğradım.

Şimdi ben, siyasal düzgün olacağım diye, geçekleri dile getiremeyecek miyim? Yani, bu yaşadıklarımı Kürt veya eşcinsel nefret söylemi oluyor diye ifade edemeyecek miyim?

Yok ya, anan güzel mi?

Daha da ciddi uçuş:

Ne demek ‘aidiyetleri’ ve hak?

Kapıkulu olan biri özgürlükten söz edemez, özgür olmayan biri de haktan söz edemez. Her kimlik faşistçedir. Kendini ve başkalarını köleleştirmeye yarar. Azıcık hamile olunmayacağı gibi, azıcık özgür-değil de olunmaz.

Allah’a kul olan biri de özgürlükten söz edemez.

Tüm bunlar siyasal yanlış ve/ya nefret söylemi filan değildir.

Gidip de kimseye saldırmam ama Kürtler’e ve/ya eşcinselle peçetecilik yapmam da. Yapanlara da bir tarafımla gülerim. Türk yarı-aydınları elinde tuzlukla hıyarım var, diyene koşar dururlar bildik bileli.

Örneğin, Gün Zileli’nin anlattığı üzere, 1968’liler sevgili gecekonducularımıza gecekondu yaparkene, onlar da o sırada sırtüstü yatarkene, 12 Eylül’den sonra da zengikondulular  1968’lileri ihbar ederkene, yine anan güzel miydi?

Sen eşek olursan, semer vuranın çok olur.

Azınlıklar kendileri (Nazım’sal biçimde) hakir, zalim, korkak, kul ruhlu oldukları için, başkalarını da öyle sanıyorlar.

Yanılıyorlar. Bu böyle biline...

Cuma, Ekim 19, 2012

1929 Buhranı ve 2013 Müstakbel Krizi


Şöyle bir açıklama yapılmış:

“Bertelsmann Vakfı tarafından hazırlanan rapora göre, Atina’nın Euro Bölgesi’nden atılması halinde beklenen en kötü senaryonun maliyetinin 22 trilyon dolara ulaşabileceği belirtildi. Rapor iflasın 2013’te meydana gelmesi halinde etkilerinin 2020 yılına kadar dünyanın tamamını etkileyeceğine işaret ederek, ABD ve Çin gibi ülkelerin de bu dalganın etkisine gireceğini savundu.”


Global yıllık GSMH = 70 trilyon dolar.

G-7 = Dünya’nın % 50’si = 35 trilyon dolar.


Olası kriz = Yılda 3-3,5 trilyon dolar.

Öyleyse:

G-7 ülkelerinde 7-8 yıllığına yıllık % 10 küçülme.

Dünya’yı krizden toptan etkilenir sayarsak, % 5 küçülme.

1929 krizine bakarsak:

ABD, 1929-1937 arasındaki 4 yılda ekonomik açıdan reel olarak toplamda % 28  küçülmüş. Sonraki 4 yılda o kadar büyümüş ve 1937’de 1929’daki noktaya gelmiş. Sonraki 2 yıl arada salınmış, 1939’da da 2. Dünya Savaşı başlamış. O zaman da ekonomi, ‘yürü ya kulum’ olmuş.



Böylelikle, 7-8 yıllık dönemin yılda ortalama % 3,5 küçülme ile geçtiğini buluruz.

Eh, şimdi yaşayanlar bilmezler ama kayıtlar o dönemde insanların açlıktan intihar ettiğini yazıyor.

Onun 1,5-3 katı bir kriz, hemen akabinde büyük olasılıkla gelebilecek (GDO’sal ve/ya kuraklıksal) bir gıda kriziyle eşleşirse, ancak ‘suyundan da koy kooy’ olur. Bu 2. kriz, 2013 olası ekonomik krizine göre, gerçekleşeceği daha kesin olan bir kriz ama zamanı kesin değil. Ancak, savaşların salgın hastalık yaratması ve onun da getirdiği ölümlerin savaşın katliamlarını geçmesi gibi, ekonomik krizin getireceği açlığın üzerine gelecek bir kıtlık ortalığı telef eder , denebilir yalnızca.

Bir durum daha var:

1929’deki GSMH’lerin % 95’i reel sektörden geliyordu. 2012’deki GSMH’lerin % 50’sinden fazlası sanal / finansal sektörden geliyor. Eskiden GSMH’nin % 70’i harcanabilir gelir idi, şimdilerde % 33’ü-40’ı harcanabilir gelir durumunda. Örneğin Türkiye 2010 için, aylık harcanabilir para 500 TL (= yıllık 6.000 TL) gibi iken, GSMH 15.000 TL gibi idi (= % 40).


Dolayısıyla çıkarsama:

Ekonomi için yeni parametreler gerekiyor. Krizler yeni türden olacak. Dolayısıyla yeni türden çözümler tasarlamak gerekli.

Ne ABD, ne de AB, buna hazırlıklı değil. Savaş ekonomisi ile bu işin yürümeyeceğini görmedikleri, ABD’nin Irak’a petrol hesabına gidip, çarşıdaki pirince gidip evdeki bulgurdan oluşu gibi, trilyonlarca dolar gömmesinden ve Arap Baharı sayılandan belli.

Türkiye mi?

Başını kuma soktu ama kuyruğu yukarıda...

Çarşamba, Ekim 17, 2012

Spiderman ve 11 Eylül





32 kısım tekmili birden tek nüshada:

1930’ların iktisadi buhranı, 1960’ların Vietnam’ı, Nixon’u, Kissinger’i, McNamara’sı, 1990’ların neo-liberalizmi ve çöküşü...

11 Eylül 2001’den hemen sonra üretilmiş ve ip / film kopmuş.

Süper kahramanlar, ancak ve ancak enkazda paspasçılık yapabiliyorlar, o saldırıyı durduramamışlar ve bu ayan beyan sergilenmiş (teşhir).

Bugün olsa, böyle bir nüsha yapmazlardı.

Nasıl bir Yusuf Yusuf, nasıl bir acz, nasıl bir yumurtanın döte gelmişliği, anlatması kaabil değil...

Bağımsız bir çizgiroman nüshası olarak, inanılmaz deneysellikte.

Konuşma balonu yok gibi...

Bir sürü kahraman var ama İlluminati veya Avengers megalomanisi değil, ‘abi, nasıl geçirdiler ama...?’ hezimeti...

Eğlenceli...

Tarihe böyle bir kayıt düşülmüşlüğü de ibret-i alemlik...

