Cumartesi, Eylül 21, 2013

Keriz Silkeleme



Bu, borsada manipülasyon yapanların operasyonları için bulunan kod adı.

Ekonomi yazarı Abdurrahman Yıldırım, bunu 2011 gibi şöyle açımlamış:

Bizim borsamızda 3 grup oyuncu vardır. ‘Gerçek Oyuncular’ yerli ve yabancı ciddi yatırımcılardır. Borsada onlardan sonra profesyonelleşmiş ’Kurtlar’ ve de onları izlemeye çalışan, onlara özenen ‘Kuzular’ yer alır...

Kurtlar, önce yoğun alıma geçerek fiyatı yükseltirler. Kuzular’ın ağzının suyunun akmasını sağlarlar. ‘Gel-gel’ yaparlar. Kuzular, fiyatların daha da artacağı bekleyişinde alıma başlayınca, Kurtlar ‘ellerindeki malı satarak kâğıttan çıkarlar’. Böylece ‘kerizler silkelenmiş olur’.”


FED kararları ertesinde, Türkiye’nin 11 yıllık tatlı oyunu bitmiş ve acı oyun başladı.

Sözü edilen kurtlar, kurtluklarını hala yapıp, bizim kerizleri silkelemeye ve bizim kerizler de hala gönüllüce silkelenmeye hevesli gibi:

“Yatırımcılar için özetle durum şu: Ana senaryoda değişiklik olmadı; FED, tahvil alım programını azaltacak. Sorun sadece zamanlamasında. O nedenle kısa vadeli olumlu havaya fazla kapılmamak lazım. Kısa vadeli olumlu havanın etkisiyle artan likidite ve değerlenen TL’nin, sıcak paraya daha kolay ve daha kârlı çıkış fırsatı doğuracağını hatırda tutmakta fayda var.”


Bizim borsa hala yükseliyor:

“Borsa çıldırdı!

FED kararının ardından  gelişmekte olan piyasalarda ralli başladı. Bu ralliye ayak uyduran Borsa İstanbul, güne yüzde 4.8 yükselişle 78 bin 214 puandan başladı. Açılışın ardından borsada artış yüzde 6'yı geçti.”


Tamam, birileri eşek olursa, birileri de semer vurur ama eşekler ve hakemler Türk ve keriz silkeleyenler de gavur olunca, bizim hakemlere ne demek düşer acaba?

Sömürge valisi gibi, durumdan nemalanıyor olabilirler mi acaba?

Asıl önemlisi şu:

FED kararı ile ABD’den yurtdışına çıkan paraları geri toplamak için  gidişatta fren yapmış gibi yapıp, geri gelecek paraları daha da arttırıyorlar gibi.

İstanbul Borsası bugüne dek kezlerce dip ve doruk gördü. Diplerin temel nedeni olan kriz ve nakit eksilmesi durumu, şu an hala geçerli.

Görünen o ki 6-9 ay içinde birileri gene iflas edecek...


Cuma, Eylül 20, 2013

Avrupa ve Gelecek: Bir Kısa Film




Önbilgiler:

MÖ 1000-MS 1000 Avrasya haritası gerçek tarih animasyonu:


MS 1000-2000 Avrupa haritası gerçek tarih animasyonu:


Metin:

Hep bizim haritamız çizilecek değil ya, birileri de Avrupa’nın gelecekteki parçalanma haritasını çizmiş.

Biri, Avrupa’nın 21. ve 22. Yüzyıl’daki kurmaca haritasını animasyonla  çizmiş:


5 Kasım 2009 konuluş tarihli.

2 dakika 52 saniye (172 saniye) uzunlukta. 4 saniyede bir gibi yeni değişiklik eklenmiş. Algı sınırı düşünülmüş yani. Bu 4 saniye, günümüzde internette bir sayfada ortalama kalma süresi aynı zamanda.

Film olarak film:

Bu bir gelecekbilim.

Bu bir öte-tarih.

Bu bir meta-tarih.

Bu bir kurmaca.

Bu bir gerçek.

Bu bir kurmaca-gerçek gergefi.

Bu bir sinema yapıtı.

Bu bir kısa film.

Bu bir düşünce filmi.

Bu bir tam-kendi yapımı. (Bu tanım, yeni tür bir filmi ve çapraz medyalı Machinima yapımı, bilgisayar oyunundan filme hayran aktarımı filmleri de özellikle içeriyor.)

Saptama: Kurmaca (uzun metrajlı) sinemada / filmde bu türden bir film henüz yapılmadı.

Bu film bir simge: Bir eksodus olarak, sinema ve politika açmazlarını geçip, boşluğa çıkıyor. Nereye gideceği ise belirsiz. (Benzerleri vardır muhakkak ama bizim rasladığımız bu yöndeki ilk örnek bu.)

İlk 40 saniyeden:

Belçika’nın Flaman bölümü Hollanda’ya                                          2030

Moldova Romanya’ya                                                                        2040

İskoçya bağımsız                                                                                  2045

Batı Beyaz Rusya Polonya’ya                                                            2050

Beyaz Rusya (kalanı) Rusya’ya                                                         2050

Baskistan bağımsız (İspanya’dan ve Fransa’dan)                          2055

Doğu Ukrayna Rusya’ya                                                                    2060

Kuzey İrlanda İrlanda’ya                                                                    2060

Kosova Arnavutluk’a                                                                         2065

Kırım Yarımadası Ukrayna’dan Rusya’ya                                        2065

Yorumlarım:

Bunlar gerçekten gündemde olup tartışılan konular. Spekülatif değil. Abartı da yok. Yalnızca yıllar tutmayabilir.

Örnekse, internette izlediğim benzeri gerçek tarih atlası animasyonlarına göre bugünkü AB, bir ara (1400-1600 gibi) 200 ve belki 300 prenslikten oluşurmuş, yalnızca Almanya 100 prenslik diyeyim, siz anlayın. Bizim Anadolu desen, neredeyse 50 beylikten oluşurmuş bir ara (1250-1300 gibi). Yani, bunlar safsata filan değil, gerçek tarih veya gerçek gelecekbilim.

Eksik olan şeyler, AB’nin ne olacağı ve bu türden ayrılmaların savaşsız olamayacağı ve bunların haritada içerilmemesi.

1 versiyon daha olması, konunun olasılık alanını geniş tutuyor ve gerçeklik hissini arttırıyor.

3 milenyumluk gerçek tarih atlasını izledikten sonra, 100 veya 200 yıllık göreli kısa vadeli gelecekbilim bile, kestirilmesi zor geliyor. Geçmişteki hızlı ve yavaş sınır değişimlerinden, hızlı değişim dönemlerinden birindeyiz. Düşünün ki 50 yılda 10-20 sınır değişimi imlenmiş durumda.

