Salı, Kasım 28, 2017

Kara Cuma Uyduramadık, Gri Cuma Verelim

Türkler bu işi kıvıramadılar, ya da kıvırdılar da, çevirip yine müşteriye soktular.
Haber şu:
“Sosyal medyada binlerce kullanıcı, bir önceki hafta fiyatlarını yüzde 20 artırıp, bu fiyat üzerinden yüzde 20’lik indirim yapan kanalları, Black Friday fırsatçılığı yapmakla suçladı. ABD’deki gibi yüzde 80’lik indirimler ise, hediye aksesuar kampanyalarıyla sınırlı kaldı.”
O zaman da kara cuma yerine, kara 2018 görecekler demektir o sevgili şirketler…

(26 Kasım 2017)

Polisiyede Metamorfoz: Detektifin Yerini CSI’cilerin ve Krimonologların Alması

Bu acıklı olay her meslektekilerin başına geliyor.
Robotlar ve bilgisayar programları, doktorların yerini, hem de daha güvenilir sonuçlar aldıkları kanıtlanmış olarak almakta veya aldı bile.
CSI’ciler ve kriminologlar da, detektifler işini elinden alıyor ve rolünü çalıyor artık.
CSI, crime scene investigation, yani olay yeri incelemesi, demek. Kanıt toplayıp, kanıtları temel bilimler yoluyla inceleyenler onlar. Suçluyu bulan da onlar oluyor.
Krimonolog ise, suçbilimci demek. Onları avantajı ise, alana inmeden önce, eğer kapasitesi yettiyse, binlerce vakayı, hem de tüm ülkelerden gelmiş veri tabanıyla incelemiş olarak olaya girebilmekte.
CSI’ciler tekil vakalar için detektiften daha iyi, krimonologlar ise çoğul ve seri vakalar için detektiften daha iyi.
Detektiflere ise ayakçılık düşmekte. Katilin kim olduğu belli oluyor. Onlara da işin kas bölümü düşüyor. Gidip olmuş armutları topluyorlar yalnızca. Arada menüde matador testisi de olabiliyor ama.
Bunlar, polisiye romanlarda ve dizilerde şimdilik işbirliği içindeler ama yakında, polis-polis veya polis-GBI kavgası onların çoğul iç kavgalarını ele alan romanlar yazılacak demektir.
Belki yazılmıştır bile.

(25 Kasım 2107)

Esra Ertan Negasyonu: Kadın Detektiflerin Cinsel Kimliği Gafı

Kendisinden alıntı:
Stella Gibson, Saga Noren (Bron / Broene) ve Sarah Linden (The Killing) gibi, cinsel kimliğini öteleyerek, bir pantolon bir kazakla bedenini sınırlamaz.
(221 B, Mart-Nisan 2016, Sayı: 2, sayfa: 21.)
Gafın gafı bu.
Bir kadın polisiye eleştirisi yazarı, bir polisiye eser kahramın kadının cinsel imajsızlığını sınırlama sayıyor.
Yahu, Saga istediği erkekle, yalnızca seks için yatan, gidip bardan erkek kaldıran bir kadın. Bu mu kendini sınırlamak?
Mini etek giymiyor da, gidip, hadi yatalım lan, dedi diye, ancak ve ancak özgürleşmiş olur, sınırlamanın kölesi değil.
Kaldı ki hangi meslek için olursa olsun, kazak-pantolon özgür bir giysi ikilisidir: Çünkü içlerinde rahat haraket edersin, eteğin donunu göstermesin diye uğraşmazsın.
Şimdi gelelim bunun ardındaki söylemlere:
Polisiye eserlerdeki maço erkek detektif tiplemesi, aslında erkekleri övmüyor aşağılıyor; tıpkı, pornolarda erkeğin boşalıp kadının boşalmamasının kadını daha üstün durumda tutması gibi (bakınız bir erkek tarafından yazılmış ve konuyu açımlayan Şibumi romanı).
Erkeklerin o fallus dilini kullanması da, kendilerini aşağılar. Çünkü, ona bağımlıdırlar, ona köledirler, üstünlüğünü sürekli bağıra çağıra söyleyen biri, aslında üstünlüğünden hiç mi hiç emin değildir.
Onun parodisini yaparlarsa, o ayrı konu.
Ancak bunu parodisi, erkek eşcinsel detektif tiplemesi de değildir.
Bu şavalak kadın-erkek paradokslu söylemin panzehiri, bir erkek yaratısı olan, kadın ve erkek robokopların imkansız aşkı temasını alttan alta anlatan ‘Ghost in the Shell 1-2’dir. Onda kadın polis, yazılıma ve siberuzaya engilenleşir ve özgürleşir, erkek robokop ise donanım olarak kendini mahkum eder ve kadını anlayamaz.
İşte bu nedenle tarihte, zencilerin tarafında beyazlar ve beyazların tarafında zenciler vardı.
Alıntıladığımız türdeki kadın yazarlar, beyazlar tarafındaki zenciler gibiler ve doğrudan söylemek gerekirse:
Erkekler safında yer alan kadınlar olmaktalar.

(25 Kasım 2017)

Toplumsal Gerçekçi Polisiye Eleştirisi Notları

Önnot:
Toplumcu değil, toplumsal gerçekçilik, diyoruz.
Marksist gerçekçi estetikçileri (Lukas, Brecht, Adorno, Benjamin), aslında burjuva gerçekçisi sayıyoruz: Burjuvaziyi eleştiren ama has ruhlu burjuvalardı onlar bizce.
Asıl metin:
Tarihlemede aksama yapmışız. Poe, 1840’lar momentli imiş, bizim polisiye türünü fantastik ve bilimkurgu ile eşleştirdiğimiz 1890’lar değil. Bu durumda ilk momentte, 50 yıl öncelik var.
Bunu irdeleyeceğiz.
Tuhaf olan şey (ki bunu da yeni öğrendik) şu ki erkekler tarafından yazılsa da, kahramanı kadın ve sıfatı (romanın başlığı da) dedektif olan romanlar da, 1840’lar momentli.
Tuhaf olan şey, ikisinin de 50 yıl kesintiye uğraması.
Bunun nedeni ne olabilir, diye kendimize sorduk.
1840’lardaki Avurpa’daki en önemli toplumsal olay nedir?:
1848 devrimleri.
Aradaki dönem için, ABD’deki en önemli olay nedir?:
İç savaş 1861-1865.
Biz, 2 kıtanın özgün iç tarihleri açısından, bu 2 parametrenin etkin parametre olduğunu varsayıyoruz: Tarihsel süreksizlik parametresi yani. O zaman, polisiye de süreksizliğe uğramış olabiliyor.
Mandel çizgisindeki polisiye eleştirisi bakış açısından, bu makul ve mantıklı bir durum.
Çünkü, ardıl çizgideki Christie’nin veya Simenon’un eserleri, toplumsal eleştiri içerse de, toplumsal denge dönemlerinin, Christie’ninki gecikmeli bir Viktoryen dönem aidi ve (hem kişiliğiyle, hem eserleriyle) tipolojisi olarak, dengeli toplumsal dönemler ürünü olması gerçeği var.
Sonrasında gelen, 1970’ler ve 1990’lar ABD ve (Avrupa temsilcisi olarak) İsveç polisiye roman çizgileri birlikte olarak, kriz dönemi simgeleri ve semptomları içeriyor. (Belki kriz, belki resesyon.) Toplumsal eleştiri var ama toplumsal çöküş yok henüz ki o asıl makro kriz 2010’larda ortaya çıktı.
2010’larda çıkan gerçek makro kriz döneminin, Larsson çizgisindeki tek uç-ekstrem(ofil) örnek olmuşluğu, 2 şeyi imler.
Bir: Konunun anlatı alananın çizgiromana ve çapraz / melez janrlara (çizgiromanlara ve dizilere örneğin, dizi olarak Hannibal has örneği örneğin) kayması.
İki: İsveç’in tarihe açıkça kayda geçenden daha ciddi insanlık suçları işleyebilmişliği olasılığı ve olanağı. (Burada, gerçek ve kurmaca-polisiye arasında gerçeklik ilintisi / karşılıklılığı varsayıyoruz.) Gazeteci haberi olarak söylenemeyen, roman olarak söylenebildi gibi.
Toplamda ve sonuçta buradan yapılabilecek çıkarsama, polisiye romanın edebiyat olarak, 2020’lerle diyelim 2060’lar arasında, eser eksikliği krizine gireceği öngörüsü olabiliyor bu durumda. (Bir önceki boşluğun yinelenmesi gibi bir şey olabilir bu.)
Ya da, gerçeği yazmaktan vazgeçip, (artık kaç kuşak öncesinin polisiyeleri olursa) eskinin tekrarına girecekler.
Bu ikisinin birlikte olmaması için, bir neden yok.
Dipnot:
Bu durumda, Ian Fleming, Conan Doyle ve Stig Larsson romanlarının yeniden / devam yazımlarının şimdiden ortaya çıkmışlığı da, bu anlama çekilebilir gibi.

