Çarşamba, Eylül 14, 2016

Metafor: Ceset Çiçeğinin Adı

Yıllar önce bir Alman, Alamancılar için, bir insanı yalnızca Türk olduğu için sevmek zorndan olmadğını söylemişti.
Bir Alman atasözü var:
Dil çürük dişin çevresinde döner.
İşte Alamancılar, Almanya için 66 yıldır çürük diş ve o Alman’ın dili o çürük diş konusu mecazı çeresinde dönmüş.
Ben de bunu, Lgbti’ler için, açıkseçik olarak son 5 yıldır hep söylüyorum:
Ülker Sokak’ta 1997-2006 arasında 9 yıl yaşayıp,Lgbti’lerden çok çekmiş bir emekli-hetero-erkek olarak, onları sevmek zorunda hiç mi hiç değildim, değilim ve değileceğim. (Bu örneği Pınar Selek’in sokakla ilgili 1996 tarihli monografisi elime geçtiğim için yazdım.)
İşte bu, Ceset Çiçeğinin Adı’nı koymak olmakta.

(11 Eylül 2016)

Yokluğunda, Ümit Besen, Başka, Leyla the Band

Son 2 yılda, önce Leyla the Band’dan, sonra bu yıl Ümit Besen’den dinledim bu şarkıyı.
Orkestranın solistinin sesi çok cırtlıyor ve çatlıyor.
Oysa Besen’in sesi yılların içinde damıtılmış durumda. Sesi, tavernacı şarkıcısından, Mustafa Sağyaşar Türk Sanat Musikisi solistine doğru evrilmiş. Bunda temel etkenin, sesinin epeyi dinlenmiş ve çökelmiş olması olduğu kanısındayım. Uzun dönemde her 1-2 yılda bir albüm çıkaran tüm şarkıcalırın sesi, ne tür söylerlerse söylesinler, eksiliyor çünkü, eksildi de çünkü.
Besen, Başka albümünde başkalık yapamamış ama bu şarkı ve Pamela gibi biriyle düeti, gerçekten başka-cık olmuş. Dilerim, bu 2 vektörün gösterdiği ‘sound’ yolunu gelecekte birileri görer ve izler.
Çıkış:
İşte biz tüm sanat dallarında yazabilen eleştirmenler, 50 yıllık albümleri, 50 sanat altdalını ve 500 sanatçıyı bir kotaya koyup böyle çalkalayıp, ayıklayıp, eleyip, alaşımlıyoruz.
Şerh: Bir müzik eleştirmeninin dinlediği tüm türlerde 100 sanatçıyı hemen hiçbir müzisyen dinlemez, kendini bozmamak için.
Arabesk üzerinden saptadığım, popüler kültüre bağışıklık kazanmanın tek yolunun, onu doz doz arttırarak, ona karşı bağışıklık kazanmak olduğunu, daha önce kezlerce yazdım. Biz bağışıklık taşırız ama o sanatı hep icra eden müzisyenler kazanamaz. Kazanamadı da. Ancak, diyelim 30 yıllık bir açmazın ardından, şu anki Besen gibi, bir çıkış arama babında bu alaşımlamayı deniyorlar. Kimi beceriyorlar, kimi beceremiyorlar ama her 2 ikisinin de açar ve açmaz yolları çoktandır haritalı biz eleştirmenlerde, 40 yıldır diyelim, Murat Belge ve arabesk dinlemeleri / irdelemeleri 1976 ile diyelim.
O nedenle biz, Besen’in Band’den neden daha iyi olduğunu anlayabiliyor ve anlatabiliyoruz.

(11 Eylül  2016)

Ülkede Neden Kaldığımı Anladım

11.09.16, 14:55.
Ülkede Neden Kaldığımı Anladım
15 Temmuz 2016’ya kadar Türkiye’de kalmaktan korkuyordum. Öldürülme noktasına gelebileceğimi biliyordum.
15 Temmuz 2016’ya kadar 15 Temmuz 2016’nın gerçekleşebileceğini öngörmüş ve yazmıştım zaten, askeri darbemsi olarak değil, kendi kendini yıkan yıkım olarak.
15 Temmuz 2016 yaşandı.
Ondan sonra ülkede kalmaya karar verdiğimi ayırsadım. Şaşırdım. Nedenini anlayamadım.
Biraz önce, nedeni bir anda zihnimde ışıdı:
Artık korkmuyorum.
Neden korkmadığımı da anladım:
Düşmanımın beni yıkmadan önce kendini yıkabileceğini gördüm ve onun yıkılmasını görmek istiyorum. Bu kadar kara Acı’yı çektik, ötesi de merak konusu.
Öğrenilmiş çaresizliğimin gerçekçi karamsarlığı baki ama kendi gücümü ölçmeyi ve algılamayı da gördüm ve becerdim. Bu azalmış gücüyle düşmanı yenebilecek bir artmış güçlü durumdayım.
Korkum 2 yönlü azaldı.
Yazılım olarak, bu açımlamalarım ile.
Donanım olarak, yani hormon olarak, duygusal yorulma ve artık pek korku hormonu salgılamama ile.
Tabii ki tehdit ve korku hala baki.
Ama nasıl ki artık ölümün gözlerine bakabiliyorsam, düşmanımın da gözlerine bakabiliyorum. Ve bu kez, düşmanımın gözlerinde korku görüyorum. İlk kez. O güçlü kapitalizmin çöktüğünü görebileceğimi hiç düşünmemiştim, hesaplar öyle söylüyordu ama duygular hiç öyle söylemedi.
Korkmamak veya az korkmak gerçekten iç rahatlatıcı. Mide asidini azaltıyor. Bir de çevreye sırıtarak veya bıyık altından gülümseyerek bakıyorsunuz.
Av yerine, avcı; kancadaki et yerine, kasap oluyorsunuz.
Bu, 6 ayda oldu diyelim:
3 ayı bekleme ve kuluçkalama, 3 ayı da şok ertesinde intikal ve tortuların çöküşünü izleme, diyelim.
Aynen, Kasım 2003’te Galatasaray’da bomba patladıktan veya 1997 gibi Fatih Sultan Mehmet Mahallesi’nin oralarda (Kenan Evren ve Uğur Mumcu caddelerinin oralarda) burun buruna çarpışan 2 arabanın dumanlarının dinişini ve inişini izlerken olduğu gibi.
Yıkımın, felaketin, şokun duygusal travma ve duygusal toparlama geometrisi aynı hala.
Yöntemim hala, dostlarıma ve düşmanlarıma rapor hazırlamak olacak. Yazmak, benim beynim ve eylemim.

Son 7-10 yıllık ateist dışavurumlarım için kendimi tebrik ediyorum. Kitleyi dize getirdim. Diğer getiremediklerimde de, hepsi kuburu ve kabiri boylayacak zaten.

