Pazartesi, Kasım 06, 2017

Petrochina: 1 Trilyondan 200 Milyara

Bir haber:
“Çin'in en büyük petrol ve gaz üreticisi PetroChina hisseleri, borsa şirketleri tarihindeki en büyük çöküşü yaşıyor. 2007 yılında halka arz edildiğinde 1 trilyon dolar piyasa değerine ulaşan şirket, şimdi ise sadece 200 milyar dolar.”
Önce 3 katına çıkmış, sonra 5’te 1’ine düşmüş. Başlangıcının 0,6 katı demek bu.
Bu en abartılı örnek değil: Çin’de bazı hisse senetleri 1 yılda 20 katına çıkmıştı.
Bizde bir zamanlar Doğan Yayıncılık hisseleri, 1 yılda 10 katı olmuştu.
Kapitalizm balonu bu işte: Banker Kastelli’den farkı yok.
Kayıp 800 milyar dolar, orta ölçekli bir ekonomi olan Türkiye’nin 1 yıllık GSYİH’sı demek.
Oyunlar, hep kağıt, aslında ekran üzerinde oynanıyor demek.
Bu hisse senedinde oynama daha da geniş aralıklı olmuş:
“Halka arzın ardından 50 Yuan sınırına kadar çıkan hisseler aradan geçen dönemde 7.12 yuana kadar geriledi. Hisselerin cuma günkü kapanış değeri ise 8.33 Yuan seviyesinden gerçekleşti.”
En alt / en üst, eşittir 1 / 7 demek yani.
Çin borsaları çökerse, Dünya ekonomisi de çöker ve bunu herkes biliyor, kimse de ön-hazırlık yapmıyor bunun için.
2007-2009 krizi ertelendi, 2016-2020 krizi oldu şimdiden.
Ekonomi tarihinde 3 V yaşanan belki de ilk durum olabilir bu.
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete.

(5 Kasım 2017)

Ece Temelkuran Negasyonu

Kötülükte sınır yoktur:
Bu işin erbabı Murphy şöyle der.
En kötüsünü düşünün, daha kötüsü muhakkak olacaktır.
Kötülükteki sınır, herhalde kendisinin AKP’yi ve Erdoğan’ı çözüm serici nedeniyle övmesiydi.
Gelelim o ne demişe:
“Artık kötülükteki sınır aşıldı, bundan sonrası fars sadece. Değişecek her şey. Yine itiş kakış ama hep birlikte yaşayabileceğimiz bir ülke yeniden kurulacak.”
“Kurulacak’ ama kim kuracak?
“Ben kuracağım” demiyor, diyemiyor. Yıkanlardan, yıkılmasına katkıda bulunanlardan biri o çünkü.
Külliyen geçersiz bir bakış açısı.
Bizim bakış açımız şudur bu anda ve burada:
Ortada negatif sembiyözlü bir toplu hezeyan vardı, yalan söylemler uçuştu, sonra gerçeklik kendini dayattı. Bu kez o yalanlara katılanlar, doğru feryadına başladılar. Temelkuran’ın konumu bu.
Bizim konumumuz ise şu:
İnsanlar, süper kahramanlar, hegemonlar, tanrılar, tanrı öteler, kompleta kapıştı. Ölen öldü. Sahada savaşçı kalmadı. Bu kez kör tuttuğunu öpmeye, yakaladığını sahaya sürmeye başladı. Beni bile savaş alanına sürdüler, 20 yıl bilfiil askerlikten kaçmış insanı.
Bu durumda iyi-kötü ayrımı, kırınımlı yin-yang formlu olmakta. Harita yüksek çözünürlüklü olmakta. İyi ve kötü götgöte olmakta. İyi ve kötü, sıradan insanlar tarafından ayırdedilememekte, çünkü eski kriterler geçersizleşti, geceleyin gece gözlüğü kullanmak gibi, yeni bakış açıları kullanmak gerekli artık ama o da, onlarda yok, onun yerine eski mavralara sığınıyorlar hala.
Bu durumda, “tiksinsem de, 2. Cumhuriyet’i kuranlar arasındayım” diyorum o nedenle. Kurarız ikincisini, sonra da çektirir gideriz.
Gelelim Ece Hanım’ın hezeyanlarına:
“Sınırsız itaat, utanmazlık, arsızlık, vasatlık, cahilliğe övgü…”
Bunların hepsini zamanında kendisi de yaptı ama. Sonradan nedamet getirmiş olabilir.
“Diğer yüzde elliyi anlatmaya inanıyorum.”
O diğer % 50’nin de % 50’si,  yani diğer çeyrek, toplamdaki % 10’luk Kürtler’in bu ülkeden artık gitmelerini istiyor ama. Bunu da söylese ya.
“Artık kötülükteki sınır aşıldı, bundan sonrası bence fars sadece.”
Ona ‘fars’ değil, ‘melokomik’ deniyor ve kendisi bir Lili Marlene olarak, en baştan beridir melokomikti.
Aslı Erdoğan, bu konuda onu aştı ama:
Bir CERN fizikçisi olacağına, önce bir öykü yazarı, sonra da bir Kürt şakşakçısı oldu. Dayak yiyince de, abuksadı.
Okumuş kadınların kültürel-zihinsel menopozu böyle oluyor. Erkeklerin andropozu da, Serbes gibi, Ahmet Altan gibi, içeride abuksamak oluyor.
İşte bunlar, 2. Cumhuriyet’te de ortalığı mıçıp sıvayacakları için, çektirip gideceğiz.
Beğenmediniz mi?
O zaman çözüm, İstanbul’a ve Diyarbakır’a eşzamanlı birer atom bombası…
Sodom-Gomor hesabı…

(5 Kasım 2017)

Onedio vs Ekşi Sözlük: Karşılaştır-Karşıtlaştır

Onedio’dan görselleri sil, biter. Ekşi Sözlük’ten görselleri sil, yerinde kalır.
Eksi zekalılık ve eksi bilgililik konusunda, ikiside birbiriyle  yarış durumundalar.
Popüler ve sapa konularda ikisi de çok-çok iyi. İlginç olan şey, Dünya’da da, Türkiye’de gerçekten fırtına koparacak onlarca konunun her gün atlanması ama bazılarının bu sitelere takılması.
Onedio’nun 100 yazarı / derleyicisi / editörü var, Ekşi Sözlük’ün 10 bin. O nedenle Onedio, burada üstün.
İkisinde de özgün / ilk kaynaklı metin yok. İkisi de, nakil ve tefsir yani.
Onedio testte çok üstün, Ekşi Sözlük gündelik yaşam ayrıntılarında (anneanne gibi).
Onedio çoğunluk çeviri kaynaklı, çünkü geçmişi kısa; Ekşi Türkçe kaynaklı, çünkü geçmişi uzun.
Kullanıcı ve yazıcı yaş ortalamaları eşittir bence ama bu konuda ortak istatistik yok elde.
İkisinin de vadesi doldu, özellikle de Onedio’nun.
Onedio’nun taklidi yok, Ekşi Sözlük’ün taklidi çok. (‘Neden böyle?’ sorusu ve onun yanıtı, ayrı bir konu.)
Dipnot:
Bu metin, biri diğerinin eline verdi, yok öteki bununkine verdi, tipi bir metin üzerine yazıldı. Körlerle sağırlar, birbirini ağırlar, durumu bu.
Futbolumuz ne kadarsa, sosyal medyamız ne kadarsa, bu ikisi de o kadar işte.
Güdük, sığ, hödük, mal, şu bu.
Gecenin özdeyişi:
Popüler kültür boktur, tarih de bokun aktığı yöne akar.
Gerisini siz tamamlayın.