İnsan, geçmişte, yani bundan 100 veya 400 yıl önce, bu haritayı çizmek olanaklı olsaydı, sınır değişimlerinin tarihi de değişir miydi merak ediyor doğrusu. Ancak sonuçta, kralların bu haritaların benzerlerini yaptırıp birarada yorumlama olanağı vardı, artı bugünkü politikacılar da, bugünkü kestirimlere bakıp da, yolunu çiziyor falan değil.

*

İzleyici yorumları:

İlk notlar: Kullanıcılar uçmuş. Biz Türkler’inkinden daha korkunç faşizan tartışmalar ve hakaretler uçuşmuş yorum niyetine. Tüm yorumlar öznel, yani bir İtalyan İtalya ile ilgili parça ile ilgilenmiş yalnızca ki bu da feci alaturka bir özellik. Böylelikle, 21. Yüzyıl’da gerçekten gerçekleşebilecek olaylara, o olayların büyük olasılıkla bilfiil içinde yer alacakların tepkilerini şimdiden görmüş olduk.

Sorular:

Avrupa bölünmez bir bütündür, ilelebed payidar kalacaktır. (Meali tam da bu.) 17.09.13, 04:00 (TSİ).

Gibraltar ne olacak? (Her açıdan olumlu bir örnek.) 17.09.13, 01:00. Yorumum: Bence, Fas’ın olacak, çünkü Fas’ın da ‘Megalo İdea’sı var ve  inanmayabilirsiniz ama anayasasında yazılı. O anayasa yazıldığında, Fas’ın altındaki Kuzey Batı Afrika Çölü İspanya’nındı (1970’li yıllardaki atlaslara göreki eski İspanyol Sahrası) ve sonra gerçekten Fas’ın oldu ve şimdi öyle.

İzlanda şimdiki gibi mi kalacak veya? 16.09.13. Yorumum: İzlanda, şimdilik alınmıyor ama AB’ye girmek istiyor ama AB de ortadan kalkacak gibi. Dolayısıyla durumu belirsiz kalır.


Tarih Dersleri: 1


Koyutlar:

Nesnel:

Bir tarihçi değilim, çünkü bir uzman değilim, bir disiplinlerarasıcıyım.

Bunun anlamı şu: Geçmişbilim olarak tarihin 5.000 yıllık Dünya Sistemi modeli ile gelecekbilim olarak fütürolojinin (şimdilik) 5.000 yıllık Dünya Sistemi (+1) modelini sentezlemişlik ve praksislemişlik momentindeyiz.

Öznel:

Geriye doğru 3 kuşaklık, en eskisi ve birinci kuşak Cemal Kutay tipi, ikinci kuşak İlber Ortaylı tipi, en yenisi ve üçüncü kuşak Hakan Erdem tipi olmak üzere, alaturka tarihsicilik çizgisini tümden değilliyoruz. Bu tarihsicilik tipi, kıraathane veya televizyon sohbeti  tipi tarihsicilik olmakta.

Kavramsal çerçeve:

Açıklama:

İnternette 1 veya 2 milenyumluk tarih atlası animasyonları var. Herhangi bir tez önesürdüğümüzde, onlara uymasını veya onlardaki kayıtları nesnel olarak değiştirmesini umarız.

İbrahim Okçuoğlu ve Ebubekir Ceylan nezdinde denenen, Türkler’in tarihini Dünya Sistemi’ne ekleme modelini olumluyoruz. Şu an bunun birçok eksiği olabilir ama  ilerlenen doğrultu uygun.

Tezlerimiz:

Tarihin teolojisi ve teleolojisi yoktur. Yani, insanın bir varlık nedeni ve/ya ebedi hedefi yoktur.

1945 atom bombaları ve 1957 yapay uydu çıkışları nedeniyle, tarihsel koyutlar onyıllardır değillendi ve yoksandı. Yani o olgular nasıl ki insan türünün yok olabileceğini ve başka bir türe kesinkes evrileceğini imledilerse, eğer gelecekbilim olmasa, şu anki geçmişbilim kayıtları toptan tarihin çöplüğüne gitmişti de ortaya kondu. Yine gidecek ama bundan uzağa doğru eksodus da mevcut.

Sözü geçen animasyonlara baktığımızda, tüm tarihin bir itiş-kakış olduğunu görürüz. Tarihin rasgeleliği (raslantısallığı değil, raslantısallık olasılıkla işler ve bir yönelimi vardır ama rasgeleliğin yoktur), onun askeri, siyasi veya iktisadi bir dominant ideoloji ile modellenmesini engelliyor. Ek bilgi: Biz, kültürel (bilimsel, sanatsal, felsefi) tarihi irdelemeyi yeğliyoruz.

Tarihteki birçok bilgi, asla ve kata bir daha bulunamayacak biçimde silindi ama bu Dünya Sistemi modelini geçersizleştirmiyor. Diğer bir deyişle, Dünya Sistemi modeli, epistemolojik belirsizlik alt çizgisini geçti.

Yine de, yeni bulunacak bazı bilgiler, tarih modelini epeyi değiştirebilir, özellikle de Kolomb öncesi Amerikalar’ınkini.

Henüz açıklanmamış ve belki de açıklanamayacak bazı tarihsel olgular var: Örneğin, Mayalar tekerleği bulamamışken, nasıl olup da sıfırı icat edebildiler? Ve asıl soru: Hangisinin icadı daha zor, tekerleğinki mi, sıfırınki mi? (Aynı soru, tarih öncesi için konuşma ve ateş yakma için / olarak geçerli hala.)

Devamı olarak: Kolomb öncesi Amerikalar’ın dikey ve Afro-Avrasya’nın yatay coğrafyasının tam tarihsel modeli ne?

Onun devamı olarak: 50 bin yıl önce Afrika’dan son ve tarihi kuran asıl eksodusumuzu yaptığımızda, (30 bin yıl önce Bering’den Amerikalar’a geçtiğimiz kabul edilinceki) 20 bin yıllık gecikme, nasıl oldu da, tekerleği durdurdu ama sıfırı durdurmadı?

Toparlarsak: Yani, bugün tarih için yanıtlanmış paradigmasallar, yanıtlanmamış paradigmasallarla başabaş durumda gibi. Galiba, bu metin için en önemli tezimiz bu.

Tarih öncesi ile tarih arasındaki yol çatallanmalarının ve yalpaların haritası epeyi eksik durumda. Dolayısıyla, meta-tarihe ve gelecekbilime geçişimizin de yol haritaları için model eksik durumda: En azından şu an için öyle.

Kesin çıkarsama ise şu: Nasıl ki tarım toplumundan avcı toplumuna kezlerce geri dönüş yapıldıysa, tarih sonrasından da tarihe epeyi geri dönüş yaşanıyor ve yaşanacak. Şu anki yeni orta çağ, bu çöküşlerden biri durumunda.

Artı: Nasıl ki tarım toplumu avcı toplumuna göre, başta insan ömrünü kısalttı ve işini daha zorlaştırdıysa, tarih sonrası toplum da tarih toplumu için öyle yapmakta. İnternetin insanları 50 yıllık bir global zorunlu eğitim ertesinde bile, hala daha aptal ve daha cahil yapması ve etkin okuryazarlık düzeyinin giderek gerilemesi, bu konuda örnekler oluşturuyor.

