Pazartesi, Eylül 17, 2012

POST-3-MODERN KÜLTÜREL MOMENTİNDE GELENEKSEL-ÖNCÜ SANAT AYRIMININ POLİYALEKTİK HERMENÖTİĞİ



Metin Akış Çizelgesi

Geçmiş: Geleneksel-Öncü İkisemli, Gerçekçi Argümanlar
Şimdi: Richard Schehner’in Öncülük Tanımları
Gelecek: Geleneksel-Öncü Poliyalektikleri

Önnot

Bu metindeki tartışmalar, künyesi aşağıdaki derleme esere dayandırılacaktır:

Estetik ve Politika, Eleştiri Yayınevi, Eylül 1985, 328 sayfa, derleme. Yazanlar: Ernst Bloch, Georg Lukacs, Bertolt Brecht, Walter Benjamin, Theodor Adorno. Arasözler: Rodney Livingstone, Perry Anderson, Francis Mulhern, Fredric Jameson. Çevirenler: Ünsal Oskay, Taciser Belge.

Klasik Marksist Estetik ve Geleneksel-Öncü İkisemli, Gerçekçi Argümanlar

Söylem-argümantasyon düzlemi; öncü-geleneksel, bayağı-yüce, popüler-sınırlı, avam-seçkin, gerçekçi-hayalci, toplumcu-bireyci ikisemlerinde seyredecek.

Öncü-Geleneksel

Öncü sanat nedir?

Devrimci olması gereken marksist düşünce, gerçekçilik sözkonusu olduğunda tuhaf bir biçimde müthiş gelenekçidir. Öyle ki gerçekleri aslında para karşılığı, ‘hayatı roman’ türü bir roman dizisiyle yazan Balzac, marksist estetikçi macar Lukacs tarafından gerçekçi okulun baştacı sayılır.

Burada ironik bir durumu anımsayalım: Gerçekçilik; romantizme, sembolizme ve/ya idealizme karşı üretilip savunulduktan sonra, realistlerin yeterince gerçekçi olmadığı kanısıyla, naturalizm önesürüldü. Bugünün bakış açısıyla tersi, daha mantıklı olurdu. Gerçeği ama yalnız gerçeği, realizm söylese gerek, naturalizm değil: Doğada seraplar olduğunu unutmayalım. Bilgisel açıdan da öyle: Cevher mücevher yapılmadan önce işlenir.

Bunlara koşut olarak marksist estetikçiler, herhangi bir sanat dalındaki sanat akımlarının bütünlüğünü yeterince kavrayamamışlardır, çünkü disiplinlerarası ve çokdisiplinli değil, uzmandırlar. Bu konuda ıskaladıkları birçok kategorik eşleniksizlik var:

  1. Şiirdeki gerçeküstücülükle, resimdeki gerçeküstücülük eşzamanlı ve eşkavramlı olmamış.

  1. Gerçeküstücülüğü yaratanlarla, yaygınlaştıranlar ve genelleştirenler aynı kişiler olmamış.

  1. Dışavurumculuk-izlenimcilik karşıtlığı denli, dışavurumculuk-gerçeküstücülük karşıtlığı da olmuş. Yani, ortada triyalektik bir durum baştan beridir var ama gözden kaçmış ki realizmin sembolizme, idealizme ve romantizme karşı durumu da baştan poliyalektikti, zaten diğer üçü de birbirleriyle özdeş değildi.

  1. Tiyatrodaki dışavurumculukla resimdeki dışavurumculuk birbirini dışlayabilmiş. Biri marksistken biri faşist olmuş.

  1. Teknik olarak realist resim (örneğin Ingres’in oryantalist resimlerinin üslubu) ne ad olarak, ne de içerik yönelimi olarak gerçekle ilintili olmamış ve sayılmamış. Artı fotoğrafın icadı bu çeşit resmi geçersiz saymış. Artı fotoğraflar cismin suretini aynen vermiyor. Buna da aslında ‘nolektik’ ve/ya ‘alektik’ denebilir.

  1. Yukarıda sözü geçen eserde bunların hiçbiri tartışılmamıştır. Ana tartışma düzlemi yazınla sınırlı kalmıştır. Daha da önemlisi, o yıllarda bile bilimkurgu roman varken marksist estetikçiler, aslında tüm estetikçiler, bilimkurgunun yüzyıldır hala süregiden yazınsal öncülüğünü algılayamamışlardır. Üstelik SSCB’den Strugatski kardeşler gibi bilimkurguyu epeyi etkilemiş yazarlar çıkmış iken. Bunun yanısıra, Dr. Jivago’nun gerçekçi sayılmaması da ilginç.

Öncü sanat ne işe yarar?

