Çarşamba, Haziran 12, 2019

Kim Stanley Robinson, 2312, Duygu Sözcükleri, Duygu Ağları, Hipertekst, İntertekst, Transtekst


Elimizde bazı malzemeler var:
Robinson’un ‘2312’sindeki ‘Listeler’deki duygu sözcüklerinin Türkçe ve İngilizce metinleri.




Ülkü’nün ‘İsimsiz’ projesindeki 5 duyu-dilli akış çizelgesi (üst bölüm):
Ülkü’nün 1986’da derlediği 50 bin sözcüklük sözlükteki 500 duygu sözcüğü listesi (alt bölüm):
Astor Piazzolla’nın (1985?) ‘Oblivion’ bestesi / tangosu:
Woodward’n ‘Oblivion’un çizgifilm (2005?) çapraz medyası:
Bunların hepsi birarada; hipertekst, intertekst, transtekst oluşturuyor.
Ana sözcük-laytmotif, ‘oblivion’ duygusu.
Savımız, Ülkü’nün ‘Oblivion’ metinlerinde arayıp da bulamadığı anlamı, Robinson’un İngilizce veya 5 dilli metinde bulmuşluğu.
Önemli olan bu:
İngilizce bir metinde çevirisiz diğer 4 dilli duygu sözcükleri. Asıl önemlisi, tıpkı İngilizce’ye özgün dillerinden doğrudan alınan ‘bulgur’ veya ‘mango’ gibi, bu duyguların da, özgün yerli, özgün zamanlı, özgün kültürlü, özgün altkültürlü özgünlükte olması.
Ve:
Bunların İspanyolca ‘Oblivion’ sözcüğünü karşılaması.
Roman 24. Yüzyıl’da geçiyor ama bu ‘oblivion’ 21. Ve 22. Yüzyıl için ve semantik olarak romanın bunu yapması olağan, çünkü o iki yüzyıl, roman için geçmişte kalıyor.
Tuhaf durumlar:
1 duygu sözcüğü, 100 duygu momentini kapsayabiliyor ve anlatı hala eksik kalabiliyor.
Bunlar bir ağ oluşturuyor ve bir de akış, duygu akışları, 5 duyu-dilde akışlar.
Bunlar 1 ve yalnızca 1 kerelik, yani 1 tek yerzamanlık tanımlı.
Robinson ile Ülkü’nün yazın, bilimkurgu, ‘hardcore’ bilimkurgu metin anlayışları birbirinden ayrı, hatta birbirine aykırı ama duygu momentleri neredeyse özdeş.
Çıkış:
Bu konunun daha çok yazılması gerekli.
(12 Haziran 2019)

Pazartesi, Haziran 10, 2019

Geçmişbilim-Gelecekbilim Neredeye Gidiyor?: 2010-2015-2020


Önnot: Geriye kalan son 20-25 yılımız için, muhakkak yazılası ve yazmayı sürdürülesi olarak saptadığımız 3 konudan biri olan, ‘geçmişbilim-gelecekbilim sentezi’ konusu, hem gelişen olaylarla, hem de zihnimizin iç evrimiyle bambaşka bir noktaya geldi: Hem kestirimlerimiz doğru çıktı, hem de öngörülebilirlik arttı, muğlaklık azaldı. Dolayısıyla, bu konuyu yazmayı ayrıntılandırmak arzusuna vardık.
2000-2010 arasındaki 10 yıla bakınca, 2010-2020 arasındaki bazı gelişmelerin önceki gelişmelere bağlı ve öngörülebilir olduğunu ama bazı gelişmelerin dolaylı ve dolayımlı sonuç olduğunu görüyoruz. Örneğin, 11 Eylül 2001 ertesiki politik davranışların AB’yi ve ABD’yi inişe götüreceği baştan belliydi ama ‘mortgage’ krizi baştan belli değildi ki koşullar o kadar zorlanmasaydı ve batış görmezden gelinmeseydi, bu son 10 yıl böyle berbat geçmeyebilirdi ama nedense hegemonlar, eceli gelen köpeğin cami duvarına işemesi gibi, sonları gelince, abuksamayı aşırı abartıyorlar.
2000-2020 arasında; Çin yükseldi ve durdu, Rusya toparladı ve yükseldi, AB ve ABD geriledi, hem de çok geriledi: Öyle ki AB üyesi İngiltere AB’yi dinlemeyip, Brexit ile AB’den çıktı, ABD’yi ise müttefikleri bile dinlemiyor artık. Bu da, yokkutupluluğun fiili durumu demek: ŞİÖ: Rusya-Çin AB-ABD’nin yerini alamaz (ki bunun nedenleri ayrı bir metnin konusu), Brezilya-Hindistan ise hala aday adayı bile değil tam.
Bu durumda, tarihte belli akışımlar veya yönelişler olmuyor pek, geçmişin kayıtları öyle söylüyor.
Ancak, olayların kalıcılaşması ve somutlaşması da uzun sürüyor: AB’nin bitişi en erken 2050’de, ABD’nin bitişi en erken 2075’te olabilir.
En önemlisi şu:
Öncü-entellektüeller bile, silinen paradigmaları izlerken, yeni paradigmalar oluşturamıyorlar, 2000-2020 arasında oluşturamadılar da (bu, bizim için anarşizmde başımıza geldi).
Demek ki tarihçilerin ve fütürologların birlikte beyin fırtınası yapması gerekli. İzlediğimiz kadarıyla bunun kaydı yok internette.
Geriye dönüp baktığımızda, taa 1900’den beridir, 10 yılda bir ciddi tarihsel bükümlerin yaşandığı ama ne yaşanırken, ne de yaşandıktan hemen sonra kimsenin bunu bilincine varamadığı gibi bir gözlemde var. Dolayısıyla, şimdi de böyle olması olağan.
İnsanı sonu türü gibi acil bir açmaz yok. Homo Posterus ise binlerce yıl alacak bir metamorfoz ve devrim: Geleceğin acelesi yok. Demek ki düşünce / beyin cimnastiği yapmaya devam edebiliriz ki bu metin de öyle zaten.
Burada bir sorun var, dilsellik. Ancak, tarihçiler ve fütürologlar, farklı dil paradigmaları kullanmasalar da, tümüyle ‘geçmiş x gelecek’ çatışması varsayımıyla, başka diller kullanıyorlarmış gibi yapıyorlar. Asıl dilsel ayrım, ‘Posterus x Sapiens’ arasında.
Demek ki 2020 momentinde, 2020-2040 için acil bir açmaz yok. Kültürel fermentasyonlar ve duralamalar var. Zaman da var: Biyografi ölçeğinde değil, tarih ölçeğinde, yani birkaç kuşak boşuna yaşayıp ölmüş olacak sözü geçen dönemde.
Sorunlar aynı, çözümler belli ve aynı.
Demokrasi ve sömürüsüzlük mümkün ama bu kitleyle ve bu seçkinlerle mümkün değil. Dolayısıyla, herkes yerel debelenmesinde boğulup gidecek.
Ekonomik, politik, askeri duralama dönemi kesin ama bilim, sanat, düşün dönemi için belirsizlik var, mayalanma var o kesin ama üçünde de avangardsızlık da var, o da kesin: 20. Yüzyıl başındaki dahiler dönemi geçici olarak kapandı.
7,5 milyarın en çok 5 milyara düşmesi gerekli ama nasıl belli değil.
Bilginin korunması gerek ama komün, kampüs, ansiklopedi yaklaşımları, bunu ne kadar becerebilecek, o da belli değil.
Sonuç:
 Çok fazla soru imi ve çok az yanıt var şimdilik…
Tarih sürüsü çobansız ve sürünün bir bölümü uçurumdan atladı bile…
Neo-entellektüellerin ise, aklını bir an önce devşirmesi gerekli…
(10 Haziran 2019)