Yine de genel olarak tarih, gerçekten daha zeki ve daha bilgili insana bizi gerçekten götürüyor. Götürdü de...


Çarşamba, Eylül 18, 2013

Hukuk Üzerine Notlar 1

Önbilgi: Bu metin parçacıkları, disiplinlerarasıcı birinin, yaşamın içinden hukuğa bakış açısıyla yazıya geçirildi.

Bu metnin belli bir kavramsal çerçevesi var ama böylesi belki 10 metin sonrasında, haritası tam görülebilir olacak.

0. Hukuğun Temel İlkeleri:

0.1: Hukuk mesleği mensuplarını rahatsız edecek bir saptama olabilir ama kanımızca hukuğun temel ilkeleri uygulamada gerçek olamıyor. Örneğin, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ndeki yaşama hakkı, onyıllar boyunca birilerinin asker kaçaklığından idamını ve hapse konmasını engellemedi. Bugün demokrasi merkezi sayılan ABD’de hala ‘vatana ihanet’ten idam cezası mümkün. Bizde ise, kimi astıkları ve kimi asmayıp besledikleri malum.

1. Hukuğun Neliği:

1.0: Hukuk; ahlak, siyaset ve din ile birlikte insanların birbirleriyle ilişkilerini kurallayan bir disiplindir.

1.1: Dolayısıyla hukuğun, toplumsal olguların ve kuralların neredeyse tamamına yakını gibi, toplumun bırakın tamamını, oldukça düşük bir yüzdesini kapsaması ve/ya memnun etmesi bile mümkün olamayabilir; çünkü malumunuz olduğu üzere hukuk, o yerdeki ve andaki koşulların genelde onyıllar gerisinden ilerler. Bunun temel nedeni, yasaları yapanların ve uygulayanların kendilerini güncelleyemeyecek denli gerontokrat ve muhafazakar oluşudur. Yani bunun nedeni ideolojik olmaktan çok, demografiktir.

2. Hukuğun Uygulanabilirliği:

2.0: Diğer ülkelerde nasıldır bilmiyoruz ama Türkiye’deki yasaların çok önemli bir bölümü uygulanmaz. Örneğin, trafik cezalarının tamamına yakını uygulansaydı, ehliyetli insan kalmazdı ve Türkiye halkı para cezalarını ödemekten iflas ederdi. Artı bilgi-yorum: İnsanlar, yine de trafik kurallarına uymazdı, ayrı konu: Yakını biri kazada ölen biri, hala ölümcül trafik hataları yapabiliyor.

2.1: Neden bilmiyorum, yine ülkemizde hakim inisiyatifi çok yüksek tutuluyor. (Bir de olumsuz olarak bilirkişilerinki.) Sonuçta, bir hakim, neredeyse yasanın dediğinin tersine bile inisiyatif kullanabiliyor. Bu da, mahkemelerde eğer doğru hakime düşersen, paçayı kurtarma eğilimi doğuruyor.

3. Hukuk ile Ahlak, Din ve Siyaset ilintisi:

3.1: Bir önceki maddede sözü edilen hakim inisiyatifi; ahlaki, dini ve siyasi yönde etkilenebiliyor. Sonuçta mümin bir hakimin İslam’a hakaret maddesini nasıl yorumlayabileceği bellidir.

3.2: Görenekler, ülkemizde yasaların yorumlanmasında ağırlık taşıyor. İnkılap yasalarının 70. yılında bile imam nikahlı epeyi milletvekilimiz olabiliyor örneğin. Kimse de, onları gündelik yaşamda ayıplamıyor.

4. Hukukta Pratik-Teorik Çelişkisi:

4.1: Bu ülkede asker kaçaklığının cezası yıllarca 3,5 yıl hapis oldu. Aynı asker kaçakları (ki 100 binden fazla idi sayıları), bedelli askerlik çıkınca, hiçbir ceza almadılar. Sonuçta yaratılan durum, suçsuz ceza ve cezasız suç ikilemi oldu.

4.2: Üçüncü maddede ele aldığımız imam nikahlılar varken ve bu suçken ortada ceza (ve hatta yargılama) olmaması durumu, genelde bir alaturka ‘abi idare et’ durumu yarattı. Hukuk bu yıvaşıklığı hiç kaldırmayacak alanlardan biri. Şeriatın kestiği elin acımaması için, şeriatın muallak ve çift değer yargılı ve uygulamalı olmaması gerekir. Buradaki durum şu: Beykoz’da imam nikahlılara devlet nikahı kıyılırken, belki de o törene katılanlardan biri olan imam nikahlı bir milletvekili hala hiçbirşey yapmıyor, yani durumunu değiştirmeyi düşünmüyor.

5. Hukuğun İnandırıcılığı:

Hukuk hiç inandırıcı bir kurum değil. Yukarıda sayılanlar nedeniyle değil. Ondan önce, toplumsallığın ve devletin çözüldüğü ve inandırıcı olmadığı bir dönemde yaşadığımız için ki bu durum, hukuk tarihi için çok ilginç bir vaka nüvis şerhi olmakta.

Çıkış:

Bu metin, biyografi pratiğimizde yaşadığımız hukuksal paradokslar gözönüne alarak yazıldı.

Devamı metinlerin de olmasını tasarlıyoruz.


Suriye’de Kimyasal Silahlar Konusu




Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddialarının sonucu bir türlü açıklığa kavuşturulamadı.

Konuya başlamadan önce bazı koyutları belirtmek yararlı olabilir:

Kimyasal silahların tüm çeşitleri ve ölümlerdeki tüm belirtilerin listesi var mıdır, yok mudur, kamuya açık duruma getirilmesi gerekli.

Halihazırdaki kimyasal silahların hemen tamamının 3. Dünya ülkelerine satanlar G-8 ülkeleri.

En önemlisi şu:

Kimyasal silah kullanımının insanlık suçu sayılması konusunda boşluklar var:

Savaşlarda askerlerden çok siviller ölür. O eskidenmiş: 2 ordu, yerleşim merkezlerinden uzak yerlerde meydan muharebesi yaparmış. Şimdiki savaşlar kent merkezlerinde sürüyor. Eh, kaza kurşunu da epeyi bol oluyor.

En kritiği de şu:

Eski Yugoslavya iç savaşları sonrasında, Sırbistan halkı neredeyse toptan yargılanacaktı. Bu er veya geç olacak. İdam suçunun kalkması da henüz mümkün değil. Yani, yakın gelecekte bazı halklar topluca idama mahkum edilebilir.

Sonuçta, vatana ihanetten söz ediliyor ve bu suç ABD’de de idam cezası talebiyle yargılanabiliyor, hem de ortada hiçbir silah kullanımı yokken, en son Snowden olayında olduğu gibi.

Yani:

Hüküm süren iktidara karşı çıkan kendi halkını toptan ölüme mahkum eden bir hükümet yetkilisi, bunu kalkıp da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde pekala savunabilir.