Pazartesi, Ekim 15, 2012

Gerçekimsiler


Bir kültürel modun, bir tarihsel dönemin, yerleşik epeyi aksiyolojinin silindiği / devrildiği, yerine de pek yenisinin gelmediği, gelirse de yeni gelenlerin muğlak göründüğü (olduğu değil) bir momentteyiz.

Bu durumda gerçek veya büyük gerçeklik yerine, gerçekimsiler ortada cirit atar.

Bunun epeyi nedeni vardır:

Bir: Geçmişte de olduğu üzere, yeni bir gerçeklik kurulacağı zaman, ortaya epeyi gerçeklik paradigması aday adayı çıkar, bunların arasında bir tür ön-seçim ve seçim süreci yaşanır.

Bunun alt-şıkkı olan durum, epistemolojik iktidar (güç değil) için, tüm iktidar seçkini altkümelerin hevesli olması ve aynı zamanda pek de iktidar seçkini olamayan (daha çok ayakçısı olan) entellektüellerin önemli bir bölümünün bu durumda elinde hıyarı olana tuzlukla koşması, yani habire yeni gerçeklik denemeleri yapmaları durumu sıkça yaşanır. Aslına bakılırsa, adı ve tanımı değişse de, tüm tarih boyunca tüm yeni kavramları entellektüeller icat etmişse de, geriye kalanların belki yüz katı oranda kalıcı olmayan paradigmalar olmuştur ve iki entellektüeller paradigma üretse de, paradigma kabzımalı ve celebi iktidar seçkinleri, onları istediği zaman manipüle edip, istediği yalana çevirmede oldukça başarılıdırlar.

İki: Dezenformasyon her zaman modadır ve tüm kültürel modların standart biyografileri kaçınılmaz saydırıp dayatması ve hegemonluğunu sürdürebilmesi için yalanlara dayanması gerekir.

Üç: Gerçekliğin tarihte ancak gelebildiği paradigmasal momentte, gerçekliğin (varlıkla hiçlik arasında) epeyi dalgalı bir iç-yapısının olduğu ortaya çıkmıştır. İklim veya kültür gibi, gerçeklik de epeyi değişkendir ama bu onun belli aralıkta somut-ontos olmasını engellemez.

Bunlar ve diğer koşullar eklenince, gerçekler ve gerçekimsiler arasında epistemelojik savaşım, hemen her zaman oldukça ilginç olaylar ve olgular yaratır.

1950’den itibaren başlayan 2. Sanayileşme’sel bilgi toplumunda ve çağında, global temel eğitimin belki de 60. yılında bile, dünyanın nüfusunun yarısından fazlasının etkin okuryazar olmaması (olamaması değil) gibi bir durumun kanıtladığı, artı 2 atom bombasının ve yapay uydu ile uzaya açılışın ortaya koyduğu üzere, ancak meta-hüman’ın, gerçek-gerçeklikleri algılayabilir ve yaşatabilir olduğu ortaya çıktı. İnsan türü ise, gerçekler olmadan 5.000 yıldır gayet rahat yalanlarla (din, siyaset, ahlak, vd) yaşayıp gidiyor işte: 100 milyar eksi zekalıdan ve eksi bilgiliden söz ediyoruz, dile kolay değil.

Bu kadar çok akla zarar ziyanın arasında, gerçekimsilerin ilginç bir yararı var: İlk ortaya çıktığında aşırı tepki çekebilecek birçok novum bilgiyi / gerçeği, gerçekimsi kılıfı / imajı ile sunmak mümkün olmuştur. Böylelikle, örneğin yeni bir astronomi bilgisini bir astroloji kılıfında kitleye acı ilaç olarak yutturmak kabil olmaktadır.

Gerçekimsilerin yeni bir orta çağ çölüne hoşgeldiniz...

Dipnot: Gerçekimsi (factoid), İngilizce sözlükte şöyle tanımlanıyormuş:

“Doğrulanamayan artı sorgulanabilir ama (kesin) doğru olarak sunulmuş önerme.”


Cuma, Ekim 12, 2012

Müslüman-Asker ve Asker-Müslüman


Bir Müslüman’dan asker olabilir ama bir askerden Müslüman olamaz.

Neden mi?

Çünkü çünkü:

Bir Müslüman, Müslüman olarak doğmasa bile, 9 yaşında gibi Müslüman olmaya asimile edilir. Muharip asker olma asimilasyonu 18-20 yaşında, yani ondan epeyi sonra gerçekleştirilir ve gerçekleştirilebilir, çünkü askerlik zor bir eğtiim gerektirir ve bu bir çocuk işi değildir.

Ayrıca, çünkü:

Cihad, bir Müslüman’ın asker olmasına ideolojik dayanak zaten hazırlar, yani bir Müslüman’ın asker olması içn, Müslüman’sal nedenleri kendiliğinden tanımlanmıştır ama tersi pek değil (Dünya’daki askerlerin beşte dördü Müslüman değildir).

Bir asker, 11 yaşında ortaokulda kuramsal askeri eğitim almaya başlar, yani askerlik eğitimi Müslümanlık eğitiminden önce gelir ve dominant gelir.

Ayrıca, çünkü:

Bir asker, yalnızca emir verildiği için, emri veren biri Müslüman ve günah işliyor olsa bile, Müslümanlık karşıtı eylemlerde bulunabilir, bu askerlik gereğidir (emir demiri keser veya emir İslam’ı keser). Örneğin, bir asker Müslüman bir çocuğu sorguya çekerken kazara veya isteyerek öldürebilir ve günah işlemiş olur (bu milyonlarca kez gerçekleşmiş bir durumdur).

Bilmem, anlatabildim mi?

Dipnot: Bu metnin, generallerin savaşa karıştırılmayacak denli ülkelerinin canına okumakla, Müslüman’larının ülkelerin satmakla meşgul olduğu maruf bir ülke ile uzaktan yakından ilintisi yoktur.

Perşembe, Ekim 11, 2012

Alaturka Münevverlerimiz Fütüroloji Orjisinde, Pardon Kongresinde


Sevgili yarı-aydınlarımız, Tanzimat’tan beridir siyasal taraflarda tanzim olmaktan kurtulamamışlardır.

En son da İşçi Partisi ile müstakbel bir parti arasında bölünmüşler:

Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile Yeşiller Partisi’nin Kasım 2012’deki füzyon cazı sayesinde kurulacak olan partiye katılacaklardan bazıları:

Adalet Ağaoğlu, Ahmet İnsel, Akın Özçer, Ali Nesin, Aydın Engin, Baskın Oran, Bekir Ağırdır, Gençay Gürsoy, Hale Soygazi, Lale Mansur, Korhan Gümüş, Kutluğ Ataman, Maya Arakon, Mesut Yeğen, Mithat Sancar, Muammer Ketencoğlu, Murat Belge, Niyazi Kızılyürek, Oral Çalışlar, Orhan Dink, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Ömer Madra, Pakrat Estukyan, Sezin Öney, Tarık Ziya Ekinci, Tuncel Kurtiz, Umit Kardaş, Ümit Kıvanç, Ümit Otan, Zeynep Tanbay...