Türkiye Seçmeni Davranışları Profili: 2019


Bir alıntı:
“Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) proje koordinatörü Ayşegül Taşöz Düşündere'nin, 2018 milletvekili seçimleriyle 31 Mart seçimleri arasındaki oy geçişlerini incelediği ve sonuçlarını sosyal medyada yayımladığı araştırmasına göre, CHP seçmeninin % 6'sı 31 Mart'ta sandığa gitmedi. Bu, 150 bin rakamına (alıntısal düzeltme: sayısına) denk geliyor.
…
31 Mart'ta İstanbul'da sandığa katılım oranının en düşük olduğu 10 ilçe arasında, CHP'nin en önemli kaleleri de yer alıyor.
Şişli, Beşiktaş, Adalar ve Bakırköy listede yer alan ilçelerden.
Ayrıca AKP'nin kazandığı ilçelerin, yüksek CHP seçmeni potansiyeline sahip bazı bölgelerinde katılım oranının düşüklüğü de yaşandı.
Beyoğlu'ndaki Gümüşsuyu ve Cihangir, bu mahalleler arasında.”
Bu gözlemler geçerli ama yorumlar geçersiz.
1999-2000 gibi yapılan bir araştırmada, seçmenlerin % 60’ı gibi bir oranda, mecliste partisinin olmadığını belirtmiş. Ancak, bunların tamamına yakını, oy kullandığını ve kullanacağını da belirtmiş.
20 yıldan sonra bu durum değişti ama çok değişmedi. ABD’de başkanlık seçimine katılım oranı % 50, ABP seçimlerine AB seçmeni katılım oranı % 40. Bizde ise seçimlere katılım oranları hala % 80-90 aralığında seyrediyor, 20 yıl içinde biz de oralara varırız.
Satılık oy durumu var. Onu pas geçiyoruz.
Türkiye’de partiler 10 yılda bir yenileniyor. Onu da pas geçiyoruz.
Yeni partilerin seçime katılmadığı zamanlarda bile, seçmenin üçte biri her seçimde farklı partiye oy veriyor. Bunun iki nedeni var:
Bir: Politik bilinçsizlik.
İki: Kendisini temsil edecek parti bulamadığı için, yine politik bilinçsizlik nedeniyle, ‘bunu da deneyelim bari’ zihniyetine bağlı kalıyor.
Bu genel durumları, 31 Mart 2019 yerel seçimlerine daraltırsak:
Türkiye’de yerel seçimler, seçmenin en özgür ve en dağınık, dolayısıyla en tahmin edilemez davrandığı seçimler. HDP, İstanbul’da kendi 200 bin seçmenini sandığa götüremediğini kendi açıkladı. Diğer partilerin sandığa gitmeyen seçmenlerini de kapsayarak bu durum, bu kez oy vermeyeyim, biçiminde değil; amman oy vereceğime, gider bira içerim, biçiminde bir davranış olmakta.
Ancak, CHP için 4 özel durum var ortada:
Bir: Partinin sağa kaymasını protesto eden, eğitimli ve paralı kesimin tepkisi.
İki: CHP’ye gelen oyların bir önceki seçimde kime oy verdiğinin artık iyice muğlaklaşmışlığı.
Üç: Ağaca bakıp ormanı göremeyen, bir hemşeri hizipçiliği.
Dört: HDP-CHP arasında salınan  ve Türkiye genelinde % 2-4 olan beyaz yakalı seçmenin güvenilmezliği ki Cihangir’de böyle oldu, bilgi içeriden.
Yani, asıl durum şu:
2015’ten beridir 2 odağın oy dağılımı, % 50-50.
Bu yerel seçimde İstanbul’da % 3 olan ama artıp eksilebilen bir azınlık-arada seçmen var ve sonucu o belirliyor.
% 85’i, başkaları eksik buluyor ama bizcesi bu, yüksek bir oy kullanma oranı ve 23 Haziran’da bu oran tüm taraflar için düşecek. Düşmeyecek olan, toplamı kaç olursa olsun, SP’nin ve HDP’nin söz geçirebildiği çekirdek seçmeni, sonucu da onlar belirleyecek ki bir önceki sonucu da onlar belirledi zaten.
Çıkış:
AKP kaybetse de, İstanbul’u CHP’ye yar etmeyecek.
AKP askeri olarak değil ama politik ve ekonomik olarak bitti ama gidişi 1,5-2 yıl alır.
Dolayısıyla, söylenemeyen şu:
Seçimin sonucu önemsiz olarak, kısa vadeli politik geleceğimizi, AKP’den kopmalar belirleyecek.
2021-2023 için, CHP-AKP 2 partili / odaklı ama CHP odaklı iktidarlı bir tahminimiz var.
Yani, gitti 2023-2028 arası da şimdiden…
Seçime katılım ve katılımsızlık oranları bunları söylüyor bizce…
(10 Haziran 2019)