(25 Kasım 2017)

Çingene Deyince Akla İlk Gelenler: Ekşi Sözlük ve Ülkü

2006-2013 Kasımpaşa ve 2014-2017 Tophane gelir. Bizzat Çingeneler’in içinde yaşamak gelir.
Sözlük’çüler için ise şunlarmış, alıntı ve yorum olarak gidecek:
“hintliler gelir, bengladeşliler, pakistanlılar, hatta afganlar.
hepsi çingenedir ve anavatanları da hindistandır.”
Bilgi eksikliği bu.
Çingeneler’in göç çıkış bölgesi, bugünkü Pakistan’ın bir bölgesidir. Ancak, Trakya Çingeneleri gibi beyaz Çingeneler de vardır, bunlar Avrupa içinde dolaşıma giren göçmenlerdir.
Afganlı diye tek bir ulus veya ırk yoktur.
Hintliler, Bangladeşliler ve Pakistanlılar farklı ırklara sahip olabilirler. Kuzey Hindistanlılar kahverengi, Güney Hindistanlılar, Afrikalı denli siyah olurlar. Morumsu siyah ten rengi, Güney Hindistanlılar’da ve Doğu Afrikalılar’da vardır ki bu da ortak bir göç kökeni imleyebilir.
+
“yüzlerce enstrüman, yüzlerce güzel ses, yüzlerce yetenek.

bir çoğunun müzik eğitimi almamasına rağmen hayvan gibi icracı olması. bir de eğitim alsa ortalığın nasıl mna korlar diye düşündürmesi.”
Berbat bir gözlem. Müzisyen sanılan Çingeneler’in önemli bir bölümü yetenek katilidir resmen. Milli sazları sayılan darbuka çalmayı bile bilmezler. İstiklal’deki yerli ve yabancı kökenli vurmalı çalgıcıları dinleyin bir, ne demek istediğimi anlarsınız.
+
“kanlı karanfiller, karanfilli ölümler, basmalı fistanlar, darbuka, klarnet. hüzün. eğlenceli bir hüzün senfonisi.”
‘Ağır Roman’ imajı yalnızca.
+
“mahallemizde oturan, kafam kadar memeleriyle sütyensiz gezen teala ablamız ve o'nun her gece içip mahallede küfürler eden sabah olunca da mahalleliden gece ettiği küfürler için özür dileyen oğlu. yalnız bir düğün yaptılar bu oğlana bizim mahalle de tam filmlikti. böyle bir eğlence görmedim ben hayatımda. güzelce süslediler mahalleyi. kızları rengarenk giyindi. hatta damadın kız kardeşi dansöz kıyafeti giydi ve oynadı ki benim diyen dansöze elini öptürür öyle oynadı. 500 kişi varsa şarkılarda tamamı tempo tuttu. teala ablamız kafayı çekip şarkı söyledi ki şarkıyı da kocasına söyledi 'osmanım osmanım' kendi yazmış:)”
Bu sözü edilen düğünlerden, adını andığım 2 semtim ve Kuştepe gibi, diğer mahallelerde de epeyi Çingene düğünü gördüm, daha çok da dinledim. Manyak gürültü. Berbat şarkılar. Yeni moda da, repimsi arabesk bir Çingene müziği. İr ay olmadı uykusuz kalalı.
+
“ev erken öldürür”
Son zamanlarını yarı zamanlı evsiz olarak yaşayan ben için sınanmış bir geçersiz saptama daha. Asıl evsizlik öldürüyor adamı. Bizzat deneyimdir.
Evsiz çok gördüm ama evsiz Çingene hiç görmedim İstanbul’da. Ha, onlarınkine ev denemez, ayrı konu. Bol alanları olsa bile, alçak damlı, küçücük odalı tuhaf gecekondumsulardır ki bunlar değişik semtlerde hep aynıydı, en son Tophane’de de aynı.
Ancak, evsizlik beni öldürse de, konuyla ilgi asıl tez:
Asla ev yok.
Ursula K. Le Guin’in ‘Daima Eve Dönüş’üne antitez, fiilen ve fikren, pratikle ve teoriyle. 57,5 yıldır.
Yani:
Evsizlik öldürse de, asla ev yok, çünkü mülkü yok. Çingeneler’in mülksüz olduğu da feci kuyruklu bir yalandır.
+
Hiç te kitap ve filmlerdeki gibi şen şakrak yaşamayan insanlar, öyle keman, ince saz, ateş etrafında dans yazanlar, 19. yüzyıl avrupası'ndan mı yazıyorlar anlamıyorum? tabi bir de bunların türkiye'de kimi zaman dokunulmazken; kimi zaman itilip kakılmaları.”
Dokunulmazlıkları, AKP’nin onları Müslüman cemaatine katma çabalarından dolayı.
Bir de, ben de yeni öğrendim, AB birilerine fon vermiş, Türkiye’de bunların tarihini yazıp nemalananlar var. Çingene akademisyene Çingeneler’le ilgili yanlış bilgilerini düzelttiremedim bilader.
Özgün biçimiyle standart dilleri yok, çünkü o kadar dar bir coğrafyadan çıkmamışlar.
Adları tüm Dünya’da Roman falan değil, bakınız Wikipedia.
Epeyi melez dilleri var ve bunu diğer azınlık halklar da öyle yapmışlar: İspanya Museviler’inin Ladino, Doğu Avrupa Musevileri’nin Yidce kullanmaları gibi.
Çingene ulusu diye bir ulus yok. Çingene ırkı da yok. Mavi gözlü Çingene’nin Pakistan’da ne işi var?
+
“mide bulantısı falan yazacak kadar süper hisseden dingiller ne ayak, onu anlamadım? büyük şehirlerdeki eskinin güzel, şimdinin torbacı ortamlarına dönmüş, şehirli-kasabalı karışımı, yozlaşmış insanlarla dolu roman mahallelerine elbette gitmeye götünüz yemez.”
Bu da, gerçeklere intikal etmiş ve bunu dümdüz dilegetirmiş biri. Örnek olsun diye kondu.
+
Görüldüğü gibi, klişeler silsilesi. Geçersiz klişeler silsilesi. Bakmayan ve görmeyen gözler silsilesi. Varlık bilgisi yerine, imaj silsilesi.
Yine de birileri intikalli ama.

(25 Kasım 2017)

Kadın İçin Giysi, Erkek İçin Kitap

30 yıllık koleksiyon malzemeleri satıcılığı yaşamımda gözlediğim bir durum var:
İstisnalarıyla birlikte, kadınlar giysi topluyor, erkekler kitap.
Kadınlar için giysi, uygunsuz (çirkin) bedenlerine kostüm; erkekler için kitap, uygunsuz (aptal ve cahil) zihinlerine dekor olmakta.
Her ikisi de, birer olmayanın ve olamayacağın ikamesi aslında yani.
Her ikisi için de, kadın için giymeyecek olsa da giysiyi, erkek için okumayacak olsa da kitabı, rafına koymak, onu seyretmek daha önemli. Sahip olmayı seviyorlar yani: Bu benim, davranışı koleksiyonerlerin aşağı yukarı tümünde vardır, bunun da istisnaları vardır ama.
Benjamin, koleksiyonerlerin psikopatlığa yakın olduklarını yazmış ama bu olsa olsa, biraz fetişizm, biraz (envy) yoksunluk ikamesi ve hasedi olabilir. Düşük dozlu patolojilerdir yani.
Psikopat düzeyinde olan koleksiyonerler de var. Onlar, bir şeyin ikincisini alıp, onu yok edip, kendilerinde hala tek olmasını yeğlerler.
Ancak, bu davranışın pekala evrimsel kökeni de olabilir. Sonuçta, epeyi kuş da, yuvasına janjanlı renkli objeler toplayıp yığar. Kendisine albeni sağlar böylelikle.
Biz, insanı insan yapan şeyin beyni olduğunu kabulden hareketle, biriktirdiği şeyler hakkında metin ve kitap yazmayan tüm koleksiyonerleri, beyhude ve nafile sayıyoruz.
Koleksiyonerlerin tamamı, 50 yaş üzeri olduğu için de, ot gelip sap gidemeyenlerin, yaşamlarını son evresinin süsü olarak da kabul ediyoruz. Yaşam boyu mıçıp mıçıp, ölürayak da üstüne tüy dikiyorlar.