Öncelikle, öncü sanat eserleri bir işe yarasın diye veya belli bir amaçla yaratılmazlar. Kültür ortamı içinde bir anlam kazanırlar.

Sonrasında, sinemadaki sıfıra doğru kısalan anların, fizikte doğrusal olmayan zaman çeşitleri tasarlatabilmesi gibi, disiplinlerarası bilgi üretiminde işe yararlar. Kafka gibi, en zor anlarda insanı yaşatabilirler, çünkü boğuntular normlardan gelir, onları bilinçsiz de olsa aştıran yazar öncüdür. Sonsuz özgür zihin uçuşu sağlarlar ki öncü sanatı izleyen biri kendi de öncü birşeyler üretebilir duruma gelir.

Öncü sanatın temel niteliği, devrimlerin kültürleri değiştirdiğinden daha yüksek bir oranda, bir sanat dalında bir yerzamandaki koyulu kuralları, paradigmaları, dogmaları, skolastizmi, alışkanlıkları, normları, toplu bilisizliği, vb yıkmasıdır. Kübizm figürü parçaladı. Escher perspfektifi parçaladı. Heykele delik sokuldu. Yazında öykü akışı terkedildi. Müzikte armoni (kontrpuan) anlayışı değiştirildi. Böyle onlarca örnek var.

Öncü sanat akımlarına baktığımızda, genelde siyasal açıdan kritik zamanlarda ortaya çıktıklarını görüyoruz. 20. Yüzyıl’da 9 temel sanat dalında neredeyse yüzlerce öncü akım yaratıldı ama 2 dünya savaşı da bu dönemde yaşandı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra öncü akımlar yerine, daha öncekilerin yeniden yorumu denendi. Bu bir gösterge. Cumuhriyetin kurulması, Rusya ve Çin devrimleri kadar güçlü bir siyasal dönüşümken 80 yıl boyunca TC’den öncü sanat akımı çıkmadı. Bu da bir gösterge.

Öncü sanat, amaç değil, araçtır. Yeni düşünce / duygu araçlarının yaratımına yardımcı olur. Kimi de dışavurumculuk gibi dekadansa uğrar ve faşistleşir. Tüm araçlar gibi standart kullanımları yoktur. Ataşla kapı da açabilirsiniz, oğul Fukasaku ile ABD’yi de açabilirsiniz.

Marksist estetikçiler tüm bunları ıskaladı ama birşeyi yakaladı: Eser-tarihçe ve sanatçı-tarihçe arasında, değişik mantıklarda kurulabilen gerçekçi neden-sonuç ilintileri vardır ve sanatın amacı güzel değildir. Estetikçinin işlevi bunları saptayabilmektir.

Bayağı-Yüce

Marksistlerin söylemsel düğümlerinden biri de bu alan: Marksizm’in proleteryanın biricik ideolojisi olduğunu önesürdükleri için, işçi sınıfına ilişkin hiçbir şeyin bayağı olamayacağı gibi, onları baştan yanlışlayan bir koyut kullanmışlar. Bu yanlış onları, fabrika marşları, bizim Atatürk-cumhuriyet heykelleri fecaatini andıran işçi sınıfı heykelleri, ‘salya sümük çocuk + burum buruş ihtiyar’ fotoları gibi bayağının bayağısı imgelere sürüklemiş.

Alıntı: Adorno Benjamin’e diyor ki: “Eğer nitelikli filmlere karşı ‘kitsch’ filmleri tutuyorsan, benden daha fazla hiç kimse senden yana olamaz. Ancak, ‘sanat için sanat’ın da savunulması gerekir.” (S: 177)

Yorum: İkilem mi? Bence, tümüyle bir geçersizlik. Benjamin, sıradan insanların mektuplarından oluşturduğu ‘Berlin İnsanları’yla, melodram filmleri veya duvara asılan acaip bibloları birbirine karıştırıyor. Benjamin zamanında sanat filmi henüz yoktu, çünkü sinema festivali pazarı yoktu. Adorno ise, ne yardan ne serden vazgeçemez durumda. Cazı dışlarken, atonal müziği yüceltiyor ki bunun nedeni burjuva kökeni. Burada şunu düşünelim: Pir Sultan’ın 50 türküsünden ancak 5’i niteliklidir, gerisi ‘Şah da Şah’ döngülüdür. Kültürolog, tıpkı Benjamin’in mektuplara yaptığı üzere, anlamlı göstergeleri milyonlarca ham veri tabanı içinden ayıklar. Aslına bakılırsa, Klasik Avrupa Müziği gerçekten gürültüyü sık sık ihlal eder: Kemanın vıyıltısı, davulun dangırtısı, zillerin şangırtısı. Bayağı-yüce gergefinde Doğu-Batı ayrımı olmadığını belirtmek için eklendi.