ABP Politik Açmaz Parodileri


Mayıs 2019’da Avrupa Birliği Parlamentosu seçimleri 28 ülkede yapıldı. Seçim sonuçlarının yorumlarında aşırı dağınıklık olduğu görüldü. Asıl sorunsal olan, sağ-sol ayrımsızlaşması üzerinden konuyu irdeleyen bir metin yayınlanmadı. Biz de bu metni yazmaya ve yayınlamaya karar verdik.
ABP’nin son sandalye dağılımı:
“Preliminary 2019 results by political group
Name              Seats               2019
Christian democrats and liberal conservatives            (EPP)   179
Social democrats (S&D)         153
Social liberals and conservative liberals         (ALDE)           106
Ecologists and regionalists      (Greens/EFA)  74
National conservatives and sovereignists       (ECR)  64
Far-right and hard Eurosceptics          (ENF)  58
Right-wing populists and hard Eurosceptics (EFDD)  54
Democratic socialists and communists           (GUE/NGL)     38
Non-inscrits     Non-Inscrits    9
Others and new parties           N/A     16
Total    751”
(Kaynak: Wikipedia.)
+
Gelelim politik parodilere:
Liberal konservatif ve konservatif liberal ayırımı komedisi: 1980’den sonraki, sert kapitalizmi, aslen vahşi kapitalist olan liberaller, üzerine bir de muhafazakar kisvesi takınarak uygulayabildi ancak. Şu andaki momentte aralarında (adsal değil) içeriksel bir fark yok açıkçası.
Hepsi için şerh: Neo-liberalizmin miladı olan 1980 itibarıyla göçmen sorunu, 2019’deki gibi değildi. Dolayısıyla, hiçbir sağ veya sol politik odak, ne o konuda sav sahibiydi, ne de bugünkü ikilemler (uç sağın yerli işçiyi savunması sosyalist geçinen solun göçmen işçiyi savunması durumu) fiilen mevcuttu.
Uç sağ ve uç-uç sağ / (onların deyimiyle sağ kanat popülistleri:
Öncelikle şu: sağ kanat popülisti demek, sol kanat popülisti de var demek. Ancak, Hitler-Stalin zamanı, anlaşmalaır ve çatışmaları yokmuş gibi davranmamın gereği yok. Yani reel sosyalizm, baştan ve Lenin’den beridir sol popülist idi.
Sonralıkla da şu: Uç sağ ile sağ kanat popülizmi arasında fark yok. Hatta, Danimarka 2019 genel seçimlerinde görüldüğü üzere, sosyalist sol bile o göçmen karşıtı söylemi uç sağın elinden alıp iktidar olabiliyor artık. Ya da: Politik söylemde, akıllıyla deli birbirine çok karıştı.
Regionalist / bölgeci ve sovereignist / egemenlikçiler ayrımı: Artık, kimse ayrılıkçı veya federatifçi demiyor. Neden? İskoçya ve Katalonya büyük sorun oldu da ondan. AB’nin ve ABP’nin bu konuda düşüncesi veya çözümü yok da ondan. Bir de: Birleşemezsen, parçalanırsın da ondan.
Avrupa kuşkucuları veya çok kuşkucuları ayrımı: AB’nin 11 Eylül 2001’den sonra çözüleceğini yazdığımızda, kimse dinlememişti bile. ABD ile AB’nin çıkar ayrılıklarını yazdığımızda 2019 momentinde bile hala kimse dinlemiyor. Aynı biçimde, ABP’de hem anarşist, hem de ateist milletvekilleri gerektiğini yazdığımızda, 5 yıldır kimse ikna olmuyor. Avrupa’dan kuşku duyan birileri ABD’de yer alabiliyorsa, İngiltere’de 1 değil, 3 ayrılıkçı parti birden, parlamentoda yer alabiliyorsa, anarşistlerin ve ateistlerin meclislerde yerini alması zamanı gelmiş demektir.  Belki olağan zamanlarda buna gereksinim olmayabilir ama artık olağandışı ve olağanüstü zamanlardayız. Devleti, düzeni, sistemi, hümanizmi kurtarmak, anarşistlere kalmış olabilir.
En güzel sonuç: Komünistler ve demokratik sosyalistler % 5. Hala. 1990’dan 30 yıl sonra bile hala. Bir anti-komünist olarak yazıyoruz: Hala böyle olması çok çök önemli. 1990’da reel sosyalizmin bitmediğini söylediğimizde, yine kimse ikna olmamıştı. Reel sosyalizm bitmemişti, reel sosyalistler bitmişti. Ancak, 1986 Çernobil nükleer reaktörü ve uzay mekiği kazalarının gösterdiği üzere, kapitalizm de o zaman bitmişti. Reel sosyalizm yenildiğini anladı, sahadan çekildi; kapitalizm şike ve mızıkçılık yaptı, durumu 30 yılda çok daha betere götürdü.
Bağımsızlar 20’den 9’a düşmüşler. Bu da önemli bir gösterge. Olumsuz bir gösterge. Sürüleşmeyi imliyor çünkü.
Bizim için Yeşiller ve Çevreciler merkez siyasal konumdalar. Dolayısıyla bu dağılımda merkezin o denli çok azaldığı pek söylenemez. (İlk 5 grup için) 532 / 711, merkezin hala çoğunlkta olduğu bir durum demek. % 25 de merkez-dışı gruplar için başarı demek. Ancak, Bu durum, bazı AB ülkelerinde, 20 + 20 = 40 olmaya doğru gidiyor. Oralar da göçmenlerden en hızlı ve en olumsuz etkilenen ülkeler.
+
Ek şerh:
Merkez sağ ve sol mu?
Onlar 1789’dan beridir çuvallıyor ama bunu yazdığımızda da, kimse ikna olmuyor.
Dolayısıyla tuhaf bir çıkarsama: 1789’dan beridir, politik politikacılar feci apolitik, yani politik bilinçsiz durumdalar:
230 yıl bu, dile kolay.
İşte, Beckett’in ‘Godot’yu Beklerken’ ile kastettiği buydu.
Politikanın inanılmaz derecede absürd kılınmışlığı…
Biz durumu parodi buluyor ve gülüyoruz, isteyen de oturur ağlar…
+
Çıkış: Almanya’yı yıkmayı Hitler bile beceremedi. Almanya hala Almanya. Yalnızca hakem molası aldı tarihten. Tarih de gayet sabırlıdır, gelecek hep gelir ve uzun sürer.
Bizcesi, AB için de böyle…
AB’yi Hitler bile yıkmayı beceremeyebilir ama AB artık bir Hitler bile çıkaramıyor ve AB’yi bu Hitler’sizlik durumu yıkabilir.
Paradoksal değil bu. Kırınım-farktal-merkezkaç kuvvetlerinin üstüste binebilirliği yalnızca…
Tabii ki bir de hep söylediğimiz gibi:
AB projesi, 1945-2020 arasında gerçekleştirilebilir bir proje değil idi. Gelecek için durum, belki farklı olabilir.
(9-10 Haziran 2019)

Cumartesi, Haziran 08, 2019

Demirtaş’a 31 Soru


Seçilmiş 31 entelejensiya, Demirtaş’a 31 soru sormuş.
Bunların bazıları ve yanıtlar Kürtçe. Onları geçiyoruz.
Öncelikle sorular, yumuşak.
Beni en çok Semih Gümüş’ün Demirtaş’ın roman yazmasıyla ilgili sorusu ve Demirtaş’ın yanıtı güldürdü.
Gümüş, konuyu fazla zorlamadan, roman yazmanın zorluklarını anımsatıyor, çünkü Demirtaş habire roman yazıyor.
Eksik bilgi şu:
Livaneli de habire roman yazıyor.
En son da Derviş Zaim roman yazmış.
Eskiden şairler için söylenen bir tekerleme vardı.
Yağdı yağmur, çaktı şimşek…
Şimdi bu, roman için böyle oldu.
Gümüş tabii ki böyle diyemez ama kendini ve karşısındakini içine düşürdüğü durum bu olmuş.
Dolayısıyla kimsenin söyleyemediğini biz söyleyelim.
Yok, saz çalarım, yok, beste yaparım, yok, filarmoni takılırım, yok, liboş köşe yazarı olurum, yok, roman yazarım. Bunlar, boş işler.
Yok, lümpen marjinallerin öyküsünü yürütür, film yaparım. Yok sonra, kimsenin okumadığı türden romanlar yazarım. Çünkü artık reytingim düştü. Bunlar, boş işler.
Yok, Erdoğan’ı ayakta alkışlarım, Yok, partime % 12 küsur oy aldırtırım. Yok, dostum ve düşmanım beni içeri attırır. Ben de, yok içeride saz çalarım, yok Zaza iken, Kırmançi öğrenirim, yok roman yazarım. Bunlar, boş işler.
Gerçekten lümpen-cehalet insanı söyletiyor, roman formunda…
Eleştirmemen Gümüş de, ayağına çarpan topla kendi kalesine gol atmış oluyor.
(8-30 Haziran 2019)

Öcalan: Açlık Grevleri Bana Zarar Verdi


Önnot: Öcalan, uzun süre tecritte tutuldu. Ancak epey süre geçtikten sonra, bu açlık grevleri meselesi bayladı.Bunu Öcalan’ın istememiş olması imkansız.
Şeytan, insanı söyletirmiş.
Bunu söyleyen insan, kendi aydınları, kendi sivileri için öldür emri vermiş biri.
Bunu söyleyen insan, geçmişteki ölüm oruçlarının da emrini vermiş, gencecik insanları mezara yollatmış biri.
Bunu söyleyen insan, Demirtaş’ın HDP’yi % 6’dan % 12 küsura taşımasını da sindiremedi. Demirtaş bile kendisinin tasfiye edildiğini düşündüğünü ağzından kaçırdı.
Sonuç:
Kürtler’in global konjoktür nedeniyle içine düştüğü durum nedeniyle, Öcalan’ın, PKK’nin, HDP’nin bu debelenmeleri, onları daha da bölecek. Ancak, silahlı mücadelede yenildikleri zamanlardan birinde içine düştükleri iç savaş gibi bir duruma getirmeyecek, en azıdna şimdilik.
Öcalan, biraz olsun soluk aldı. Bunu korumaşa çabalıyor. Bunun için de, kendi halkının davasına ihanet edebiliyor.
Her zamanki gibi…
(8 Haziran 2019)