İşçi Partisi’ne Ekim 2012’de avdet edenlerden bazıları:

Fikret Otyam (Gazeteci-yazar), Levent Kırca (Tiyatro sanatçısı), Prof. Dr. Tülin Onat (Ressam), Sarper Özsan (Kompozitör-1 Mayıs Beste ve söz yazarı), Prof. Dr. Tülin Oygün (Gazi Üniversitesi E. Rektörü), Ziya Birol (Yeni Parti Gen. Bşk. Yardımcısı), İbrahim Aksoy (Petrol-İş Sendikası E. Başkanı), Emin Dağ (CHP Tekirdağ Gençlik Kolları Bşk. Yrd.), Bayram Özaslan (İskenderun İsdemir Emekli ve Çalışan İşçiler Derneği Başkanı)...


68’li mi deseem, 69’lu mu?

Huzurevi kaçkını mı deseem, ünsüzleşmişken haber olmaya debelenen eski ünlü mü, kart zampara teke mi, jigolo muzdaribi mi?

Toptan ‘ot gelip sap gidemeyenler’ denebilir kısaca...

Yahu, hanginizin bu ülkeye ne kadar faydası oldu ki 70’inde de olsun? İşiniz, yaş 70’ken değil, 25 iken bitmişti topunuzun...

Çektirin gidin mezarlarınıza: Mezarlarınıza tüküreceğim...

Çarşamba, Ekim 10, 2012

ORTA ÇAĞ’A BEYAZI SOKMAYI DENEMEK 2


11.10.12, 07:00.

ORTA ÇAĞ’A BEYAZI SOKMAYI DENEMEK 2

Tez-antitez dinamik diyalektiğinin geometrisi, Yin-Yang formları veya Aristo (tüm-bazı-hiçbir) dönüşümü formu olmayacaktır.





Onun yerine, Fatou Tozu ve/ya Julia Set’in haritada yeri dönebilen
(haritadaki yeri ve dolayısıyla haritası farkı olabilen veya denklemleri farklı olabilen) 2 farklı örneğinin haritada farkı olasılıklarla üstüste gelmesiyle oluşacak kırınımsal geometri saçakları olacaktır. Siyah ve beyaz parçacıkların üstüste gelmişliği. Üstüste 2 siyah veya 2 beyaz parça da olabilen bir yeni türden geometri yaratacaktır.







Aslında, nasıl ki Mandelbrot Set, Julia Set’i bir çoklu-dönüşmüş daire formuna dönüştürüyorsa, ondan hareketle onun Yin-Yang formlarıyla da ‘daha kolay tasarlanabilecek’ çakışma-uygulaması da yapılabilir. (Burada Julia Set’in siyah-beyaz örnekleri bulunamadı. Renkli olanların da varlığı akılda kalsın ve sonucu etkilerler / çeşitlendirirler diye bu örnekler buraya konuldu. Artı, Mandelbbrot Set’in de renklisi ve farklı bölgelerinin ayrıntılısı da buraya konmadı.)

Burada nasıl ki bizim beynimizin beyazı, Orta Çağ siyahına girişim saçağı yapacaksa, o da bizim zihnimize girişim saçağı yapacaktır ve aslında o daha önce (1980’lerde) etkili olmaya başlamıştır. Zihnimiz, ancak 52 yaşında, bir sağ kalma içgüdüsüyle, ona enjekte olmayı akledebildi.

Sonuç, 2 tarafın da grileşmesi, 2 tarafın da siyahlarını ve beyazlarını birbirini götürmesi olabilir ve bunlar önemsizdir (yani 2 tarafın da, diyelim bilimin de dinin de (kendi kendine ve/ya karşıtının etkisiyle)  gerilemesinin her türden kaydı mevcuttur). Önemli olan, 2 tarafın da siyah veya beyazının sağ kaldığı üstüstü binmelerdir. Ancak bunlar, tersine-negatif diyalektiği işletebilecektir ve bildiğimiz kadarıyla tarihte bunun kaydı yoktur.

Şu anda bile, onlarca ‘Orta Çağ’ ve ‘Rönesans’ girişim saçağı örneği tasarlamış bulunmaktayız. Aslında bunlar dinamik örnekler olacaktır, yani herhangi 2 örnek birbirine yaklaşırken ve/ya uzaklaşırken etkileşecektir.

Söylemiştim: 38 yıllık geçmiş cehennem, gelecek muhtemel 38 yılda ancak böyle gelecek cennet olabilecek. Genç-cehennem ve yaşlı-cennet örneği de, bir masalda vardı zaten.






1 Günlük Günce


09.10.12, 10:40.

ANLAM, NEDEN, AMAÇ YOK İMİŞ

Yaşamımda / biyografimde anlam, neden, amaç yok imiş. Tarihçede zaten yok idi.

Tamam, yaşamımı bilgi ve zeka üzerine kurdum. Ancak onlar araç imiş / oldu.

Yaşamımın nihai bir amacı /anlamı / nedeni yok.

Bu, beni nihilist yapmıyor. Alaturka hiççi de (sufi) yapmıyor.

Buraya gelmemin / varmamın nedeni, son 1 yıl içinde bilgi-öteye ve onun da sonrasına varmam.

Bunun bilincine şu an vardım.

Bu beni saçma durumda bırakmıyor, özgür durumda bırakıyor.

Demek ki en çok istediğim şey özgürlük imiş. Ona doğru yol aldığıma göre... Ve gözleri kapalı onu gördüğüme göre...

Bundan çok değil 5 sene önce, bana bol gelen bir özgürlükten söz etmiştikm. Tarih daralınca, şu sıralar / halihazırda bana (zihnime ve bedenime) dar gelen bir özgürlüğüm mevcut.

Eğer 10-50 yıl daha yazabilir ölçekte sağlıklı yaşarsam, çok ilginç şeyler yazacağım demektir.

Tamam, 1994’te tüm epistemolojik alanlardaki tüm ustaları(mı) geçtim ki bu da o zamandan beridir 18 yıl yapıyor.

Ancak bu, bambaşka bir (zihinsel / kültürel) moment.