(25 Kasım 2017)

Pazartesi, Kasım 27, 2017

Forward Reel Meta alımları

Zarrab-İran-ABD-TC davasında sözkonusu para 100 milyar dolar. Buğdayın tonu 100 dolar. Eder 1 milyar ton buğday. Gerçekte var olmayan ama kağıt üzerinde gerçekleşmiş bir satış.
Peki bu, buğday fiyatlarını etkilemez mi?
Bizce etkiler.
Çünkü, tek örnek ülke İran değil. Kara para aklama için, 1 aracın1 kez kullanıldığı ortaya çıkarıldıysa, daha önce de en az ve daha sonra da 100’er kez kullanıldı demektir. Buğday satışları ve dolayısıyla talebi şişirildi demektir.
Böyle olunca da, birileri buğday bulamadı ve açlıktan öldü demektir.

(24 Kasım 2017)

Tarihin En Efsane Komutanı

Efsane, burada askeri başarı sağlama anlamında kullanılmış.
Roma açısından bakınca; Spartaküs, Hannibal ve Attila olur bunlar. Bu üçünden en az başarılısı, Roma’ya girilmesini ve yakılmasını önleyen Hannibal olur. Spartatüs ilk olarak başarılıdır. Attila, son ve bitiren olarak başarılıdır. Tabii, Roma’nın kaç kez yıkılıp işgal edildiğini de unutmamak gerekli. Buna, iç savaşlar da dahil, yani dış düşmana erek yok, kendi kendilerini yakıp yıkmışlar.
En büyük devlet açısından bakınca, tartışmasız Cengiz Han’dır, çünkü göreli en eskidir.
Başka bir en büyük devlet açısından bakınca, akamenidler’dir, o zamanki Yeryüzü nüfusunun % 45’ini yenmiş ve denetimleri altına almışlardır.
Aranotlar:
Bir:
Bu açıdan bakınca; 2 dünya savaşını çıkaran yitiren Almanlar, bu açıdan başarısız sayılsa da, hala Dünya hegemonu kalabildikleri için, değişik bir askeri başarı sahibi olurlar. İlk tankı da onlar yaptı, şu an en iyi tank hala onların.
İki:
2 Dünya devrimi yapıcıları, Lenin ve Mao, bu listede kendilerine yer bulamaz. SSCB’nin askeri ilk lideri Troçki’dir, o da sivil ve anarko-komünist katliamcısıdır. Stalin, 2. Dünya Savaşı için başarılı bulunamaz: Stalingrad, tarihin en berbat askeri hikayelerindendir. Mao ise, o zamanki üçlüde ve 1911’den itibaren askeri olarak zirvede değildir.
Karşılaştır-karşıtlaştır’lar:
Bir:
Önyargılı bakış açıların gösterdiği ile gerçek verilerin gösterdiği durumlar, birbirinden epeyi farklı.
İki.
Daha düşman insanını öldürmek mi, daha çok kendi insanını kurtarmak mı, asıl ölçüttür, bu da düşünülmeli.
Devam:
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın ana muharebelerinde alanda değildi. Çanakkale ise, varsayıldığının tersine başarısızlıktır: Hem İstanbul yine işgal edildiği için, hem de orada ülkenin en eğitimli insanları öldüğü için.
Hitler, Rusya’yı işgale kalkıştığında, Napolyon 1812 öyküsünü bilmiyor olamaz ve aynısını yaşadı ve yaşattı. Sonuç: Epey milyon ölü.
Antik Yunan açısından durum 1-1. Onlar önce Persler’e yenildi, sonra da onları yendi. İskender ise, başarılı sayılamaz, çünkü yendiği Persler gibi yaşamaya başladığı için, kendi adamlarınca öldürüldü.
Türkler; 160 devlet kurup batırdıkları için, devlet kurup kardeş kavgasıyla bölündükleri için, bunları da 1.450 yıldır artık alışkanlık eyledikleri için ironikler: AKP bile, kardeş kavgasıyla bitiyor.
Sonuç:
Tarihin askeri açıdan asıl başarılı kumandanları, makro örneklerde değil, mikro örneklerde saklı olabilir ancak. % 100 kaybedeceği varsayılan, ardından sürprizle kazanılan çok muharebe var tarihte çünkü.

(24 Kasım 2017)

Volkan Günel Negasyonu: Uluslararası Hukuk Nedir, Ne Değildir?