Popüler-Sınırlı

Bugün hala tartışılan bir gülünçlük var: Popüler olan bayağı mıdır, yüce midir? Yoksa, başka bir deyişle Kafka’nın çok az okunması mı onu değerli kılar?

Oğuz Atay, ‘neredesin, ey sevgili okur?’ diye diye öldü. İlk kitabını basacak yayıncı, ilk ve tek oyununu sahneleyecek bir sahne bulamadı. Bugün, muhafazakarından post-modernine birçok altkültür dilimi ona hayran ve o şimdi çoksatar. Karısı ve kızı, onun elyazısı güncesini pazarlamak için uğraştı. Sonunda kitap müşterisini buldu ama sansürlü yayınlandı. Bu kanıt-ikilem, zorla dayatılan popüler söylemi değiller.

Cumhuriyet dönemi Türk klasikleri, okullarda ödev zorlaması kitap okunduğu için milyonlarca satar ama bu onları değersiz (veya değerli de) yapmaz, keza Sait Faik’i hiç mi hiç. Ancak, Türkiye’de ilk kez 1 milyon satan Ahmet Altan kalıcı bir yazar değildir, Barbara Cartland’ın olmadığı gibi. 19. Yüzyıl’ın çok satan yazarları ve Nobel kazananlar bugün kendi ülkelerinde bile basılmıyor. Burada, Eco’nun az satarken çok satılanın niteliksiz eser olduğunu söyleyip, ‘Gülün Adı’ ile çok satılınca, yanıldığını belirtmesi bayağılığını anımsatmakta yarar var. Dönekler yalnızca bizde çıkmıyor. Bir de ters örnek verelim: Mina Urgan’ın bir ömür boyu tanınmamış bir akademisyen olarak kalıp, 85 yaşında çoksatar olunca, kendi niteliksizliğinden kuşkuya düşmesi için bir neden yoktu.

Avam-Seçkin

Sınıfsal ayrımda kültürolojik bir hata var: Aristokrasi hiçbir zaman soylu bir sınıf olmadı, önünde sonunda o da köylüydü. İşi alıp satmak olan burjuvazinin ise, kentli de olsa, öyle olması zaten beklenemezdi, çünkü yaşam ekseni paraydı. Diğer bir deyişle seçkin sınıflar soylu değildi.

Türkiye’de olduğu gibi, para ile eğitim aynı sınıflara uğramayabiliyor. Resmi eğitimli akademisyenlerin soylu olması ise zor, çünkü devletin kapıkulu durumundalar. Ne de olsa, soylular bağımsız ve özgür olurlar ya da isterlerse olabilirler.

Geriye ne kalıyor? Proleterya mı? Çalışmaktan uyumaya zaman bulamayan, 6.000 yıllık yazı tarihi ertesinde ancak devlet zoruyla okuryazar olan, işçi sınıfının ideologu tarafından paçavralığı saptanmış olan bir sınıftan seçkinlik beklemek zor. Proleter entellektüel olamayacağı kastedilmiyor, sınıfsal konum kastediliyor.

Gelelim siyasalbilimsel seçkinlere: Ordu, siyasetçiler, medyatörler, işadamları ve entellektüeller. Tanımlandıkları dönem olan 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısının  tarihi onların bayağılıklarıyla dolu. TC’nin 1960-1997 arasındaki 4 darbelik tarihçesi buna yeterli kanıt oluşturur.

Avam kitledir ama % 98,5 çoğunluk 10’ar yıllık ölçeklerde aynı parametrede birbirine karşıt görüngüler verebilir. Bizde arabeskin poplaşmasını, Özcan Deniz’in metroseksüelleşmesini düşünelim. 2 yıl önce olsa adama eşcinsel sıfatı vurulurdu, şimdi herkes ona özeniyor. Üstelik bu medyanın seçimi değildi. Üstelik bu Deniz’in, Emrah gibi, Kırmızıgül gibi bir süreliğine de olsa, demode olmasına neden olacak bir davranış.

Gerçekçi-Hayalci

Bilimkurgu roman örneğinden hareketle, kimi zaman düşlerin gerçeklerden daha gerçek olabildiğini biliyoruz. Kuramın eylemden, tasarımın üretimden önce mi, sonra mı geldiği tartışması baştan geçersizdi.

Hangi toplum ki hayallerini yitirmiştir, gerçeği faşizm, delilik ve ölümdür. Mayakovski 1930’da öldü, SSCB 1990’da. Tersi olsa, elimizde ölümsüz birkaç şiir kitabı olurdu hiç olmazsa. ‘Ex-SSCB’ ölü ülkeler tarihinde soluk bir yaprak oldu bile.