(4 Kasım 2017)

Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu, Oyun, Roman

Bir şair adayı genç erkek arkadaşım, bana bu eserin önce oyun, sonra roman olarak yazıldığını söyledi, aynı yazar tarafından. Ben, başka örnek bilmiyorum.
Yıl 1922. Belki daha öncesi.  
Bir Türk yazarı bunu yapmış.
Bu, çapraz medya.
Hem de oto-çapraz-medya.
Dipnot:
Bu metin, şunun için yazıldı:
Kuburkent İstanbul’u 500 küsur karelik bir fotoğraf projesi olarak hazırladım (Kasım 2017 momenti). 150 artı sayfası metni de var. Şimdi de, onu çizgiroman / grafik görsel olarak düzenlemeye karar verdim.
Bunu da, çektiğim bir kareyi gerçek yaşamda görünce, onun çizgi olabilmesi için, eldeki foto örneğinin çekim açısının değişmesi gerektiğine karar verdim (ki bu benim çekebileceğim bir açı değildi: Havada bir nokta pozisyonu gerekiyordu).
Bunun da CGI tasarımı ile yapılabileceğini düşündüm ve proje başladı.

(4 Kasım 2017)

Pazar, Kasım 05, 2017

1980-2020: Karşılaştır-Karşıtlaştır

Nüfus: 4-8 milyar.
Globallik % oran: 15-50.
G-7’deki AG-100 göçmen % oran: 5-20.
Okuryazarlık  % oran: 95-85. Kadınlarda: 90-75.
Kentleşme: % 70-85.
Tarım nüfusu % oran: % 50-30.
Hizmet sektörü: % oran: 20-40.
Birinci Sanayileşme % oran: % 50-70.
İkinci Sanayileşme % oran: 0-10.
Ortalama yaşam beklentisi: 60-75.
Emeklilik yaşı: 55-70.
+
Siyaset:
Sol-sağ ayrımı ayırtsızlaştı. Yeni, farklı, küçük, marjinal partiler devreye girdi.
Muhafazakar partiler, muhafazakar ahlakı ve dini sildi. Liberalizmi, muhafazakar ve bazan sol partiler uyguladı. Liberalizmi uygulayan hemen hiçbir partinin adında, bu dönemde liberal sıfatı yoktu ama eskiden vardı ve politik statüleri farklıydı.
+
Askeri:
Yeni savaşa giren 6 ülke: Sudan, Libya, Suriye, Irak, Afganistan, Somali.
Yarı savaştaki 4 ülke: Pakistan, Nijer, Mısır, Lübnan.
Bölünen 7 ülke: SSCB, Çekoslovakya, Sudan, Ukrayna, İspanya, Suriye, Irak.
Yanılmış devlet % oran: 40-67.
+
İktisadi:
Genel enflasyon (40 yıl): % 200.
Dolar milyarderi sayısı: > 1.000- > 2.000.
En alt sınıf (yoksulluk sınırı): % oran: 10-20.
Alt sınıf % oran: 25-30.
Orta sınıf % oran: % 55-30.
Üst sınıf: % oran: 10-20.
En üst sınıf: %o 1 - % 1.
Sonuç: Orta sınıfın büyümesinin hedeflendiği açıklandı ama 40 yılda ve sonuçta bu sınıf küçüldü: Zenginler daha zengin, fakirler daha fakir oldu.
Genel çizgi özeti: Sabit ve dar gelirlilerin yaşam düzeyi, ya aynı kaldı, ya da düştü. (Yaşlandıkça artmaması da düşüş aslında.) Orta sınıf göründe şişirildi ama et yeme oranı gibi noktalarda sabit kaldı. Üst sınıf (özel girişimciler şişti) ama iflas oranı % 15, sınıf düşme oranı % 5: Yani % 20 sınıf atlamaya çabaladı ama başlangıca göre geriledi. En üst sınıf aşırı şişti / şişirildi: 7 kişinin serveti, geri kalan 7 milyar kişinin servetine denk oldu.
Dolar milyarderleri oranı: Milyarda 500 ya da on milyonda 5.
Gıda harcamaları oranı düşerken (diyelim % 30’dan 20’ye), cep telefonu gibi mallarda sıfırdan % 10’a çıkış oldu, barınma sabit gibi (% 20) kaldı. Diğer bir deyişle, insanlar hala et yemeyip, cep telefonunu bin dolara aldılar, aylık 600 dolar maaşla.
+
Bilim-sanat-düşün:
Çapraz medya ile yeni bir sanat dalı doğdu. Avangard sanat, bir zamanki bol üretimli moda akımlıktan, has ve eser miktarlı öz durumuna geri döndü. Ya da: İnsanların önemli bir bölümü, sanata inancını yitirdi, çünkü tüm inançlarını yitirdi (çok bağlandığı sistemin değerlerinin çökmesiyle ortaya çıkan aksiyolojik vakumlaşma) ki bu da bir Yeni Orta Çağ simgesi.
En az 100 yeni bilim dalı veya altdalı doğdu. 100 küsur yıllık Einstein-Planck-Heisenberg trilemması, temel bilimlerin yolunu tıkadı, tıkıyor, tıkayacak.
Düşün, yavaş ve kesin inişine devam etti.
1980’de % 100 sayılabilecek okullaşma, 2020’de % 90’ın altına indi ve iniş de sürecek. Bu süreç, Yeni Orta Çağ’ı besleyen en önemli etkenlerden birisi.
+
Tarih:
Tarihin orta boy sikluslarından biri tamamlandı. Liberalizm çöktü. Liberal partiler oy alamaz oldu. Çıkış yolu bulunamadı hala, 2020 momentinde.
Devrim, darbe, iç savaş, savaş marjinal yolları denendi, deneniyor, denenecek.
Su, gıda, enerji, ekonomik krizler (global ve makro-makro) gelmedi. Göçmen yoluyla nüfus krizi geldi: Göçmen dalgaları, Orta Çağ barbar istilalarının yerini aldı: G-7 ülkeleri, kendi kendisini istila ettirdi ya da.
21. Yüzyıl’ın, bu dönemin ardından duralama ve az gerileme dönemi olacağı kesinleşti. Yeni hegemonların oluşması ve sonuca varması 50 yıl alır en az: ABD’ninki 45-50 yıl almıştı.
20. Yüzyıl başında, (Osmanlı, Rus, Avusturya-Macaristan) 3 imparatorluğun çök(ertil)mesi üzerinden, hegemon dağılımı değişti. 21. Yüzyıl bayında, ABD ve AB kendini hegemon alarak tasfiye etti. Onlar gibi olmak koşuluyla, yeni hegemon oluşmadı son 40 yılda.
20. Yüzyıl’da 2 dünya savaşı ve 2 dünya devrimi oldu. Bunun 5 yıl için daha, biricik kalacağı kesin gibi. 21. Yüzyıl’da bu öleçekte ve ölçütte başkalaşım umulmuyor.
+
Özet:
40 yılın zenginlik getirmediği, zenginlik getirdiklerinin yaşamında da bir dönüşüm olmadığı gözlendi. Tam tersine, etkin okuryazarlık düşmeye başladı, hem de bunu arttıracağı önesürülen internet yoluyla.
Teknoloji, savaş dahil, hiçbir insani konuyu çözemedi. Onun yerine tam tersine, işleri daha olumsuz duruma getirdi: Yakın gelecekte küçük ölçekli nükleer silah kullanımı dahil.
Eski-Asıl Orta Çağ’da olduğu gibi, Yeni Orta Çağ’da da, kampüs türü merkezlerle kurtarılabilen manevi (kültürel, sanatsal, bilimsel, düşünsel, bilgisel) değerler kurtarılacak, geriye kalan tümü çözülecek, kültürel fermentasyon (aslında dejenerasyon ve dekadans) yaşanacak. Epeyidir yaşanıyor da aslında.
Bu açılardan bakılınca, tarihin 13. makro-makro çöküş döneminin öncekilerden pek de farklı olmadığı görüldü. Geçiş döneminin muğlaklığı, bulanıklığı, kaosu egemen oldu Dünya’da. Kesinleşmeyi de, ancak ve ancak makro bir kriz getirebilecek.
Yani:
400, 800, 1200, AB’yi orta-çağ’ladı ama 1350 veba salgını rönesans’ladı. 11 Eylül 2001 ABD’yi, 2016 Brexit AB’yi, 2011-2017 Arap Baharı İslam-Arap’ı (petrolcüleri) bitirdi. Yukarıda adı anılan makro-makro krizlerden birkaçı birarada gelirse, çöküş dönemi uzayabilir, öyle olmazsa erken-ara-premature bir veya birkaç global rönenans yaşanabilir. Bu 2 dalgalanma, istatiksel olarak birbirinden bağımsız.
Dünya’nın (100 milyondan 10 milyara giden toplam nüfusunun) % 30’u için, 5 bin yıllık tarih boyunca, hemen hiçbirşey değişmedi. Ceteris paribus da bu. Gerisi bir çıkar biner veya bir iner bir çıkar.