Zamanlar, Fazlar, Frekanslar, Binişikler

AB’de yıkım; 400, 800, 1200 istila, 1350 salgın ile oldu.
AB’de rönesans; 1000, 1200, 1400 oldu. 1650 Aydınlanma oldu.
AB’de 600 boş küme.
AB’de yıkım, 400 yıllık fazlar ve frekanslarda.
AB’de rönesans, 200 yıllık fazlar ve frekanslarda.
1200 yıkım-rönesans binişiği zamanı.
1350’nin ve 1650’nin 50’lileri (ve sordana 1750 Sanayi Devrimi’nin 50’si), küsur faz bozucu oluyor. Bu, yıkımların da yapımların da olağan-dönemsel kümülatifliğine ek katkı sağlıyor.
1945-1980-2015 35 yıllık global dönemsellikler var.
1945 sonrası, 1950-2250 arası, 250-300 yıllık 2. Sanayileşme olacak. 300 yıllık dönemin ilk 75 yılı, çan eğrisinin başlangıç ivmeliliğinde geçti sayılabilir belki.
2015-2090 arası, gerçek bir duralama-önyıkım dönemi olacak gibi.
2090-2135 aşağı inişler olur.
2135-2210 çıkış ve varış olur gibi.
Ancak; 2015-2090 için nüfus, enerji, gıda ve su gibi makro-global krizler dizisi var önümüzde. Sonraki inişleri de çıkışları da bunların artetkileri belirleyecek.
Kanada ve Rusya, aynı dönemi tarımsal, susal, nüfussal artı-artı değerle kapatabilir örneğin. Ve ardından gelebilecek yeni bir mikro ve makro çağı onları yeniden tarihe gömer. Antarktika’da hiç kimse yaşamadı çünkü. Sibirya’da ve en kuzey Kanada’da da öyle.
Nüfus sorunu devreden çıkınca, gıda ve su sorunu da devreden çıkar.
Petrol bitince, cihad anlamsızlaşır. Araplar tarih sahnesinden çıkar.
İngilizler’in yazılım ölümsüzlük, İsrail’in internet, Japonya’nın robot türü 9 adetlik 2. Sanayileşme öncü altkültürü ivmeleri gibi, artı-artı değerli epsilon örnekler, belli ülkeleri öne çıkarabilir. Uzaycılık, bunun dışına bir vektör ve Uzay Devleti yönünde.
1970’lerdeki Norveç’in petrol / doğal gaz üretimi ekonomik sıçraması başka ülkere için de örnek oluşturabilir.
2010’ların Brezilya ve Hindistan sıçrama aday adayı ülkelerden yeni oluşabilir.
Savaşmamayı öğrenme, 2300’e dek umulmuyor.
Eğer 9 altkültür 99 olmazsa, bu gidişin dış sınırları doğrusal programlama açısından çizilmiş demektir.
Yıkım öğeleri kaotik ve faz bozucu etkide olacak. Ancak, 1450 sonrası Çin içine kapalılığı gibi, 2010 AB içine kapalılığı da global kültürel atalete katkıda bulunacak.
Tarihte hep nüfus artışları veya azalışları sorun yarattı. Nüfus sabitliği de yaşanmış olmasına karşın, denge övülegeldiği için, bunun olumsuz kültürel etkilerini henüz bilmiyoruz. Ancak, AB yaşlı nüfusunun sorun olduğunu biliyoruz ama orada özgür kadınlar çocuk yapmıyor aynı zamanda ve bu, bir kültürel metamorfoz ve ilk oldu.
İşte işte bu kritik ilk köşeler / sivriler,  maksimum, minimum, optimum sonuçları verecek denklemlerde.
Minicik ada ülkelerde yaşayan asal-yalnız Einsteni7lar umabiliyorum örneğin kendim. Bunu Tsiolkovsky, öz anlamında 1900 feodal-çarlık Rusya’sında Dünya’ya karşı tek başına becermişti.
Onun dışında insanların tamamına yakını aynı yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak. Barışçıl standart biyografi örnekleri, sanayi ve tarım kültürel modları için zaten mevcut, hatta avcılar için bile.
2000-2250 arası, daha başındayken faşizm-engizisyon binişikliğini yaratarak farklı olabileceğini gösterdi. Yani, daha birçok sürpriz olabilir.
Onun dışında öykünün anahatları çoktan yazıldı ve belli.
Çıkış:
Düğüm noktaları, girişim saçaklarında olacak. Belirsizlik dahil.

(10-11 Eylül 2016)

Alaturka Kadın Şairler Negasyonlamaları

Elimizde, 78 yaşayan Türk kadın şair, 36’şar soru, 2.808 toplam yanıt var.
Bu metni; bir Türk-değil, bir insan-değil, bir yarı-erkek (emekli erkek), bir şair değil, kurmaca-dışı nesir yazan bir yazar olarak yazıyorum. Bunların hepsi de, birer öteleme ve negasyon vektörü.
Metnin dışında, Blogger’da bir blog olarak, 78 yazarın ve 36 sorunun listelemesi olacak.
Kitabın künyesi şu:
Konuşmalar Kitabı, Altbaşlık: Şairler Arasında Bir Kadın Olmak, Betül Dünder,  Paradoks Yayınları, 832 sayfa.
Bu kadar çok kadının birer yazar olarak kadınlıkta bu kadar kambura yattığını ilk kez okuduğum için, birinci negasyon, kadın olmanın, lümpen bir azınlık olarak (burada aslında olmayarak ve kadın kadının kurdudur olarak), ilk defa bu kadar kahve sohbeti / geyiği düzeyine indirilmişliği üzerine, 10 vektörcük ötelemesi olacak.
Cumhuriyet Cumhuriyet olduğunda, 1960’lardan başlayarak 1990’a ve neo-liberalizmin hezimetle kazanmasına kadar diyelim, bu geyikler yoktu.
Tezer Özlü ve Sevgi Soysal, 1960’larda canhıraş mücadale yaptı ve ikisi de erkenden kanserden öldü. Leyla Erbil ve Adalet Ağaoğlu, hiç böyle mücadele yapmadı, evlendi ve temiz aile kadını oldu. Bu kuadralektik var elimizde. Bir de hepsinin birbirini tanıyıp, üzerine bir de arkadaş olma matriyartal alaturka paradoksu.
Ondan önce; Muazzez İlmiye Çığ ve Muhibbe Darga 1930’larda sahaya inip, kadın arkeolog olabildiler. Bir kadın Ermeni Türk vatandaşı olduğu için, Türkiye’de akademik kariyer yolu kapalı tutulan Paris Pişmiş ise, taa Meksika’ya çıkış yapıp, astronomi tarihine kendi adıyla geçen gözlemler ekledi üstüne.
Sözünü ettiklerimiz ise, neo-liberalizmin 1990’lar sonrası ürünleri. Nasıl ki Can Dündar, Abdi İpekçi’nin gazetesinde yazamazdıysa, bunlar da kadın yazar diye piyasaya giremezlerdi aslında, Duygu Asena gibi, Aylin Kulin gibi. Hepsi de, koyunun yokluğunda keçi Abdurrahman Çelebi sayılıp, sağ kalabildiler. Düşünün ki kalıcı-sonsuz bir akademik çalışmada ölümsüz oldular.
Bence bunu hak etmiyorlardı.
78 kişiden 7,8 veya aslında 3,9 kişiye bu olanak verilebilirdi veya en çok o kadarı bunu hak ederdi diyei düşünüyorum.
Erkek şairler ve yazarlar için aynı istatistik hala işliyor çünkü.
Kaın v e erkek eşittir çünkü.
Pozitif ayrımcılığı yiyeyim çünkü.
Lümpen feminizmi yiyeyim çünkü.
Bu açıdan bakınca, yenmiş bir kadın hakkı yok yani, hatta yenmiş erkek hakkı var ortada.
Birinci nokta.

(10 Eylül 2016)

Salı, Eylül 13, 2016

FB PA Affetme Poliloğu

Nietzsche ve Arendt: İnsan, söz verebilen hayvan
Egemen birey, kendi istencinin efendisi olabilen bireydir. Aslında söz verebilme, köle ahlakının (Hıristiyan ahlakın) unutmaya karşı kazandığı bir zaferdir. (…) Arendt, Nietzsche’den farklı olarak söz vermenin, dahası eyleyebilme yetisinin önkoşulunun affetme olduğunu iddia eder.
Zeynep TALAY, Psikeart "Affetmek".
+
X1 Bu kısa alıntıda farkettiğim şey; düşünce-his dünyamızın, yaşadığımız-yetiştiğimiz o habitattan nasıl da ayrılmaz olduğu. Batı-Hristiyan düşünce ve ilhamının 'affetme'ye yönelmesi, okurken bende bir 'terslik' duygusu yarattı. Benim habitatımın oluşturduğu fark; 'affetme' yerine 'tövbe' duygusunu yerleştirmesi. Benim bakış açımla 'affetme', o parantezi kapatmıyor ama 'tövbe' kapatıyor. Kapattığı için de özgürlüğe kapı açıyor. Affeden birisi, ontolojik olarak kendini üstte konumlandırmış oluyor, tövbe eden kişi ise varlık planında kendini altta görüyor.
+
Reha Ulku Adınız nedeniyle, bu tövbenin İslam tövbesi olduğunu düşündüm. Bir ateist ve emin olarak söylüyorum ki tövbe-af İslam'da eşleniktir: Kendin tövbe ederek kendini affedersin, başkalarını affedersin. O nedenle, İslam'da doğru dürüst beddua tanımlı değildir ve hatta yasaktır.