Eğer, 30 yıldır eksi sonsuzlardan başlamış bir düşünme sürecinden söz ediyorsak ve 38 yıl daha yaşayabileceğimi umuyorsak, ben bu sürede geçmişteki eşit sayılan sürede yaptığımın katrilyonlarca katını beceririm demektir. Çünkü tarihin aşağı inerkenki dışa attığı potansiyel enerjiyi kullanacağım, yani yıkımın enerjisini. Bildiğim kadarıyla bunu yapabilen olmadı.

Bu, Aristo-İskender ertesindeki yıkımın enerjisinin herhangi bir Antik Yunanlı tarafından kullanılması demek örneğin. Artı / veya, 11. Yüzyıl Maveraünnehir’inde veya 20. Yüzyıl başında paradigmasal olarak Einstein’ı aştırarak bir epistemolojik sıçrama devrimi (ama binlerce yıl sürecek olanı) demek.

Galiba, gelecekbilimsel açıdan 10.000 yıllık duvarı aştım. Yani, insanın uzaya tam yerleşmesi sonrasında hala var kalacak epistemolojik sorunları şimdiden çözdüm gibi. En azından bazılarını...

Burada, faşistleşmeyecek bir paradigma kurabilme-kuramama açmazım yok.

Soyut ve/ya somut hiçbir iktidara ortak değilim ve korkunç bir beyinsel gücüm var. (Onu kendimi öldürmeden yaşatabilmeyi ancak yeni öğrendim.)

Demek ki son 3 günce-makale ile yeni 3 yol başlangıcı.

Hoşgeldin yarın ve yarından sora...

Salı, Ekim 09, 2012

2 Günlük Günce


06.10.12, 05:05.

ORTA ÇAĞ’A BEYAZI SOKMAYI DENEMEK

Gerçek anlamda zamansal olarak bir gecenin şafağına yol almaktayım.

Gecenin içinde uykudan trak diye uyandım. Aklıma bu düşünce / soru geldi:

(Yeni) Orta Çağ’a beynin, düşüncenin, bilginin (belki erken, belki yok edilecek) şafağını sokmak mümkün mü?

Şu anda Orta Çağ’ın siyahı tam egemen değil ve bunu yapmayı şimdilik olanaklı bırakıyor.

Bunu yapabilecek / düşünmüş olan, pratikte 7 milyarda tek kişi benim sanırım ama örneğin Alain Minc ve onun gibiler bunu yapabilir(di) ama bunun için artık çok yaşlılar.

Neden bu aklıma geldi?

Çünkü beynimin bir örnceki kültürel modda da, bu kültürel modda da işlevi bitmişti, yani yapacağı işleri bitirmişti. Ben de kendimi beyin emeklisine ayırmaya yol alıyordum. Yaşlıydım, yorgundum, bezgindim, vd.

Sonra uyurken aklıma bu geldi. (Böyle birçok parlak ve acaip düşünce, bana uyurken geldi.)

Bence bu mümkün. Bence bunun deneme kaydı bile yeter işlevde.

Denemesi bile çok eğlenceli olacak. Hiç denenmemişi denerken, hata yapsam da olur.

Hoşgeldin yarın ve hoşgeldin novum.

+

07.10.12, 15:35.

KAYIP ve HAPİS

Kaybolmuş ve hapsolmuş durumdayım.

Bilim, sanat ve düşün zirvecisi bir beyin olarak, bunların dibe vurdurulduğu zamanlarda ve mekanlarda kaybolmuş ve aynı zamanda bunlara hapsolmuş durumdayım.

Tuhaf ama durumum kendime bile eğlenceli geliyor. Çünkü benim gibi bir marjinal, genelde bu duruma gelmeden çok önce yok olur, kendini yok eder veya yok edilirdi. Ancak ben dayandım. Yolun sonuna dekten öteye dek dayandım ve bilinmeyen ülkeyi geçip (şimdilik ve yalnızca henüz) var olmayan ülkeye geldim.

Bundan önceki günce-makaledeki Orta Çağ’a beyazı sokma denemesi, tam da bu koşullarda yaşamıma bir anlam ve belki de bir çıkış umudu yaratıyor.

Mikro-mikro biyografisi makro-makro tarihçeyi etkileyebilecek konumdaki bir gelecekbilimci olarak, daha önceki eğilimim tarihin gidişini etkilememek olurdu ama her zamanki gibi, şimdilik ölmeye niyetim yok, tüm zulümlere ve artık bunlara katlanamamama karşın...

Bunu becerebilecek miyim? Bence evet. Şansım yüksekten de yüksek. Değmeyecek ama yine de iz bırakmam gerek, arkadan gelen çok: 6 küsur yıllık yayınlanma ve okurlardan kültürel ve zihinsel geri-besleme alma sürecimde gördüğüm üzere, aynı açmazı hissetmeye başlayan çıplak derili de epeyi var.

Eh, deneriz. Zaten, becerebileceğime ilişkin bir güvence de yok.

Eğlenceli bir novum-düşünce oldu.

Pazar, Ekim 07, 2012

Global Panorama 2012 Ekim


Görüntü giderek açıkseçikleşiyor artık.

Evet Türkiye, girmesi % 50’den fazla ama % 75’ten az olasılıklı olan savaşa girdi.

Evet, dünya yeni bir Orta Çağ’da 1990’ların başından beridir tam gaz yol alıyor.

Alain Minc bu yeni dönemin kavramlaştırılmasını 1990’da yapan ilk yazar olarak tarihe geçmiş gibi.

Ancak, onun bir saptaması geçersiz:

Kendisi, çağdaş düşünürlerin hiçbirinin, devletin çözülüşünü ve onun yerini ayak takımımın, başıbozukların, mafyanın, eşkiyaların hegemonyasının alacağını öngörmediğini belirtir.

Oysa Hobsbawm, daha 1969’da ‘Eşkiyalar’ kitabını yazdığında, onların durumunun güçlülüğünü, geçersiz bir biçimde proto-devlet kutlaması olarak görse de, kesinkes olarak saptar.

1969 nedir?

1968 ardılıdır.

1968 nedir?

Teröristlerin tüm hegemon devletlere kök söktürdüğü ilk dönemin başlangıcıdır. (Burada hala geçersizliği görülmeyen bir saptama var: O dönemi ABD ve SSCB’nin kendi elleriyle yarattıklarını ve yönettiklerini savunan düşüngünün vektörü ama bu da geçersizdir, çünkü o vektörlerde ne ABD bin Ladin’in gelecekbilimini istedi, ne de SSCB kendi yıkımını ama o gelişat bu gidişatı getirdi sonuçta.)

1968’liler nedir?

1945 ertesi çöken AB kültürünün, yine çöken aile hegemonyasından muaf gençlerin isyanıdır. Bunlardan da, yalnızca bir yol olarak teröristler çıktı (RAF, vd).