(5 Kasım 2017)

Cumartesi, Kasım 04, 2017

Alternatif 1. Cumhuriyet Tarihi Okumaları

1923-1924 gibi, Atatürk 1. adam olarak devletin başında, İnönü 2. adam olarak siyasetin başında (başbakan), Bayar 3. adam olarak ekonominin başında (İş Bankası) imiş. 1. Cumhuriyet’in başlangıç momentinin panoraması, böyle görünüyor 2017’den.
Bu 3 adam, ‘3 Adam Dönemi’ olan, 1923-1960 arasında başta kalmışlar. Hepsi sırayla baş-hegemon olmuş.
Burada gözden kaçan nokta, üçlü sacayaklarının (siyaset, iktisat, askeriye) üçüncü ayağı olan askeriyenin başında, 1922-1944 arasında hep Fevzi Çakmak’ın olmuşluğu. Kendisi, bu 3 adamdan daha yaşlıdır.
Bir de şu var:
3 adam dönemi, 1923-1960 arasında 37 yıl sürdü.
3 darbe dönemi, 1960-1983 arasında 23 yıl sürdü.
3 liberalizm dönemi 1983-2013 arasında 30 yıl sürdü.
Ek bilgi: Evren, 1982-1989 arasında devlet başkanı idi. Bu da, dengeyi, 23-30 yerine, 29-24 gibi yapabilir.
Her durumda, en uzun dönemsel dilim ilki oldu.
Atatürk’ün yaptıkları, daha o ölmeden, hastayken, 1935 ertesinde bozulmaya başlandı. Yine de onun kurduğu sistem, 90 yıl dayandı toplamda. SSCB, 70 yıl dayandı, öyle diyelim. Çin ise, 1949-1971 = 22 yıl. TC, NATO’ya girdiğinde, 29 yıl dayanmıştı.
Bunlar, siyasetçilerdi.
Ordu, ne laik oldu (2000’de kışlada yemeklerde Tanrı’ya dua ediliyordu), ne de Atatürkçü, çünkü Atatürk darbeye tümden karşıydı.
İşadamları hep montajcı oldu, ulusal sanayici üretimcisi değil, Atatürk ulusal sanayici görüşte idi.
Medya; genelgeçer, klişe, basmakalıp, ismen Atatürkçü oldu, fiilen değil.
Ne sağ, ne de sol alaturka aydınlar, gerçekte Atatürkçü oldular. Onu oraya buraya çekiştirdiler, didiklediler. Dediklerini çarpıttılar hep.
En makro ölçekte bakarsak: 5 bin yılda kurulan tahmini 5 bin devletin ortalama yaşamı da, pek pek 100 yıl civarında. 2-3 ay ancak yaşayan devletler bile var.
Türkler resmen 16 devlet kurdu dersek, devlet başına 100 yıl düşmez. Aslı, 160 falan ama aynı anda Dünya’da birden çok Türk devleti vardı. Şu anda, TC’nin dışında, Gagavuzya, Nahcıvan, Azerbaycan, Sincan var. 5 de, Türki cumhuriyet de. 5-10 da, Rusya içi özerk bölge de.
Türkler’in tarihini Dünya Sistemi içinde okumak, böyle bir şey: Ağaca bakarken ormanı gözden kaçırmamak, ormana bakarken ağacı gözden kaçırmamak.
Türkiye, en bağımsız durumunda 1940’da gibi idi. 1913’te ve 2013’de gibi de, G-7’lerin vassalı veya sömürgesi idi. Atatürk, 1919-1938 arasında 19 yıl bilfiil bu bağımsızlık için çabaladı: Yine de, SSCB’yi ve ABD’yi eksik ve yanlış değerlendirdi ama: Apsis-ordinat olarak, AB’yi aldı ve yanıldı, AB kendini 2 dünya savaşıyla bitirdi, ardından da AB’yi kurarak bitirdi, şimdilerde onu da bitiriyor.
Yanılmasaydı da, ne İnönü’nün, ne de Bayar’ın buna uymayacağına eminiz. Onun dediklerinin ve yaptıklarının tersini yapmak için çok uğraştı 2’si de çünkü.
Türkiye, kısaca 3. Dünya kabul edilenler için bir simge oldu: 1919-1949/1950 arası diyelim.
Şu an ise, G-20 adı altında simgelenen kurumda, bir zamanlarki BM’deki 120 ülkenin içindeki bağımsız 77’lerden, döneklik eden 10-15’inin arasında yer alıyor.
Dünya’da ise, artık 200 ülke var ve pek pek % 50 globalleştirilebildi. Bu açıdan, Dünya Sistemi’nin hegemonları, TC’yi o sisteme monte etmek isterken, ufkun dışına düşürdüler: Ne AB kaldı geriye, ne de NATO.
Bu koşullarda, ‘yurtta barış, Dünya’da barış’ yürümezdi gibi. 2. Dünya Savaşı’na girseydik, daha iyiydi gibi. SSCB bizi işgal etseydi, daha iyiydi gibi.
Eğer ki 1,5 milyarlık Müslüman Dünya’sında hegemon-model olacaksak / yapılacaksak, yandık.
Dolayısıyla 2. Cumhuriyet, kısa süreli geçerli kuramlı, içine kapalı / dönük kültürlü / ekonomili bir geçiş süreci olabilecek gibi: Az restorasyon, az reformasyon, çok değil, tam hiç değil. Onun böyle olmasını da, o 9 dönem, aşağı yukarı aynı ağırlıkta yarattı.
Buna, 3 Adam da dahil. Atatürk de dahil.