AfD: En Büyük Düşmanımız Yeşiller


Bunun birkaç anlamı var:
Bir: Sağ-sol ayrımsızlığı varsa, uç sağ ve uç sol ayrımsızlığı da var demektir. Bunun da 2 anlamı var: Bir: Avrupa’da, özellikle de Doğu Avrupa’da, göçmenler nedeniyle hem uç sağ, eskiye özlem nedeniyle hem de uç sol yükselişte. İki: Orta sağ, uç sağın söylemlerini üstlendi. Bu da, sağ-sol ayrımsızlığı denli, sağ-sağ ayrımsızlığı da demek.
İki: Bu durumlar nedeniyle, sağ ile ne sağ, ne sol olan bir politik odağın çatışması, ilk bakışta absürd görünse de, ikinci bakışta olağan. Sonuçta, sağ olsun olmasın, bir politik odağın kendine bir rakip, bir düşman yaratması gerekir. AfD de Yeşiller’i dişine uygun lokma bulmuş. Çünkü Yeşiller’in apolitik seçmeni, uç sağ için arayıp da bulamadığı bir nimet, Hitler için de öyleydi: O zaman da, Faşistler toplamı, sosyalistler ve komünistler toplamı yaklaşık olarak birbirine eşitti.
Üç: Asıl anlam ise şu: Uç sağ her zaman Krupp faşizmini,e büyük şirketlere, ÇÜŞ’lere hizmet eder, kapı itidir çünkü. So yıllarda çevrecilerin öldürülmesi, giderek global bir sorun olmaya başladı. Uç sağ olarak AfD de, bu çevreci öldürmelerinin yeni tetikçisi olmaya, kendini aday adayı olarak göstermiş demek.
Dört: Yeşiller hala politik etkisiz eleman ve 40 yıldır da öyle.
Beş: Almanya gibi, sağ-sol koalisyonunu bu kadar uzun yıl götürebilen başka bir ülke yok. AfD’yi tetikleyen neden de bu: Bunların dışında başka bir seçenek. Onlar da var olan bir seçeneğin tersini imleyerek politik etkisiz eleman olmayı baştan kabullenmiş oluyorlar. Dolayısıyla, bir süre kullanılıp, bizim alaturka faşistler gibi, SA’ler gibi, bir köşeye atılacaklar demektir.
(8 Haziran 2019)

‘Amerikan Tanrıları’: 2. Sezon 4. Bölüm: Jeneriksiz İlk 10 Dakika: Kısa Film


Kısa film:
Bilgisayar oyunu Kong oynayanve piyano eğitimi alan bir erkek çocuk ve klasik müzik fanatiği bir baba.
İkisi de sarı ırktan.
Oğul büyür. Bilgisayar oyunları oynamaya, ‘hard-rock’ dinlemeye ve piyano eğitimi almaya devam eder.
Çocuk, sonunda bir yapay zeka programı yazar. O yapay zeka, tüm Bach eserlerinin notaları belleğinde olarak, yeni bir Bach türü eser yazar.
Baba, yeni eseri dinler. Oğlundan bunu bir yapay zekanın yaptığını öğrenir.
Bir sonraki planda baba ölü ve tabuttadır. Bizcesi (yaratıcılığın bu kadar banal kaynaklı olabilmesine istinaden) intihar etmiştir, senaryocası öldürülmüştür.
Kısa filmin son planında, babanın cenaze töreninde, tekno-ergen-erkek hologramlaşır: Hesapça herşeyi o yapmıştır.
Hepi topu 6 dakika. Bilgi yanlışları dışında, sinema anlatısı olarak mükemmel bir 6 dakika.
Dizinin ikinci sezonu, romanın ikinci yarısından bağımsız öykülü ama onu da Gaiman yazmış.
Şerh 1:
Karşılaştır ve karşıtlaştır:
‘Amerikan Tanrıları’ ve ‘Taht Oyunları’.
İkisi de iktidara ilişkin öykülü.
İkisi de bir noktadan sonra romansız metinli / senaryolu kalıyor. AT bunu başarışla sürdürüyor ama TO feci çuvallamıştı ve ikisi yaklaşık eşzamanlı yayınlandı.
Şerh 2:
Gaiman Gibson’u bilmedğini açımlar: Siberuzay ve yapay zeka konularında. Gibson, yapay zekanın ne olabileceğini, yapay zekalar gerçekten var edilmeden önce açımlamıştır (Gaiman ise yapay zekalar varken bile, onların neler yapabilip, neler yapamayacağını bilmez görünür): 2 yapay zeka sentezlense de, kırınım saçakları da artı-değer yazılım olarak oluşabilir (‘Mona Lisa Sürüşü’ndeki Continuity). Bu, siberuzay metafiziği / poliyalektiği için, çok erken bir örnektir: Sentezin dışında kalan bir şeyler hep vardır.
Tekno-ergen-erkek, sosyal-medya-kız (yine sarı ırk), Bowie-medya-aseksüel, aslında hep aynı şeyi imler. Gaiman, bu çoğulluğu metin olarak açımlayamamış.
Şerh 3:
Yapay zeka, siberuzay, sosyal medya yaratıları ve yaratıcılıkları, klasik yaratılarla ve yaratıcıklarla çelişmez ve/ya çatışmaz. Sonuçta, Bach da bildiğimiz müziksel permütasyon ve kombinasyon denemeleri yapmıştır. Yapay zeka, bunu ondan limit sonsuz kez daha hızlı yapar, o kadar.
Dünya’da belki 20 yıldır, müzik, resim, edebiyat alanlarında yapay zekalara eser ürettiriliyor ve öyle oldukları söylenmedikçe, kimse onların farkını ayırsayamıyor.
Gaiman’ın en büyük eksikliği ve çelişkisi bu:
Gaiman’ın itikadı, yaratıcılık dininin müridi olmak. Bunu da, çizgiroman gibi popüler kültürün zirvesi kabul edilen bir alanda denedi. Sosyal medya da bugünün püpoler kültürü. Yarın yeni başka şeyler gelecektir. Yaratıcının araçla amacı birbirine karıştırmaması gerekir. Yapay zeka, daha hızlı ve daha çok ürettiriyorsa, gayet yararlıdır.
+
Bu 10 dakika, kısa filmdir.
Bu 10 dakika, çapraz medyadır.
Bu 10 dakika, düşüncesel olarak ilk kez yapılmış, eksi-değer’li bir çapraz medyadır.
Gibson-Gaiman ortak yanı, sarı ırk takıntıları ve İngiliz kibirliliği. David Lynch de İngiliz tipi kibirlidir.
Tekno-ergen ‘Mona Lisa Sürümü’ndeki Süreklilik / Continuity gibi olabilir: Kendini yeniden yazabilen asi bir yapay zeka (tam anarşistlerin olmayı gereksindiği şey).
İşte bu, bu 10 dakikanın yokluğu ile göstermiş olduğu, düşüncesel bir artı-değer bu.
(7-8 Haziran 2019)