O nedenle gerçekçiliğin, idealizmi, sembolizmi, hatta romantizmi tümüyle dışladığı sanımasın. Arakesitleri de var ve olabilecek. Gelecekbilim gerçekçilikse, bilimkurgu hayalciliktir ve birbirleriyle çelişmezler: Diyalektikten poliyalektiğe, negatiften pozitife, düzden terse doğaçlama olarak, birçok düşünce dansı gergefi işlerler. Kaydedilen örüntüler, yeni gerçekçilik normları olabilir, olmayabilir de.

Alıntı: Brecht Lukacs’a karşı diyor ki: “Lukacs’ın gerçekliğe uzak düştüğünü sezmemek elde değil... Bu bakımdan burjuvazinin sınıflarının üstüne çıkması beklenemez. Bunlar kaçınılmaz olarak roman tekniğinde bir çürümenin de kanıtlarıdır.” (S: 95)

Yorum: Brecht’in kendisi hiçbir zaman gerçekçi olmadı, bunu söylemek ona düşmez. Epik tiyatro kesinkes gerçekçi değildir. Başlarda ise Brecht o zamanki dışavurumculuktan etkilenmişti. Aslında yaşanan şudur: Savaşa doğru dörtnala giden toplumsal değişimlerin, tam da Freudcu anlamda sanatçılarda yarattığı hezeyanlar vardı. Bunlar gerçekti ama abartılılıkları ve dolaylılıkları absürd düzeyindeydi. Berlin Alexandr Meydanı’nın hem romanını, hem de filmini düşünürsek, aradığımız kanıt bulunmuş olur: Faşizm dıgıdak dıgıdak gelir ama kimse, Hitler’le birlikte bira içen roman başkaharamanı da, felaketin adını koyamaz, Kafka’nın da koyamadığı ve ayrılmayı başaramadığı gibi. Brecht, Benjamin, Lukacs ve Adorno 40 yıl boyunca sanatçılıklarıyla ve biyografileriyle bunu filmleştirmiştir. Brecht Batı Almanya için Doğu Almanya’da tiyatro yaptı. Benjamin çok absürd bir biçimde öldü. Lukacs SBKP’ne yamandı ama yine de dışlanmaktan korunamadı. Adorno CİA parasıyla komünist dergi çıkardı. Tam bir gerçekçi, yani bir gelecekbilimci ya da azıcık sezgili bir sanatçı tüm bunları önceden ayırsardı, ayırsayıp yazan da oldu. SBKP’nin parti faşizmini Rosa Luxemburg yazdı. Gelen toplama kamplarını Kafka yazdı, eski sevgilisi Milena yaşadı, o da yazdırdı. Asimov’un bir saptaması var: Tez ve antitez ne zaman karşılaşsa ikisi de yok olur ki kastettiği bir tür Sparta-Pers ikilemidir: SSCB yok oldu ama aslında 2001’den beridir ABD de yok.

Buraya denk düşmeyebilecek bir argümantasyon: “Roman toplumbilimsel bir çalışma olmamalıdır veya bilim ve sanat ayrı şeylerdir.” Gerçeği yazmayacaksa, yazar neden roman yazıyor? En hayalci roman türü olan bilimkurgu gerçeğin tam da kendisini yazmıştır. Yazınaltı sayılan polisiye türünde Christie’den Connely’ye tüm polisiye yazarları işlenebilir cinayetler yazmışlardır, aşk romanı türünde beyaz diziler bile yaşanabilir aşklar yazıyor.

Soru aslında şu: Gerçek nasıl yazılır? 50 çeşit belgesel olduğunu düşünün. Sanatçı, ister var olan yollardan birini seçer ya da yeni bir yol yaratır ki onlara ‘öncü’ diyoruz.

Toplumcu-Bireyci

Marksizmin temel hataları çoktur. Ancak, sanatta birkaç temel hatası vardır:

Bir: Siyasal marksizmde Marx’tan itibaren ve sonra birçok kuramcı çıkarken, sanatın kültürbilimi ve siyasalbilimi olarak estetikte yetkin kuramcı çıkışının taa 1930’ları bulması ve bunun 2. Dünya Savaşı’nın büyük yıkımının ardından gelen toplumsal dönüşümlerle inanılmaz bir biçimsel başkalaşım yaşaması, tarihin ironlerinden biri olsa gerek. Çünkü Marx, marksizmin insanı insan yapacak biricik kuram olduğunu savunurken, binyıllarla ölçülen sanatın varlığını dışlamış (aslında ıskalamış) oluyordu.

İki: Rusya Devrimi’nden başlayarak marksist siyasetçilerin, yani iktidardaki yöneticilerin marksist sanatçılara eyledikleri gözönüne alınınca (koskoca Mayakovski’yi intihara sürükleyebilmek örneği yeter de artar bile), Marx’a inanmak oldukça zor kaçıyor.