(3 Kasım 2017)

Darüşşafaka, Köy Enstitüleri, AFL, Yazarlık

Darüşşafaka babası olmayan çocukların eğitimini üstlendi. En eski olanıdır. Başlarda her yıl 50-100 öğrenci almış. Savaş nedeniyle 1916-1922 mezunu yok. 1882 gibi, Galatasaray ve Darüşşafaka dışında, Osmanlı’da Müslüman lisesi yok.
Köy enstitüleri, 21 okulda, toplamda 13 bin civarında mezun verdi. 1940-1948 arasında aktiftiler.
AFL, 1964-1982 arasında Türkiye’de tekti. 4’er sınıftan her yıl ortalama 96 mezun verdi. Toplamda 1.500 gibi eder. ABD destekli bir kurumdur.
Darüşşafaka 1920’lerde, köy enstitüleri 1940’larda, AFL 1960’larda aktifti.
Bu metinde bizi ilgilendiren nokta, bu demografik kümelerden çıkan yazar sayısıdır.
Darüşşüfaka mezunları arasında, 100 yılı aşkın süre için bir aralıkta ve 5 bini aşan mezunda, sayılan yazar sayısı 10’u geçmemiş.
Köy enstitüleri 10 yıllık bir zaman dilimindeki eğitimin ardından, 100’ün üzerinde yazar çıkarmış. 13 binde 65 desek, binde 5 eder.
AFL ise, bu 1.500 kişi içinde 10-20 yazar çıkarmış. Kabaca yüzde 1 eder.
Bu durumda yazarlık açısından, en verimli köy enstitüleri, en verimsizi Darüşşüfaka olmuş demektir.
Bir de toplumla karşılaştıralım:
80 milyonluk Türkiye’de, 800 ila 8 bin arasında yazar vardır. Bu da, milyonda 10 ila 100 demek olur.
Bu durumda, bu okullar içinde, giderek artan oranda yazar çıkmış oluyor. Hepsi de, Türkiye ortalamasından yukarıda sonuç almış oluyor. En verimli okul ise, AFL oluyor.
Bunu anlamak istiyorduk biz de.
Ek olarak:
Darüşşafakadan en çok işadamı, köy enstitülerinden öğretmen, AFL’den ise doktor ve mühendis çıkmış.
En fakir olanlarsa, kuşkusuz köy enstitülüler.
İlki ve sonu kentte, ikincisi köylerde kurulmuş. Ara proje ise, 1970’lerde taşra illerinde varolan kolejler ve Anadolu liseleri.

(3 Kasım 2017)

Çin’de Liselerdeki Tarih Kitaplarındaki Atatürk



İnstagram’da şöyle bir kuatralog:
“X1: Çin’de lise…
X3: X1, çok güzel, bana yollasana messenger’den.
ulkureha: Sağ üstteki kim? Ve hangi salak, Gandi ve Lenin'i aynı kefeye koymuş?
ulkureha: Alt ortadaki haritayı sevdim. Bizde Sevr haritası çok ama tam Yunan işgalininki yok.
ulkureha: Gandi Atatürk'e göre barışçı, o da Lenin'e göre barışçı. Lenin 1 milyonu gömdü, Atatürk bin.
ulkureha: Ama Hindistan da savaşla kuruldu, barışla değil. 3 savaşla hem de.
ulkureha: Demem o ki Atatürk var diye heyecan yapmayın yani.
X2: Kurulma savaşla olur zaten.
X1: Reha, bir kere de pozitif ol, hiç değilse Atatürk konusunda:))
X1: X3, gönderdim:))
ulkureha: Şu anki koşullarda mı? Kendime yalan söylemem.
X1: @ulkureha evet asıl şimdiki koşullarda belli olmadı mı her şey?”
Orta uzunlukta zamandır böyle bir polilog yaşamamıştım.
X1, X2, X3, üniversitesi mezunu, 55+ hanımlar olmakta. Hesapça, tarihi yaşadılar ama yaşamamışlar gibi yazmışlar.
Batırılan 1. Cumhuriyet’ten haberleri bile yok.
Lenin’in veya Gandi’nin tarihsel figür olarak simgeselliklerinden de haberleri yok; biri devrim, bir barışçıl-pasif direniş simgesidir. Onlar için önemli olan şey, Çin almış Atatürk’ü, koymuş kitabın içine. Yanına ne yazılmış, ne yazılmamış önemsiz. Kimse Çince bilmiyor ki.
Sözü geçen haritayı ilk kez gördüm. Yunanistan’ın Kurtuluş Savaşı sırasındaki en geniş işgal bölgesini gösteriyor. Kuzeyde sınır Marmara, doğuda sınır Ankara, güneyde Akdeniz Bölgesi hariç, tam Ege Bölgesi, az İç Anadolu Bölgesi.
Bu, benim için Çinliler’in güvenilir bilgi verdiğini söylüyor ama kitapta Atatürk’e veya Lenin’e ‘diktatör’ dendi mi, onu bilemem. Denmemiş olsa gerek, çünkü en başından bediri Çin, Lenin’i olumladı, Stalin’i ve sonrasını değil ama, onda da başta Stalin-Mao kankaydı, sonra işler bozuldu.
Biri, devlet kurmanın savaşsız olmadığını yazmış ama Çekya ve Slovakya, 1 ülkeden referandum ile 2 ülke yapıldı, yani savaşsız olarak.
Bana batan 2 şey var:
Bir:
Tarihsel aymazlık.
İki:
Kendi aleyhine olabilecek bir şey, kendi lehine sanmak. Bu ayrım da, bilgisizlikten geliyor. Daha da beteri, açıklama gelince de, dinlemiyorlar veya onu inkar ediyorlar.
Bunlar kayda geçsin istedim.
Dipnot:
İnternette alıntıladığım fotoğraf, İnstagram’da gördüğümden eksik (işgal haritası yok) ama oradan kopyalama yapılamıyor ya da nasılını ben bilmiyorum.

(3 Kasım 2017)

Çizgiroman ve Resimli Kitap: Metin ve Çizim: Karşılaştır ve Karşıtlaştır

Bunun ayrımı için ölçüt konmamış hala.
Biz, bir deneyelim bakalım.
Çizgiromanın metni, A4 sayfalık kitap, 2 x A5 sayfalık kitap, o da eşittir, 2 x 2 bin karakter = 4 bin karakterden epeyi azdır. Olsun olsun, bin karakterdir herhalde. (Bunu hiç saymadım ve sayana da raslamadım.)
Konuşma balonu boldur. Bu açıdan öykünün diyalog bölümü ve oyun ile benzeşir çizgiroman metni.
Resimli kitap ise, yaklaşık yarı yarıya metin ve resim alanı kapsar. Çoğunluk çocuklar için üretildiği için, büyük puntoludur. Bu durumda, o da çeyrek sayfa metin, o da eşittir bin karakter eder.
Bir de kolay-montaj türünden içerikli, felsefe, politika kitaplarını görselleştiren eserler çıktı son yıllarda. ‘Resimlerle Marksizm’ gibisinden.
Onlar da, iri puntoludur. A5 boyutlu kitaplardır çoğunluk. Görselinin emeği düşüktür. Metinler çarpıcı sloganlar içerir.
Bir de, klasik-klasik romanların çizgiromanları var. Onlar, o romanın özetini kapsarlar ama çarpıcı bölümler öne çkarılır.
Toplamda bakılınca, arada pek boş alan kalmamış gibi.
Ancak hiçbiri, hala düşünce çizgiromanı momentine eremedi hala.
Sanırım, bunun ne menem bir şey olacağını tasarlayamıyorlar.