(6 Eylül 2016)

FB PA Diyaloğu: Nietzsche ve Arendt

Nietzsche ve Arendt: İnsan, söz verebilen hayvan
Egemen birey, kendi istencinin efendisi olabilen bireydir. Aslında söz verebilme, köle ahlakının (Hıristiyan ahlakın) unutmaya karşı kazandığı bir zaferdir. (…) Arendt, Nietzsche’den farklı olarak söz vermenin, dahası eyleyebilme yetisinin önkoşulunun affetme olduğunu iddia eder.
Zeynep TALAY, Psikeart "Affetmek".
+
Son zamanlarda insanların beyinlerindeki zihinsel yamukluk beni dehşete düşürüyor.
Yukarıdaki paragraf kaporta yamrusunu çekiçlemeyi deneyeceğim.
Öncelikle, uzun süredir belirttiğim üzere, bu tür abuksamalarda Batı da, TC’lilerin yanında yer almaya başladı:
Anarşist Stirner’i Nietzsche’yle eşleştiren bir metin gördüğümde dehşete düşmüştüm.
Oysa aynı eksen üzerinde Stirner, ancak ve ancak Heidegger ile eşlendirilebilir.
Sonra ayırsadım ki insanlar, tikel ile tümeli, sonsuz ile göreliyi ayırdedemiyor, sonsuz-sürekli ve sonlu-süreksiz arasındaki eşlenikliği hiç mi hiç dikkate alamıyor.
Stirner mutlak bireyi (o özne der ama bu bireydir),  Heidegger de mutlak bireyi (o ontos der ama bu da (kendi’sel) bireydir) öne çıkarır.
Onu mutlaklaştırırlar ama sonsuzlamazlar. Bu da, ikilemsel görünen göreli-mutlak ve dolayısıyla aşılabilir sonsuz demek olur. Her 2 düşünürün de, kendi Almanya’ları ile sınırlı-sonlu kaldığını belirtelim.
Yine bir Alman olan Nietzsche ise; tikeldir, görelidir, mikrodur. Dev-düşünür değildir. Aristo Metafiziği veya Heidegger Metafiziği, onun yanına yaklaşabileceği nicelikler ve nitelikler değildir.
Burada Arendt, (hem de 2 kere, hem de toplama kamplarından sonra) zaten partneri olduğu, Heidegger’in yanında saf tutmuş kalır.
Ancak Arendt, affedici falan değildir, en büyük rakibesi anarşist kadın Goldmann ile yaşam boyu düşman-rakip kalır. Üstelik, burjuva-nitelikli sınıfsal kökenli olan kendisidir, affetmek ona düşer yani.
Arendt, faşist eğilimli Heidegger’i de mahkum etmez. Hele hele ‘Kötülüğün Bayağılığı’nın yazdıktan sonra, açıkça onun yanında yer alır: Seferadlar’ı Eşkenazlar’a karşı aşağılayarak, böyelilkle de Musevi olmayı değilleyerek.
Gelelim asıl konuya:
Söz verebilme, köle ahlakının (Hıristiyan ahlakın) unutmaya karşı kazandığı bir zafer falan değildir.
Çünkü:
Bir:
Köle ahlakı, Hristiyan ahlakı değildir. Kölelerin Hristiyan olduğu Roma döneminde Hristiyanlar, kendilerine Hristiyan değil, Musevi diyordu, MS 0-200 arasında falan.
İki:
Söz verme, unutmaya karşı bir zafer değildir.
Üç:
Köle ahlakı zaten unutur.
Arendt, Heidegger’i mahkum etmemiştir ki affetsin.
Daha da tuhafı, onun Heidegger’i içine düşürdüğü durumun aynına, ‘Kötülüğün Bayalığı’ndan sonra, kocası dahil dindaşları, onu düşürmüştür.
Dehşete düşmelerim bu yüzden.
Devam:
Eyleyebilme yetisinin önkoşulu affetme değildir, tam tersine en ağır biçimde cezalandırma özgürlüğünü kendine tanımaktır ve  kazandırmaktır.
Tüm bu adların içine düştüğü kabir ve kubur hümanizmdir.
O feçesin dışından bakınca, böyle görünüyor; içinden bakınca, ‘yok birbirimizden farkımız’ oluyor.
Çıkış dipnotu:
Egemen birey, kendi istencinin efendisi olabilen birey değildir.
Egemen birey, özgür irade teranesinin dışında kalabilip, kültürel ve zihinsel şizofreni dalgasında, yani bir çağ çökerken, kendi-değil, cins-değil, insan-değil olabilme tao’suna girebilendir ve bu yolun çıkışı yoktur, neresinde ölürsen artık.
Açıklama: Tüm bu kavramlar, kendi biyografimde bizzat uygulanmış ve sonucu olumlu alınmış, geçerli önermelerdir. Tutarlı olmaları da gerekmez.
Sonsöz:
Psike Art yazarları, artık süslü sözü aştılar, ‘Arapça değil mi?, uydur uydur söyle’ye vardılar.

(6 Eylül 2016)

Pazartesi, Eylül 12, 2016

Do Not Resist / Direnme: ABD Meta-Polis Devleti:Bir Belgesel

2015, ABD için tarihsel bir momentti:
350 ABD vatandaşı, 1.400 ABD vatandaşını birden çok sayıda ortalamada katletti (mass murder).
Karşılığında, ABD polisi askerileştirildi.
Belgesel bunun hakkında.
2 tarafta da çok ağır gerçekler var:
Bir:
ABD kurulduğundan beridir faşist bir devlet. 1776-1900 arasında bile 100 küsur dış müdahalede bulundu. 1950 sonrasında ise, 9 milyon sivili katletti.
Başkalarına onu yapan, vatandaşlarına da yapar. Yaptı da: ABD polisi her yıl yüzlerce kişiyi öldürüyor. En yüksek suç oranı ABD’de.
ABD devleti / polisi, 1930’larda da polis devleti ve kriminal-mafya polis örgütlü idi. 1970’lerde New York polisinin üçte biri mafyadan para yediği için meslekten atıldı.
İki:
Kent savaşı, kır savaşından farklı değil.
Düşmanla savaşmak, kendi isyancısıyla savaşmaktan farklı değil.
ABD halk isyanının şiddet taşıyan öbülümün yönelimi yok. Her talanda talanı yapanların çoğu, devltele sorunu olmayan insanlar. Sıradan insanlar, çift taraflı sıkışmış durumda yani.
% % 1-99 ve Occupy WallStreet gelenekleri yerleşti.
Tarihte halk isyanları dönemleri vardır, hem de uluslararası yayılıyor olarak.
ABD seçmeni hiçbir zaman solda olmadı.
Bu 2 odağı birleştirince, mikado çöpleri gibi kilitlenmiş onlarca yapay açmaz var ortada ve onlar asıl açmazları perdeliyor. Örneğin ABD, Clinton-Trump ikilisen kaldı artık, yani siyasetçi düzeyi ekside.
Film, bu panoramanın % 99’ını ıskalamış.
Çarpıcı olan %1’lik şiddet bölümünü ise, çok açıkseçik sergilemiş.