Onun nezdinde, konuya ilgili birçok kişiyi negasyonluyoruz.
Onun tezleri şunlar:
“Diğer uluslararası suçlar”dan kastınız nedir?
Hava veya deniz ulaşımına karşı suçlar, uyuşturucu madde suçlarının belli bazı şekilleri, terör suçları, paralarda sahtecilik, kara para aklama, terörün finansmanına ilişkin suçlar, insan ticareti, gibi suçlar gösterilebilir. Uluslararası hukuka göre cezai sorumluluğu gerektiren fiiller kastedilir. Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü çerçevesinde konuşursak uluslararası hukukun öngördüğü suçlar olarak soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı savaşı, yani saldırganlık suçu olarak dört grup suç kabul ediliyor. Bu suçlar, uluslararası toplumun tamamını ilgilendiren en ağır suçlardır. Uluslararası Ceza Mahkemesi devletleri değil, kişileri yargılar.”
Fiilen de böyle değil, fikren de böyle değil ama. En son Mloseviç yargılandı ve mahkum oldu ama ulusal sınırlar içinde işlediği savaş suçundan. Hukuki açıdan bir insan vatandaşı ülkede işlediği bir suçtan dolayı, ancak kendi ülkesi mahkemelerince yargılanabilir. Onu o mahkeme yargılamıyor diye, uluslararası olarak yargılarsanız, bir gün gücü yeten gelir, herkes yargılar. BM’nin ve ABD’nin yaptığı da bu zaten.
Mloseviç, hiçbir suçu uluslararası olarak işlemedi, hiçbir kendi ülkesinin vatandaşı olmayana karşı da suç işlemedi.
Benzeri durum, ta Vietnam Savaşı’ndan beridir ABD savaş suçluları için de geçerli. Sembolik uluslararası mahkemeler kurulup, savaş suçluları yargılandı ve mahkum edildi ama sonuç sıfır.
ABD’nin yaptığını yapıp yapmamak, hukuğu uygulayıp uygulamamak ile ilgili:
Kendi ülkesinde yargılanmıyor diye, birini uluslararası olarak yargılamak kötü örnekler oluşturabilir. Pinochet’nin başına gelmişti ve olay boşta kalmıştı.
ABD, birçok ülkenin ulusal güvenlik haklarını çiğneyerek, kendi ülkesine karşı işlenmiş suçların olası suçlularını o ülkeden kaçırdı veya uçakla transit geçirdi.
Bunlar, fiili durumlar ve hukuğa aykırı. Hukuk tanımına da aykırı.
Ara durumlar da var:
UCM tüm Sırbistan halkını az kaldı yargılıyordu, sonra kötü dayanak oluşturur diye vazgeçildi. Yani, UCM’nin kimi veya neyi yargılayacağı belli değil sayılır.
Savaş suçunu kalkıp uluslararası suç sayarsanız, hukuksal boşluk doğar. Önce, yasaları oluşturup, uygulamalara göre boşluk bırakmayacaksınız. Ancak, bir suça göre yasa yaparsınız, suçlular yeni suç biçimleri icat ederler. Böyle olmuş da zaten.
“Diğer uluslararası suçlardan kastınız nedir?
Hava veya deniz ulaşımına karşı suçlar, uyuşturucu madde suçlarının belli bazı şekilleri, terör suçları, paralarda sahtecilik, kara para aklama, terörün finansmanına ilişkin suçlar, insan ticareti gibi suçlar gösterilebilir.”
Sonra da Zarrab için ekliyor:
“Zarrab davası ABD mahkemelerinde devam ediyor. Aksini öngören bir uluslararası hukuk kuralı bulunmadıkça devlet, yetkilerini ülkesi dışında kullanamaz. Ancak yetkinin ülkeselliği ilkesi, devletin ülkesi dışında bulunan kişi ve eylemlere bir düzen getirmesini, mahkemelerini bu konuda yetkili kılmasını yasaklamaz. Devlet, kural olarak bu düzeni ülkesi dışında uygulayamaz fakat bu kişiler herhangi bir zamanda kendi ülkesinde bulunuyorsa, Zarrab davasında şahsın ABD’ye gitmesi gibi, öngördüğü hukuk düzenini uygulamaya geçirebilir. Bu açıdan bu suçlar sınıraşan (transnational) suçlar olarak değerlendirilebilir. Çünkü Zarrab hakkında iddia edilen suçları kapsamına alan bölgesel veya ikili anlaşmalar da vardır. Ancak Zarrab davası çerçevesinde aslolan ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarıdır. Bu yaptırımlar ABD’de kanun olarak yürürlüktedir. Konuyu uluslararası yapan ABD kanunlarının uluslararası içeriğidir. Yani ülkesi dışında işlenen ihlalleri de yetkisine dahil etmesidir. Diğer ifadeyle BM Güvenlik Konseyi kararlarının öngördüğü İran yaptırımlarını değil, ABD’nin uluslararası çıkarlarını koruyan İran yaptırımlarını konuşuyoruz. Ayrıca Türkiye ve ABD arasında Zarrab’ın davasına benzer fiiller açısından diğer ifadeyle İran yaptırımlarına ilişkin olarak yükümlülük doğuran bir uluslararası antlaşma var mıdır, ona da bakmak gerekir.”
Bunu dedikten sonra, şunu da diyor ve batırıyor:
“17-25 Aralık operasyonlarında herkesin gözü önünde ortaya saçılan iddialar ABD’de tekrar gündeme gelince bunun iç siyasette ne kadar etkisi olabilir ki? Ayrıca zaten ABD’deki davada “şu şahıs, şuna şu kadar rüşvet verdi, yolsuzluk yaptı” gibi konular esas teşkil etmeyecek. Ancak rüşvet konusu mesela mahkemede, “şu yetkiliye, Amerika’nın İran yaptırımlarını delmek için verildi” denilerek gündeme gelebilir. Ben AKP’nin bunu da idare edemeyeceğini düşünmüyorum.”
Oha yahu.
ABD, birçok TC vatandaşı hakkında tutuklama kararı çıkardı. Biri de, eski AKP bakanı. Daha ne olsun?
Erdoğan’ın da durumdan sorumlu tutulduğu bir karar metin ertesinde, AKP 2019’da asıl başta kalabilir ki?
Gelelim, Günel’in ulusal ve uluslararası hukuk karşılaştırmalarına:
O ayrım muğlak. ABD, çıkarları için bunu muğlaklaştırdı ama TC için de muğlak örneğin. Bizdeki hukuğa göre bir yasa, anayasaya ve TC’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalara aykırı olsa bile, iptal edilene kadar uygulanır, hiç kimse de yasayı uyguladı diye yargılanamaz. İdam böyleydi, azınlık mülkiyet haksızlıkları böyleydi, işkence böyleydi.
TC, kendi imzaladığı uluslararası anlaşmaya, burada BM’nin İran yaptırımlarına, çıkarları nedeniyle aykırı davrandığını, cumhurbaşkanı Kalın aracılığıyla kendi ağzıyla itiraf etti: Mazereti de, bunu böyle yapacağını daha önce belirtmiş olması.
Görüldüğü üzere, kimsenin hukuğun temel ilkelerini taktığı falan yok. Minareyi çalının kılıfını hazırlaması var yalnızca. Burada, kuramsal hukukçunun teklemesi kötü yalnızca, onu belirtiyoruz.
“Bizim Anayasa’nın 90. Maddesi, uluslararası anlaşmaların iç hukukta uygun bulma işlemine ilişkindir. Uluslararası bir anlaşmanın 90. Madde kapsamında TBMM’de “uygun bulma kanunu” çıkması gerekiyor. Ondan sonra Bakanlar Kurulu Kararnamesi ve son olarak cumhurbaşkanı tarafından imzalanır. Kural bu olmakla beraber, Anayasa’nın 90. Maddesi’nin ikinci ve üçüncü paragrafında istisnalardan bahsediliyor. Bunlar öyle istisnalardır ki, Meclis pas geçilerek de mesela uygulama anlaşması yapılabiliyor. Örneğin siz NATO’yla kurucu bir anlaşma yapmışsınız, ondan sonraki uygulama anlaşmalarını Meclis’e sunmak zorunda kalmıyorsunuz.”
KHK’ler böyle örneğin. Yani, en baştan hukuğa aykırı olduğu belli yasalar var. Uygulanıyor ama, hem hukuksal, hem hukukdışı ama.
Biz, en başından beridir, ABD’nin temel hukuk kurallarına uymadığını, AKP’yi ise getiren ABD olduğu için, ancak onun götüren olabileceğini belirttik hep. Zarrab davasına da öyle baktık, bakıyoruz, bakacağız.
Günel’inse, fiili durumu bilmediği kanısına vardık. Bu, son 5 yıllık bir süreç. Uluslararası bir hesaplaşma. TC hala kazanabilir ama başka yollardan. Zarrab alanında, Zarrab ABD’de tutuklandığı an, TC yitirmişti maçı. ABD ağırdan aldı ve ekonomik krizin büyümesini bekledi, tabii arada başkanlık seçimi girdi, ABD hala karışık falan.
Günel’in hukuk, özellikle uluslararası hukuk hakkında yanlış kanıları olduğunu kanısına vardık. Sanki, son 25 yılki uluslararası yargılamalar tarihini ve sonuçlarını bilmiyor gibi. Onlar, mesnet ve içtihat oldu artık çünkü. Ki zaten bu da yeni bir hukuksal moment.
Sonuçta:
ABD’nin Zarrab’ı yargılaması yasal ama arada yaptıkları yasal değil.
Maçta herkes şike yapıyor.
Maçta aşırı sürprizler olabilir. Maç uzatmaların uzatmalarına kalabilir.
Yoksa, genelde, AKP’nin ipi çekildi: AB de çekti, ABD de, BM de.
Gerisinde, hukuk bahane yani…

(24 Kasım 2017)

Nitelikli Dolandırıcıyım, Dolandırıcısın, Dolandırıcı

1980 sonrası neo-kapitalizm bu demek oldu:
Bırakınız şaapsınlar, bırakınız delsinler.
Haksız rekabet, bilgilerde oynama, vd, vb…
Haksız rekabeti daha çok ileri teknoloji ürünleri satan reel sektör şirketleri yapıyor.
Finansal bilgilerde oynamayı daha çok bankalar yapıyor.
Google’ından Facebook’una ceza yemedik şirket yok.
Bankalar ise evlere şenlik:
“World’s Biggest Banks Fined $321 Billion Since Financial Crisis.”
Yalnızca 8 yıl, 2009-2017 arası.
321 milyar dolar ceza.
Yakalanmayan, bunun 10 katı oluyor genelde.
Böylelikle, o beyaz kara paraların nasıl aklandığını anlıyoruz.
Ancak, fiilen gerçek bir durum da var:
‘Off-shore’ hesap açmak, Dünya’da da, Türkiye’de yasal.
Yani hırsızlık yasal ama 100 milyar dolar olunca, yasal değil.
Sonra da, gelsin göstermelik cezalar.
Oysa, alan almış, kaçan kaçmış.
O trilyon dolarlar, 1 milyar kişinin kursağından açlık olarak çıkıyor ama…
Sonra geliyor isyanlar, yıkılıyor ortalık…

(23 Kasım 2017)