(3 Kasım 2017)

Cuma, Kasım 03, 2017

İstanbul’da Sonun Başlangıcı

İstanbul bunu tarihinde ilk kez yaşamıyor ama resmi olarak bu, ilk kez bilirtiliyor:
Geçen yıl İstanbul’un nüfusu azalmış.
“2015-2016 yılları arasında, İstanbul’a 369 bin 582 kişi göç ederken, şehirden göç edenlerin sayısı 440 bin 889 kişi oldu. Bu rakamlara göre, 71 bin 307 kişi İstanbul’u terk etti.”
Güney’e veya yurtdışına oldu bu göç. İşte bu, İstanbul’da sonun başlangıcı sayılır bizce.
Bu arada, Suriyeliler ve Türki Cumhuriyetler göçmenleri sayılmadığı için, bizce nüfus, yine de artmıştır.
Listede 30 il görünüyor ve 13’ü nüfusça küçülmüş. Hesapça 81 ilimiz var.

(3 Kasım 2017)

Tao Te King ve Tek Kollu Kahraman

02.11.17, 22:30.
Tao Te King ve Tek Kollu Kahraman
Biraz önce karanlıkta uzanmış düşünürken, hayal kurarken farkettim ki bu 2’sini en çok 6 aylık bir zaman diliminde tüketmişim.
Filmi yazlık sinemada (İzmir, Şirinyer, Emek) izledim buna eminim ama kitabı ne zaman okudum, ona emin değilim.
O kitapla birlikte; Upanişadlar’ı, Kitabı-Mukaddes’i, Ahmed Cevdet’in Peygamberler Tarihi’ni, ilk bilimkurgu romanımı (Geçmişini Unutan Adam) da okudum.
Bir:
Yukarıdaki 2 ürün, Çin ile ilgili. Çin sevgimi onlar yaratmı, bunu gördüm bu gece.
İki:
Diğer kümenin tamamı dinle ilgili. Tuhaftır, annem evde olanı bilmeme bile izin vermediğim için, Kuran’ın Türkçe mealini taa 1978’de okuyabildim, onu da izin almadan.
Dinle ilgili temel okumamı bunlarla yapmak, iyiymiş resmen. 3 tek tanrılı dinin, 2 tanrısız dinin kutsal kitapları. Peygamberler tarihindeki önesürümlere o yaşımda bile gülmüştüm.

Hepsi de 10 yaş civarımda oldu. Çoğu, eniştelerden birinindi sanırım, kömürlükteydi hepsi, İzmir sıcağında yaz bodrumu gölgesinde okuduğuma göre, yine yaz mevsimi olmalı, o da 3-4 ay eder pek pek.

Sıkılma Tipleri

Benim bakış açımla, bunu tanımlamayı, psikoloji / psikiyatri değil, edebiyat başlattı.
İlk kutsal kitap / metin, Musil’in ‘Niteliksiz Adam’ıdır bence.
Sonra, Sartre romanları gelir.
Bizde Sait Faik’in bir öyküsü vardır, Anday’ın Aylaklar’ı vardır.
Şimdi gelelim bu metnin yazılma nedenine:
02.11.17 tarihinde psikoloji öğrencisi gençkızın biri, Atılgan ve Atay haricinde, sıkılmayla ilgili kitap önerisi istedi, ödev yazacakmış tabii ki.
Sıkılganlıkla sıkıntı arasındaki farkı ona anlatamadım gibime geldi. Dinleyen diğer kişilere de öyle.
Asıl önemlisi ise, sıkılmanın tarihçesinin çok değişik olması.
Benim için sıkılan kişi Yağmur’dur ve o ayırtsızdır, bu, onun kendisi için kullandığı sözcük: Almanca olarak, indifferenz.
Ayırtsız burjuva çoktur, sıkılan burjuva azdır.
Sıkılan yetişkin azdır, sıkılan ergen ve yaşlı çoktur. Yaşlılarınki biyolojik nedenli. Gençlerinki ve ergenlerinki psikolojik nedenli.
İşte bu psişik sıkılmanın tarihine bir bakmak gerektiğini düşündüm ve klavyenin başına oturdum.
Niteliksizlik sıkılma yaratır mı?
Hayır. Çünkü Yağmur aşırı nitelikli biri idi ve asıl bu, onu sıkıyordu.
Onun sıkıntısının ve ayırtsızlığının nedeni, hiçbirşeyi elde etmek için, terlememiş olmasıydı. Herşeyi, zekası dahil, hazır bulmuştu ve karşılığını ödememişti çünkü.
Bunu bana söylediğinde evsizdim ve hala kitap okuyordum, sürünüyordum kısacası. Ödediğim bedel yüksekti. Bu durumla (onun durumuyla) ilk kez karşılaşmıştım ve çok şaşırmıştım. Epeyidir buna şaşırmıyorum ama. Çünkü, öyle burjuva çok tanıdım sonradan, sıkıntıdan evliyken toplu seks yapan bile vardı.
Oysa, Sartre tipi psişik sıkılma, varoluştan ileri gelir, içine atıldığın varoluş koşullarından.
Sıkıntının klasik deyimi, ‘hiçbirşey olmuyor abi’ olabilir. Sartre’da da (onun bakış açısına göre) hiçbirşey olmaz.
Ancak, derdimiz ayrı:
1988’li, 1998’li, 2008’li eksi zekalı ve eksi bilgili ezeli-ebedi ergenleri de sıkılıyor.
Hiçbirşey olmadığı falan yok. TC bitti, tarih bitti. Onların da yetişkinliği bile çoktan bitti (en büyüklerinin yani). Savaş da var, terör de var. Bunlara toslayınca, pekala aksiyon yaşayıp, sıkıntıdan çıkıyorlar tabii ki ama çok az orandakilerin başına felaket gelebiliyor ne yazık ki.
Ancak, vasıfsız-altı durumdalar ve sınıfsal konumları vasıflı-üstü statüde. Anababaları ödedi ve ödüyor bedeli çünkü.
Tabii asıl sıkıntı, ayaklarının altına serilmiş gibi görünen kırmızı halının eşek şakasıyla çekilmiş olması. Bunu Ekşi’cilerin ekşiliklerinde izleyebiliyoruz (30-35 yaş sonrası tribi).
Ancak, ne olursa olsun, bu sıkıntı da diğerleri gibi. Sartre da beleşçiydi yani. Babası ölmüştü çünkü, başında bir patriyark hiç olmadığı gibi, onu destekleyen bir sürü hanımlar korosu vardı.
Bence en önemli sıkıntı, Musil tipi olanı. Epeyi Kafka tipi bu tip:
Prag bok gibi, azınlık olmak bok gibi, marazi olmak bok gibi, kadınlar bok gibi, vd, vb. Sonuçta da, ola ola bok böceği oluyorsun, ‘la, biz bu kadar boku neden yedik?’ oluyorsun.
Avusturya-Macaristan batıyor. Akademisyen olamıyorsun. Baban para vermiyor. Maaşın yetmiyor. Karılar desen, hepten acaip.
Sen de, Atay’ın çok mavra ‘Babama Mektup’unu yazıyorsun sonuçta ola ola. (Bir Bilim Adamı’ndaki) İnan’ın tamir ederken, bozması oluyorsun sonuçta.
Şahsen tanıdığım, (1999-2000 doğumlu) 15-18 yaş arasını uyuşturucuyla travmatik geçiren biri var. Bence, o da sıkılıyor. Sıkılmaya erken başlardı, erken bitirdi yalnızca.
O kıza o ödevin verilmesinin nedeni de, bu sıkıntılı tiplerle ömür boyu uğraşacak olması.
Bundan sonrası, aşırı istatistik:
İncir çekirdeğine eziyet şeylere önem vermek. Kısırdöngülü takıntılara girmek (ama bu obsesif-kompalsif olmak değil, inatçı ve sabitfikirli olmak ki o da cehaletin birinci özelliğidir).
Sıkıntıdankurtulsalar bile, bu kez sıkılamadıkları için sıkılacaklar. Gidip de, yaralı parmağa işeyeyim bari, demeyecekler.
Ve feci ezilecekler Ammar.
Beter olsunlar beteer.
Dipnot.
Konunun dışında ama varlık +1, yokluk / hiçlik 0 olmakta. Tanıma 0 sokulunca, eksi varlık tanımlı oluyor ve o zaman sürekli ölüm kalıyor ortada, sıkıntı değil.