Üç: İkisinin toplamı bir durum: İrdelenecek marksist estetikçilerin birbirlerine yaptıkları, aynı egemenlerin onlara yaptıklarına benzemekte, örneğin Adorno’nun Lukacs’a. Kendilerini marksist sanarken, aslında kökenlerinin bağlı olduğu burjuva sınıfının değerlerini uyguladılar, örneğin Adorno’nun Klasik Avrupa Müziği’ni gayet ırkçı biçimde en üstün müzik kültürü olarak empozesi. Balzac gerçekçiydi ama hiç sosyalist olduğunu önesürmedi. Eisenstein, marksist olduğunu düşündü ama parti onu burjuva biçemciliğiyle suçladı ve onu suçlayıp mahkum ettiren de aynı sona uğradı. İroni üstüne ironi.

Sonuç: Toplumcu burjuva olunabildiği gibi (‘emek kavramını ilk kez Fransa’da papazlar kullanmış, Henri Lefebvre, Marksizm, Alan Yayınları), bireyci marksist de olunabiliyor.

Konu, poliyalektik açılımıyla, bırakılan yerden sürdürülecek.

Richard Schehner’in Geleneksel-Öncü Yorumu

Richard Schechner, beş tür öncü (: avant-garde) sanat tanımlar (The Twentieth Century Performance Reader, sayfa: 308-326):

1.        Tarihsel ‘avant-garde’, 19. Yüzyıl boyunca / sonunda Avrupa’da biçimlenmiştir. Sinema ve fotoğraf, yoktan var edildi. Resimde, modern sanat oluşturuldu ve gerisi geldi: Sembolizm, empresyonizm, ekspresyonizm, fütürizm, kübizm, dadaizm, sürrealizm, vd. Dansta, modern dans oluştu. Tiyatroda, İbsen’den Meyerhold’a bir çok yazar, yeni anlayışlar yarattı. Yazında, naturalizm ve realizm doğdu. Müzikte atonal müzik icat edildi. Mimaride gökdelenler yaratıldı.

2.        Halihazırdaki ‘avant-garde’, şu an neler yapıldığına bağlı olarak değişir. 2 yıl önceki artık eskidir. Uzunca bir süre hep yeni şeyler denenecek ve su er geç durulacak. Halihazırda, ‘video-art’lar moda…

3.        İleriye bakan ‘avant-garde’, şaşırtıcı ve mahşeri (genelde yıkıcı) bir gelecek görür. İleri teknoloji, hem sevindirici, hem de korkutucudur. ‘Total Recall’ (: Gerçeğe Çağrı) filmi, bu tür anlayışa bir örnektir: İç-hayal dünyası ile, dış-gerçek dünya arasındaki ayrım muğlaktır (ki ‘Matrix’ de, tümüyle bu tema üzerine kuruludur).

4.        Bir gelenek arayan ‘avant-garde’, tiyatrocu Jerzy Grotowski ve Eugenio Barba’da çok belirgindir. Aslında bu bir formülasyon arayışıdır ki 1980’lerin ve 1990’ların dünyasında bu imkansızdı. O yüzden, Grotowski de arayışını tiyatro dışı alanlarda sürdürdü. Bu açmaz, olduğu gibi 21. Yüzyıl’a taşındı: Sanat ne yapamaz?

5.        Kültürlerarası ‘avant-garde’: Epeyi yanlış anlaşıldırılarak kullanılıyor. Özellikle performans grupları, çok ülkeli olmayı çok sesli olmak sanıyorlar (Atatürk’ün 30 sazlı orkestraya dediğini anımsayalım). Sinemada ise, çifte açmaz yaşanıyor: Holywood, John Woo’sundan Bille Auguste’üne, tüm dünyanın avant-garde / farklı yönetmenlerini yutuyor ve asimile ediyor (: uyruklaştırıyor). Böylelikle, kendi açmazını globalleştiriyor. Yanısıra, sinema limit sıfır zamanlı filmlere parçalanıyor. Sentez henüz ufukta görünmüyor.

Schehner 1980-2000 arası için ve bakış açısıyla geçerli saptamalar yapmış. 2000’de Japonya’ya 1945’te ABD tarafından atılmış atom bombalarının mazlumluğunu üstlenmeyen entellektüeller olduğu için, onun düşüncelerini üzerine temellendirdiği Japon modern dansı ‘buto’ da değillenmiş oldu. Bunun soğuk savaşın bitişiyle örtüşmesi bir gösterge. Bunun İsrail karşılığı, toplama kamplarının mazlumluğunun terki, TC karşılığı ise 1960-1997 arasındaki 4 askeri darbenin mazlumluğunun terki olurdu. İşbu metin biraz da bunun için çabadır, yazar 1980 darbesi ertesinde işkence görmüş birisidir. Dayak yiyip kendini daha çok haklı hisseden mürit olmak yerine, TC AB’’ye girmeden, zihince ve kültürce AB’ye girmiş bir TC’li olmanın sorumluluğunu üstleniyor.