Tuna Erdem Negasyonu: Sinema, Psikiyatri, Fetiş

Erdem, Siyad içindeki ve dışındaki çizgideki alaturka sinema eleştirmenleri içinde, saygı duyarak okuduğum tek yazar veya idi, 2010 momentinde gibi. Diğerleri, gerçekten bilmediklerini yazıp feci sallıyorlar, başta Atilla Dorsay: Onun gibi birinin 40 yıl bu alanda bir no olması gerçekten rahatsızlık verici.
Bu kez, Erdem’i irdeleyeceğiz.
Erdem de, bu kez bilmediği alanda ciddi hatalar yapmış.
(Kaynak: Fetiş İkame, Sel Yayıncılık, 2014, editör ve bir metin yazarı: Tuna Erdem.)
Erdem’in ıskaladığı semiyotik ve semantik bilgi şu:
Bir şeyi indirgemek veya klişeleştirmek, onu fetiş kılmak demek değildir illa ki.
Sinema, ister janr olsun, ister sanat olsun, psikiyatriyi klişelere dönüştürdü, bu doğru. Bunu da, her yönetmen kendi üslubunda yaptı. Yani, sinemada farklı yerzamanlarda onlarca farklı psikiyatri klişesi yaratıldı.
Psikiyatriyi indirgemek ise, başta Freud olmak üzere, bu alandaki tüm uzmanların en baştan yaptıkları genel hatası. İnsan zihni, epeyi kalabalık öğeler kümesi bütünüdür. Hatta kimi istiftir de, bütün sayılmaz, dağınıktır. Çünkü zihin, genelgeçer formlara pek girmedi. Onu yapabilseydi, nörologlar yapacaklardı zaten. Onların da elinde patladı konu.
Bütün sorun, bu epistemik alanın % 10’unu falan tam bilim yapılabilmişliğinde. Önüne gelen psikiyatrist olup kitap yazdığı için, herhalde yüzlerce farklı ekol birikti şu anda.
Erdem, bunları referenslamıyor. Herhangi bir filmi psikiyatri veya psikanaliz açısından irdelediğinde, yönetmen hangilerini okumuş, hangi terapileri görmüş, önceden bilmek ve açımlamak gerekiyor. Allen’ın 5 bin saat terapiye gittiğini bilmeden, onun hakkında ahkam kesmek komik olur.
Buradaki fetiş doğrudan seksle ilgili bir obje ve genelgeçer psikiyatri de cinselliğe aşırı indirgenmiş olduğu için, Erdem bir eleştirmen olarak klişelerden kaçacağım derken, onları biraraya getirip koyuyor önümüzde.
Pornonun veya fuhuşun kadını hiç mi hiç aşağılamadığını, artık kadın yönetmenler bile ayırsayıp, feminist pornolar çekiyorlar. Ondan önce de, porno internet sitelerinde kadın dostu pornolar var artık. Moment bu. 1960’larda değiliz.
1900-1950 arasında tüm metalar gibi cinsellik de, tüketimin talebinin üretimden az olduğu bir alandı. 2000’lerde ise, tüm metalar gibi üretim ve arz, talebi ve tüketimi geçti cinsellik alanında.
Freud çizgisi, cinsel açlık üzerine kuruludur, günümüz insanının cinselliği ise, aşırı bolluk, tokluk ve hatta cinsel obezite üzerine dayalı.
Fetiş, yoklukta ikamedir, bollukta değil. Pornonun kültürel anlamı da, cinsel kıtlıkta başkaydı, cinsel bollukta başka.
Erdem, metninin çıkış paragrafında öyle bir bilgisel hata yapıyor ki evlere şenlik:
“Bilinçdışı olan birinin bir diğerine üstünlük taslamaya kalkması, bir semptomu diğerinden üstün tutmak ya da bir rüyayı diğerinden hastalıklı addetmek kadar yersiz.”
Tam tersine:
Hannibal, bunun tersini kanıtlar bize.
Anti-kahraman (ve psikiyatrist ve deli) Hannibal, bilinçdışı olduğu için, megalomanik ve sadistik üstünlükler peşindedir diğer insanlar üzerinde. O kadar ki eziyet edeceği kişiyi seçmeyi ve onu öyle ödüllendirmeyi düşünecek denli kibirli ve gururludur.
Diğer bir deyişle, Freud’dan beridir tüm psikiyatri, tıpkı rahip ve günah çıkaran kişi ilintisinde olduğu gibi, doktorun hastadan üstün tutulduğu bir gelenek silsilesidir.
Toplumsal hiyerarşi ise; dinin, deliliğin, cinselliğin üstünde bir olgudur.
Tarihte bir tek anarşist ideolojik çizgi(ler), toplumsal hiyerarşinin kalıcılığını bozdu ya da bozmayı tasarladı.
Cinsel anarşizm var mıdır, mümkün müdür?, yanıtı belirsiz kalan bir soru. Orji (bulduğunu şaapmak veya bulduğuna şaaptırmak), cinsel anarşizm değil, o kesin ama.
Ancak, cinsel anarşizmin ne olduğunu, bu konu üzerinden 10-15 yıldır zihin yoran emekli hetero bir erkek olarak, hala tanımlayamadım: ‘Triton’ değil ama o kesin. ‘Mülksüzler’deki cinsellik de değil o kesin. İkisi de öyle sayılıyor, bu yanlış, hem de feci yanlış, o da kesin.
Bazı tanım kümelerinin boş olduğunu deneyimleyecek denli uzun ve çeşitli yaşadım ama. O da öyle olabilir yani.

(22 Kasım 2017)

Yüzüklerin Efendisi ve Taht Oyunları

YE 3 x 3 = 9 saatlık bir film, TO 80 saatlık bir dizidir.
Her ikisi de daha kısaya indirgenebilir. Her ikisinde de çok fazla karakter vardır. Her ikisi de tarihi-fantastik janrındadır.
YE 3-4 saatlık bir filme, TO 9 saatlık bir filme kısaltılabilir ve bu anlam yitmesine neden olmaz.
YE dizi mantığıyla, TO sinema mantığıyla çekilmiş.
Her ikisi de 1960’ların o zamana göre çok uzun (ortalamanın 2-3 katı) tarihsel-epik filmlerine yakınlığı var. Her ikisi de sinemaskop görüntüye yatkın.
Bazı ABD gangster filmlerinin çekildiği dönemdekinden rahatça 30 yıl öncesine ait sinema anlayışı göze çok çarpar. Bunlarda da bu var.
TO ve Hannibal birlikte, dizilerin sinemayı aştığının kanıtı.
YE ve Hobbit birlikte, sinemanın dizileştirilebbilecğine ilişkin örnek oluşturmakta.
Dolayısıyla, her ikisinin karşılaştır-karşıtlaştır’ı, 2015 sinema-dizi karşılaştır-karşıtlaştır’ı da oldu.
Bu moment, 1995 ertesindeki meta-sinema momentlerinden biri olarak kayda geçti.
Tıpkı çizgiromandaki ve mangadaki gibi, sinemada da, Uzakdoğu Asya avangardlıkta ABD’ye yenildi 2010’dan bedirir.
‘Deathnote’un yankileştirildiği gözönüne alınırsa, ABD hala satın alarak asimile ediyor durumda.
Tam 25 yıldır da, Uzakdoğu Asyalı hiçbir yönetmen bundan ders çıkaramadı. 2020’yi de hesaba kattık, çünkü ufukta hiçbir değişim belirtisi yok.
2018 başı momenti bu. Nokta.

(22 Ekim 2017)

Aforizma: Tez-Antitez Olasılıkları

Bir:
Tez ve antitezin çatışması için çelişmesi gerekmez, doğrudan çatışmaya geçebilirler. Politikadan önce savaş çözümü seçimi diyelim buna.
İki:
Birbirine özdeş / aynı iki tez, diyelim ikiz kardeş savaşı veya kan davasında olduğu gibi, birbiriyle çelişmeden çatışabilir.
Üç:
2 tez veya tez-antitez ikilisi, çeliştiği halde, çatışmayabilir de.
Dört:
Her zamanki gibi:
Herhangi 2 tez veya tez-antitez ikilisi, N sayıda öğeden oluşuyorsa, farklılıkları n’den küçük 3-5 öğe üzerindedir. Bunun nedeni de, 2 tezin de, tez-antitez ikilisinin de eşzamanlı olması, bunun da zamanın ruhu denilen öğe nedeniyle, çok fazla benzerlik ve ortak yan bulunmasını getirmesidir.
Örnekler:
ABD-Almanya savaşırken, aynı yöntemlerle çelik üretiyorlardı.
ABD-SSCB soğuk-savaşırken aynı yöntemlerle çelik üretiyorlardı.
ABD ve SSCB, önce ortak olarak, Almanya’ya karşı savaştılar, sonra birbirleriyle soğuk-savaştılar.