(2 Kasım 2017)

Grafik Hikaye ve Çizgiroman

Onyıllardır kafama takılan bir soru var:
Neden çizgiromanların metinleri ayrı basılmaz?
Roman olarak yazılıp, çizgiromanı yapılan çok eser var ama.
Romanken ilk çizgiromanı yapılan eserse, Buck Rogers (1929) olmuş. Bu da, ABD çizgiromanının asıl miladı (1930’lar) olmakta.
Bu çigiromanlardan Hugo ve/ya Nebula ödülü alan da çok.
Bu dalda 2009’dan beridir ödül veriliyormuş:
(Wikipedia Hugo Award maddesi.)
Buradan da, fantastik ve bilimkurgu ayrımına geçiyoruz ve bu konuda uzlaşma sıfır.

(2 Kasım 2017)

Belgesel Çizgiroman

Belgesel Çizgiroman
Belgesel çizgifilm ‘Tower’, 1967 tarihli bir seri katil olayını anlatıyordu: 3,5 saatta 16 ölü, 36 yaralı.
Belgesel çizgiroman da varmış, 2010 tarihli imiş:
Katrina Kasırgası sonrası New Orleans’ı anlatmış.
Günümüz medyasının karmaşıklığını anlatmış.
Yaratmayı en çok arzulayacağım belgesel çizgiroman ise, yine kurmaca olabilecek, Aristo-Lao Tzu diyalogları olabilir. Önce filmini, sonra fotoğrafını / fotoröportajını yaratmayı arzulamıştım.

(2 Kasım 2017)

2 Farklı Faşizm Ekonomisi

Faşizm, öncelikle siyasi bir oluşumdu, seçimle başa geldi.
Faşizmin siyasi olduğu denli, askeri ve iktisadi yönleri de vardı.
İlk 2 faşist yönetimli ülke olan Almanya ve İtalya, diğerlerine oranla, sömürgecilik tarihinde geç kalıp, geç ulus-devlet olup, geç birleştikleri için, faşizmlerinin emperyalizm-militarizm kanadı da gecikmeli oluştu. (1. Reich, taa 1648’de kalmıştı, 2. Reich da çok kısa sürmüştü.)
Almanya ve İtalya, faşizmin siyasi ve askeri yönlerinde ortakken, iktisadi tipleri farklı kaldı.
Almanya Krupp ekonomik faşizmini yeğledi, İtalya korporatizmi.
“Korporatizm, hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomik ve politik bir sistemdir.”
Krupp’izm’de ise, neredeyse bedavaya çalıştırılan işçiler, temelde tüketici değillerdir, olamazlar da zaten.
Tuhaf olan şey, ABD tipi Krupp faşizminin, vardığı yer olarak, korporatizm tanımına daha yakın düşmesi. Çünkü 1980 sonrasında insanlar, 2 yıllık gelecek gelirlerini bile tükettiler.
Ha, bu yine Krupp’un sisteminin vardığı yere vardı ama insanlar 1980-2007 arasında patlayacaktan daha çoğunu yediler. Sonra da deniz bitti.
Almanya tipi Krupp faşizminde ise, adamlar 1. ve 2. Dünya Savaşı’nı ve bilmem kaç milyon nüfusu yitirdiler ama hala Dünya’nın hala üçüncü sanayi gücü durumundalar. ABD ise, (şikeyle kazandığı ve Avrupa’nın tümünün yitirdiği 2 dünya savaşına karşın) pilini 62 yılda (1945-2007) tüketti.
Almanlar’ın da, ABD’lilerin de milyonlarca göçmeni var tabii ki.
Tuhaf olan şey, Almanya’nın konuk işçilerle, işçi değil, insan aldığını ayırsamasından onyıllarca yıl geçtikten sonra ABD, çok yakında nüfusunun yarıdan çoğunun karakafa olacağı biçimde göçmen almaktan vazgeçmiyor bir türlü, çünkü insan öğesinin hesaba katamıyor. Bunu, 1980 momentli Askeri Strateji 2000’de de yaptı ve onda da yanıldığını hala görmedi.
Asıl önemlisi, Alman Nazizmi’nin güçlü devletinin de, ABD tipi global hegemon devletin de, siyasi olarak kendi kendini yıkıma götürdüğü gerçeği. Almanya’da bu Hitler’e kısmet oldu, ABD’de Trump’a.
Burada saydıklarımızla, faşizmin askeri, siyasi, iktisadi ayakları arasında uyum yürütülememiş gibi göründüğünü biliyoruz ve o kanıdayız zaten.
Bizi asıl ilgilendirense, 2 tip iktisadi anlayışın da, açmaza girmesi.
Faşizm yok olmaya mahkumdur zaten, geyiklerini gözardı ve sözardı ediyoruz.
Korporatizmde loncasal düzenle, olayın ayan ve eşraf meclisi tipi, az gelişmiş bir siyasi model olduğunu da belirtelim.
Ancak ısrarla vurgulayalım:
Diktatörlük, bazı koşullarda bir ve yalnız bir kişiye göredir. Almanya için bu Hitler, İtalya içinse Mussolini’dir.
Ancak Krupp faşizmi, ilk çıkışından 100 yıl sonra bile, hala mevcut ve sürüyor:
Asgari ücretle, 2017 koşullarında, G-7 ülkelerinde bile, 1 kişi kendine yetemiyor. Asgari ücretin üçte birine çalıştırılan göçmen işçiler var. Sigorta ve sağlık güvencesi kalmadı artık.
Yani, şu anki global koşullar da, bir bakıma Krupp ekonomik faşizmi olmakta: Korporatizm değil ama.
Dipnot:
İkisinin birbirlerine dönüştürümü de tartışılsa gerek ama makro-makro ekonomik teorik bilgimiz o kadar derin değil.

(2 Kasım 2017)

Çarşamba, Kasım 01, 2017

Taha Akyol Negasyonu: Sağın Köleliğe Gönüllü Mahkumluğu

Bizde, sağın kafatası içindeki kulak kirleri, beyincik sanılagelir hep.
Al biraz anti-komünizm, koy devlet ulüfesi, ekle çok ABD hizmetçiliği, oldu sana 70-80 yıllık sağ aydıncıkcığı.
Akyol da bu gelenekten:
İktidarlara hep yakın olmuş.
Yaşlanınca, arada nedamet getirir gibi yapmak işine geliyor herhal.
Hürriyet gibi bir gazetede özgürlükten dem vurmuş nedense.
“… hür olmayan düşünce düşünce değildir.”
Cumhuriyet tarihinde bin sol aydın içeri girmişse, 20-30 sağ aydın içeri girmiştir. Onlar da, ‘bak bunları da cezalandırıyoz lan’ göstermeliği ile…
Bunu yazmamış Akyol.
Akyol, taktırmış özgürlüğü, gidiyor da gidiyor.
“Topçu “hürriyet olmayınca, şuurun ve düşüncenin de manası kalmıyor” diyor.”
Bunu okura yazacağına, kendi kendine her gün aynada kendi yüzüne söylesin.
Sonrası, bildiğimiz muallaklık:
“Merhum Hocamız Nurettin Topçu, “ferdin hürriyeti”ni ve “idarenin davasını” savunur. Ziya Gökalp’in “fert yok, cemiyet var” anlayışını eleştirir. ‘Emir kulu’ zihniyetine karşı çıkar, “irade hürriyeti”ni esas alır.”
İdarenin davası varken, ferdin hürriyeti nasıl olamıyor, bunu neden yazmamış?
Son ki:
“En vahimi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktır; böylesi ancak bağnazlık olur.”
En vahimi, beynini satmışlıktır. Kölelik-ötesi bir durumdur bu. Sağı da solu da böyledir bu ülkenin. Aydının göğsünde, ‘Tecavüz Coşkun’ değil, ‘Saten Alin Beni’ yazar.
Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla…
Seni cehalet bile kurtaramamış Akyol Efendi…