Dolayısıyla, çokkültürlü öncülük dışında birşeyler 1990’dan beridir var. Henüz tanımlanmadı ve adı konmadı ama kültürlerde saklı olarak duruyor. Tersine poliyalektik belki bir panzehir olabilir ama kesin konuşulamaz.

Öncü sanat tarihçesine baktığımızda, bire on gibi düşük bir oranda beceri görürüz. Buradan çıkarsamamız, öncü sanatın öncülüğünün, biraz da birebir belirlenemeyen anlık koşullarla ortaya çıktığıdır. Örneğin, 1995-2005 arasında TC müzik türleri arasındaki DJ remiksleri, tümüyle başka işlev için uygulansalar da, kırıntı düzeyinde sentez-novum müzik örnekleri verdi: Kırmızıgül’ün ‘Bebeğim Benim’i, Tansu Çiller’in nutuklarına montaj-remiks-fanzin parça ve Orhan Gencebay-İtalyan pop şarkıcısı remiksleri ilginç örnekler. (Dahası, Gencebay’ın ‘Ya Evde Yoksan’ parçası, ‘Neredesin Firuze?’ filmi için 5 ayrı (aslında şarkıcı olmayan) oyuncunun yorumuyla, ‘a capella’-lineer-remiks-‘jam’ eylenirken, yine Gencebay’ın onca yıl sonra parçayı yeniden yorumlaması grift örneği var ki aynı anda dekadansa ve senteze vektör veren bir eğer sırtı geometrisinde ve bu da esnek olmayan kültüre deprem çatlağı getirir, getiriyor da: AB’den uzağa, AB’ye ve AB’den öteye doğru.) Koşut ama helis-uzak bir örnek de: Pentagram ile başlayan mehter marşı ‘hard-rock’ yorumları: Bu çabalar kimi alkışlandı, kimi MHP’lilerden ölüm tehdidi aldı: Almanya’dan ‘Hamgurger Concerto’ koşut biçimde geleneğe sert biçimde vuran bir örnekti ve Pentagram mensuplarının onu bilip bilmemesi edimlerini değerini etkiler.

Bu örnekler, geleceğe yönelik tasarımlar yaparken bize çok yararlı olacak.

‘Post-3-modern’ olarak tanımladığımız kültürel mod, 11 Eylül 2001 sonrası dönem 3 yıl gibi, kısa bir süredir geçerli. Bu olayla, Hasan Sabbah’tan beridirki, dünya egemenlerine şiddet yoluyla kafa tutma edimi, yeni bir yorum kazandı. Sanatçılarsa, bu durumda apaçık olarak tırstılar, sıradan insanlardan daha çok, sıradan insanlar sevindiklerini saklamadılar bile ama sanatçılar sevindilerse bile bunu medya korkusuyla gösteremediler. Şeriatın ölüme mahkum ettiği yazar Salman Rüşdi ABD’ye secde etti. Orhan Pamuk kendini Manhattan’lı ilan etti.

Ancak, kafa tutanlar da var: Oğul Fukasaku Japon ikiz kulelerini de yıkarak ve ad vererek ABD’yi suçlayarak ‘Ölüm Oyunu 2’de bunu becerdi. 11 yönetmenin yaptığı ‘11’09”01’ filminde en radikal tavrın ABD’li bir yönetmen olan Sean Penn’den gelmesi ironiydi. İtfaiye belgeseli çeken 2 sinemacının İkiz Kuleler yıkılırken naklen çekimi belgesel anlayışına sürpriz bir örnek oluşturdu. Yine ABD’li olan belgeselci yönetmen Moore’un filmi ise, ciddi-gayrıciddi arasında kaldı.

Şerh: 150 yıllık kurumsal bir süreç olan İRA hakkındaki filmlerin ancak 1990’larda öncü-gerçekçi olabildi ve 1990’lardaki eski-Yugoslavya savaşlarını öncü-gerçeküstücü anlatmayı yaklaşık 20 yönetmenden bir tek Goran Paskalyeviç’in ‘Barut Fıçısı’ (Balkan Cabaret) becermesi örneklerini aklımızda tutmamız yararlı olur.