Yani:

Tarihte bazı hukuksal durumlar, epeyi çetrefilli olabilir. Suçun, suçlunun ve cezanın tanımı olamayabilir.

Gelelim vakaya:

Suriye’deki kimyasal kullanımı konusunda en üst düzey yetkililerden biri Türk (Ahmet Üzümcü) imiş ve onunla bir söyleşi yapılmış. Onun dediklerine bakalım:

(İlginç olan, kimyasal silah kullanımının incelenmesi için ilk kez Suriye hükümeti başvurmuş olması.)

“19 Mart’ta ilk kez Suriye hükümeti kullanım iddiasıyla müracaat ettiğinde Genel Sekreter’e orayı belirtmişti. Daha sonra aynı yeri İngiltere, ABD, Fransa, hatta Rusya da, kullanıldığı iddiasıyla geldiler. Tüm ilgili devletler Khan Al Asal’da kimyasal silah kullanıldığını iddia ediyorlar.”


Yani, bu türden bir silahı ilk kezinde muhalefet kullanmış olabilir. Hala da durum öyle.

Soruşturma sürecinde ise çatlak var.

“Bu soruşturma kapsamında Genel Sekreter’in kararıyla BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri bu soruşturmanın dışında bırakıldılar. Gerek soruşturma heyetinin oluşumu bakımından, gerek laboratuvarlar bakımından P5 (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) uyrukluları ve laboratuvarlarını soruşturma dışında bırakma kararı aldık.”

İyi de, çok özel durumlar dışında o silahlar üreten de oraya ileten de, bu ülkelerden birinin vatandaşları zaten. Suriye uzay teknolojisi üretmiş falan değil henüz. En azından bazı kimyasal silahların teknolojisi de, zor bir teknolojidir, iz bırakmamak açısından.

“Şu anki kanı kimyasal kullanıldığı yönünde değil mi?

Birçok uzman görüntülere baktığı zaman bunun toksik bir madde sonucu olduğunu düşünüyor. Ama bu nedir, kimin tarafından kullanılmıştır bu konulara yorum getirmek mümkün değil.”

Demek ki kimyasal silahların izi, aylar bazında silinebiliyor. Demek ki birileri bundan böyle zaman geçirme taktiğini hep kullanacak.

“David Cameron, ‘Elimizde kendi laboratuvarlarımızda incelettiğimiz bulgular var’ dedi. Washington yine benzer bir eminlikle ‘Sarin gazı kullanıldı’ dedi. Siz kurum olarak bu kadar ince eleyip sık dokurken, o ülkeler nasıl kesin yorumlar yapabiliyor?

Bizim prosedürlerimiz çok kesin ve belgelere bağlanmış usuller ve bu usullerin dışına çıkmamız mümkün değil. Mesela ‘chain of custody’ diye bir usul var. Bu çerçevede örneklerin soruşturma heyeti mensuplarınca alınması gerekiyor. Başka biri tarafından alınan örnekleri bizim laboratuvarlarımızda inceletmemiz usule uygun değil. Ben bahsettiğiniz ülkelerin bulgularının doğru ya da yanlış olduğunu söyleyebilecek durumda değilim. Anlıyorum ki onlar bazı örnekleri elde etmişler ve bir şekilde tahlil ettirmişler. Tabi ki tahlil yeteneklerini de sorgulamıyorum. Gayet mücehhes laboratuvarları var. Fakat bizim uluslararası, ehil, teknik bir soruşturma komisyonun yaptığı soruşturmayla o farklı bir şey. Bizim o soruşturmanın farklı aşamaları sonuçlanmadan herhangi bir kanaatte bulunmamız mümkün değil. Usullerimiz farklı, öyle söyleyeyim.”

Öncelikle şu kesin:

ABD ve İngiltere yetkilileri bu konuda daha önce yalan söyledi.

Devamında ise:

Kurumun yavaş ve bürokratik işlemesi ise, onlar karar alana kadar savaşın bitebileceği bir durum yaratmış çoktan.

“1995 yılında biliyorsunuz Tokyo’da, metroda sarin gazı kullanıldı. Ortaya çıktı ki bunu çok küçük çaplı bir laboratuvarda üretebilmişler.”

Söyleşiyi veren kişi, bir uzman açısından olmaması gereken bilgisel senkoplar yaratmış:

Olayın bilgisini o sarin gazını üretenler bilmiyor olabilir. Atom bombası konusunda da öyle. İlk atom bombası bilgisini üretenler ile kullananlar bambaşka kişilerdi. Bu bir.

O bilginin o kullanıcılara ulaşma yolu ise karmaşık bir konu.

Şöyle örnekleyelim:

Lübnan’daki sağ ve sol teröristleri 1970’lerde aynı kişiler eğitmiştir zamanında. Bu nedenle, terör ve kontr-terör davranışları epeyi benzer olur. (Şimdilerde öyle değil.) Bu iki.

Kimyasal silah konusunda da böyle: Suriyeliler (ister devlet, ister muhalefet tarafı), o silahı kendi ülkelerinde minicik laboratuarlarda yapmış olabilir. O bilgileri her 2 tarafa da sağlayan kişiler aynı olabilir. O nedenle, kimyasal silah kullanımının hangi tarafça yapılmış olduğu muallakta kalıyor şimdilik.

Zamanında teröristin biri, bombalı suikastlarda, çift düzenek kullanımı yoluna gitti. (Herhalde tedbirli ve işini seven biri idi.) Sonra bu moda oldu. Uğur Mumcu dahil, epeyi hedef bu yolla yok edilir oldu. Yine de, dikkatli ve bilgili biri, o çok hatlı bombalar arasındaki nüansları ayırt edebilir.

Bu kimyasal silah kullanımında da böyle nüanslar vardır muhakkak. Ancak, ne yetkili, ne de G-7 iktidarları buna dikkat etmiyor bile.

“Peki kim kullandı sorusuna kim cevap verecek o halde?

Genel Sekreter doğrusu bunu BM Güvenlik Konseyi’nin ele alması gerektiğini düşünüyor. Güvenlik Konseyi daha geniş bir araştırma yapılmasına karar verirse bunu kim yapar bilemiyorum. Çünkü bu başka türlü bir kriminal soruşturma gerektirir.

Onu da siz yapamaz mısınız?

Bizim yeteneklerimizin buna yeterli olacağını zannetmiyorum.”

Vurguladığımız da bu zaten. Yalnızca, buna izin verilmeyeceği ve bu söyleşiyi yapan kişinin buna cesaret edemiyebileceği söylenmemiş. Sonuçta, ya görevinden alınır, ya da bir tarfik kazasında erkenden ölür. Hep böyle olmakta.

Konu uzayıp gidiyor.