(2 Kasım 2017)

Tez-Antitez, Bektaşi Sofrası, Yeni Diyalektikler

Klasik diyalektikte, tez ve antitez birbirinin karşıtıdır, arakesitleri olduğu pek söylenmez.
Bektaşi sofrası şöyle bir şeydir:
Masanın karşısında oturan dervişlerin kollarına birer uzun saplı kaşık bağlıdır. Kollar dirsekten bükülemez. Herkes karşısındakini besler. Her derviş, karşısındakini doyurduğu ölçüde doyar.
Burada karşıtlık değil, karşılıklı bağımlılık vardır ve bu da bir diyalektiktir.
Oyun kuramı açısından bakılınca, dervişler pekala birbirini doyurmayıp, açlıktan öldürmeye ve kendisi de ölmeye hazır olabilirler.
Veya tam tersine, İngiliz usülü, gereğinden fazla kibarlık ve karşısındakini obezite düzeyine vardırmacasına beslemede olabilir pekala.
Ancak, masaya ilk oturulduğunda 2 derviş, birbirinin tezi ve antitezi de olabilir, yani oyun böyle kurulabilir. Bunun için de, masadaki yemek sınırlı tutulabilir. İkisini birden tam doyurmayacak kadar az diyelim.
Çeşitleme arttırılabilir ve uzatılabilir.
Bunlar da, yeni diyalektiklerin tasarımına kapı açar.

(1 Kasım 2017)

Felaket Yönetimi: Cinayet-İntihar Ayrımı

31.10.17 günü, 1 günde 3 tıpçı intihar etti ve öldü. 3’ü de çalışma koşullarının kötülüğünden yakınıyormuş.
AKP sayesinde sistemin çöktüğü kesin. Bundan tıpçıların da, akademisyenlerin de aşırı pay aldığı kesin (3 tane kovulan akademisyen intihar edip ölmüştü), adamlar bilgi düşmanı çünkü.
Gelelim işin pşişik politiğine:
Biri onlara daha önce, yaşamın (en azından bizim özelimizdekinin) gerçek yüzünün bu olduğunu söylememiş veya söylemişse de, onlar ikna olmamış gbi. Yani, sanki bir çözüm varmış da, çözümsüzlük olunca, intihar etmiş gibiler.
Oysa, çözüm yok. Yani durum, cinayet durumu aslında.
İntihar; iyi, doğru, güzel bilinen şeylerin ırzına geçilince artar (yani toplumsal yapılar çözülünce veya aşırı değiştirilince). Gençler intihar ederler daha çok (yaşlılar ne yaşasalar, kar diye bakarlar herhalde).
Dolayısıyla; iyinin, güzelin, doğrunun ırzına geçip, gençleri açmazda bırakmak, onları intihara zorlamaktır.
İntihar edenler, özsavunmaya geçip, sisteme saldıracaklarına, ölmeyi yeğlediler. Suçlama babında olmamak kaydıyla, bunun onların zayıflıkları olduğunu de söyleyebiliriz.
Kendi kalelerine gol atarak, takımlarını hezimete sürüklemiş de oldular.
Tabi ki bu bir dalgaydı, gelir geçer. Mücadele modası ve salgını yeniden başlar. 2016 ertesiki AKP uç acımasızlığı, insanların tamamına yakınını hazırlıksız yakaladı. (Zarrab dalgası AKP’yi salladıkça, insanlar yavaş yavaş yeniden atağa geçer oldular.)
Bu durumda benim yaptığım, tanıdığım gençlere başlarına gelebilecekleri baştan söylemek oldu. Tabii ki bana inanmadılar, başlarına felaket geldikten sonra bile.
Bunun notlanması gerekiyordu.

(1 Kasım 2017)

Eleştirmenliğim: Realist Anarşist

Eleştirmenliğimin realist anarşist ve/ya anarşist realist olduğuna karar verdim.
Naturalizm, realizm, sürrealizm, bilimkurgu gerçekçiliği sıfatlandırma dizimde, kendimin konumu ve sıfatı bu oluyor: Taa 1984’ten beridir böyle.
Nedir bu ikisi?
Yukarıdaki dizi; ister burjuva gerçekçiliği densin, ister sosyalist realist gerçekçiliği, her biçimde Brecht-Adorno-Lukas-Benjamin toplamında seyrediyor. Bunlar da, (bence epeyi alanda öyle olmasalar da) kendilerini bir biçimde marksist olarak tanımlamışlar. Bu durumda, kendini anti-marksist biri olarak tanımlayan biri olarak, onlarla aynı dizi içinde yer alamam. Kendi bireysel geleneğim ise, anarşizm.
Bir de, demokrat anarşist çizgim var. Bir de demokrat ateist çizgim var. Bir de, safkan realizm çizgim var.
Bu durumda, realizm konsensusunun ve ana akım tanımının dışına çıkıyorum epistemik olarak.
Özellikle, Cumhuriyet dönemi yazarlarını irdelediğim, çirkinlemeler ve negasyonlamalar dizimin 2 kitabında da, tümüyle anarşist bir çizgideyim.
Ayrıca, bu dörtlüyü burjuva anlayışında bularak da, herhalde anarşist çizgide kalıyorumdur.
Asıl biçim-içerik praksisimde anarşistim:
En başından beridir, erkin anlatı arayışım, bana dili parçalattı, formları parçalattı, anlatıyı parçalattı.
Paradigmatik, dogmatik olmadım, kaçındım gibi bundan.

Bu anarşist eleştirmenlik çizgimin açılımları için başlangıç bir metindi. Devamı gelir mi bilmem.

Muppet Show: Alaturka Ekonomi

Dolar rekorda.
Borsa rekorda.
Altın rekorda.
Teorik olarak bu mümkün değil ama bizde oldu işte.
Biri çakma ama hangisi acaba?
Sonun sonunun başını epeyidir geçtiydik.
Sonun sonunun ortası da geldi şimdi.
Sonun sonunun sonu, çook eğlenceli olacak.
Aazzz sooraaa….