1945 aynı zamanda nedir?

AB global iktidarının 450 yıllık sürecinin sonu, ABD global iktidarının tescilidir.

1968 aynı zamanda nedir?

3. Dünya’nın çıkışıdır. (Her ne kadar bu süreç, özgürleşen eski kölelerin daha da aç duruma geçmesini sonuçsasa da, yine de tarihe ve kültüre artı-değer bir katkıdır.) Bunlardan da terörist çıktı (Yaşamöyküsü, az gelişmiş ülke patriyarkisinin zaferi biçiminde süregitmiş Leyla Halid.)

Bu çerçevede bugünle geldiğimiz (ve üzerine diğer etkenler eklendiği için), bugünkü toplam panorama bazılarını şaşırtıyor ama uzun vadeli büyük sayılar limitlemesinin inanılmaz dengeli bir doğrulanmasıdır, şu anki tarihsel momentimiz.

Bu tablodan eriyip gitmekte olan ABD hegemonyasını da eksiltince, aslında asıl AB Orta Çağ’ına pek benzemeyen bir durum ortaya çıkar: İlk Orta Çağ global değil, yerel ölçekli / ölçütlü idi. Tamam Antik Yunan çökünce de, aşağı yukarı geniş yerel / global bir boşluk doğdu ama bu öylesi bir boşluk değil.

Örneğin, yine bir eşkiya devleti olan, bu sıralardaki sapa şıklardan Brezilya gibi sürpriz etkenler, eğer tarihin ağırlığını devralmazsa (ki bizim öngörümüz bunun böyle olacağı yönünde, en azından epeyi bir sürece, diyelim 50-75 yıllık müstakbel bir kaos ama 100 yıllık değil), bu tarihçe dönemi çözülmede sürer gider.

Bu süreçte Türkiye’nin yerel veya global güç olmasının işlevi kalmaz, çünkü ne ekonomik artı-değer kalır ortada sömürecek, ne de yükseltecek üstyapısal kültür kurumları (bilim, sanat, düşün). Çölde kral olmanın da pek alemi yok, üste para verirsin.

İşte bu, Türkiye’nin gerçekten global sisteme entegrasyonudur, yoksa Barnett’in tasarımındaki gibi tüketici şeysileştirilmesi değil.

Bu panoramada, olumlu sayılabilecek herhangi bir öğe var mıdır?

Evet: Durumun açıkseçikleşmesi. 1989 olaylarından beridirki son 23 yıldır süregelen tümüyle muğlaklığın enerji yitimiyle geçti. Oysa biliyoruz ki en güçlü yıkım bile, potansiyel-gelecek bir yapım demektir ama muğlaklık öyle değildir, tüm potansiyel enerjileri yutar ve sıfır sonuç verir, hatta kimi eksi sonuç. (Ve bu model, tarihe Cengiz Han müdahalelerinin bile, yumurtayı çekiçle kırmak olarak kalıp, onların istediği dünyaların / geleceklerin hiçbir zaman kurulamamış olduğu oyun kuramı modeli ile içiçe geçer.)

Artı:

Nasıl ki insan haklarını almadan önce, insan sorumluluklarını yerine getirme gelirse, şimdi de öyle olacak. Dünyanın tüm marjinalleri, azınlıkları, ayralları, eğer zihinsel ve kültürel sorumluklarını üstlenirlerse, hem tarihi çökmekten kurtaracaklar, hem geleceği inşa edecekler, hem de hak ettikleri haklarını ve özgürlüklerini kazanacaklar.

Bunu isterler mi?

Bir marjinal olarak, inanın onu ben bile bilmiyorum. Dünya yansa, yorganım olmayan bir durumdayım. Sonuçta, tarihi ben mi yıktım ki ben düzelteyim? (Diğer marjinaller ne düşünecek, onu henüz bilemiyorum, bence kendileri bile bilmiyorlar, ayrıca seçim oldukça zor.)

Binlerce öğeli bir oyun kuramı modelinin içindeyiz ama bu moment belki de tarihte ilk kez reel bir global multi-kulti oyunu durumunda. Sonuç ne olursa olsun, 2013-2017 arasında  yaşayacaklarımızın çok öğretici bir tarih dersi olacağı kesin.

Gelgelciler ve Gitgitçiler


Bu deyimler Fassbinder’yen anlamda kullanıldı.

4 kadın tanıdım. 4 özel kadın. 4 alaturka kadın. Fassbinder’yen 4 kadın.

2’si terörist erkek besledi.

2’si terörist erkekleri hapishanede bulup onlarla çift oldu.

Yıllar 1987, 1989, 1992 ve 1995 idi. Sıra bilerek karışık bırakıldı ki bu bilgiden kişilere yönelik iz sürülmesin.

Birinci kadın, Türkiye’nin ilk yargısız infazında ölen erkeği önce teröre, sonra ölüme sürükledi.

İkinci kadın, Türkiye’nin önemli toplumsal olaylarından birine erkek partnerini sürükledi.

Üçüncü ve dördüncü kadın, terör suçundan hapiste yatan kendi müstakbel erkeklerine kendi rızalarıyla mapusane çeşmesi mektubu yazıp, onlarla önce yazılı tanıştı, sonra da yüzyüze... İkisinin de ortak yanı, ilk buluşmalarında kamuya açık alanı ve bir kırmızı gülü tanışma vesilesi olarak seçmiş olmalarıydı. Ek bilgi: Bu öykünün çiftleri birbirini hiç tanımadı.

Benim bu olaylar dizisindeki yerim, inanılmaz biçimde dördünde de özel yaşamı izin verilmiş ihlal denli yakından izleme, gözleme ve kaydetme ve bazı durumlarda / anlarda etkişelimde bulunma olanağı yaşamış olmam. Böylelikle, olayların somutluğuna ve kesinliğine imzamı basarım.

Tüm öykücüklerdeki sinemasallık, tam da Fassbinder’in ‘İstasyon Şefinin Karısı’ ve ‘Maria Braun’un Evliliği’ filmlerindeki planlara feci ve neredeyse birebir benzemesiydi. Böylelikle sentimental faşizmi, bizzat izleyerek ve yaşayarak varlığına ikna oldum ki bu yaşadıklarım da, Fassbinder ve onun ölümünden sonra gerçekleşen Birleşik Almanya gibi büyük ve faşist bir Türkiye’nin geleceğini imleyen dolaylı bir ölüm-faşizm-delilik ışıması olarak tarihçeye nakşedilmiş upuygun bir kurmaca planlar dizisi idi.