(22 Kasım 2017)

Pazar, Kasım 26, 2017

140journos Negasyonu 3: Erdoğan’la Yolu Ayrılanlar

Hikaye Mayıs 2016’da başlıyor.
Oysa asıl hikaye, 2001’de AKP kurulduğunda üyesi olmayan, Erdoğan mahkum olunca, onun yerine vekaleten geçen İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna ile başlıyor idi.
2010 gibi, Gülen ile Erdoğan’ın yolları ayrıldı.
Ardından Erbakan 2011’de ev hapsinde vefat etti. Onunla yollar, aslında 2001’de ayrılmıştı zaten. Çırak, ustayı feci harcadı.
2014’te Abdullah Gül, cumhurbaşkanlığı bitince AKP ve Erdoğan ile yolları ayrıldı.
O sıralarda bir zamanlarda Bülent Arınç, hem kendini tasfiye etti, hem de onu tasfiye ettiler. O, içlerinde açıkça Fethullah tarafında olan biri idi.
Son 4’ü, siyaseten Erdoğan’dan ağırdılar. Bunlar, kısa filmde böyle anlatılmıyor. Diğer bid deyişle, AKP’yi Arınç ve Gül kurdu, Erdoğan değil, o vitrin süsü idi, sonra rol kapıp başa geçti.
Devam, olmayanlar:
Kabine değişimlerinde birileri devredışı kadı. Onlarca kişi eder (müsteşarlar filan dahil).
2007, 2011, 2015 genel seçimlerinde milletvekili listelerine alınmayanların yolları AKP ile ayrıldı. Yüzlerce kişi eder.
2004, 2009, 2014 yerel seçimlerinde AKP listelerine alınmayanların AKP ile yolları ayrıldı. Binlerce kişi eder.
AKP’yi kuranlar, yenilikçiler falan değiller. Onlar belli bir listeydi. Kamuoyu da bu listeyi biliyordu, biz dahil. AKP en baştan beridir bir projeydi, 3. alaturka liberal dalga projesi.
Kürtler’den olup, AKP’ye girip geri çıkanlar veya önce katılmayıp sonra katılanların AKP veya Erdoğan ile hiçbir ilgileri yok. Onun yerine, çok taraflı hesap planları var. Kürtler’in kendi iktidar iç mücadeleleri var. Erdoğan ile konunun ilgisi yok yani. Hala da öyle. Bugün HDP çözülüyor ve az da olsa bir bölümü başka partilere kayacak. Yoksa Kürtler, 40 yıldır aynı adlarla çalışıyorlar.
Bu da, yanlış anlatılmış yani.
Video 2016 tarihli. En temel konu da atlanmış yani:
2015 ilk genel seçimi ertesinde, AKP’nin savaş şıkkını seçmesiyle, ya kendileri uzaklaşmış, ya da devredışı bırakılmış kişiler var.
En-en önemlisi, MİT başkanı Fidan’ın durumu. Onun ne kadar Erdoğan’ın lehinde, ne kadar aleyhinde olduğu hala-hiç belli değil. Yalnızca, kaderleri birbirine kilitlendi: Biri gider, öteki de gider; biri kalır, öteki de kalır.
Fidan, hem eylemediği suçlardan yargılanacak, hem de onun bazı hatalarını başkaları suçlanacak. Bir tür politik mutasyon kendisi.
Benzeri durum, Ağar’ın da başına gelmişti. Kendisi, faili meçhulleri ve yargısız infazları kabullendi ama bunların ne kadarını PKK yapıp, TC’nin üzerine attı, o hala belli değil.
Dolayısıyla, nasıl ki 1993 dönemi hala karanlıktaysa, 2015-2018 dönemi de epeyi daha karanlıkta kalacak.
İronik olan şey, Ağar içeri girip çıktı ama hala gölge içişleri bakanı gibi. Onun ardılı Akşener’i ise, demokrasi havarisi yaptılar.
Yani, bizim bakış açımız şu:
Bilmediğin konuya girersen, ister yazılı, ister sözel, ister görsel, ister işitsel, ister sanal basın mensubu ol, şu ya bu biçimde (eksik veya geçersiz bilgi vererek) dezenformasyona sen de katılırsın.
Entelektüel, bilir, açıkça söyler ve bağlanmaz. Rahmetli Aziz Nesin (işlevsiz grev yapan ve işverenin ekmeğine yağ süren) sendikaları da eleştirdi, başına gelmedik kalmadı ama, o ayrı konu.
Bugünün demokrasi havarisi ve şehidi sayılan Mumcu, Genelkurmay’da ders verdi, kendine servis edilenleri yayınlayıp, birilerinin canını yaktırırken, birilerini bilerek veya bilmeyerek kurtardı.
O nedenle, bizim pozisyonsuz-bağlanmasız negasyonlarımız önemli:
Tarihe nesnel bilgiyle kayıt düşüyoruz. Bilgilerimizde hatalar saptanabilir ama bizim kendi hatalarımız olacaktır bunlar, başkalarının manipülasyonları değil.
140journos’çular 20’lerinde toy gençler olabilirler ama biz 1980 öncesinde de, 14 yaşında da nesnel ve tarafsız idik. Onlara da aynı şeyi öneririz.

(26 Kasım 2017)

140journos Negasyonu 2

Şıracının şahidi bozacı.
140journos’un şahidi, Bianet.
Bu Bianet, AB’den beleş 500 bin avro bulup, taşra gazeteciliği ayağına paraları Kürkçü’nün heba ettiği bir oluşum. Nadire Mater de eşlenik idi zamanında. Kürkçü, 50 yıldır, girdiği her yeri kuruttuğu için, burayı da öyle yaptı. Adam gitti, HDP’yi bile kuruttu, düşünü artık.
Gelelim Bianet’in 140jornous için ne dediğine:
“"İsmimizdeki '140', Twitter'ın tweet'lerdeki 140 karakter sınırını; 'journos' ise 'gazeteciler' sözcüğünün İngilizce karşılığını ifade ediyor" diyorlar.”
Dakka 0, kendi kalesine gol hemen.
Journos, İngilizce değil, İspanyolca. Bu da, ABD’nin ana dili İspanyolca olan bölgelerin, Güney isyanını ve otomatikman da Meksika direnişini akla getiriyor. Kılavuzu karga olanın…
Devamı bildik ezeli-ebedi ergen işi:
“Arkadaş ortamlarında biraraya gelen, farklı üniversitelerden öğrencilerin oluşturduğu bu hareket, isminden de anlaşılacağı gibi sosyal medya ağları aracılığıyla hızlı, sansürsüz, bağımsız bir habercilik yapma amacıyla yola çıkmış.
Şimdilik 20 kişilik bir ekipleri var. Hepsi farklı bölümlerde okuyor, hiç biri gazetecilik öğrencisi değil.
Görsel iletişim tasarımdan hukuka, farklı alanlardan gelen bu öğrenciler disiplinlerarası medya çalışmaları yürütüyorlar. Herkes habere kendi uzmanlığını, bakış açısını katıyor. Ortak noktalarının toplumsal olaylara duyarlılıkları olduğunu söylüyorlar.”
2016 momentli bunlar.
Meali:
Koçanı elimize aldık ama müsait yerimize tutup ölçmedik, koçan büyük geldi, biz de oynamıyoruz, küstük. Bazılarımız kansız devrim veya darbe yaptı, yönetim değişti, vb, vd. Bölündükçe bölündük. 1968’li dedelerinin ve 1978’li babalarının minvalinin aynen dendeni.
La eşek sıpaları, 20 yaşında neyin uzmanı oldunuz da, başımıza gelip ahkam kestiniz? Herkesi, kendiniz gibi eksi zekalı ve eksi bilgili mi sandınız?