(6 Eylül 2016)

Kanallar Uçmaya Devam

05.09.16 günü Number One Türk haber programı reklamı yaptı. TRT Sopr ise klip yayınladı.
Müzik kanalında haber, spor kanalında klip. Kanallar ne yapacağını gerçekten şaşırmış görünüyor.
Olay, reklam azalması olamaz. Ancak ve ancak kapalı olan televizyonların sayısının çok artması olabilir. Verilen reyting oranları açık televizyonlar üzerinden çünkü. Hiçbir veride kapalı olanlar yok.
Yoksa neyin seyredildiği belli:
Dizi, film ve maç.
Ancak, nedense müzik programlarının izlenmemesi bana tuhaf geliyor. Bunun da nedeni, bir ara kanalların yayın için şarkıcılardan para alması ve internette yayının bedava olması ve tersine şarkıcıların internetteki seyirden para kazanması olabilir.
Burada en büyük sorun haber kanallarında. Sanal gazeteler de aynı durumda. Haber yok. Haber dediğin illa ki AKP ile ilgili olmaz. Muhalifler AKP aleyhine, yandaş medya AKP lehine yayın yapıp masturbasyon yapıyor yalnızca.
Ancak haber kaynağı yurtdışında da sorun. Dünya sallanırken bile, ne BBC’de, ne VOA’da haber olmayabiliyor. HP desen, Clinton-Trump takıntılı, başka haber vermiyor. Filipinler başkanı, Obama’ya ‘o. çocuğu’ demiş, bu ABD siteleri için haber olmamış örneğin.
Tuhaf bir epistemik donukluk bu yani.

(6 Eylül 2016)

Dahilik ve Ayakçılık

Aslı Erdoğan’ın bizzat gözlediği ilginç bir durum var:
CERN’de binlerce 150 IQ’lu ve temel bilimsel doktoralı insana, bildiğimiz klavyede veri girme (yani sekreterlik) işi verilmiş. Deneyler yapılıyor, gözlemler yapılıyor, sayılar oluşuyor.
Tamam, 1993 itibarıyla bilgisayarlar, tüm sayıları kendi okuyacak durumda değildi ama tersine durum da var:
NASA’da çalışan on bin kişiden hiçbiri, 1986 mekik kazasındaki contayı veya 2003 kazasındaki açı sapmasını göremedi veya söyleyemedi. İlkinde bir mühendis durumu anlamış ama ya itiraz edememiş, ya da dinletememiş kendini.
Bu durumda dahiler normallerin ayakçısı oluyor, tıpkı bilimcilerin siyasetçilerin ve askerlerin ayakçısı olması gibi.
Bizim AFL mezunları da öyle oldu. 96 kişilik 1977 mezununun izlediğim öyküsünü 70 kişiye daraltırsak, hiçbir vasıf istemeyen üniversite mezunu 70 memur oldular diyebiliriz rahatça: Tam ‘salla başı, al maaşı’ türünden hem de.
Tersinden sorarsak:
Ne yapabilirlerdi peki?
Yanıt:
Kuram üretebilirlerdi.
Tuhaf ama dahiler dahil tüm insanlar, kuramın eylemin önünde yer aldığını kabul edemiyorlar ve tasarlayamıyorlar.
Daha da acaibi şu:
İnsanlık tarihi için önemli olan, siyasi, dini,, ahlaki olmayan tüm denklemlerin kurucuları, insanlığın milyonda biri ve daha acaibi, hepsi dahi değil. Artı bir bölümü, neyi başardığını bile anlayamadan ölüp gitmiş, örneğin 21 yaşında düelloda ölen Galois.
Dahiliğin en çok orta çağlarda aşağılandığı ve normalliğin en çok yine aynı dönemlerde yüceltildiği önesürülür ama buna pek pek yarı yarıya katılabiliyorum.
Şu anda Dünya’da epistemik bir iniş var, kabaca 2001’den beridir kesinleşmiş olarak. Ayrıca, postgrowth gibi, Dünya Sistemi gibi, farklı bakış açılarına gereksinim duyulduğu da ortada ve bunu kabul ediyorlar.
Ancak, yine bir ikilem var:
7 küsur milyon transhümanist, 10-20 uzmanlık alanına dağınık ve birbirlerinin alanlarını anlamıyorlar, örneğin uzaycılar ölümsüzlükle ilgilenmiyorlar gibi. Dahası, tamamına yakını normal insanlar. Dolayısıyla anormalliği ivmelendiren öğeler olamıyorlar. Yoksa, tarihte milyonda bir yetmişse, şu anki binde bir haydi haydi yeter epistemik devrim’e.
Yani, uzun vadeli bakış açılı bir çokdisiplinlilik için yeter sayıda epistemolog (bilgi üreticisi) yok Dünya’da.
3 milyarlık Dünya’da 30 tane olduklarını biliyoruz. Şu anki 7 milyarlık Dünya’da 70 kişi olduklarını da biliyoruz. Ancak, o zaman etkili olabildiler ama şu an etkili olamıyorlar.
Eksik olan şey, 1900’lerdeki Dünya Fizik Kongresi’ndeki dahi bilimcilerin ölümüne kapışmalarının enerjisi ve sinerjisi. Bilimkurgu romanlarda da dilegetirilen bu ruh gevşemesi, savaşı gayrıciddileştiriyor.
Bu açıdan, Eratosthenes’in veya Verhulst’in ayakçılığa sıkıştırılma konusunda ne düşündüğünü epey merak ediyor kalıyorum.
Bense, ayakçılığa sıkışmayıp, tümüyle sapa bir yola geçip, kendi paradigma-söylem düzlemimi kurma yolunu becerdim ama bunun global epistemik entegrasyonunu beceremiyorum. Ya bunu ölümümden sonrasına umacağım, ya da bunu kendim yapacağım.
2016 değil ama 2066 bakış açısıyla, Şeytan’ın bacağını kırdım. Geriye kalıcı-geçerli epistemler bırakacağım. Ancak, benim için halihazırdaki reel sonuç, olsa olsa artı epsilon.
İşte burada kültürellik devreye giriyor: Süreden bağımsız olarak bir epistem-birim ancak ve ancak kültürde-dilde sağ kalabiliyor.
Ayakçı olan dahilerin böyle derdi yok. Böyle derdi olanlar da çıkmaz yolda.
Paradoks bu.

(4 Eylül 2016) 

Tanzimat Neden Küme Düştü?

1838-1918 arası AB, Osmanlı’yı küme düşürmekle meşguldü. Becerdi de.
1923-1938 arası TC, Atatürk üzerinden yendiği 7 düvelin safına geçmeye çabaladı. Olmadı.
2. Dünya Savaşı bittiğinde AB, bitmişti ama henüz bu belli değildi. O nedenle, asıl AB hayali tarihte ilk kez yürülüğü kondu.
AB 1950-2015 arasında adım adım ilerlerken, tarih sıçramalı olarak ilerledi ve Birleşik Avrupa’nın 2010 gibi (aslına bakılırsa 11 Eylül 2001’de) anlamı kalmadı. Ada ülkesi İngiltere, kendi dahil herkesi ters köşeye yatırıp, halk oylamasıyla AB’den çıkınca, artık mezartaşı kondu AB’nin.
Bu, Norveç’in bunu hiç istemeesi durumu değil. İngiltere, Almanya veya fransa olmadan AB olmaz, parçalanmış AB olur, olacak da, Almanya’nın kendi birleşirken Yugoslavya’yı parçaladığı gibi.
Bu sırada ABD, AB’yi hep destekliyor görünüp, kendinden büyük askeri, iktisadi, siyasi bir gücü batırmak için elinden geleni yaptı. Bunda, 2001-2007 İngiltere’sinin ve (hem de sosyal demokrat geçinen) Blair’in ABD kuçuluğu yapmasınn payı çok yüksek.
Bu sırada AB yine de ilerledi.
Oysa TC, bir Çin gibi olamadı.
Artı, 1980 ile yeniden ve yeniden sömürgeleştirildi. Bu da onu şu anki dejenere tek adamlığa taşıdı.
Yani TC, 1 hız ile ilerlerken, AB 2 ve tarih de 3 hızıyla ilerledi. AB bile, eğer düzelmezse, tarih-dışı kalcak, TC kaldı bile.
Bu durumda, ne AB kalır, ne NATO kalır, ne de batılılık.
Bu arada, Doğu da durmayıp, ŞİÖ olduğu ve TC o ŞİÖ’yü Çin üzerinden 2000’de reddettiği için, o da artık küllüm mafiş.
TC, La Fantone fablındaki yarasa gibi, ne kuş, ne memeli olur, tarihsel tabuta da bir güzel çivilenir.
Tanzimat da küme düşer. Düştü de.