Tüm bunlar da, henüz yeni de olsa, geride kaldı. 2001 öncesinde geçerli olan sanatsal / yaratısal durağanlık geriye dönmekte. Animeler ve buto tıknefes kaldı. Sarı sinema klasikleri yeniden yorumluyor. Sanat filmi festivalleri enflasyonla (AB’de her yıl 300 festival, 3.000 ödül) tükendi. Holywood tüm sanat filmi yönetmenlerini uyruklaştırıyor ve yaratıcıklarını öldürüyor. Plastik sanatlar aslında 1945’ten beridir tükenmiş durumda. Buto’nun antitezi tanztheater’ Bausch’un matriyarkal faşizme yönelmesi sayesinde sıfırlandı. Popüler (yalnızca pop değil, ‘rock’ şu bu dahil) müzik tek başına. 20. Yüzyıl’ın öncü tiyatro akımları gnümüz insanının dertlerine seslenmiyor. Bir tek yazın, daha doğrusu bilimkurgu roman var ayakta kalan. Hugo veya Nebula öüllerini kazanmış neredeyse her eser birer başyapıt, insana bakış açımızı kezlerce değiştirdiler.

Diyalektik-Poliyalektik Açılımları

Aristo’nun analitik diyalektiğinde, bir şey ya erdemlidir, ya da erdemsizdir. Lao Tzu’nun sentetik diyalektiğinde erdem erdemsizliktir.

Hegel’in (Kant’tan devralınmış) triyadik diyalektiğinde sentez denli, dekadans da bir olursaldır (contingency). Marx’ın diyalektik materyalizminde karşıtlar çelişir, çatışır ve sentezlenir.

Buraya kadar hepsi pozitif diyalektikti.

Adorno’nun negatif diyalektiğinde karşıtlıklar ve çelişkiler birbirine karıştırılmadan birarada tartılır; karşıtlığın iki tarafı diğeri üzerinden dolayımlanmadan, en keskin ucuna doğru sürüklenir.

Buraya kadar hepsi düzüne diyalektikti.

Tersine diyalektikte, karşıtlıklar birbirine yaklaşmaz, mesafeli kalır veya birbirinden uzaklaşır. (Daima savaş olacak değil ya.) Bu tutarlı değil, geçerli bir durumdur. Çokkültürlü toplumlarda, örneğin cumhuriyet dönemindeki Türkiye’de, tüm ayralların birbirine anlayış değil, düşmanlık ve saldırı gösterdiği gözlenir. 1985-2000 arasının en mağdur ayralları sayılan Kürtler’in, bırakın eşcinsellere veya uyuşturucu bağımlılarına karşı, kendi halkından astlarına karşı bile sürekli faşistçe davrandığı bilinir. Keza köylülerin zenginkondulaşması, 1983-1998 arasında diğer gecekonduluların mal varlığını tam bir talan ve yağmaydı. Öyle ki: Anadolu toprağının bu nedenle yüzyıllarca çölleşmesi gündemde.

Buraya kadar hepsi diyalektikti.

Ursula K. Le Guin’in çoğul (üçlü) diyalektiğinde 3 tane karşıt 2’li sav vardır. ‘Mülksüzler’ romanında bunlar çelişir, çatışır ama sentezlenmez. Alana 4. kategori-novum girer ve öykünün sonu boşlukta kalır. O demez ama biz buna ‘triyalektik’ diyebiliriz.

2’den 3’e yol varsa, 3’ten 4’e, 4’tan çoka ve/ya sonsuza da gidebiliriz ya da o yolu tanımlayabiliriz. Konulu tanımlarla, diyalektikten ve 2’den sonrasına ‘poliyalektik’ diyoruz. Tanım gereği, poliyalektikte ‘n x (n-1)’ adet 2’li karşıtlıklar, yani diyalektikler koyabiliriz. Şerh: Bir kategorinin kendisiyle çelişkileri, özdeşlik ilkesinin sorunsalıdır. Diyalektik, Aristo’dan Adorno’ya dek, özdeşlik ilkesini sorgulamaz. Buradaki parçalarda, Adorno’dan sonrasında sorgular ama o başka bir metnin konusu olur.

Artı-ekstra çıkma: Bu karşıtlıklar bir düzlemde 180 derece açılı 2 ışın olarak tanımlıdır. Bunları 90 derece açılı, yani birbirine dik olarak yeniden tanımlarsak ve yeni bir öğeyi alana sokarsak, birbirine karşıt olan 3 adet 2’li yine olur ama bu durum biraz daha farklı bir triyalektik / poliyalektik olacaktır. Birim, ters ve geçersiz işlemler farklı tanımlanacaktır. Karşıtlıklar birbirine tersinmez işlemlerle dönüşebilir olacaktır ki Le Guin bir bakıma bu tür bir triyalektik tasarlamış oldu, çünkü Anarres bir bakıma Urras ile, bir bakıma A-İo ile özdeştir ama hiç biri verili yerzamanda diğerine çevrilemez, başka bir deyişle en keskin devrim bile %o 5-100 tümel değişim demektir.