Matematiğin Dilsel Açmazları


Önbilgi: Matematiğin dili, rakamların yazımı dahil, sözdilinden gelmiştir. Tıpkı mantık dili gibi, zamanla bir öte-dil kılınmıştır. Dolayısıyla, hem kendi içindeki notasyonun, hem de sözdilinden gelen arkaik ifadelerin dilsel açmazlarını taşır.
Tanım: Matematiğin 6 dalı vardır: Aritmetik, cebir, analiz / kalkulüs, mantık, geometri, (eksik paradigma olarak) topoloji.
Tam sayılı olmayan sayı tabanlı sayı yazılımları.
Matrislerin küsurlu, irrasyonel sayılı olamaması.
Kompleks sayılı yazımlı vektörlerde, kendine özdeşsizlik veya x, y, z’nin birbirinden karşılıklı bağımsız olamaması. Bu, komleks sayılar üzerinden, gerçek fiziksel Evren’e uygulandığı için, somut durumların da öyle olduğu kabul edilmek durumunda.
Asal sayıların 10 tabanlı olmayan dağılımlarının eksikliği.  Oranın 0’a limitlenmesi veya asal / tam sayılar arasındaki oranın, logaritma / faktöryel ilintisinin varlığı veya yokluğu sorunu.
Sonluluk-süreklilik türünden, aynı konunun iki veya daha çok ay(kı)rı yazımları ve ifadeleri.
Euclid Geometrisi’nin Euclid tarafından bile tanımlanmamış saklı koyutları (düzlük gibi). Saklı koyutların, yazılı 5 koyutla hiçbir ilintisinin olmaması.
Örneğin: Düzlük: Riemann x Bolyai.
Bütün-parça: Üçgenin iç açıları toplamı, büyük, eşit, küçük 180 derece. Not: Euclid zamanın eratosthenes, Dünya’nın küre biçiminde olduğunu yazmıştı. Batlamyus da küresel geometrili astronomiyi tasarlamıştı. Bu 3’ü, epistemik eşlenik (MÖ 300-100 arasındaki Mısır-Yunan matematik kültürü).
Süreklilik x Fraktallık. Fraktallıktaki, .ilmem kaçıncı iterasyon koyutunda o limitin değiştirilmesinnih hangi farklı ve belirgin örüntüleri verip vermediği de irdelenmemiş: Örneğin, Mandelbrot Seti’nin görüntüsü pekala değişebilir. Julia Seti’ni 0’a doğru küçülen sonsuz sayıdaki irrasyonel sayılar dizisi olarak da tasarlayabiliriz.
Deliklilik x Pretzel çöreği. Pretzel çöreği, Klein şişesi, Möbius şeridi arasındaki geometrik-inter-tekst durumları çalışılmamış hala. Evren’in saklı boyutlarının açılabilmesi, Calabi-Yau denkleminde değil, bu bileşimlerde olabilir, olsa gerekir.
Not: Süreklilik ve deliklilik aynı konunun iki farklı ifadesi olmakta. Yani, hem tek tek başlıklar var, hem de aynı başlığın altında, birden çok altbaşlık var.
Birebir boyutluluk x Koch Adası.
Boyutluluk: İzdüşüm x anti-izdüşüm (bir doğrunun dik olduğu bir düzleme izdüşümü ve ters-izdüşümü).
Artı: Koch Adası ile, anti-izdüşüm birleşiği, yeni bir ‘birden daha çok boyuta geometrik yükseltgeme birleşimi’ mükün olabilir.
Şerh: Euclid’in 5 koyutu ile Aristo’nun 3 koyutu dilsel / epistemik olarak da, ontos olarak da birebir örtüşmüyor. Diğer bir deyişle hep söylenen: Bir söylem kendiyle bile birebir örtüşmüyor. 1’in lineer 1 veya non-lineer 1 tur / polarize (açısal trigonemetrik yazım) özdeşsizliğinin gözden kaçması. Kök alma ile trigonometrik kök almanın, tabansal yazımın birebirsizliği.
Gödel’in kanıtlanamazlığının, bir kanıtlamazlığın kanıtının gerekmemesi nedeniyle geçersizliği, gereksizliği.
Russell türü paradoksların koyutsallığı, belki tutarlılığı ama geçersizliği. Ki bu, mantığın da açmazı.
Russell türü, tam matematik kitabı yazımı çabasının gereksizliği. Bunun summalar, ansiklopediler ve tematik ansiklopediler türünden epistemik tarih ile ilintisi var. Yani, herşeyin matematiği veya ansiklopedisi olmaz. Yani, matematik birbirinden bağımsız altdiller topluluğudur şimdilik.
Matematik dilisel ve matematik ontosusal ayrımların muğlaklığı, daha çok da hiç yapılmaması.
Ya da: Matematik: Dış-somut-gerçek Dünya ile birebir örtüşmez. 1 elma somut değildir 1 sayısı da somut değildir, hepsi birer soyutlamadır, soyutlamasal algıdır, soyutlamasal algısal tanımlama çabasıdır.
0’ın yazımının 1’in yazımından 3 bin küsur yıl sonra akıl edilebilmesi, becerilebilmesi.
Dünya tarihinde 0’ı yazmayı, yalnızca 2 kültürün akıl edebilmesi.
Eksi varlığın / eksi ontosun, yani eksi birin hala akıl edilememesi.
Kompleks sayılar yazımında ve grafiklerinde, i üzeri 4 = 1 durumunun gözden kaçması. Bu durum, aslında asıl Evren’in parametrelerinin, birbirinden istatiksel karşılıklı bağımsız olmaması durumuyla çakışıyor. Ancak, aradaki bağlantı i üzeri 4 = 1 değil, başka bir şey. O başka şey de, belki 5 yüz veya bin yıl daha tasarlanamayacak. Bunu yaratan da, yine bakmamak, bakamamak, baksa da görmekten kaçınmak, epistemik inkar kültü.
Yani: Matematikte, topolojinin 100 küsur yıldır, yeni bir matematik dalı kılınamamışlığı gibi, yeni bir alana gereksinim var ve bu, paradigmatik kritik eşikler ve matematik rahiplerinin epistemik faşist tutumları nedeniyle, mümkün olamıyor.
Tam sayılı olmayan (3/4 gibi) sayı tabanlı sayı yazılımları.
Matrislerin küsur, irrasyonel sayılı olamaması. Bu, bir önceki tanım üzerinden belki tasarlanabilir.
Asal sayıların 10 tabanlı olmayan dağılımlarının eksikliği.
Sonluluk-süreklilik türünden, aynı konunun iki veya daha çok ay(kı)rı yazımları ve ifadeleri.
Kompleks sayılar yazımında ve grafiklemelerinde, i üzeri 4 = 1 durumunun gözden kaçması.
Bunun herhangi başka bir fonksiyon türünde de olabilirliği.
E üzeri i x pi = eksi 1 gibi durumların varlığı, bu dilsel bir olumsuz eşanlamlılık (negative ambiguity).
İ kare = eksi 1’deki eksi 1’in bir ters tur, yani doğrusaldışı bir tanımı olmasının gözden kaçması.
Matematikçilerin bunları kendilerinin sorgulamaması, başkalarına da sorgulatmaması (matematikçi rahip tavrıyla).
En son icat edilen matematik alan olan kalkulüsün, 350 küsur yıl önce icat edilmiş olması: Yani, Aydınlanma’dan beridir pratikte matematiğe reel epistemik novum katkı 0.
Aritmetik, cebir, analiz eşlenikliği; ötedil / ötesözdilisel mantık, geometri tanımlılığı / tanımsallığı (görsel ve başka duyu-dil).
Aritmetik-cebir-analiz eşlenikliğinin ve mantık-geometri eşlenikliğinin Aristo-Euclid tanımsızlığı.
Yeni matematik alanlarının, işitsel, motor veya kimyasal dille yapılabilirliği ama bunun gözden kaçması (doğrusaldışı zaman sinema tarafından tasarlanmıştı).
Rakamların harflerden gelmesinin ifadesel limitleri.
Yazının yalnızca 3 kültür tarafından icat edilebilmişliği.
Matematik dilinin diğer dilerden gelmişliğinin matematiğe sınırlayıcı izdüşümleri.
Cebir-geometri türü diğer eşlenikliklerin henüz tanımsızlığı.
Aristo-dışı mantıkların henüz sistematikleştirilmemişliği.
Aristo-Euclid-Newton, mantık-geometri-fizik dilsel / paradigmatik eşlenikliklerinin, eşzamansız ve eşmekansız olması, dolayısıyla epistemik eşleniksiz olması.
Matematiksel zirvelerin tarihte kültürel, diğer bilimsel, sanatsal, düşünsel zirvelerden yalıtık olması.
Novum-meta-epistem-epsilon: Homo Sapiens’in bitmiş olmasına karşın ve limitine varmış / tamamlanmış durumuyla, Dünya Sistemi limitini yaratmasına karşın, matematikte bu epistemik limitselliğe varamamışlığı, dolayısıyla konunun Homo Posterus’a kalmışlığı.
Sonuç:
Dolayısıyla bu biçimiyle, şimdi ve burada matematiğin tümü, herhangi bir bütünsellikten yoksun momentte.
 (3 + 7 Haziran 2019)

Pazartesi, Haziran 03, 2019

Pedofili, Terörizm, Şeytani Kötülük ve İyiler 5 Bin Yıldır Neden Bu Kadar Aptal ve Cahil?