(3 Eylül 2016)

12 Eylül 1980’den İntikamını Almışlık

12.09.16, 11:50.
12 Eylül 1980’den İntikamını Almışlık
Oturdum öte-bilim yazıyorum.
12 Eylül beni 1983 Ağstos’ta yıktı, yaşamımın temel omurgasını parçaladı, en az 1 yılımı sildi.
1983, 1993, 2003 neo-liberalizm alaturka dalgaları geldi 1980’in sayesinde.
2012’de Evren mahkum oldu.
2015’te Evren öldü.
Bense, o yıkkın halimle, 2016’te oturmuş öte-bilim yazıyorum.

Benim intikamım da bu.

Perşembe, Eylül 08, 2016

Ferhan Şensoy, Ortaoyunu, Fikret Kızılok, Saz, Caz-laştır-a-mamak

Ortaoyunu ve aşıklık, Türkiye geleneksel kültürünün 2 öğesiydi. Kavuk ve saz onların simgesiydi.
20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında, İsmail Dümbüllü kavuğu Münir Özkul’a devretti, o da Ferhan Şensoy’a devretti, o da Rasim Öztekin’e devredecek.
20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında aşık geleneğinin üstlenicisi Aşık Veysel sazını Fikret Kızılok’a devretti. O kimseye devretmeden öldü. Dolayısıyla o sazın akıbetini bilmiyoruz.
Tango; kerhanenin, alkolün, seksin ve faşizm alla latina popüler kültürünün bir simgesiydi. Astor Piazzolla onu cazlaştırdı, damıttı, başkalaştırdı.
Tango, Carlos Saura’nın adına film yapıtğı bir şey oldu, Franco faşizminin özünü en iyi veren müzik oldu ama yer ve zaman özü açısından epeyi uzaktı buna.
Şu linkte (https://www.youtube.com/watch?v=S98-BIpzZuk ) çalınan tarzı üzerinden, bir Güney Kore filminde klasik kılıç dövüşü dansının fon müziği oldu.
Bu türden popüler sanat ürünü cazlaştırmaları, onu alıp, ayıklayıp, damıtıp, soyutlayıp, öteleyip, simgeleştirip, denklemleştirme ile oldu: Seyrederken insanı boşaltan, kadın-erkek kılıç savaşı ki tango tam da budur.
Tuhaf ama bunu saza ve türküye, Aşık Veysel veya Fikret Kızılok yapmadı ve/ya yapamadı.
Ama biri yaptı:
1977’te İsviçre’de Grup Arkadaş. (Adını anımsayamadığım ve tebriklerimi hala sunduğum) 1’i Türk, 5 veya 6 kişi olarak. Buna en çok yaklaşan diğer örnek Moğollar oldu ve bunu yine 2 yabancı ve 2 Türk ile yaptı.
1960-2015 arasındaki 65 yıldan ve 2-3 kültür modu birden sıçrayan 1 ülkeden, TC’den söz ediyoruz burada. Dünya çapında 3 heykeltraş çıkarmış, heykelsiz bir kültürden söz ediyoruz burada.
Müzikte ise arabesk, Anadolu folk, alaturka-rak-caz gibi birçok kültürel kırınım ve melezlenme yaşandı aynı dönemde. Ancak türkü-caz’da, yalnızca bu 2 örnek oldu / olabildi:
Doğru çıkış noktasından doğru öteleme vektörünü alaturka-kimse bulamadı yani.
Ferhan Şensoy ve ortaoyunu için de öyle oldu.
Bizim tezimiz şudur:
Eğer Şensoy, işin içine, yani tiyatrosuna, Artaud’yu, Grotowski’yi, Beckett’i, Brecht’i katabilseydi, bunu becerebilirdi ve bunu becerebilecek donanımdaki tek kişi de oydu o yerlerde ve o zamanlarda.
Şerh: 4’ünü birden sentezlemekten söz etmedik burada. Azar azar / eser eser kullanıp, alaşımlamaktan söz ettik. Caz budur zaten. Caz-tango da budur. Piazzolla da budur.
Çıkış:
Vahada vahayı yaşayamayan, onu ya sel, ya çöl yapan bir elimlikten söz ettik burada.
Şensoy’un elimliği de ve Oblivion’u da bu zaten.

(8 Eylül 2016)

Salı, Eylül 06, 2016

Sıla Başına Geleceği Görmüş

‘Yıkılmadan Duvar’ şarkısının sözleri:
“Güçten Düşmeyegör
Gamdan ölmeyegör
Kendindedir zor bakma uyan esası gör
Güçten düşmeyegör
Gamdan ölmeyegör
Kendindedir zor bakma uyan esası gör
Sırtını sıvazlayan da, hayatını kollayan da,
Omzuna yaslanan da sen
Buraların kahramanı, düzeninde, istilası, girdabı, denizi de sen
Bu nasıl tuzaktır, kaç kişi haberdar
Elini vicdanına koy, yıkılmadan duvar.”
Buna yakın bir şey.
İçinde şafağı taşımayan, Orta Çağ’ın karanlığında yiter, de olabilir.

(6 Eylül 2016)