En son bir saptama daha var, onunla konuyu bağlamış olalım:

“Savaş ortamında bunların bizim kurallarımıza göre imhası çok zor. Hemen hemen imkânsız. Fakat eğer mümkün olsaydı, bunlar herhalde bir-iki yerde toplanıp imha tesisleri kurulduktan sonra çeşitli yöntemlerle imha edilirdi. Çeşitli yöntemler var. Mesela Çin’de II. Dünya Savaşı’ndan sonra terk edilmiş olan kimyasal silahlar var. Bunlar kullanılamaz halde, fakat insanlar temas ederlerse zarar görebiliyorlar. Bulundukları yerler de tam bilinmiyor. Bunları bir yerde topluyorlar ve patlayıcıya sarılıp imha ediliyor. Belli bir şiddetle patlatıldığı zaman kalan küller başka bir süreçten geçirildikten sonra zararsız hale getiriliyor. İmha yöntemleri çeşitli, fakat savaş ortamında bunları yapmak mümkün değil.”

Aslına bakılırsa, tam tersi. Sonuçta, savaşta zaten siviller ölüyor ve her iki tarafın da buna aldırdığı falan yok. Ancak, söyleşiyi yapan kişi, bu saptamasının o silahların asla ve kata bulunamamasına yol açacağını, bu silahların da onyıllar sonra bile etkili olacağını, şimdiki davranışının sonuçta yine epey sivilin ölümüne yol açacağını ya öngöremiyor, ya da biliyor da söyleyemiyor.

Son saptamalar:

Kimsenin ne olduğuna aldırdığı yok. Bulunmasını isteyenler yalnızca slaktivist davranmış oluyor.

İstenirse, biraz daha telafatla hem silahlar bulunur, hem yok edilir, hem de gerekli kişiler bulunup cezalandırılır. Böylesi bir kör oyunu, yalnızca kurallara uygun davranmış görünme isteğidir.

En önemlisi:

Bu hamama girersen, terlesin. Bu mevkideysen, epeyi sorumluluğun var demektir. Bunlardan en önemlisi, dezenformasyon yapmamaktır.

Doktor House ne demişti?:

“Bir bilgi varsa, sen onu bilmiyorsan, suçtur.

Biliyor da kullanmıyorsan, yine suçtur.

Başkaları bilmiyor da sen öğretmiyorsan yine suçtur.”

Yani, hukuk ilkeleri ve yasalar gibi...

Ya da, bazı bilgiler öldürür...


Salı, Eylül 17, 2013

Tarım Havzası ve Türkler'in Anavatanı

Türkler’in anavatanı olan iç deniz, bugünkü Tarım Havzası’nda olmak zorunda.

10 bin yıl önceki Asya buzulları, tam da o bölgenin sınırlarındaydılar. Yani, baharda eriyen buzullar bir gölü besleyebilirdi.









Gölün kuruması iklim ve akarsu yataklarının değişimiyle olmuş olabilir. Benzeri bir coğrafi oluşum, Orta-Batı Afrika’daki ırmaklarda ve şimdilerde kuruyan eski bir gölde mevcut.

Şerh: Çad Gölü ve Aral Gölü, insanlar tarafından gölü besleyen ırmakların yolu değiştirelerek kurutuldu. Bizde de, Burdur Gölü aynı yolda. Çok çok az bir olasılıkla, eğer göl çok sığ idiyse, insan eliyle de kurutulmuş olabilir, isteyerek veya istemeyerek...

Burada ilginç olan, sözlü tarihin buradaki hesapta 8 milenyum falan dayanması. O göl son 5 milenyumdaki yazılı tarihte mevcut değil çünkü. Türkler de yazıya 500’de falan geçti ki Orhun Yazıtları’nda bu konu var mı bilmiyorum.


(17 Eylül 2013)

Türkler'in Anavatanı





Türkler’in efsanelerindeki kurumuş iç denizin tabanı, ‘Tarim Basin’dir (Türkçe’sini bilmiyorum). O zamanlar için, kuzeyinde buzullar, güneyinde Himalayalar mevcut. Aynı Tuz Gölü civarı gibi, orası da tabanı düz bir yer, yani bir denizin en dip bölümü. (bakınız ‘Google Earth) (31 Ağustos 2011)

Pazartesi, Eylül 16, 2013

Wittgenstein Soruşturmaları 1



Gün gelip de, Wittgenstein’ı bu denli değilleyeceğim (negasyon kere negasyon) hiç aklıma gelmezdi. Yine de, onun tuhaf bir ‘sence of humor’u olabileceğini bildiğimden dolayı, eserlerinde bir tür aşılacak (trans gelecek kipi olacak) bazı kodlama dizileri de bırakmış olabileceğini hesaba katıyorum. Sonuçta, bir mantıkçının / dilbilimcinin zeka oyunlarını sevmemesini umamazdım.

Gelelim soruşturmamıza:

Alıntı:

“Kullandığınız sözcükler, ‘güzel’ ve ‘sevimli’ sözcüklerinden çok, ‘doğru’ ya da ‘uygun’ sözcüklerine (gündelik konuşmada kullanıldıkları biçimleriyle) daha yakındır.”

(Kaynak: Estetik, Ruhbilim, Dinsel İnanç Üstüne Dersler ile Söyleşiler, sayfa:15. Şerh: Bu düşünceler Wittgenstein’ın ama arada öğrenci aktarımı var, çünkü bunlar ders notları.)

Yorum:

Önyorum:

Burada, bu türden tanım boşluğunu ondan hiç bekleyemeyeceğimiz bir biçimde, Wittgenstein’ın renk metinlerinde de yapmış olduğunu imlemek gerekli. Sanki, tanımın kantarının topuzunu tutturamıyormuş gibi ki bu bir bilimci, bir matematikçi ve bir mantıkçı için utanç verici bir durumdur. Belki de Wittgensten, bu utangaçlığı seviyordu, inanın bilemiyorum.

Yorum yorum:

‘Uygun’, ‘ahenkli’ de demektir. ‘Ahenkli’ de, ‘güzel’ ve ‘sevimli’ de demektir.

Zaten örneğin doğru nota, doğru ahenk (burada armoni veya kontrpuan) demektir.

Doğru ahenk de, buna tümüyle katılamasak da, en azından Avrupa Klasik Müziği için. güzel ve sevimli olabilir. Çok az durumda olmayabilir, özellikle de öyle olması istenmişse. Bu da gözardı edilebilir. En azından bu koşullarda.

Yani Wittgenstein, yapması gerekeni hiç yapmıyor: Anlam açıkseçikleştirmesi ve berraklaştırması eksikliğinde veya durmasında asılı kalıveriyor.

Bunun da nedeni, bir sözcük için bir ve yalnız bir anlam tanımı peşinde koşması. (Ya da başka bir deyişle, tümevarımla tümdengelimin yönlerini şaşırıyor.)

Bu çaba, tam da burada sıfırlanıyor, olumsuzlanıyor, geçersizleniyor, vb, vd... (Negasyonlardan negasyon beğen Wittgenstein.)