Pedofili içeren bir romanın yazarı ve yayıncısı, hukuksal soruşturmaya maruz bırakıldı.
Yenilenen bir yerel seçim varken bile, konusuzluk çekebilen medya, konunun üzerine mal bulmuş Mağribi gibi atladı. Sonra da, zeka ve bilgi eksikliklerini döktürmeye başladılar.
En son Bildirici’nin açıklaması şu:
“Medya ombudsman’ı Faruk Bildirici, medyanın 'Zümrüt Apartmanı' adlı romanda, 'pedofili' övgüsünde bulunduğu belirtilen Abdullah Şevki hakkında dava açıldığını duyuran haberlerde yanlışlık yaptığını söyledi. Bildirici, pedofili içeren sayfaları paylaşarak, pedofiliye eğilimi olan insanların gözünde bunu meşrulaştırmış ve yönteminin öğretilmiş olacağını belirtti. Bildirici, sosyal medyadan yaptığı paylaşımında da, "Medya ve sosyal medya pedofili içeren metinlerin yayılmasına katkıda bulunuyor, suça ortak oluyor" ifadesini kullandı.”
Baştan aşağıya bir teknik hatalar silsilesi bu…
İlkin, medya geştaltının azalan toplam etki durumundan habersizlik var.
Yani, kitle için hezeyan ve heyecan yaratabilecek, sentimental bir konu olan pedofili hakkında medya haber yayınladığı zaman, başta çok yüksek infial, en son ise, tepkisizlik olur. Terör için böyle oldu örneğin.
Türkiye’de kadın cinayetleri, ensest, pedofili gibi cinsel suçlar için de, bu durum öyle olmuşa benziyor. Kitle aşağı yukarı hiç tepkisizliğe vardı. Bu bir.
İkincisi, konu haber yapma özgürlüğü değil, tam tersi. Yapılmış bir haberin tepkisinin abartılması. Bir kişinin pedofili haberi okudu diye, pedofili eylemine girişmişliği kanıtlanamaz bir şeydir ki bu da seri katillerin yargılanması sırasında sıkça gündeme gelmiştir.
Japonya, bu konuda tam tersi bir anlayışa sahip: Pedofili konulu çizgiromanların açıkça satıldığı bir ülke olan Japonya’da, uzmanlar olsun, kitle olsun, bunun bir tür deşarj yaratacağı ve sapıkları sapıklık eylemlerinden biraz olsun uzak tutacağı kanısındaymış.
En önemli nokta ise şu:
“pedofiliye eğilimi olan insanların gözünde, … yönteminin öğretilmiş olacağı…”
Bu, cehalet bile değil, kasıtlı dezenformasyon.
Pedofiliden çok daha ciddi bir sorun olan terörizm ile ilgili olarak, Wikipedia gibi, milyarlarca kişiye açık olan kaynaklarda bile, nükleer kirli bombanın nasıl yapılacağı bilgisi mevcut. Sorunsal, o bilginin açığa vurulması değil, o açığa vurulan bilginin yaratacağı açmazların çözümünün aranmaması. Öyle olmasa, yazılım şirketleri, kendi yazılımlarının açıklarını bulanlara ödül vaat etmezlerdi. Pedofili konusunu açığa çıkarmak, hatta suçunun nasıl işleneceğini göstermek, bunu yapmakla görevli birilerine, sorunu nasıl çözeceklerini düşünme zorunluluğu yaratmaktır, yani epistemik açıdan işlevseldir.
Doğrudur:
Ensest, kadın cinayetleri ve pedofili bu toplumun yaralarından birkaçıdır.
Ancak geçerli tanım da şudur:
Bu toplumun yalnızca muhufazakar değerleri değil, genel işleyişi, o suçların oluşmasına çok yatkınlık yaratan koşullar içermektedir. Bir ebeveynin çocuğuna cinsel suç işleyebilmesi için, çocuğuna yakın olması gerekir. Biz de ise ise, yakınlık ne sözcük, içiçelik, yani aynı yatakta uyuma geleneği mevcut.
Bu da bizi şu noktaya götürür:
Bir yetişkinin 18 yaşaltı birine, belli noktalardan sonra bedensel yakınlık göstermesi yasaklanmak durumunda: O yasağın çizgisini çekmek de çok zor.
Medyanın durumu ise şu:
Özellikle kadınlara yönelik sabah programları ertesinde, toplumun kuburu giderek daha çok teşhir edilir oldu ama ne yazık ki orada teşhir edilen olayların çoğu kurmaca. Bu olay, ancak uzmanların desteğinde, gerçek mahkeme kayıtları üzerinden işlenebilir. Binlerce vaka, arşivlerde yatıyor, isteyen gider bakar.
Medyanın durumu ise, suçlarına, ayıplarına, günahlarına yenilerini eklemekten ibaret. En büyüğü de bu değil, bildiğimiz insanlık suçlarını saklıyorlar çünkü.
Medya eleştirmenlerinin yaklaşımı sürekli bir yasak savma kabilinden, bizcesi Bildirici için de böyle.
Geriye kalıyor asıl yazarların durumu:
Bir yazar sapık da olabilir, porno da yazabilir, sapık pornolar da yazabilir. Yazdı da, yazıyor da, yazacak da. Bu piyasaya sürüldü de, sürülüyor da, sürülecek de.
Kitlesel önlem olarak, popüler kültür ürünleri olan bilgisayar oyunlarında, çizgiromanlarda, filmlerde, dizilerde bu 18+ ibaresiyle karşılanıyor.
18 yaşüstü olan birileri, pedofili konulu yeni ürünlere gereksinim duymaz, internet onlarla dolu zaten, hepsini değil, hiçbirini silemezsiniz, çünkü müdahale edilemeyen kaynaklar hep var.
Yani, Türkiye gibi 4. Dünya ülkesi olan bir yerde, hiç kimse o yeni romana gereksinim duymuyor.
Bizi ilgilendiren asıl durum ise şu:
Bir yazar, neden böyle şeyler yazar veya yazmaya gereksinir?
Bir kere ölümüne bir rekabet var. İngilizce’de buna ‘publish / be read or perish’ deniyor. Yazar da, satacak konu bulmak zorunda hissediyor kendini. Bu ülkede, büyük bir yayınevi, genç yazarlara ilk roman konulu yarışma açıp, ilanında konu içeriği olarak kan ve şiddet istediğini açıkça belirtebildi 20 yıl önce, ortalık Bukowsk parodileriyle doldu böylelikle.
‘Kirli gerçekçilik’ savına karşıyız. Çünkü gerçekçiliğin kendisi kirli olamaz, gerçeğin kendisi kirli olur.
Bunu kısırdöngüye sokmanın gereği yok. Zamanında başka bir yazar da ensesti yazdığı aynı biçimde linç edilmişti. Sonra da unutulmuştu. Bu pedofilik sayılan roman da unutulacak.
Bu, geçmişte de sorundu. Mehmet Rauf da linç edilmişti zamanında. Ancak bugün onun romanları feci nostaljik kaçıyor. Bu roman da öyle olacak bizce.
Bu görelilik konusu da dikkatlerden kaçıyor: Eşcinsellik de eskiden sapıklık sayılırdı. Mono-hetero-seksüel’lerin bu, seksi tekele alma anlayışının kendisi faşistçe ve başkalarını birilerine zarar vermekle suçluyorlar.
Yani özetle bizce, bu konuyu böyle tartışıyormuş gibi yapmak, beyhude ve nafile…
Çıkış:
Onların dediği gibi olsa, Sait Faik’in ve İlhan Berk’in de yasaklanması gerekirdi…
(3 Haziran 2019)