Pazartesi, Eylül 05, 2016

Ferhan Şensoy, Haldun Taner, Adnan Veli, Reşat Enis

Haldun Taner Ferhan Şensoy’un ‘Kazancı Yokuş’una arka kapak yazmış (ikisi arasında usta-çırak ilişkisi vardı tiyatrodan, ‘Devekuşu Kabare’de ve ‘Haneler’in ilk versiyonu döneminde):
Zaman zaman da Adnan Veli’nin ‘Mapusane Çeşmesi’nin unutulmaz başarısını ansıdım.
(4 Eylül 2016)
+
Rahmetli Haldun Abi'mize hürmetle, resimdeki yazısına muhalefet şerhi: Ferhan Abi'miz insancıklar için iyi yazar ama çok-çok iyi değildir ve yaşı da 65 olduğuna göre, yeni bir rekor umamayız kendisinden. Ancak Adnan Veli'nin sokak röportajlarına, özellikle de Tıpta Yenilikler ve Sağlık Dünyası gibi sapa dergilerde olanlarına, bir tek Reşat Enis (Koryürek) yakalaşır ve geçer ama o ondan öncedir. Ferhan Abi'mizin 'lan, ne olamadın da, eleştirmen oldun sen?' tezine inat, bir eleştirmen olarak diyorum ki Osmanlı batarken, epeyi yaşam tarzını kendiyle birlikte gömmüştür. Bu Erken Cumhuriyet, Reşat Enis ve 2 parmak da Adnan Veli tarafından çok ilginç gözlenmiştir. Bu gözlem, Niyazi Berkes tarafından, erken dönem Cumhuriyet'inde ilkokul öğrencisi intiharları olarak araştırılmıştır, MEV'in direktifiyle. Aynı konuyu Kemalettin Tuğcu, Köprüaltı Çocukları melodramına taşıyarak piç etmiştir. Adnan Veli'ye Sait Faik bile yaklaşamamıştır: Orhan Veli'nin casus kardeşi olarak, çok tuhaf bir hayat rolüyle, öte yana ikilemiştir kendisi. O nedenle, hem Haldun Abi'ye, hem de Ferhan Abi'ye eleştirmen muhalefeti şerhimi koyarım bilader ben burada.
+
İlk yazdığım parçayı birkaç kez daha okuduktan sonra ek:
Türkçe’deki sıradan yaşamı en düz dille ve naturalist üslupla yazan kimse olmadığını daha önce yazmıştım, konu yeniden oraya geldi. Sati Faik de oldukça süslü bir dil kullanır. ABD edebiyatında, dili tam bilmediği için, Bukowski yapmıştır bunu.
Haldun Taner düz dile yaklaşmayı en çok ‘Ay Işığında Çalış Kur Apartmanı’ kitabında becermiştir. Çok acaip espri şudur ki Attila ilhan, o kitabı 1955’teki ‘Gerçekçilik Savaşı’nda müstehcen bulmuştur, dinime küfreden Müslüman olsa olaraktans.
Ferhan Şensoy bunu ‘Kazancı Yokuşu’nda becermiştir. Ancak, kendisinin de itiraf ettiği üzere, sona sonradan 1 Mayıs1977 Taksim katlimamını koyarak, melodram-ötesi’nin kulağına su kaçırmıştır. O sokağın insanları o düzeye hiç gelmedi.
Aynı olayı bana çok şişko, katil, deli raporlu, tetikçi olarak Ankara Garı’nda adam öldürmüş biri anlatmıştır:
“Sattım köfteleri, sattım köfteleri, kurşunlar yağmaya başladı, sattım köfteleri, sattım köfteleri, baktım kurşunlar azdı, tüydüm, arabayı da bıraktım, şu kadar da zarara girdim.”
Yani olay, bildiğimiz Feneon’un 3 satırlık öyküsü, ‘Kazancı Yokuşu’nun finali değil.
Şensoy, ne zalim tiyatrocu Artaud’ya, ne de Feneon’a referans verir binlerce sayfası içinde.
Yani o nedennle Şensoy yaşamı ıskalar ama hiç olmazsa, az-kendi yaşadıklarını yazmayı ıskalamaz.
1 hafta önce dinlediğim, bir Laz’ın bir Laz’a ‘sente te deliluk oluyür mü?’ sorusunun yanıtını, kan-Laz olmayan ama kültür-Laz olan Şensoy, 40 yıl önce yazmışabilirdi pekala.
(5 Eylül 2016)
+
X1 Amca sen traşı kes bence, boş boş konuşuyorsun. Eleştirmenim demişsin ama yazın harf, imla ve anlatım hatalarıyla dolu. Ayrıca sen kimsin Ferhan Şensoy'a; adam kendini oyunculuktan önce yazar olarak tanımlarken, çok iyi yazar değildir diyorsun. Haldun Taner'e muhalefet ediyorsun. Ayrıca Ferhan Şensoy sporcu mu ki kendisi bir rekor kırsın. Ne rekoru bekliyorsun kendisinden?
Sait Faik bir kere kendisini iyi bir öykücü olarak tanımlamaz, ben sadece gördüklerimi yazarım, yazmazsam çıldıracaktım der, nerde kaldı süslü dil kullanması. Sait Faik, Türk hikayeciliğinde herkesin uğraması gereken bir duraktır.
Bukowski'ye dil bilmez demişsin, bunu başka yerde deme sakın. Yeraltı edebiyatı 98 beden büyük gelir sana, Boris Vian'dan, John Fante'den, Bukowski'den uzak dur...
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte Osman Cemal Kaygılı var bir kere gündelik yaşamı, aşağı halk tabakasını olduğu gibi anlatan.
Adnan Veli'ye lafımız yok, hürmet duyduğum bir büyüğümdür.
Burası Ferhan Şensoy'u sevenlerin yeri, eleştirenlerin değil. Git mastürbasyonunu başka yerlerde yap...
+
Reha Ulku Bu eleşiri 4'lüsünün 4.'sü seninki oldu. Aynen kullanacağım, harfine dokunmadan. Adını kullanayım mı, kullanmayayım mı, onu yaz. Yalnızca, cehalet seni söyletmiş, diyorum.
+
Cehaletin söylettikleri:
Eleştirmen: Anlatım hataları, demek, yazdıklarını anlamadım, demek. Anlamamış da, anlayamamış da algılayamamış da.
Şensoy: İnsancıkları çok-çok iyi yazmadı, dedim. Oyunculuktan önce kendini yazar olarak tanımlayan biri iyi yazardır, dedi. Kel alaka. Anlatım kopukluğu.
Sait Faik’in kendini iyi öykü olarak tanımlamamışlığı ile, süslü dil kullanması veya kullanmaması arasında ilinti yok. Kel alaka.
Bukowski dil bilmediğini kendi yazmıştır. Cehalet.
Şensoy’u sevmekle onu eleştirmek çelişmez.
Kimse kimseyi bir yerden kovamaz.
Bunların babaları ve dedeleri de böyleydi ve hala böyle: ‘la burası bizim klan, git ötelerde otlan.’ 50-55 yıl ortalığı talana kestiler.

(6 Eylül 2016)

Doğru Gözlemden Yanlış Çıkarsama

Bir köşe yazısı, Levent Ünsaldı:
“Özellikle Türk ve Kürt kabileleri üzerine çalışanlar, yoğun bir şüphe ve güvensizlik bağlamında, bırakın etkileşimi, en sıradan iletişimin bile nasıl gerçekleşebildiği hususunda tüm teorilerini gözden geçirmek durumunda kalmışlardır.”
Gözlem ise şu:
Kimsenin açıkça konuşmaması.
Bu ise, korku demek, yalancılık değil.
Korkudan yalancılık ile, yalan için yalancılık  birbirinden epeyi farklı şeyler.
Türkler’i düşünün:
Şu ana Fetöcü olsanız da, olmasanız da, birinin sizi gammalazması ve okkanın altına girmeniz her an muhtemel. Girenleri ve intihar etmeyi düşünenleri bizzat tanıyorum.
Kürtler’i düşünün:
Ağa, Öcalan, korucu-başı ve TC askeri, tepenizde boza pişiriyor. Hangisini seçebilirsiniz ki? Üstelik hepsi de habire taraf değiştiriyorsa, bir gün dediğinin tersini, yarın söylüyorsa.
Çoban 3 kere değil, 33 kere yalan söyledikten sonra., sürü ne yapsın?
Gelelim konunun diğer yanına:
“Bir etkileşim esnasında her türden tanım veya iddia, en sıradanları bile, karşı tarafta anında bir sorgulamaya yol açmakta ve “acaba” sorusuyla karşılanmaktadır. Kabile üyeleri kendilerini sürekli olarak, “bunu yaptı-söyledi ama aslında şunu…” şeklinde bir zihinsel çabaya her an ve her yerde sevk etmektedir.”
E, sonuçta yalan söyleyen çobanın sürüden hangi koyunu ne gün mezbahaya yollayacağı, tabii ki belli olmaz. Olay sonra toplama kampındaki kurban Musevi’nin Naziler’in kimi kurban seçtiği ile ilgili ilinti kuramları kurma saçmalığına dönüşür, çünkü ortada bir düzen yoktur aslında.
Bu, 2000 sonrası tarih için, 2200’e kadar geçerli bir saptama.
O nedenle Ünsaldı, ağaca, hatta ağacın dalına odaklanmaktan orman panoramasının göremiyor.
O nedenle, doğru gözlem, yanlış çıkarsama.
Dipnot:
Ünsaldı, komplo teorilerinin böyle toplumlarda kolayca üretilebilmesini, yukarıda sayılan gözleme bağlıyor ama onun nedenleri ayrı ve başka bir metnin, hatta metinlerin konusu:
Bir: Rasyonelitenin olmadığı ve oyunun kuralına, oyunu yönetenlerin ve oyuncuların uymadığı, oyunun ortasında kural değiştirmeye kalktığı bir oyun, alaturka-absürd-komedi bir şeydir.
İki: Oysa neden, bildiğimiz çok-partililiğe uyumsuzluktur ve kendisini yenenlere (Türkler’in Batı’ya) karşı aşağılık kompleksine kapılanların mızıkçılığıdır.