Epeyi çok onyıllar içeren sözlükler tarihinde, nedense yakın anlamlılık pek çalışılmamış bir alan olarak kalmış gibi. Oysa ki uzak, yakın ve serbest çağrışım, yani anlam çağrışımları, tümüyle bu alanın konusu durumunda.

Yakın anlamlar, hem kültürel (belli bir yeran momenti olarak), hem de zihinsel (belli bir biyografik yeran olarak) listelenebilir. İngilizce’deki ‘theasaraus’lar basıldıkları (veya ilk derlendikleri) an bu işlevi kültür için yerine getirir ama onlar da 1., 2., ... . n. gibi bir anlam yakınlığı / uzaklığı derecelendirmesi yapmazlar. Wikipedia, bunu çok kullanılan belli sözcükler için, ayraç içinde alt anlam alanı koyarak kolayca hallediyor: Örneğin ‘James Bond’, ‘çiigiroman, ‘roman, ‘film’, vd...

Bunu 30 yıla yakın bir süre öncesinde, bir dnas tiyatrosu projesinin n çalışması niyetine bir grup çalışmasıyla yaptığımızda, Türkçe’deki duygu sözcüklerini ve çağrıştırdıkları duygu sözcüklerini listeleyince, açıkaçası zihinbilimin tüm duygu tanımlarını değilleyen ilintiler görmüştük. Bunu da, belli bir devinim yapan bir dansçının veya belli bir besteyi dinleyen bir dinleyicinin duygularının akışını sözcükler bazında kaydettirerek göstermiştik. Bu çalışmayı yapan 3 kişiydik, birimiz disiplinlerarasıcıydı, biri müzisyendi, biri dansçıydı. Böylelikle, bugün bile hala bazı notları duran bir biçimde, karşımıza hem müzikteki, hem danstaki, hem de sözdilindeki duygu tanımlarının geçersiz olduğu ortaya çıkmıştı, tanıklı ve kayıtlı olarak.

Wittgenstein’in boşluğu, kendisi de bir disiplinlerarasıcısı ve çokdisiplinlici iken, bunlar ıskalamasında...

Bunu renkler konusunda da aynı izlekte yinelemiş.

En ağır saptama-suçlama:

Wittgenstein, felsefi soruşturmalarında sorgulama yapmıyor, özellikle de öz-sorgulama. Yani, bildiklerini (aslında bildiğini sandıklarını) tartmıyor ki bu berbat bir davranış: Kişiyi sırılsıklam eksi zekalı ve eksi bilgili (artı bilmediğini bilmez) gösterir, göstermiş de...

Daha ötesine vicdanımız elvermedi.

Es.


Sınıflararası Orji

Yerleşik söylemde, sınıfların mensuplarının statülerinin sabit olduğu, yani sınıf değiştirme diye bir şey olmadığı önesürülür. Ancak, genelgeçer tanımların epeyisinde olduğu üzere, bunda da gerçekler, varsayımı / koyutu / dogmayı aşar. Marksist sayılan tarihçi Braudel de, 500 yıllık kapitalizm tarihinde, Avrupa’daki bu tür sınıfsal iniş çıkışların izini istatistiklerle sürer.

Son 50 yılın Türkiye’sisinde de bu türden vakalar yaşandı:

Kentli-öylü orjisi:

1960’larda başlatılan ve bir ara İkinci Sanayileşme olarak da nitelenen, 3. Dünya’nın sanayileşmesi sürecinde, o ülkelerde kentli nüfusun oranı çok hızlı arttı ve eski çiftçiler yeni işçi oldu.

Bizde ise, zenginkondu türü sınıf atlama orjisi şöyle yaşandı:

Bir:

Alamancılar 50 yılda Almanya’da 50 milyar avroluk yatırımın sahibi ve Türkiye’ye de bu sürede 100 milyar avrodan çok para göndermiş oldular. Bu süreç, 2 milyonluk ana akım işçi göçmenin dörtte birinden azı için gerçeksendi. Onlar bile, zengin olurken bile, yeşil sermayeye yüz milyonlarca avro kaptırmaktan kurtulamadı. Eh, sınıf orjisi bu zaten: İt ite, it de kuyduğuna ya da aynı adla kitabı yazıldığı gibi ‘nöbetleşe yoksulluk’.

İki:

Kapıcı tipi sınıf atlama şöyle oldu: Bir ara 500 bin kişi olan kapıcılar, karılarını temizlikçi, çocuklarını ise başlarda çırak ve sonralarında selpak satıcısı olarak emekselce sömürdü. Yine de bir kapıcı, o zamanlar global sermaye birikimi henüz bu kadar şişirilmemiş olduğu için, ancak 20-25 yılda bir daire alabildi. Kapıcı sınıf orjisinin alameti farikası da oradadır: Her kapıcı, en çok veya en son çalıştığı apartmandan daire satın alır, köşeye kurulur.

Hem Alamancılar, hem de kapıcılar, sınıfiçi orji olarak şunu yaptılar: Kendilerinden az sonra kente gelenleri dağdan inme veya görmemiş diye aşağıladılar.

Proleterya-burjuva orjisi:

Bu epeyi pozisyonda yaşandı. Birkaçını örnekleyelim:

Bir:

Taşralı girişimcilerin büyükkentli girişimcileri şeyttirmesi. En son AKP modelinde ama aslında taa 1950’lerden beridir her pozisyonda bunun benzeri vakalar yaşandı. En bilineni TÜSİAD-MÜSİAD şeysidir. Taşralı girişimciler sıfır sermaye ile girişim yapabilme becerisini de gösterdiler. Sermaye ya matriyarkal yastık altından, ya da devlet babanın kesesinden geldi.

İki:

1980 öncesinde, DİSK örneğinde somutlaşan güçlü işçi sınıfı, kalıcı emekçi hakları yasaları ve hukuğu yerine, devrim ile uğraşıp, önceleri grevlerle sermayeyi parmağında oynatıp onları şeyttirdiler, sonra da gülme sırasının onlara geldiğini düşünen Narin tipi sermaye, onların anasını ağlattı ve hala da ağlatıyor.

Genel:

Buradaki tüm panoramalarda genel davranış, lümpenlik ve şeyselleşmişlik üzerine dayalı. Burada yabancılaşmadan söz edilmiyor.: Herkes ne yaptığını domuz gibi biliyordu.

Bu türden makro-makro ekonomik ve sosyolojik davranışlar, yeni orta çağın gelişinde epeyi etkili oldu. Çünkü geçmişte de benzeri bir dejenerasyonda süreç, aristokrasinin çöküp, burjuvazi-aristokrasi sınıflararası orjisinin yaşanmasına dek gitmişti.

Es.


Cumartesi, Eylül 14, 2013

Apple Ters Köşeye mi Yatırdı?