Sağ x Sol, Maddi x Manevi ve Somut x Soyut Uygarlık 1848-2019


Sol; 19. Yüzyıl’ın idealizmine karşı, maddi uygarlığı tanımlamış, materyalizmi, yani… Maddi uygarlığı altyapı, manevi uygarlığı, yani bilimi, sanatı, düşünü, üstyapı olarak tanımlamış: Bu: 170 küsur yıllık bir yanılsama.
Şerh: Bu anlayışla, Freud’un insanı afektif / duygusal ve donatif / davranışsal bir psişik yapıda sayıp, insanın kognitif /  entellektüel etkinliklerini süperegosal sayması, çakışan bir anlayış. Keza, 21. Yüzyıl’da kendini sosyalist sayanların kültürü aksesuar sayan küçük burjuva anlayışı da aynı koşutlukta.
Maddi uygarlık böyle tanımlanınca, sıradan insanların ‘ye, iç, çiftleş’ türü standart biyografilerini olumlayan bir kavram-yaklaşım oluyor. ‘Üretmezsen yoksun, insan değilsin’ ile, ‘tüketmezsen yoksun, insan değilsin’, ekonomik determinist bakış açısında aynı doğrultuda kalıyor.
Oysa; ‘maddi ve manevi’ yerine, ‘somut ve soyut’ denebilir. Sorunsal; yazının 5 bininci yılında bile, yazı üzerinden soyutun, soyutlamanın, soyut düşünmenin, soyut düşüncenin, üstelik özgür düşünceyi savunduğunu önesüren sol tarafından bile dışlanması, yok sayılması durumu.
Sağ ise bu sürede; gelenekler üzerinden kitleyi sömürebilmek için, ona afyon olacak dini, hukuki, ahlaki, siyasi değerleri manevi/yat diye dayatagelmiş. Ancak onlar da, bilimden, sanattan, düşünden sol kadar uzaklar. Sol da sağ da, kültürü yaka süsü, üstyapı, süperegosal, olmasa da olur, olmayınca eksiklenilmesi gerekmeyen şeyler olarak sayagelmiş.
Yani hem sağ, hem sol bu konuda, burjuvazinin ölümcül ayırtsızlığına sahip. Bilim, sanat, düşün; kitlenin demokratik katılımına kapatılmış, elitlerin tekeline hapsedilmiş.
Hem sağın, hem solun şu soruyu çok kısa ve çok kesin olarak yanıtlaması gerek:
Bilimsiz, sanatsız, düşünsüz, yazısız (maddi veya manevi herhangi) bir uygarlık olabilir mi?Yoksa bu, her durumda barbarlık mı olur?
1995’ten sonra, Alain Minc tarafından tanımlanan Yeni orta Çağ’ın sorunsalı ise tam da bu: Neo-barbarlık.
Kaldı ki sağ aslında, en az sol kadar maddi uygarlıkçı: Dünya’nın en zengin (ve dolayısıyla muhafazakar-neo-liberal) 2 bin insanının en çok 20’si bilim, sanatı, düşünü destekliyor. Gerisi, seks ve uyuşturucu partileri düzenlemeyi, iç bade sev güzeli, vur patlasın çal oynasın’ı tercih ediyor: Pek pek Kuran formunda yaş pasta yaptırıyor.
Tarihöncesine, yani en başa bakarsak, o zaman bile manevi sayılan uygarlık parçaları var: Müzik, resim, heykel var yani. Yazının 5 bininci ve global zorunluğu eğitimin 75’inci yılında, global etkin-okuryazarlığın oranı % 25’in altında ve bundan ne sağ, ne de sol rahatsız değil.
Gelelim kavramsallığa:
‘Maddi x manevi’ yerine, ‘somut ve soyut’ demek daha uygun. Çünkü düşünce, doğru, gerçek, bilgi soyut şeyler ve Bilgi Çağı’ndayız. İnsanı insan yapan şeyler de, bu soyutluklar, bu kavramlar.
Ayrıca; yazı, bilim, sanat, düşün de soyut. Ve bazı insanlar için bunlar, süperegosal veya egosal değil, içgüdüsel, idsel dürtüler. Bunların oranı, tüm tarihte belki milyonda bir ama yine insanı insan yapan bunlar, standart biyografilerinde ‘ye, iç, çiftleş’ türü yaşayan / yaşatılan 100 milyar kişi değil.
Dolayısıyla sol ve sağ, artık aklını başına devşirmeli: Ya soyutluksuz, bilgisiz, düşüncesiz Yeni Orta Çağ barbarlığı bin yıl hüküm sürer, ya da ortak tavırla eksi zekalılık ve eksi bilgililik duvarı çatlatılır, eksodus yaratılır.
Yani:
Ya Homo Posterus’un aydınlığı, ya da Homo Sapiens’in 5 bin yıllık, ‘sağ = sol’un 270 yıllık karanlığı…
(30 Mart + 3 Haziran 2019)

Cumartesi, Haziran 01, 2019

Çernobil: Dizi: Estetiko-Politik Bir Yorum


Bu bir belgesel dizi film.
Konu göreli yakın zamana ilişkin, o nedenle belgesele belge bulmak kolay.
Sorun, ideoloji tartışmalarında:
“Dizi ilgili değil, ancak diziden yola çıkarak yapılan yorumlar üzerine de birkaç söz etmek gerek. Sosyal medya kullanıcılarından dünyaca ünlü gazetelerin köşe yazarlarına kadar pek çok kişi Chernobyl üzerinden ‘Sovyetlerin bilim tezi böylece çöktü’, ‘Komünizm size hâlâ ideal mi geliyor?’, ‘Santralde değil, sosyalizmde sorun var’ gibi yorumlarda bulundu. Ancak bu yorumlarda bulunanlar, Çernobil’den yıllar sonra Japonya’da yaşanan Fukuşima felaketini ‘kapitalizm sorununa’ bağlar mı acaba?”
Tamam da çok çok eksik bir panorama bu.
Asıl panorama ise şu:
1986; Çernobil (nükleer reaktör), Challenger (uzay mekiği), Perestroyka yılıydı. Olumlu veya olumsuz büyük değişimlerin yılı yani.
Arkasında 2003 Columbia (uzay mekiği) felaketi de geldi.
Arkasında 2011 Fukuşima da geldi.
Ondan önce, ABD’de gözardı ve hasıraltı edilen birçok nükleer reaktör kazası oldu.
Şerh: Elektriğinin % 70’i nükleer reaktörlerden elde edilen Fransa’da hiçbir kayıtlı nükleer reaktör kazası yok. Bu büyük bir soru imi.
Yani, eğer bir çöküş varsa, hem kapitalizmde, hem reel sosyalizmde var. Yani, ekonomik determinizmde var.
Yani:
Soğuk Savaş’ın ABD-SSCB ikikutuplu Dünya’sı yerine, yokkutuplu bir Dünya var artık.
Bu çöküşü de, maddi uygarlığa, yani politikaya, askeriyeye, ekonomiye bağlı uygarlık peşinde koşan G-8 yarattı.
Artı, o çok övdükleri yüksek-yüksek teknolojinin epeyi alçak olduğu görüldü.
Çernobil olayı da, dizisi de bunu imliyor yalnızca.
(1 Haziran 2019)

NEK: Uzayzaman: Fizik / Kozmoloji


Feynman’ın 3 yolu birden izle(bile)n parçacığıyla, donmuş ışığın çok yönden kırılmış / bükülmüş / yansımış foton parçacığı aynı şeyi imliyor / çağrıştırıyor / anıştırıyor gibi:
Aslında, dalga paketçikleri / parçacıkları, büyüklükleri sıfıra limitlenen ama sonsuz sayıda parçacık-parçacığının, tek bir bütün gibi birarada ama aynı zamada ayrı, düşen olasılıkta, dşüne zaman boyunca / süresince, kapladığı / kapsadığı uzay uzam parçacıkları (noktacıkları değil ama) olabilir bunlar.
Bu durumda çözüm, integralle değil, fraktal uzayzaman parçacıklarının haritasıyla veya dağılım denklemleriyle bulunabilir olur. Örneğin, fotonun alt parçacıkları, belli bir olanağa sahip uzayzaman parçacıklarında yer alabiliyor / (varlıkça) bir yok bir var arasında) titreşebiliyor olabilir.
(31 Mayıs – 1 Haziran 2019)

Westworld / 2017-2019 Dizisinin İlk 2 Sezon Jenerikleri


Link:
Özgün bir içiçe hiper-tekst örneği olmuş.
Doğrudan ‘Ghost in the Shell 1-2’ jeneriklerini akla getiriyor.
Fark bunların siyahbeyaz olması.
Bu siyahbeyaz kliplerin sinemasal tadı, tıpkı Iron’un kliplerindeki sinemasal tad.
Woodkid:
Run Boy Run:
Bu durumda, ilk 2 jenerik, 2 jenerik ve 2 klibin bir tür sentezi gibi olmuş.
Jenerikler, aynı zamanda düşünce klibi niteliği de taşıyor.
(31 Mayıs – 1 Haziran 2019)