Bunları benden başka izleyecek, gözleyecek, kaydedecek, derleyecek ve yorumlayacak kimse yoktu. O nedenle bunun kendi yaşamımdaki riskini, başkalarının özel yaşamını deşifre etme riskini de göze alarak üstlendim.

Hangisi gelgelci, hangisi gitgitçi, orasına okur karar versin artık... Olası olgu sayısı 2 üzeri 4, onu belirtmiş olayım.

Çarşamba, Ekim 03, 2012

Mazlumluk Parodisi


Ali Öz’ün Tarlabaşı foto-senfonisi bir mazlumluk parodisi olmuş.

Sizlere benim gerçek Tarlabaşı’mı anlatayım bakalım:

Son 20 yıldır Taksim civarında mukimim. Merkez olarak meydanın çevresinde bir uydu gibi dolanan noktalarda oturma fırsatı buldum. Son 6,5 yıldır da, belden aşağı Kasımpaşa seviyesindeyim.

Zenciler, son 20 yılda ilginç bir etnik azınlık öyküsü yaşadılar buralarda. 20 yıl kadar önce, uyuşturucu satıcısı olarak mimlenip, epeyi linç edilip, sonra da topluca Silopi toplama kampına sürgün edildikten sonra, nedense ortam gevşedi. Şu anda Türkiye’nin parfüm ve saat kaçakçılığı onların tekelinde sayılır. Tüm semt pazarlarında Afrikalılar’ın tezgah açtığını görebilirsiniz. 35 yıl önce onlarla ilk muhatap olduğumda, daha çok Afrika’nın Hristiyan güney ülkelerinden ikenlerken, şimdilerde tüm ülkelerinden geliyorlar.

Kürtler, hemen her konuda yaptıkları gibi, bu konuda da Tarlabaşı’nı sözcüğün tam anlamıyla talan ve yağma ettiler. Bu yağma süreci devleti de kapsadı, çünkü 1965 ertesi Türk Hristiyan azınlıklara gayrımenkullerini satmaları yasaklanınca, onlar da önce onları Hristiyan vakıflarına devrettiler ama öykü uzayınca, ölümler ve mirasçısızlıklar filan eklenince, bu durum Beyoğlu ilçesinde binlerce sahipsiz bina yarattı ve Kürtler onların epeyisini resmen asp ettiler. İlk bedava gasp edenler birkaç kuşak boyunca, giderek artan fiyatlarda mallarını satıp, daha iyi semtlere doğru emekli oldular (zırvaca nöbetleşe yoksulluk sayılan durum). Tabii sonunda devlet gelip, ulu manitu olarak, mallara istediği fiyata el koyunca da, çıngar çıktı.

Çingeneler göçer bir halk olmalarına karşın, ironik olarak buralarda en eski halk durumundalar. Fatih zamanında gemilere mıh yapacak tek zanaatkar kesim onlar oldukları için, hizmetleri karşılığında Kasımpaşa bölgesine yerleşme hakkı aldıkları rivayet edilir. Kasımpaşa bölgesinde 3 Çingene yerleşim alt-bölgesi vardır ve buralardakiler birbirlerini pek sevmezler (zaten tenleri de farklı renklerdedir). Dolapdere Çingeneler’i ise göreli yeni nesil Çingeneler. Kriminal Çingene söylencesine katkı daha çok onlardan geliyor.

Tarlabaşı, bunların halklar orjisi bölgesi durumunda son 20 yıldır. En son gelen ve en aşağı seviyedeki grup Zenciler olmasına ve en kötü evlerde oturmalarına karşın, inanılmaz barışçı mafyasal bir kesim olarak, diğerlerini ticarette feci kazıklayıp, bir de cahilmiş ve kazıklanıyormuş gibi alttan alttan sırıtmalarını binlerce kez seyrettim ve içten içe çok güldüm. (Bende de bilmem kaçıncı kuşak Afrika geni var siyah siyah, onu da burada belirtmiş olayım.)

İşin içinde bir de transvestiler / transseksüeller var. 1997-2006 arasında mukimi olduğumu Ülker Sokak mukimliği serüvenim beni bu gruptan nefret ve tiksinti ettirdi. Bana gerçekten en berbatları komşu olarak kısmet oldu ve onlar sayesinde tam cehennem yaşadım. Şu anda Gaziosmanpaşa ve Dolapdereüstü civarında biraz daha yaygın durumdalar gibi.

İmdi bu halklar hakir, zalim, korkak. Çingeneler’in Zenciler’e, eskiden kendilerine söylenen ‘Arraapp’ sözünü ağız dolusu saydırmalarına hala alışamadım desem yeridir. Dolapdere Bit Pazarı’nda kaç kez Kürtler’in Zenciler’i dövmesini (yani mallarını gasp etmesine karşı çıkılınca oluşan durumda) İngilizce’m ile engelledim bilemem.

Tarlabaşı, şu anda Türkiye’nin gündelik olarak en alkollü, en kurulu, en fuhuşlu, en kriminal bölgesi. Polisçim orada karakollarında oturuyor işte.

AKP’nin DP damarı tutup buraları bir kez asimile etmesi kararı ve bunun sonucunda ortaya çıkan yıkık binalar öyküsü, benim yaşamımda ikinci kez vuku buluyor. Kim neyi nasıl kar edecek bu öyküde belrsiz, eminim kimsenin evdeki hesabı çarşıya uymayacak.

Benim 2012 momentli Tarlabaşı öykümün sinopsis özeti budur.

Öz’ün öyküsü ise, ‘aney aney’ ağıdı dozunda, bir his histerisi dalgasıyla kaplı bir görsel öykü dizisi.

*

Yukarısı toplumbilimsel öykü idi.

Duruma bir de sergi açısından bakalım:

Öz, bu sergi için 30.000 kare çekmiş. 100 civarındaki kare ise sergide yer lamış.

Sergi açılışına Tarlabaşı halkı da glemiş. (Orasını kaçırdığıma üzüldüm, sıkı mavra olmuştur.)

Bunları sergi görevlisi, histerik-hümanist bir sergi izleyicisi hanıma anlatıyordu. Bendeniz ise, sergiyi ikinci kez (bir ters bir düz) izlemeyi bir buçukuncu ortasında kesip, o abuksabuk sohbeti dinlememeyi yeğledim.