(2 Eylül 2016)

F Klavye İçin

Türkçe F klavyenin mucidi vefat etti. Bu metin de, o vesileyle yazıldı.
40 yıllık klavye kullanıcısıyım.
F klavye ile ilgili sorunlarım hep oldu. Bunları yazayım istedim.
C ve Ç’nin, bir de G ile Ğ’nin yanyana oluşu, bana hep hata yaptırmıştır.
Bu klavyeyi tasarlayandan bağımsız olarak, klavyenin düz yüzeyli ve 4 köşeli olarak tasarlanması, baştan bazı sorunları kalıcı yapmış. O edenle, sonradan ergonomik klavyeler icat edildi ama batıda bile, bilgisayarın 30 yılında falan herhalde.
En çok kullanılan karakterler merkeze yakın konmuş ama en azıdna noktanın epeyi harften daha çok kullanıldığı da kesin. Bu, düşünülmemiş.
Şu anda bakınca gördüm: Şapkalı A’daki şapkayı ben hiç kulllanmamışım.
Ayrıca, ‘parabol’daki ‘O’ya da şapka konmamasını hiç anlamamışımdır.
Gelelim asıl konuya:
TDK sözlükleri, yaklaşık 10 yılda 1 basılır ve değişir. En basitinden, ilk F klavye zamanında 30 bin sözcük varmış, şu an 60 bin sözcük var. Buna göre yeni düzenlemeler, hiç düşünülmedi. Tasarlayanın bunu belirtmiş olması umulurdu.
Zamanında epeyi Türk, uluslarası daktilografi şampinoyasında derece kazandı. Bunun klavye tasarımı nedeniyle olduğu söylenir ama bizde ergonomik klavye yokken ve dışarıda varken, onların derece kazanmasını umarım.
Tabii, bir de parmakların hızı ile, mekanik veya elektronik tuşların hızı ayrımı sorunu var.
Aslına bakılırsa, hızlı yazmanın da pek anlamı yok. Mekanik klavyede olsun, elektronik klavyede olsun, 2 parmakla bile, düşünce hızımı yakalayabiliyorsam, benim için daktilo uygun daktilodur.
Hala, tuşların ortadan aşağıya ve yukarıya, artı alat ve üste dağılımının, bir dildeki harf sayısıyla doğrudan ilintili olduğu kanısında değilim, hiç de olmadım ama bunu kanıtlayamam.
Terslik olsun diye yazmadım bunu. Bu işte bir terslik var ama 40 yıldır anlaayamadım.
Rahmetliye güle güle diyorum.

(2 Eylül 2016)

Cumartesi, Eylül 03, 2016

İnsan Çağı ve/ya Post-İnsan Çağı

Bir haber:
“Dünyanın yeni bir çağa girdiğini savunan bazı bilim insanları, İnsan Çağı olarak tanımladıkları bu devrin bilimsel olarak tanınmasını sağlamak için bir girişim başlattı.
Bu kapsamda, Güney Afrika'da 35. Uluslararası Jeoloji Kongresi'nde sunulan raporda, yerküre tarihine Anthropocene, yani İnsan Çağı isimli bir zaman dilimi eklenmesinin gerektiği öne sürüldü.”
Bunun da nedeni, insanın bıraktığı radyoaktif madde kalıntılarına artık yer kabuğunda her yerde raslanmasıymış.
Başlangıç zamanı olarak da, 1950’ler olarak düşünülüyormuş.
Kendi içinde kendini bitiren ve totolojik bir önerme ağı.
İnsan türü 50 bin yıl öncesinden tanımlı. Seramik, bin derecenin üzerinde topraktan dönüştürülen bir insan yaratımı malzeme ve on bin yıllık tarihli. Yok olacak bir şey değil, yani eğer yer kabuğu magmaya girmezse, o seramikler milyar yıl öyle kalabilir. Yani, beliti niyetine nükleer madde serpintisine gerek yok.
Kaldı ki 1945 sonrası, 2. Sanayileşme başlangıcı dönemi: Robot, uzay, yapay zeka, hep o dönemde başlatıldı. Bunlar da insanı metamorfozladı. Kültürü de.
2 dünya savaşı, hem AB’yi bitirdi, hem insanı bitirdi, hem de insanı yeni bir tür yaptı yani.
Dolayısıyla bu çağ, İnsan Çağı değil, olsa olsa Post-İnsan Çağı olabilir.
Yani şimdiki zaman, Homo Sapiens değil, Homo Posterus Çağı.
Asıl önemlisi bu Homo Posterus, donanım ölümsüzlük ve yazılım ölümsüzlük gibi, evrimin çatallanan yollarında bambaşka yerlere varacak olan, 2 ön-yola sahip oldu bile.
Asıl Homo Sapiens ise, 50 bin yıl önceki yaşamını sürdürüyor. Yazının 6 bininci yılında, insan nüfusunun enaz yarısı etkin okuryazar değil örneğin. Ateşi icat edememiş kültür, ok-yay kültürü hala var örneğin. Belki 1 milyar kişi, on bin yıllık sabanla tarım yapıyor.
Bu Homo Sapiens-Posterus çelişkisi, o yer kabuğunun tamamınını da eritebilir üstelik.
Daha da ironiği, şu andaki momentle 2’si henüz birbirinden ayırtsız. Posterus, Sapiens’in tümü hatalarını aynen yineledi son 70 yılda.
O nedenle, nasıl ki insandan önce en az 10 proto-insan türü ve alttürü Dünya’ya yayılıp sonra yok olduysa, bu Homo Posterus da türünün ilk örneği olarak yok olabilir veya kendini yok edebilir.
Uzay devleti’ne ve 2. Ev-Gezegen-Dünya’ya yüzlerce yıl daha var şimdilik.

(2 Eylül 2016)

Cuma, Eylül 02, 2016

Türkler ve Tarih

Tarihin en büyük devletleri listesinde, farklı zamanlarda ve kesişmeyen farklı yerlerdeki 5 Türk devleti, toplamda tarihte ikinci sırayı alıyor:
“Empire                      land area (mil. km2)    % of world     Era
Göktürk Khaganate     6.0       4.03%             557
Golden Horde Khanate           6.0       4.03%             1310
Ottoman Empire          5.2       3.49%              1683
Hunnic Empire                       4.0       2.69%              441
Great Seljuq Empire    3.9       2.62%             1080
5’i birden                    24.1     16.15%                                  
British Empire             35.5     23.84%                       1920
Mongol Empire                       24.0     16.11%                       1270”
2 durum da, MÖ 480’de Dünya nüfusunun % 44,5’unu içeren Akamenid İmparatorluğu gibi olmamış.
Ancak Türkler / Osmanlılar dahil, Dünya’daki 4 ülke, bugünkü 140 ülkeye ev sahipliği yapmış. Rusya parçalansa, 100 ülke de o edecek. Almanya da savaşta yenilip zorla bölününce 100 prenslik olmuş.
Diğer bir deyişle, tarih MÖ 500’de, yani tarihin yarısında tam-tarih olmuş. Ondan sonrasında, 1 hegemon gelmiş, 100-300 yıl kalmış, sonra diğer bir hegemon gelmiş aynı bölgede. Önümüzdeki 2.500 yıl için, bunun farklı olacağına ilişkin hiçbir belirti de yok.
Dünya çapında hegemon yetiştirmeyen bölgeler, Latin Amerika, Sahra-Altı Afrika ve Okyanusya.
Okyanusya, Dünya deniz fatihi olan Endonezyalılar’ı çıkarmış ama. Deniz fatihi, bir de Vikingler var. Asıl deniz global fatihi olan İspanya-Portekiz ve İngiltere-Fransa dörtlüsü, bunlardan 700 yıl sonra çıkmış. Geri kalanı hep kara fatihi olmuş.
Uzay fatihliğine binyıllar daha var gibi görünüyor.
Gelecek hegemonlar, geçici de olsa buzların eriyeceği Kanada ve Rusya. Her ikisi de, göçmenlerle sarıkafalılığı kaybedecek gibi görünüyor.
Bugünün (1970’lerin) diplerinden Hindistan, Dünya 1 no’luğu görmüş ama Afrika ve Latin Amerika bunu hiç görmedi.
Afrika’dan favori atlar Nijerya ve Güney Afrika, Latin Amerika’dan favori atlar Brezilya ve Meksika. 2075-2175 için.
Türkiye eğer becerebilirse, aynı dönemde bir ara askeri-işgalci devlet niteliğini geçici olarak kazanabilir. 2030-2070 için TC, 1983-2023 TC’sinden kötü olacağa benzer.
Orta Asya’daki 10-30 potansiyel beylik ve eski 45 ülkesi dahil, hiçbir ülkeyi 2015-2030 için ikna da edemez, yönetemez de.
Afganistan Dostum Özbek, Azerbaycan Efruz Elçibey, Kuzey Kıbrıs Rauf Denktaş, Bosna-Hersek Ali İzzetbegoviç, Pakistan (asılan) Bhutto, bunun apaçık örnekleri. Vassal-beyi seçmeyi beceremiyor TC.
Sonuçta Moğollar 1 ve yalnız 1 oldu, Türkler de 5 ve yalnız 5 (veya 16, 16) oldu herhalde. Tatarlar hiç olamadı. Her 2 ulusun da artçısı oldular yalnızca.
Ben ne Moğol’um, ne de Türk, Tatar’ım.