Death Stranding: 5 Bilgisayar Oyunu Sinemasal Fragmanı Ardından İrdelemeler


Bir bilgisayar oyununun sinemasal fragmanlarının, sinema açısından böylesine profesyonel oyunculu, yönetmenli olarak, bu denli kalabalık bir kadroyla gerçekleştirildiği ilk proje bu olabilir.
Fragmanlar oldukça uzun bir sürede, tek tek internete sürüldü.
Fragmanlar, inanılmaz sürreel kısa filmler olarak tasarlanmış. Bunda del Toro’nun payının, Kojima’nıkinden yüksek olduğu kanısındayız.
Kojima, tam bir narsisist ve megaloman.
Bu da onu şu hatayı yapmaya itmiş:
Oyunda anafikir olan, insanlığı kurtarmanın tek yolunun tek tek bireyle arasında köprüler ve bağlantılar kurmak olduğu düşüncesine varmak.
Oysa, Yeri Orta Çağ’dayız. Eski-asıl Orta Çağ bilgiyi korumak için kurulan üniversiteler, önce kampüs duvarsızdı, sonra bakıldı, halktan yalıtım daha işlevsel, o zaman duvarlar örüldü. Bu gerçeklik parçası, Kojima’nın savının tam karşıtı.
Keza, büyük salgınlarda da, diyelim Orta Çağ’daki veba salgını sırasında, (dağlık bölgede ve ticaret yollarından uzakta olduğu için) Milano gibi, yalıtık bölgeler salgından korundu.
Bir de, bunun yanısıra şu gerçek de var:
Bilginin, kütüphanelerin merkezileştirilmesi, onların bir kezde yok edilebilir olmasını sağlamış, İskenderiye Kütüphanesi’nin başına geldiği gibi…
Keza, ‘Fahrenheit 451’de kitapları korumanın tek yolunun, onları tek tek bireylere yükleyip, onları toplumun dışına kurtarmak olduğu gerçeği de var.
O nedenle, desantralize olarak dağılmış bilgili bireyler, Yeni Orta Çağ’da, yani günümüzde çok daha işlevsel. Yani, halihazırdaki koşullarda hümanizm, fatal bir ideoloji.
Gelelim asıl ana-anafikre:
‘Death Stranding / Ölmeye Yatmak’. Bu, Homo Sapiens için 2020’de önesürülebilecek veya geçerli olabilecek bir sav değil. İsan türü, 1945-2020 arasındaki sürede, kendini yok etmeye belki de en uzak noktasında şu an.
Ancak ‘Ölmeye Yatmak’, Freud’un uygarlıkların ve/ya bireylerin ölme arzusu olarak tanımladığı şey de olabilir pekala. Ancak, Freud’un da eksik bıraktığı bir nokta var: Ölmeye yatmasalar bile, uygarlıklar, bireyler ve kültürler zaten ölüyor.
Bu durumda ‘Death Stranding’, içeriği / özü / tözü, ancak negasyon ile sindirilebilecek ve kullanılabilecek ama biçimi mükemmel bir popüler kültür ürünü olmuş, diyebiliriz. Tabii ki oyunun bu fragmanlarla ne denli ilintili olduğu da, önümüzdeki aylarda oyuncular tarafından izlenecek.
(1 Haziran 2019)

Avrupa Birliği’nin Almanya = 4. Reich’laşması: 2015-2040


Bu süreç, 1945-2045 arasını kapsar.
Bu süreç, hegemonluk kaymalarına naklen, içeriden ve doğrudan gözlem olarak, en ilginç örneklerden biri olarak geçti.
AB’nin 1945-1990, 1990-2017 (Brexit) dönemleri, hegemonluk tarihi açısından birbirine hiç benzemeyen ama tarihsel / zamansal ardışık parçalar oldu.
Antik Yunan dönemindeki Antik Yunan – Fenike / Kuzey-Güney), Roma dönemindeki Kuzey-Güney (zengin-fakir değil) ve 800 ertesindeki Batı-Doğu ayrımı çizgileri AB için, ayrı bir hegemonluk tarihçesi dilimi oldu.
1940-1648, 1940, 2040 için, 3 Almanya’sal-Makro-Reich momentleri, ardışık ama aralarında tam neden-sonuç ilintisi olmayan, ayrı bir hegemonluk tarihçesi dilimi oldu.
Almanya, 2 Dünya savaşı çıkarıp, 2’sini de yitirip, bunların ardından hala 3. Dünya Savaşçıkları çıkarabilen veya çıkarmaya teşebbüs edebilen, tarihteki tek örnek oldu. ABD bile bunu beceremedi.
Almanya, 1945’te 10-50 milyon Almanya-dışı Alman’ı iç göçmen olarak almayıp, 1960’ta 1-5 milyon Türk-Alman’ı iç göçmen olarak alarak, kendi kendini ırksal / kültürel asimile etmenin çok özgün ve hatta belki de biricik örneğini verdi. Bunun neo-hegemon olma sürecini olumlu ve olumsuz katkıları, ayrıca tartışılmalı durumda ama Cem Özdemir ve Vural Öger, Alman’dan çok Almancı olan ve Alman hegemonyasını savunan Türk örnekleri olarak ayrıca irdelenmeli.
Bunları yaratan, Almanya’dan çok, ABD oldu. Türkiye’yi neo-yerel hegemon yapan da ABD oldu (azıcık da Rusya). Almanya-Türkiye dolaylı işbirliği ama AB-TC çatışması da yan bilgi olarak önemli.
Sonuçta, 19. Yüzyıl’da pantürkizmi icat edenler Türkler değil, Almanlar oldu. Şimdiki ‘abwehr’ muadili kurumlar da, neo-hegemon-cuk TC modelini de çoktan hazırlamışlardır.
Şerh: Almanya’nın tüm bunlar için Türkiye’ye gereksinimi yok aslında.
Devam:
Almanya’nın 400’lerde karakafalılaşması, 800’lerde sarıkafalılaşması, Ruslar’ın aslında Germen ve Almanya kökenli bir kabile olması; İran-Rusya-Türkiye 1500-1900 hegemonluk çatışmasından (ve açmazından) sonra, Almanya-Rusya-Türkiye 2020-2080 hegemonluk çatışması (ve açmazı) demek olacak gibi. (Bu açmazın işlememesi için, Almanya’nın Ukrayna’yı parçalamaması gerekir ama çoktan parçaladı bile, tıpkı eski-Yugoslavya’yı Slovenya üzerinden parçaladığı gibi.)
Türkiye’nin NATO-içiliği ama ŞİÖ-dışılığı ile Almanya’nın AB içiliği ve dışılığı, ilginç bir Dünya Sistemi karşılaştır-karşıtlaştır olgusu.
Almanya-4. Reich geniş bölgesi, ekonomik açıdan karlı bir makro-bölge değil: Enerji kaynakları, Ukrayna’da değil, Rusya’da.
Bu durumda, Almanya’nın dördüncü-reich’laşması, hegemonluk için hegemonluk gibi bir şey oluyor ve bu da, süreci baştan Almanya’nın aleyhine kılıyor.
Yani:
En geç 2060’ta 4. Reich bölgesi (Batı Ukrayna dahil, tüm Doğu Avrupa), beylikler dönemine girer, hani şu Ukrayna’nın karanlık dönemi gibi…
Almanya bunu bilse de, o hegemonluk oyununu oynar, oynadı, oynuyor, oynayacak…
Kıssadan hisse:
Hegemonlar hegemonluklarını kendileri yıkmasalardı, devletler bin yıldan uzun sürerlerdi ve bu da aşırı-statik bir tarih modeli yaratırdı.
(16 Mayıs 2019)