Bir haber:

“... Az değinilen, ancak Apple’ın uzun dönemli başarısında büyük rol oynayacak bir teknoloji, iPhone 5S’in içinde yer alan ve tüm hareketleri algılayabilen yeni bir çip.

iPhone’un A7 işlemcisi içinde yer alan M7 adındaki çip, geliştiricilere sağlık-denetleyici cihaz ve uygulamalar yapmaları için fırsatlar sunarken, diğer elektronik cihazlar için de aynı imkanı veriyor. M7, aynı zamanda, gelecek yıl piyasaya sürülmesi beklenen, fitness ölçüm cihazı ve akıllı telefon aksesuarı iWatch’un önünü açan teknolojinin kendisi.

Forrester Research araştırma şirketinde mobil analisti olan Sarah Rotman Epps, ‘M7, çok daha güçlü giyilebilir cihazlara sahip olabileceğinizi ve iPhone’un çevresini takip etmek konusunda daha hassas olacağı anlamına geliyor... iPhone’un çekirdek yeteneklerini artıran M7, Apple veya bir başka firma tarafından yapılmış olması önemsenmeden, aynı zamanda telefonu giyilebilir akseuarlar için bir merkez haline getiriyor’ dedi.”


İlginç bir moment:

Hem bu ilk kez olmuyor, hem bu Apple’ın bu türden ilk hamlesi değil.

Intel, işlemci pazarında tekelleşirken böyle yapmıştı. (Şu an Intel artık geçildi.)

Apple da, akıllı saat pili tasarımmında böyle yapmıştı. (Şu an, o konudaki başlangıç düşüncesi kendine ait olan Apple, akıllı saatta geçildi.)

Apple şimdi de böyle yapmış:

Yani, bileşik ve yeni bir teknolojik ürünün alt-bileşenlerinden birinde uzmanlaşıp, o alanda tekeli ele almak.

Yani Apple, akıllı saat pili ve M7 tasarımı ile teknolojinin evrimini hem belli bir yönde tasarlıyor, hem de o yöne gitmesi için onu zorluyor duruma geçti.

Karşılaştır ve karşılaştır yapalım:

Google ilk ara motoru olmamasına karşın, orada uzmanlaştığında, bugün için arayı çok açabilme şansını da yakalamış oldu ama Google bugün binde bir verimle falan çalışıyor. Diğerleri ise o kadarla bile çalışamıyor. Yani Google bu alanda zararlı konumda artık.

Burada sorun hep aynı:

En önde gidenin, birinci olmanın konumsal davranışıyla teknolojik evrimi durdurması ki bu hala 1970 modeli yazılım tasarımları kullanmamız gibi fahiş sonuçlar doğurdu çoktan.

Akıllı saat pili değil ama M7 teknolojisi de, çok önemli olan sağlıksal sanal taramayı dar bir alana sıkıştırabilir. Çünkü Apple, onu hızlı ve çok ucuza üretebilir ve satabilir duruma gelecek az zamanda. Sonra da diğerlerini frenleyecek. Kendi, gaza daha da basmayacak.

Tüm büyük devletlerin zaman içinde statikleşmesi gibi, tüm büyük şirketler de öyle oluyor.

Gördüğümüz moment bu ama kesin konuşmak için henüz zaman var. Tarih ve gelecekbilim bu, hiç belli olmaz.

Bir sonraki metne geçen bir ara şerh:

Giyilebilir bilgisayar seçimi, daha çok askeri bir seçim ve bunu askerler bile henüz yapmadı ya da kesinleştirmedi. Uzay teknolojisinin özel sektöre geçmesi türü bir dönüşümün habercisi olabilir bu ama bize pek de öyle gelmiyor açıkçası. Yine de, Apple’ın yeni CEO’larının o giyilebilir teknolojide birşeyler gördüğü kesin: Bunu kaale almamak olmaz.


Cuma, Eylül 13, 2013

Üsküdar İzlenimleri: Bir Semti Tanımlamak




11 Eylül 2013, 11:30-13:30.

Yoklar:

Trafik berbat. Taksi durağı yok.

Yeşillik yok. Park hiç yok.

Çarşaflı kadın yok.

Kürt yok. Çingene yok. Sarı kafalı, muhtemelen Boşnak var.

Hoparlörlü kamyonetli seyyar sebze meyve satıcıları yok. Gürültüleri de yok. Belki dolanmaları yasaktır.

BİM, Şok, Dia yok. Kiler var. Şaşırdım. Demek ki bunun da tarikatı var.

Manav, kasap, bakkal türü, her mahallede bulunan dükkanlar yok. Tüm alışveriş yerleri aşağıda sahilde. Söz  edilen alan, 2x1 kilometrelik.

Tekel bayii yok.

Meyhane yok.

Postane göremedim.

Karakol görmedim.

Börekçi yok. Pastane var.

Parti tabelaları ve flamaları yok.

Futbol sahası, halı saha, basketbol sahası yok.

Çöp konteynırı yok. Evsel atık kutusu var.

Sokak köpeği yok. Sokak kedisi göreli az var.

Azlar:

Muhtarlıklar ortalıkta değil. Birini buldum sanırken, taşındığını öğrendim.

Eczane az gibi. Kasımpaşa’dakilerden az örneğin.

Az esiyor veya hiç esmiyor gibi. (Üsküdarlılar, nedense oranın çok estiğini önesürer.) Hava kirliliği tabakası, 2 kilometrelik sarı bulanık bir katman olarak her yerde İstanbul’un tepesindeydi. (Ortalamadan 5-10 derece daha sıcak, bulutsuz, yağmursuz, rüzgarsız bir Eylül günü idi.)

Varlar / Çoklar:

Cami çok. Fatih’ten bile daha çok.

Camilerde ihtiyarlar çok. Camilerde oturacak yerler çok. Cam yanı beton park gibi Üsküdar’da.

Başı açık çok.

Sallapati bir mahalle yaşantısı var.

Salaşlık var ama Rumelihisarı’nınkinden farklı bir salaşlık.

Sabah kahvaltısını parayla yapan çok, Beyoğlu’ndan bile çok.

Boştagezer çok.

Çocuk çok. Balkonlara evkadını çok.

Daha bir taşralılık var.

1913, 1963, 2013 modeli evler var, oran: % 1, 74, 25. Jentrifkasyon var. Çok yakında son 2 oran % 25, 74 olur. O % 1’lik evler de jentrifikasyon sürecinde yenilenip sağ kalacak, Kasımpaşa’da öyle oluyor.

Sakinlik var.

Ulaşım deniz üzerinden çok gibi. 10 dakikada bir vapur olan başka semt yok bildiğim kadarıyla. (20 dakikada bir var epeyi.)

Özel araba çok. Lüks araba ana caddede vardı.

Banka ve bankamatik bol.

2 kilometrelik caddeden aşağıya bakınca, silme beton blok dolu. Öyle ki aradaki Boğaz hiç yokmuş gibi, sekmeden karşıdaki bloklar devam ediyor gibi görünüyor.

Ana caddede arabalar parketmiş ve trafiği sıfırlamıştı. Ortalıkta 2 kilometre boyunca hiç resmi görevli yoktu.

Tüm sayılanlar, aşırı kapalı aile yaşamı, sıfır gece yaşamı demek.