(1 Eylül 2016)

Perşembe, Eylül 01, 2016

Kılıç Balığı: 15 Yıl Sonra

Bugün 1 kanal, filmi peşpeşe 2 kere yayınladı.
Ortada da kullanılan giriş bölümünü 2 kez izledim.
2001, o filmin ve 11 Eylül’ün yılıydı. Film, 11 Eylül nedeniyle geç gösterime girdi.
Terörü övüyormuş gibi görünmemek için. ironiye bak:
Fim, şimdiye dek yapılmış (15 yıl sonra bile) en iyi politiko-politik ve estetiko-politik terör ve meta-terör eşlemesi yorumu ve aşırı-yourum.
Bu açıdan bakınca, ‘Yağmurdan Önce’nin yönetmeninin filmde kestirim yapıp ,onlar doğrfu çıkınca, geri çakr etmesi ve filmini inkarı durumunun benzeri oluyor. Çünkü, bu filmin yapımcıları da filmi inkar etmiş oldu.
11 Eylül için, 11’09”+1 (11 dakika, 9 saniye + 1 kare) başlıklı, galiba 13-1 film yapıldı. Hepsi birarada vizyona girdi.
Loach ve Sean Penn’in filmi dışıdakiler danikti. Loach, Şili üzerinden ve Şilili bir yazarın (onların Pinochet öldürüldüğü için kara günü olan) 11 Eylül yorumuydu. Penn ise, açıkça ve dümdüz olarak, İkiz Kululer’in yıkılmasının bazı gölgelergin yıkılması olduğunu gösterdi, geçmişin ölü gölgelerinin.
Kılıç Balığı ise, kontr-terör değil, öz-terör, oto-terör konusunu irdeledi. Yan-savları pas geçersek savı şuydu: Terörü yenmek için, kendi ülkende terör bile yapabilirsin, yapmalısın da.
Bu aşırı-yorum, Düşünülemez’deki aşırı-yorum ile birleşince, gerçek ve gerçeklik panoraması oluştu: Terör panoraması oluşturuldu, 2001-2016 için.
Bu, 15 yıl demek.
1985-2000 arası da 15 yıl idi. Snemanın ilk yüzyılını bitimiyle, ikinci milenyumun bitişinin yılları. Aradaki bu 15 yıl sinema açısından geçiş ve dönüşüm dönemi oldu. Bir tür makara boşa sardı yani.
Sinema ve terör, 2001-2016 için, tam sıçrama yaşadı. İşin içine 2009-2014 sinematik oyun fragmanı metamorfozu da girince, sinema bambaşka ve yepyeni bir şey oldu. Terör de öyle.
AB bitti. ABD bitti. Rusya yarım bitti. Çin yarım başlayamadı. Dünya kutupsuz yani. Hasan Sabbah neo-çağı yani.
2001, 1990’dan 11 yıl sonra olduğu için, o anki ABD’nin mutlak hegemonyası ve tekkutupluluğu varken, o filmi siyaseten yapabilmek, cesaret isterdi. Yönetmen ve senarist ilk adımı attı, sonrasını yürümedi.
Bugün, 200 yıllık çöküş döneminin 15 yıllık ilk dilimi bitmiş iken, sinema ve törer boşta, hem de bomboşta.
İşte Kılıç Balığı, taa 2001’de bunu öngördü.
O nedenle:
Şepkee.
Dipnot:
ABD’nin kendi ülkesini vuracak vatandaşlara sahip olup olmadığı sorusunun yanıtını, Graham Fuller’in Taliban teröristlerini New York’a getirip, ödül niyetine gezdirmesini, kendisinin anlatması örneğinden verebilirim. Bir de, 2015’te 1.500 ABD vatandaşının, yine ABD vatandaşı 350 kişi tarafından öldürüldüğünü anımsatırım: Bunların nedeni nedensiz cinayet, kitlesel katliam veya psikopatiydi ama nedenli cinayet değildi, çünkü katiller kurbanlarını tanımıyorlardı ve rasgele seçmişlerdi.

(1 Eylül 2016)

Efkan Ala Gitti: Yorum

Zamanı tutmadı. Bombalardan hemen sonra uygundu. Şu an geç. Sonrakiler için ise erken.
Başbakan, bakan veya hükümet değiştirmekle bu iş olmuyor. Deniz, TC ve AKP bitti.
Bu da, hiçbir koşulda AKP’nin yeni anayasayı ve başkanlık sistemini becerememesi demek. Çok yaklaşmışlar ve hatta değmişlerdi oysa.
Zarrab ipi hala çok ağır çekiliyor ama çekiliyor. AKP’nin eli ayağı birbirine karışmaya başladı. Zarrab’ın kalkıp da, hakim Fetö toplantısına katıldı diye, redd-i hakim istemesi bunun göstergesi. Hani, olacağı varsa olmaz ve ABD için bu geçerli değil.
Benim merak ettiğim şu:
Türkiye’de sürgün yaşayan Humeyni İran’ınc başına geçebilmişti. AKP gittikten sonra, ülkeye dönecek bir Fethullah iktidar yaşayabilir mi? ABD onu bunun için mi saklıyor? Humeyni’nin geri tepmesi gibi, o da geri tehper mi? Onu satanlar, geri ona biat eder mi yeniden?
Eğlenceli sorular.
Bunları boşverip, iktidarı 2017’de CHP-Kılıçdaroğlu’nun üzerine yıkıvermek en kolayı gibi görünüyor herkes için. CHP-Kılıçdaroğlu buna dünden razı zaten.
O zaman 1 Temmuz 2015’ten beri geçerli olan soru şu olur:
MHP’nin ve HDP’nin yerini hangi partiler dolduracak?
MHP’nin yerini Akşener-P alabilir.
HDP yeni bir partiye dönüşür hemen. Hazırdır şu an zaten.
CHP, % 30-35 ile tek başına iktidar olamayacağı için, dönek AKP’liler koalisyon kurarlar. Al gülüm ver gülüm, yaşayıp giderler mutlu mutlu.
Ülke de kurtulmuş olur, ne demekse o.
Sonuç:
Ala’nın gidişi, AKP için sonun ortasından sonraki adımlar idi.
Sonun sonuna 1 yıl daha var.

(1 Eylül 2016)