(1 Kasım 2017)

Zarrab’ın İtirafçı Olması

Ekşi Sözlük’çülerin sırılsıklam saçmaladığı konudur.
Önce geçmişe bakalım:
Zarrab, başta rahattı. Sonra, bazı belgeler ortaya çıktı. Bunları Pensilvanya verdi vermedi ayrı konu, bu kanıtlanabilir bir şey değil ama Aralık 2013’te TC’de de yeterince kanıt vardı zaten. Olayın üstü örtbas edildi.
Zarrab çark etti. O sırada Halk Bankası yetkilisinin tutuklanmasına yol açacak bir şeyler yumurtlamış olabilir. Adam tutuklandı ve içeri kondu.
Sonra, Zarrab’ın kellesi derde girdi ve bunu anladı. Ayrı hapishaneye kondu. İşte burada herkes, ne olup bittiğini ancak anladı. TC, devreye girip pazarlık etti falan. Olmadı.
Zarrab itirafçı o kesin ama herşeyi söylemiş olamaz, çünkü o zaman o da biter. Bir de öldürülür tabii ki.
Bütün bunlar olup bittikten çok sonra, ABD’de bir gazetede konuyla ilgili yazı çıktı. Ekşi’ciler de o zaman abuksamaya başladı.
Gelelim ‘neler demişler?’e:
“ben başıma bir şey gelmeyecekse, bir şekilde reza'nın tahliye olmasını, türkiye finansal sistemine halel gelmemesini istiyorum.”
Türkiye’nin haleli seni neden gerdi bilader? Sana giren çıkan mı var? TC’nin onuru kurtulup, seninki gitse, daha mı iyi olacak? Alalım seni o zaman hapse.
“bu adam itirafçı olunca, peçeteyle fatura kesilen adamlara bir şey mi olacak peki? ya da bakara makaracılara...”
Olacak tabii ki. Az olacak ama olacak. Çağlayan 4,5 yıldır yurdışına neden çıkmadı acaba?
Diğer olacak olanı da yazalım:
Birkaç Türkiye bankası para cezası alacak. Türkiye’nin nakit sorunu var. AKP’nin ipini böyle çekmeye karar vermişler. AKP’yi sıcak para ayakta tuttu, sıcak para götürecek. Halkımız, bırak 15 yılı, 34 yıldır yiye yiye patladı. Şimdi de, hepsi değil ama üçte biri iflas edecek.
Adam öldürmeler ve yargısız infazlar olacak.
En çok 10 kişi hapse girecek.
Türkiye, 20 yıllığına aç kalacak. Aslında hesap 5 yıl sıkıp sonra bırakmak ama Batı’da da para bitecek yakında.
Sonrası savaş, iç savaş, sivil terör ve kaos.
Ben hepsine razıyım. Ben sıçmasam da, ödenmesi için canımın yanmasına da razıyım ki zaten yakılıyor canım.

(1 Kasım 2017)

Alaturka Sol Neden Şavalak? 1

2002 Kasım seçimlerinde alınan hezimetten sonra, Birikim dergisi, solun neden hep kaybettiğine ilişkin, Ocak 2003 tarihli bir özel sayı çıkarmış.
Koskoca nüshada, solumuzun o zamanki 85, şimdiki 100 yıllık (ve kendi) şavalaklıklarına ilişkin tek bir satır yok.
O zaman, oturup biz yazalım dedik:
Bir:
Solun Dünya’dan, tarihten, Batı’dan, bilimden haberi yok, zırcahiller. Okumuyorlar, okusalar da anlayamazlar ama öncelikle okumuyorlar. Gerekeni okumuyorlar yani.
Solun; Dünya Sistemi’yle, teknolojiyle, gelecekbilimle (oysa gelecekbilimi kuran Flechtheim, önce komünist, sonra sosyal demokrat olmuş biri, onlar adını bile duymamışlar), Wikipedia’daki temel bilimsel gerçeklerden veya orada yanıtlanamamış sayılan bilimsel sorulardan / sorunlardan herhangi biriyle uğraştığı vaki değil.
İki:
Herhangi bir yerandaki dertleri algılayamıyorlar.
Üç:
Halkseverlikleri, azınlıkseverlikleri, slaktivistlikleri aşırı lümpence. Bildiğimiz; apartmanda kapıcı çocuğuna onun giyemeyceği ama kendinin de giymediği acaip giysileri bağışlayan küçük burjuvalar gibiler.
Dört:
Toplumculukları köleci. Özgürlükten haberleri yok. Marjinalleri anlamıyorlar. Toplumdaki herhangi bir normal marjını algılayamıyorlar, çünkü kendileri normaller.
Dolayısıyla, demokrat ruhlu değiller.
Beş:
Aptallar. Körler ülkesinde şaşı olmayı zeki sanıyorlar. 89 ortalama IQ’lu bir toplumda, 99 IQ’lu aptal olmayı zekilik sanıyorlar.
Altı:
Kuramcıları yok. Tümelcileri yok.
Yedi:
Miting yapmayı, devrim yapmak sanıyorlar.
Sekiz:
Sürekli bir inkar kültü içindeler. Gerçeklere gözlerini kapıyorlar.
Dokuz:
Kapalı kümecikler içinde yaşayıp gidiyorlar, ömür tüketiyorlar.
On:
Hiç öğrenmiyorlar.
1968’den veya 1978’den hiçbirşey öğrenmediler. 1988’li, 1988’li, 2008’li çocuklarını ve torunlarını eksi zekalı ve eksi bilgili ezeli-ebedi ergenler olarak yetiştirdiklerini kavrayamadılar.
Yani, bırak yararı, zararın hasını verdiler bu topluma.
Bozulmuş greyder gibi yolun ortasına yatıp, yolu açacaklarına, yolu tıkadılar.
Şerhler:
Türkiye nüfusu 40 milyon iken (1977) 100 bin solcu vardı, Türkiye nüfusu 80 milyonken (2017) 200 bin solcu var (seçim sonuçları öyle söylüyor). Yani, solcu sayısı yetersiz falan değil. Bu sayı / oran; sürekli kitap okuyan veya akademisyen sayılarıyla oranlarıyla kabaca aynı. Bu kadar insanla devrim de yapılır, demokrasi yapılır yani.
İşbirlikçilikleri ve fırsatçılıkları, 1980 öncesinde gördükleri yalılarda devrimden sonra kendilerinin oturacağını açıkça söyleyecek denli, apaçık ortadaydı. Baştan ahlaksızdılar yani. Sonradan liboş olmadılar yani.
Uçkuruna ve cüzdanına hep gevşekti hepsi, hepsi tam olmasa da 1-2 eksiğiyle hepsi diyelim.
Bu 1980 öncesiki 100 bin solcunun, en elebaşı 33 bin tanesi tüydü. Yani, herhangi bir bedel de ödemediler darbe sonrasında bunlar.
Hep köylü kökenli ve hep feodal kültürlüydüler, internet toplumunda bile hala öyleler.
Kendilerine ve topluma çok yalan söylediler. Bildiğimiz takıyye yaptılar. Bu 1980 öncesinde de böyleydi. Aleviler’in toplumsal çürüklüklerini, 1980 öncesinde Ümit Kaftancıoğlu görmüş ve yazmış örneğin.
1917-2017 arasını 1917-1967 ve 1967-2017 diye 2’ye ayırıyoruz. İlk dönemde Batı solu da feci şavalaktı. Ama daha 1917 öncesinde, taa 1844’te (Marx dedesinde vitamin iken) bile, anarşistler hep vardı. Solcular, anarşistlere karış katliamcı davrandılar, onlara burjuvaların yapmadığını yaptılar. Emin olabilirler, bunu ödeyecekler: 2017-2067 gibi diyelim: En iyi solcu, ölü solcudur, yani artık: 150-170 yıllık günahın bedeli bu olsun artık.
1967-2017 arasında alaturka sol, eksi birden aşağı not (kopya bile çekemeyenden bile beterlik gibi bir durumla) aldı.
Nokta. Es.

(1 Kasım 2017)