Sergi ve teknik ayrıntılar:

Eksikler:

Minimalizm

Realizm

Düz / sade anlatı

Konusunu bilme

Tüm antropolojik palet (engelli, sivil, entek, sanatçı, vd)

Fazlalar:

Oryantalizm

Bazan renk

Öğe kalabalığı (bu minimalizmden ayrı)

Uygunsuzlar

Çoğunluk kadrajlama

Uygunlar

Çoğunluk kadrajlama

Tarlabaşı belgelemesi

En kötü örnek

Karlı sokak (Ara Güler’vari olan)

Toplam not

2 / 10

*

Yaptığım eleştiri, sanatsal ürüne saygısızlık değil, en az düşman denli sert vurma antremanı. (Öz ile ne dostum, ne de düşmanım.) Sonuçta yazdığım gerçeklerin bilgisel varlığı, Öz’ün onları bilmeme lüksünü yaratmayacak denli kesin ve keskin durumda. Öz de bir foto muhabir (etimolojik olarak haberden ve bilgiden gelen muhabir). Kendini ve insanları yanıltma lüksüne sahip değil bence.

*

Gelelim mazlumluk parodisine:

Hemen tüm mazlumlar güçsüzken mazlum, güçlüyken zalimdir.

Hiçbir marjinal, ayral, azınlık kümesi veya bireyi, yalnızca öyle olduğu için sevgiyi, şefkati, hümanizmi hak etmez. Hiç kimse hak etmez. İnsan haklarını alabilmek için, önce insan sorumluluklarını ödemiş olmak gerekir.

Entellektüeller, tümüyle malforme / malpsike olarak bu azınlıkları yüceltme, sevdirme, imajlama, paketleme, pazarlama, vd hizmetlerini bilinçsizce yerine getiriyorlar Dünyada kültür pazarı gibi, azınlık hakları / sivil toplum etkinlikleri pazarı var ve bundan epeyi kişi madden ve manen nemalanıyor şu sıralar.

Elinde tuzluğuyla hıyarı olana koşmanın alemi yok. Elleri suç işlemek için armut tutanın, insan olmak için de elleri armut toplar.

Gelelim, Tarlabaşı mazlum parodisine:

Oradakiler mazlum filan değil. En azından tamamına yakını değil. Bundan 15 yıl önce, Tarlabaşı’na girdiğimde, 7-8 yaşındaki Kürt veletler yolumu kesip ‘narıyon lan burada?’ geyikleri yaparlardı. Şimdi (devletsel veya başka bir) tokadı yiyince ‘aney aney, mazlumum ben’ parodisi yemiyor.

Eğer bir sanatçı bunları bilinçleyemiyorsa, (fıkradaki gibi) yeri toplama kampında tuvalet kağıdı olmaktır.

Ya da:

4 Eylül 2012 itibarıyla savaştayız, uyuyun nennii nenni...

(2-4 Ekim 2012)

Mazlumluk Parodisi


Ali Öz’ün Tarlabaşı foto-senfonisi bir mazlumluk parodisi olmuş.

Sizlere benim gerçek Tarlabaşı’mı anlatayım bakalım:

Son 20 yıldır Taksim civarında mukimim. Merkez olarak meydanın çevresinde bir uydu gibi dolanan noktalarda oturma fırsatı buldum. Son 6,5 yıldır da, belden aşağı Kasımpaşa seviyesindeyim.

Zenciler, son 20 yılda ilginç bir etnik azınlık öyküsü yaşadılar buralarda. 20 yıl kadar önce, uyuşturucu satıcısı olarak mimlenip, epeyi linç edilip, sonra da topluca Silopi toplama kampına sürgün edildikten sonra, nedense ortam gevşedi. Şu anda Türkiye’nin parfüm ve saat kaçakçılığı onların tekelinde sayılır. Tüm semt pazarlarında Afrikalılar’ın tezgah açtığını görebilirsiniz. 35 yıl önce onlarla ilk muhatap olduğumda, daha çok Afrika’nın Hristiyan güney ülkelerinden ikenlerken, şimdilerde tüm ülkelerinden geliyorlar.

Kürtler, hemen her konuda yaptıkları gibi, bu konuda da Tarlabaşı’nı sözcüğün tam anlamıyla talan ve yağma ettiler. Bu yağma süreci devleti de kapsadı, çünkü 1965 ertesi Türk Hristiyan azınlıklara gayrımenkullerini satmaları yasaklanınca, onlar da önce onları Hristiyan vakıflarına devrettiler ama öykü uzayınca, ölümler ve mirasçısızlıklar filan eklenince, bu durum Beyoğlu ilçesinde binlerce sahipsiz bina yarattı ve Kürtler onların epeyisini resmen asp ettiler. İlk bedava gasp edenler birkaç kuşak boyunca, giderek artan fiyatlarda mallarını satıp, daha iyi semtlere doğru emekli oldular (zırvaca nöbetleşe yoksulluk sayılan durum). Tabii sonunda devlet gelip, ulu manitu olarak, mallara istediği fiyata el koyunca da, çıngar çıktı.

Çingeneler göçer bir halk olmalarına karşın, ironik olarak buralarda en eski halk durumundalar. Fatih zamanında gemilere mıh yapacak tek zanaatkar kesim onlar oldukları için, hizmetleri karşılığında Kasımpaşa bölgesine yerleşme hakkı aldıkları rivayet edilir. Kasımpaşa bölgesinde 3 Çingene yerleşim alt-bölgesi vardır ve buralardakiler birbirlerini pek sevmezler (zaten tenleri de farklı renklerdedir). Dolapdere Çingeneler’i ise göreli yeni nesil Çingeneler. Kriminal Çingene söylencesine katkı daha çok onlardan geliyor.

Tarlabaşı, bunların halklar orjisi bölgesi durumunda son 20 yıldır. En son gelen ve en aşağı seviyedeki grup Zenciler olmasına ve en kötü evlerde oturmalarına karşın, inanılmaz barışçı mafyasal bir kesim olarak, diğerlerini ticarette feci kazıklayıp, bir de cahilmiş ve kazıklanıyormuş gibi alttan alttan sırıtmalarını binlerce kez seyrettim ve içten içe çok güldüm. (Bende de bilmem kaçıncı kuşak Afrika geni var siyah siyah, onu da burada belirtmiş olayım.)

İşin içinde bir de transvestiler / transseksüeller var. 1997-2006 arasında mukimi olduğumu Ülker Sokak mukimliği serüvenim beni bu gruptan nefret ve tiksinti ettirdi. Bana gerçekten en berbatları komşu olarak kısmet oldu ve onlar sayesinde tam cehennem yaşadım. Şu anda Gaziosmanpaşa ve Dolapdereüstü civarında biraz daha yaygın durumdalar gibi.