Kaç göç yoktu.

*

Ah gavur İstanbul ah...

(Bundan sonrası ‘Gavur İstanbul’ metnidir.)


Gavur İstanbul



Roma ve İstanbul büyükkentleri; hem devletlerin, hem de uygarlıkların başkenti olabilmiş ve yüzyıllar boyunca hem uygarların, hem de barbarların iştahını kabartmıştır. Ne de olsa, hazıra konmak insanın doğasında var gibi.

İstanbul da, hiç olmazsa 400-1600 arasında, gerçekten dünyanın başkenti olmuş sayılabilir.

Dolayısıyla, hem Batılı, hem de Doğulu istilacıları cezbetmiş bu kent. Yani, bizler İstanbul’u fethetmeden önce, Latinler / Katolikler kentin epeyi canına okumuşlar. Gavur Beyoğlu, taa 1200’lerden ve Latin İmapratorluğu’ndan kalma bir yerleşim kurulumudur.

İstanbul’da 72,5 millet olduğu söylenir. Çingeneler, o buçukuncu sayılır ama bugün Kasımpaşa’da 3 Çingene altetnisi ve mahallesi bulunduğuna göre, onlar da 1’den çok gavur sayılabilir. Not: Eskiden insandan sayılmayan Çingeneler’in, Fatih İstanbul’u şeyttrirkene, tek onların zanaatı olan gemi mıhı yapımı sayesinde, Kartaca ve öküz derisi hesabı, sağ bacaklarıyla İstanbul’a Kasımpaşa üzerinden girmişler ve bir daha da çıkmamışlardır. (Eskiden İstanbul’a özel izinle ve pasaportla girilirmiş efenim.)

Çağlar boyunca kültürlerin yoğrulması ve harmanlanmasında temel faktör olan göç olgusu, 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ayrı bir akış kazandı: Bugün 4 milyon Türk yurtdışında ki bu o zamanki nüfusun % 10’u eder. Alamancılar’ın ne denli gavur kırması olduğunu okurlarımıza bırakıyoruz.

1980’lerin iç savaşı ve neo-liberalizmi üstüste binince, Türkiye sınırları kevgire döndü. Şu anda kabul edilen resmi veri, yıllık 250 bin kişinin bizi transit-aktarma ülke olarak kullandığı yönünde.



Bu transitlerin bir bölümü elbette TC sınırları içinde istopluyor. Örneğin, 1980 sonrasında 1 milyon gayrımüslim / laik İran vatandaşı ülkülerinden tüymüş ve bir bölümü hala öyle olmak üzere, Türkiye’de istoplamıştı, bu olguya bizzat tanığımdır.

Evren sayesinde ülkemize gayrınizami çift dalan Arap lümpen küçük sermayesi, hala öyle olmak üzere, en azından ramazanlarda para yemek üzere, ülkemizi peçete niyetine kullanır oldu. Büyük olanı ise, bizi tuvalet kağıdı niyetine kullanıp, sevda tepelerimizi fethediyor ama Tayyip gibiler, onları yeniden fetih (reconquisition) eylemeye hiç mi hiç niyetlenmiyor nedense.

1990 ertesinde ise, önce Doğu Avrupa, sonrasında öyle denilen Türki cumhuriyetler vatandaşları da, ülkemizi ‘yine de şahlanıyor ammaan’ biçiminde resmen fetih eylediler.

Afrika konusu ise bambaşka bir alem. 1980 öncesinde BÜ yatakhanelerinde çürümelerini neredeyse seyredeceğimiz siyahiler, son 10 yılda ülkemizin kaçak parfüm ve saat pazarını tekellerine aldılar. Bugün Tarlabaşı, Dolapdere ve Kasımpaşa apartmanlarının bodrum dairelerinin neredeyse tamamında onlar mukim. Üstelik siyahi kardeşlerimiz, 1990’lı yıllarda ufak bir Silopi sürgünü ve linç dalgasını da göğüslemişlerdi.

Resmi abilerimiz arada bir ağızlarından, ülkemizde 1 milyon kaçak gavur işçi ve 500 bin kaçak hayat kadını (bilinen adıyla ‘Nataşa’) bulunduğu bilgilerini kaçırıveriyorlar.



Ülkemizdeki nüfus sayımlarında 1965’ kadar sorulan anadil sorusu sayesinde, ülkemizde 100’ün üzerinde halk olduğunu biliyoruz. Buna Roma zamanında Anadolu’ya savaşmaya gelip yerleşen 40 bin Katalon gibiler dahil değil.

Yukarıda sayılan göçsel akımlarla bu sayı 150’yi geçmiştir.

Devamında:

1965 ertesinde satımı yasaklanan Batı kökenli vatandaş mülkleri, son yıllarda kağıt üzerinde onların torunlarına geçince, sarıkafalar da İstanbul’da çoğaldı ve orayı yeniden ve bir daha gavurlaştırıyor.

Jentrifikasyon; kilise, Catehay vakfı, bürokrasi, vd sayesinde, mülkler kağıt üzerinde epeyi el değiştirip, büyük sermayenin koynuna giriveriyor. Örneğin, 5 yıl önce girilmez olan Beyoğlu ara sokakları, hostellerle ve ‘apart’larla dolup taştı şimdiden.

Devlet-i alimiz ise, bunu defterdarlık üzerinden yapıp, 100 yaşını geçmiş görünen mülk sahiplerinin mülklerini devletin hanesine kaydedip, sonra bunu ilk iktidar partisi destekçisine devir eylemekte de epey başarılı oldu.



Arada bir gerçek daha var:

1980 sonrasında kentlileşen 15 milyon kişi, her dini bayramda ve yaz tatillerinde şehirlerarası yolculuk yapıyor, yani ‘hadi köyümüze geri dönelim’ oluyor. Yazın İstanbul’da trafik falan kalmamasından bu belli zaten. Sevgili AKP hükümetlerimiz ise, okulların yaz tatil süreleriyle oynayıp, bunu ‘ceteris paribus’lu bir deney kıldı.

Böylelikle, 15 milyonluk İstanbul’un nüfusunun tamamına yakını yeni vatandaşlı oldu. O ‘eski İstanbullular’ geyiği de, saçmalığını kanıtlamış oldu. Sahiplerin kölelere semerlik etmesi, ancak Genet oyunlarında olur. Eskiğ İstanbullular da öyle yaptılar.

Bu durum, şahane bir açıkhava tımarhanesi sayın seyirciler, pardon muazzam bir antropolojik deney.

Neleri gözlüyoruz bu kobaylarda efenim?:

Bir: Köylü kente ve kentliye her daim düşmandı ve hala da öyle.

İki: Kent kültürü çok kırılgan.Yeni orta çağ dönemi, bir kez daha bu kültürün çöküşüne ve dağılmasına tanık oluyor. İstanbul ve öyle denilen İstanbullular da öyle.

Üç: İstanbul hala Türkiye’deki tek kent(-imsi), çünkü gavur...

Es.