(26 Kasım 2017)

140journos Negasyonu 1

Önce vatandaş haberciliğiyle başlayıp, onu beğenmeyip, yeni bir stile evrilme çabasına girip, çuvallayan kanal.
Hem de feci çuvallamışlar.
Neden mi?
Dosya gazeteciliği; görsel, işitsel, sözel farketmez, oldukça eski bir konsepttir. Şu andaki basın yayın okullarının müfredatında bu konu var mı bilmiyorum ama zamanında ekonomi gazetesi Dünya, öyle dosyalar hazırlardı ki aradan 35 yıl geçti, hala daha iyisini, İngilizce’de de (yani CIA’de bile) ama Türkiye ile ilgili olarak, görmedim ve duymadım. Üstelik şu anki Dünya gazetesi, o zamanki sahibinin ölümünden epeyi yıl sonra, aynı 140journos gibi, yolunu dağıtmış ve şaşırmış durumda. (Deneme kitabı yayıncılığına girdiler ve çuvalladılar örneğin.)
Yani, bunlar da ebedi-ezeli ergen. Bunlar da ABD’yi kendilerinin keşfettiğini sanıyorlar. Rahmetli Yurtsan Atakan’dan beridir, bu neo-konsept gazetecilik arayışı, sürekli yanlış kıbleler seçildiği için duvara toslayageldi. Onunki Huffington Post idi, 10 yıldır başladığı ve bıraktığımız yerde otluyor. 140journos da bir kıble seçmiş ya da paçallamış, bu henüz belli değil ama alaturka-Dünya geleneği değil, o kesin.
Gelelim örneklemeye:
“milliyetçi kalkınma partisi: mhp ve ak parti'nin ortaklaştığı konular”
Feci çuvallamışlar ama tipik çuvallamışlar.
Beckkett’in şunusunu yapmamışlar:
“Olsun gene denedim. Gene yenildim. Olsun. Ama daha güzel, daha iyi yenildim. (Yani, yeni ve farklı bir şeyler yapabildim.)”
Konu inanılmaz genel, inanılmaz popüler, gazetecilik diliyle ‘inanılmaz dişi’.
Ama bunlar ne yapmış?
Peşpeşe görüntü montajlamışlar yalnızca. Görüntüler bulanık, konuşmalar anlaşılmıyor. Konsept 0 değil, eksi.
Konu bilinen bir konu. Yöntem beli: Karşılaştır-karşıtlaştır, önce ve sonra. O eşik de 2 tane: 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2015 Haziran birinci genel seçimi.
AKP, uç milliyetçilikte ve uç dincilikte nerelerden nerelere yol aldı? Ve artı MHP bunu nasıl yaptı?
Açıp okusalar, konuyla ilgili binlerce metin bulurlar. Çünkü bu, TC’nin son 3 yıldaki iç ve dış tarih-siyaset çatlağını çiziyor. Herkes de, haldır haldır bunu yazıyor.
Koysana oraya, Erdoğan’ın içeri attırdığı HDP’li Demirtaş’ın cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ı 2014’te ayakta alkışlamasını. Koysana oraya, 2015 seçimlerinde % 7 toplam seçmenin, seçimden önceki son 3 haftada HDP-MHP arasında seçim yaptığını anlatan araştırmaları.
Bu yeni kuşağın temel hatası, formu % 110 sanıp, içeriği % -10 sanmalarında. Oysa tam tersi geçerli: Form % -10, içerik % 110 önemli. Özellikle de siyaset konularında.
Bilmiyorsan bu boku, git okulunda oku ya da danışman tut birader.
Türk gibi başla ama İngiliz gibi de bitirme. Kendin gibi bitir birader, kendin. O çok övündüğün olmuş-bireylik, önce kendi-has-farklı olmaktır.
Yurtsan Atakan gibi de, erken ölme.

(26 Kasım 2017)

Felaket Değerlendirmesi: Homo Sapiens ve Tarih(öncesi)

Homo Sapiens deyince, son 50 bin yıllık tarihöncesini ve tarihi anlıyoruz.
Tarih deyince, 5 bin yıllık yazılı, kentli ve devletli dönemi anlıyoruz.
İnsan türü, bu dönemde ilki en başta ve ikincisi en sonda olmak üzere, 2 kesin yok olma tehlikesi yaşadı. İlkini doğa yarattı, ikincisini kendi yarattı.
Doğanın ve evrimin tarihi, herhangi bir dışsal etki durumunda yok olan türlerin öyküleriyle dopdolu, çünkü varolan türlerin % 99’u çoktan yok oldu. Aslına bakılırsa, evrimin olumsuz değil, olumlu yanı, onların yok olmuşluğu; onlar yok olmasaydı, evrim de olmazdı çünkü.
Bu, birinci görüngüsel ikilem.
İkincisi de şu:
Yeryüzü’nde varolan karbon atomlarının milyonda 999.999’u biyosferde, yani canlılarda değil. Bunun ana nedenlerinden biri, canlıların evrimindeki bir moment:
Bildiğimiz deniz kabukluları, bir zamanlar Dünya’nın egemen canlı türüydü. Kabuklarındaki karbonat atmosferden karbon dioksiti milyonlarca yıl boyunca sürekli çekti. Şu anda atmosferde eser miktarda bulunun karbon dioksit, bir zamanlar % 70 orandaydı ve canlılar da vardı o zamanlar. Bir de, fotosentez icat oldu, karbon dioksit oksijene dönüştürüldü.
Bu da ikinci görüngüsel ikilem.
Yani diğer deyişle evrim döngüsü, canlıların varlığını sıfıra limitleyecek biçimde işledi uzun-uzun vadede.
Atmosferde karbon dioksit oranı epeyi daha düşerse, fotosentez durur ve asıl o zaman tüm canlılar yok olur.
50 bin yıl önce de böyle bir doğal dış etken, muhtemelen büyük bir kuraklık ve kıtlık, insanı son kez Afrika dışına göç etmeye zorladı. Hesaplanabilen birer biyolojik / genetik Havva Ana’mız ve Adem Baba’mız var ama Afrika’nın farklı yerlerinde imliler ve zamanları da ayrı. Yani ilk yok olma tehlikesinde, en az 2 kez böyle bir popülasyon darboğazı yaşamışız.
Sonuncusunda ise, nüfus artışı ve türün kendini nükleer silahlarla yok edebilme noktasına gelindi. Bunun momenti, 1945 Ağustos’taki 2 atom bombası. Panzehiri de, 1957 Sputnik yapay uydusu. Yani, simgesel olarak böylelikle Homo Sapiens, oldu size homo Posterus (sonraki tür).
Burada da 2 kez yok olma riski sözkonusu. Demek ki insan türü, çift dikiş geçiyor sınıfları.
5 bin yıllık tarih sayılan ertesinde ise, genetiğin yerini kültür aldı ve Sapiens yine (bu kez başka açıdan) Posterus oldu.
Posterus’un bazı nitelikleri şunlar:
Yapay (ikame) zeka ve dış bellek / iç bellek = limit sonsuz, yazılım ölümsüzlük, donanım ölümsüzlük, uzaya yerleşme.
Yani diğer bir deyişle, insan türünü yok edemeyen felaketler onu metamorfozluyor.
Sorun, her kezinde koruyucuyu düzecek 39 Harami bulabilmekte tabii, 38 olmayacak, 40 olmayacak.
Tersine bakınca da şunu görüyoruz:
Eğer dengeli ve kalıcı yapılar kurulursa, insan türü hiç değişmeden binlerce yıl aynı kültürleri sürdürebiliyor. Aborijinler, 50 bin yıl aynı yaşam formatını 2-3 bin kuşak boyunca sürdürdüler.
Devletlilik döneminde ise, durum biraz daha farklı:
En uzun devlet 500 yıl gibi sürüyor. Ortalama devlet ömrü 100 yıl gibi. Devletlerin sayısı 50 ila 250 arasında gidip geliyor. Ortalamada devletlerin yarısı ila üçte ikisi yanılmış devlet oluyor. Yani sözkonusu olan geçerli-gerçek durum, balyoz devlet değil, ıskalayan devlet. Öyle olmasa, kültürel evrim de olamayabilirdi belki.
Yazı, tarihin en başından beridir var olsa da, ancak onun son 50 yılında varolan global nüfusun okuryazarlık oranı yarıyı geçebildi, o da 50 yıl için öyle oldu, yeniden düşüş başladı çünkü.
Kentlilik en baştan beridir var olsa da, yine ancak son 50 yılda kentlilik oranı globalce yarıyı geçti ve yeniden geriye düşeceğine ilişkin önbelirtiler var: İstanbul’un nüfusu bile, 1917’den sonra ilk kez 2017’de düştü.
Tarihin diğer bir özelliği olan ordulu savaşlılık, hep baki ama son yüzyıldaki 2 dünya savaşı, tarihi çok daha küçük ölçekli savaşlara öteledi ve iteledi gibi.
Mahşerin 4 atlısından en yüksek ölüm toplamını sağlayanı savaş değil, salgın. Sonra da kıtlık geliyor, savaş üçüncü sırada.
Tarihte yaşadığı kabul edilen 100 milyar kişiden yalnızca 100 bini, yalnızca milyonda biri, insan türüne metamorfoz ölçeğinde / ölçütünde değişimler getirebilmiş. Geri kalan nüfus, yalnızca kültür taşıyıcısı olmuş.
Bu 5 bin yıla bakınca, insan türüne % 50’den fazla performans puanı vermek (4,5’tan 5 ile) mümkün ama daha çoğunu ummak artık mümkün değil. Tür menziline erdi gibi.
Dolayısıyla, kaos matematiğinin öngördüğü üzere, bu değişiciler ve değişmeyiciler arasında önce yalpalar, sonra yol çatallanmaları oluştu. Sonuç da ortada:
Sapiens ve Posterus.
Posterus’u çıkarabildiği için, Sapiens felaketi aştı denebilir ama kendine yeni ve farklı türden felaketler yaratıp, kendini de tümüyle yok edemeden varlık çilesini milyonlarca yıl daha olduğu gibiliğiyle sürdürecek gibi de görünüyor artı olarak.
O nedenle biz, felaket değerlendirmesinde % 50 puanı koruyoruz. İsteyen bardak dolu anlar, isteyen boş. İsteyen felaket anlar, isteyen eksodus. İsteyen faşizm-engizisyon anlar, isteyen rönesans.