İmdi bu halklar hakir, zalim, korkak. Çingeneler’in Zenciler’e, eskiden kendilerine söylenen ‘Arraapp’ sözünü ağız dolusu saydırmalarına hala alışamadım desem yeridir. Dolapdere Bit Pazarı’nda kaç kez Kürtler’in Zenciler’i dövmesini (yani mallarını gasp etmesine karşı çıkılınca oluşan durumda) İngilizce’m ile engelledim bilemem.

Tarlabaşı, şu anda Türkiye’nin gündelik olarak en alkollü, en kurulu, en fuhuşlu, en kriminal bölgesi. Polisçim orada karakollarında oturuyor işte.

AKP’nin DP damarı tutup buraları bir kez asimile etmesi kararı ve bunun sonucunda ortaya çıkan yıkık binalar öyküsü, benim yaşamımda ikinci kez vuku buluyor. Kim neyi nasıl kar edecek bu öyküde belrsiz, eminim kimsenin evdeki hesabı çarşıya uymayacak.

Benim 2012 momentli Tarlabaşı öykümün sinopsis özeti budur.

Öz’ün öyküsü ise, ‘aney aney’ ağıdı dozunda, bir his histerisi dalgasıyla kaplı bir görsel öykü dizisi.

*

Yukarısı toplumbilimsel öykü idi.

Duruma bir de sergi açısından bakalım:

Öz, bu sergi için 30.000 kare çekmiş. 100 civarındaki kare ise sergide yer lamış.

Sergi açılışına Tarlabaşı halkı da glemiş. (Orasını kaçırdığıma üzüldüm, sıkı mavra olmuştur.)

Bunları sergi görevlisi, histerik-hümanist bir sergi izleyicisi hanıma anlatıyordu. Bendeniz ise, sergiyi ikinci kez (bir ters bir düz) izlemeyi bir buçukuncu ortasında kesip, o abuksabuk sohbeti dinlememeyi yeğledim.

Sergi ve teknik ayrıntılar:

Eksikler:

Minimalizm

Realizm

Düz / sade anlatı

Konusunu bilme

Tüm antropolojik palet (engelli, sivil, entek, sanatçı, vd)

Fazlalar:

Oryantalizm

Bazan renk

Öğe kalabalığı (bu minimalizmden ayrı)

Uygunsuzlar

Çoğunluk kadrajlama

Uygunlar

Çoğunluk kadrajlama

Tarlabaşı belgelemesi

En kötü örnek

Karlı sokak (Ara Güler’vari olan)

Toplam not

2 / 10

*

Yaptığım eleştiri sanatsal ürüne saygısızlık değil, en az düşman denli sert vurma antremanı. (Öz ile ne dostum, ne de düşmanım.) Sonuçta yazdığım gerçeklerin bilgisel varlığı, Öz’ün onları bilmeme lüksünü yaratmayacak denli kesin ve keskin durumda. Öz de bir foto muhabir (etimolojik olarak haberden ve bilgiden gelen muhabir). Kendini ve insanları yanıltma lüksüne sahip değil bence.

Pazartesi, Ekim 01, 2012

Çizgiromanda Okur-Yazar İç-etkileşimleri ve ‘Eğer?’ Çeşitlemeleri


46 yıllık çizgiroman okuruyum. 13 yıllık çizgiroman eleştirmeniyim. 5 yıllık da çizgiroman öyküsü sinopsisleri yazarıyım.

Bu momentle, yukarıdaki başlıktaki konunun halihazırda süregiden biçimiyle ana çerçevesini çizmeyi bir deneyelim:

Çizgiromanlar farklı yazarlar tarafından farklı öykülerle yazılabiliyor. Bunun 3 türü var: Bir: Uzun öyküyü birkaç yazar, ardışık olarak parçalı yazıyor ve çoğunluk da birbirlerinin yaptıklarını bilmiyorlar. İki: Aynı kahramanın öykülerini farklı yazarlar yazıyorlar. Üç: Ayrı çizgiroman öyküsü, ‘Eğer?’ dizileriyle aynı anda birden çok son içeren alternatif akışlarda yeniden yazılabiliyor. (Bunlar da ‘bitmeyen öykü olarak çizgiroman’ konusuna bir bakıma katkıda bulunuyor.)

Bazı çizgiromanlardaki öykü akışı için, artık okurlar tarafından da ara-etkileşim deneniyor ve artık internet üzerinde hep birlikte / kollektif yazılan romanlar ve grafik romanlar mevcut.

Kendi durumumda ise: Bir çizgiromanı okur, eleştirmen ve yaratıcı-yazar olarak farklı farklı biçimlerde, aynı anda yeniden yazabiliyor ve okuyup yorumlayabiliyorum.

Bu durum, çzigiromanların hermenötiğinin (yorumbiliminin) neden şimdi ve burada yürüdüğüki biçimiyle yürüdüğünü anlamamı(zı) sağlıyor. İnanılmaz biçimde buradaki hayal, yani çizgiroman öykü hayali, gerçeğin özgün bir yorumundan ve kimi de kısa gelecekbilim çıkarsamalarından ibaret durumda kalmakta.

Burada olağan okur, en çok ikinci bir yorumla yetiniyor. Yani klasik çizgiroman okuru oldukça tutucu, belki 50 yıl boyunca aynı ve tek öykülü tek çizgiromanı taparcasına sevebiliyor. Gerisini de yok sayıyor.

Bir şerh: Şimdiki durumuyla, Batı dünyasındaki, özellikle de ABD’deki yaratıcı çizgiroman yazarı, bu iç-etkileşim ortamından uzakta yalıtılmış kalıyor. Böylelikle, sudaki balığın suyu bilmemesi durumunda kalmış oluyorlar.

Tüm bu çerçeve, ya şimdi oluşmakta, ya da çok yakın gelecekte oluşacak olan bir sanat eseri-gerçeklik içetkileşimi durumu yarattı bile. 20. Yüzyıl’ın başında resimin, 1980’lerde modern dansın üstlendiği avangard-avangardlığı, şimdilerde çizgiroman yüklenmiş görünüyor. O nedenle, hem gündelik yaşamın bir kültüroloğu olarak, hem de elit kültür / sanat ürünü yorumlayıcısı bir estetikçi olarak, çizgiroman okumalarını bu çerçevede yürütmek gerektiği kanısındayım.

Dipnot: 4’ü (karikatür tarzı olarak) çizgiroman yapılmış, Pratchett’ın  37 romanlık ‘Disk-Dünya’ serisinin yeni çizerler tarafından ama bu kez mizahi-grotesk olarak değil, macera-figüratif-realist olarak çizildiği bir çizgiroman yeniden çizimi konusu, bu açılımın halihazırdaki somut momenti olmakta.

(29 Eylül 2012)