(21 Kasım 2017)

Felaket Yönetimi: ABD 2001-2020

Felaket 3 bölümlüdür:
Öncesi, sırası, sonrası.
Felaket öncesiyle, gelecekbilim önleyici olarak uğraşır.
Felaket sırasıyla, felaket yönetimi uğraşır. İlk kurtarılacaklar ve ilk feda edilecekler listesi yapar. Bunları sırayla ve/ya eşzamanlıca uygular.
Felaket sonrasıyla; felaket anatomisti, patoloğu, değerlendiricisi, derleyicisi uğraşır. Çıkarılacak dersleri listeler.
2001-2020 arasına bakınca, ABD’nin hem ülkesel, hem de global felaketler yaşadığı kesin. Biz, bunu öncesinde, sırasında ve artık az da olsa sonrasında yazdık, yazıyoruz, yazacağız.
En makro ABD felaketleri; 2001 Eylül 11 İkiz Kuleler saldırısı ve 2003 uzay mekiği kazası idi. 2003 kazasının öncülü olarak, 1986’da bir mekik kazası daha vardı. Sonuncunun koşutu olarak da, 1986 Çernobil nükleer reaktör kazası vardı. Teknolojik açıdan 2 süper güce hiç yakıştırılmayan inanılmaz hatalardı.
1986 Çernobil’in ne kadarı ABD işi, 1986 ve 2003 uzay mekiği kazalarının ne kadarı SSCB işi, 2001 İkiz Kuleler ne kadar Çin işi, 2018’de bile hala belli değil. Ancak, tüm olaylarda ilk kuşkulanılacak olanlar bu listedekilerdi.
ABD’nin 1941 Pearl Harbor’u bilip göz yumduğu önesürülür. Göz yumulması bölümünü geçersek, Hemingway’den ekonomist bir Türk’e kadar epeyi kişi, Japonlar’ın gidişinin o yönde olduğunu, resmi olarak ABD yetkililerine bildirmiş ama onlar bilgilere aldırmamış gibi görünüyor. Benzer biçimde, sözü geçen olaylarda karşı tarafın böyle bir iş yapabileceği CIA ve KGB türü kurumların elemanlarınca öngörülmüş, bildirilmiş ama üst yetkililerce durum pas geçilmiş olabilir. Ayrıca, 2001’in ABD şahinlerinin hiç mi hiç işine yaramadığı 2017 sonu momentiyle açıkça ortaya çıktı.
Sözü geçen süreçler, 1945-2015 arasındaki ABD 1 no’luğunun başlayışının, yükselişinin ve çöküşünün öyküsüydü. Bu açıdan ABD, tarihin zirvesine hızlı girip hızlı çıkmış oldu. 1795-1945 arasındaki 150 yıl boyunca, AB’den milyonlarca göçmen alıp, hızla büyüyen bir ülke için, pek başarılı bir sonuç değil açıkçası.
ABD, 1 no’lu olmanın bedelini ödedi bizce bu felaketlerle. Çünkü, herkesi kendine düşman yaptı. Şu anda Dünya’da herhangi bir ABD kentine atom bombası atmayı isteyebilecek 1 milyar kişi var en az.
Bu durumdaki felaket silsilesi, ecel gelmiş cihane, başağrısı bahane, gibi bir durumda oluyor. O felaket olmazsa, bu olur, gibi yani: Nükleer silahın en az 10 çeşidi var örneğin.
Ancak, 2 mekik kazasının ABD’nin SSCB’yi yıktığı dönemde ve onun 1 no’luğu döneminde olması, felaket yönetimi açısından ABD’lilerin kötüden daha kötü performans gösterdiğini açımlar bize.
O zaman tüm bu felaketler olup bittikten sonra, felaket değerlendiricisi olarak neler yazabiliriz?:
Birinci olay, felaketin gelişini yok sayma ve inkar kültü.
İkinci olay, birinci makro felaket olduktan sonraki 17 yıl boyunca, birinci felaketten hiçbir ders almamak ve ikincisini gerçekleştirmek / yaşamak.
Üçüncü olay, tüm felaketler olup bittikten epeyi sonra, durumu daha da kötü kılmışlık, yani yangına hala benzin döküyorluk.
Felaketler, insanları bir ülkeye sempati duymaya iterken, Dünya insanları, ABD’de bir felaket olunca, göbek atıyorlar artık.
Bizce bu, felaket psikolojisi ve duygu yönetimi açısından feci bir sonuç: Megalomaninin sonu ve sonucu.
Ancak rasyonel bakınca, tüm makro hegemonların tarihte aşağı yukarı böyle davranmış olduğunu izliyoruz ki Dünya Sistemi modelli tarihin en negatif yanlarından biri de bu:
Bazı alanlarda insanlar, 5 bin yıldır % 1 bile performans gerçekleştirmesi beceremediler. Geçmişten hiçbirşey öğrenmemekte ısrar ettiler. Tarihi sürekli tekerrür ettirdiler.
Kendi kendini batırma, büyük devletler açısından böyle bir nokta.
Yani:
Bir:
Hem felaketi isteyebilecek ve hazırlayabilecek, onlarca makro ve mikro etken üretmek.
İki:
Hem (makro ve mikro) onlara birbirlerini öldürsünler diye malzeme vererek, aslında kendini öldürecek malzemeleri vermek.
Üç:
Kendi öldürttükten sonra da, bunu inkara geçmek.
Bu durumda, ABD’ninki eksi çarpı eksi (ama artı değil, çarpımla daha artan eksi) performans olmuş oluyor.
Peki, büyükler ve küçükler bundan ne ders alabiliyor o zaman?:
Bir:
Öncelikle, aynısını kendinin de yapabileceğini hiç unutmamak.
İki:
Düşene bir tekme de sen vurup vurmayacağını iyi seçmek.
Üç:
Yıkıntıların döküntülerinin saçılma alanı içinde bulunup da, altında kalmamak.
Dört:
Geçici olarak Dünya Sistemi’nin dışına kaçmak.
Devletler dediklerimizin hiç olmazsa % 50’sini yapsınlar ve/ya yapabilsinler, tam psiko-tarih ve Seldon hesabı, önümüzdeki felaket-çöküş dönemi epeyi kısalabilir ve/ya kısaltılabilir o zaman.
Ortalama bir insanın planları ortalama % 70 tutar, onu da belirtmiş olalım. Biz daha aşağı performans bekliyoruz ve bu bile kurtarabilir diyoruz.

(21 Kasım 2017)