Geleneksel-Öncü Poliyalektikleri

Geleneksel-öncü arasındaki ilintide (Aristo olsun, Lao Tzu olsun) klasik diyalektikten, tersine poliyalektiğe kadar her çeşitleme olalıdır. Ancak sanat ürünleri, çoğunluk tümdengelimsel yoldan değil, tümevarımsal yolla, yani yap-boz ve dene-yanıl ile yaratılır. (Eisenstein gibi, kuram-edim praksisini deneyen ender bir iki örnek çıkmıştır ama onların da bunu becerdiği pek söylenemez.) Bu nedenle sonuç anlamsal açıdan biraz gürültülü olur.

Derleme kitabına bir daha bakalım:

Alıntı: Tarihçi Ernst Bloch Lukacs’a diyor ki: “... Yaratılan herşeyin klasizmin imgelerine denk düşmesi ya da onlardan yapılmış soyutlamalarla oluşturulması gerektiği düşüncesiyle öncü sanat üzerine değerlendirme yapılamaz, yargıda bulunulamaz.”

Yorum: Güzel bir totoloji değillemesi ama kendisi de bir totolojik önerme.

Sanat tarihine şöyle bir kuş uçuşu bakalım:

Resim:

Orta Çağ’ın budalalar gemisinde Bosch, Bruegel ve Dürer başyapıt resimler üretti. Bosch henüz baskının yoğun olduğu yerzamanda yaşadığı için dinsel ama soyut resimler yaptı, ‘gerçek soyut resimler’ ama insanlık durumunu tümüyle gerçekçi olarak resmediyorlardı. Bruegel Bosch’un yaptığını başağı çevirdi: Sıradan insanın gündelik yaşamını resme soktu, Hollanda köylüsünü resmetti. Daha da öteye geçti, soyut atasözlerinin (ilk kez olarak) çoklu resimlerini yaptı. Dürer, her ikisinin ustalığı karşısında ezildi. Renkli resim yerine, siyah-beyaz gravüre yöneldi ve asıl görüntüyü resme geçirmek için geometrik araçlar ve teknikler icat etti. Yine de ‘Melancholia’ gibi bir soyutlamayı yüzyıllar öncesinde sanata soktu.

Batı böyleyken Doğu nasıldı? Bahnamelerin gayet gerçekçi pornografisi vardı. Mehmed Siyahkalem’in yarıgerçeküstü, yarıgerçekçi minyatürleri vardı. Çin’in eksik boyanan ama tamamından daha gerçek manzaraları vardı.

Tüm bunları hangi referansla değerlendireceğiz?

O zamanlar eleştiri ve estetik yoktu. Bir bakıma ‘gerçekçilik’ diye bir şey yoktu. Öncü sanat da yoktu. Ancak, Bosch’un gerçeküstücülüğü ve Bruegel’in gerçekçiliği bugün bile aşılamamış bir öncülükte. Onları öncü kılan şey, konularında sonraki yerzamanlarda bile ustalıklarına erişelememesi.

Fotoğraf icat edildi ve resmin Ingres’de belirginleşen fotoğrafsılığının anlamı kalmadı. İlk kuşak marksist estetikçiler bunu gözden kaçırmış ama ikinci kuşak estetikçi Berger saptamış (ki kendisini Benjamin’in artçısı sayar). 20. Yüzyıl’da gerçeği veren ressam var mıydı? Olmalı mıydı? Olamaz mıydı? Bir resmi boyamak 1 ay alırken 1 saatlık fotoğraf mı yeğlenmeli?

Müzik:

‘New Age’ denilen müzik türü 1980’lerde öncü ve deneysel bir müzik türü sayılıyordu. Bugün aşırı basmakalıplaşmış durumda. Arp (Wallenweider) veya fagot gibi çalgıların, klasik müzik yerine cazda kullanılması yine o yıllarda bir yenilik sayılıyordu ama bugün o da basmakalıp bir durum. Org-klarinet elektronik geçişimleri (Spyro Gyra) yine o yıllarda bir ilginçlikti ama bugün tüm eserler çıplak kulakla algılanamayacak nüanslarda aslından dijital ortama geçirilmiş durumda.

500 yıl öncü kalan resimlerin üzerine, 20 yıl dayanamayan müzik eserlerini nasıl öncü sayacağız?

Heykel:

Christo’nun paketlemeleri sanatın ve yaşamın geçiciliğini imlediği için öncü sanat sayıldı ama on bin yıllık heykeller ve milyar yıllık kozmolojik göktaşı-yontuları var. Yaşam sanatı geçince ne olacak? Hangisi öncü sayılacak? (Burada sanatçıların olağan insanlardan daha önde oldukları varsayımı mevcut.)

Keza, tartışma konusu olan yazarlardan biri olan Zola’yı ne denli gerçekçi sayacağız? Onun zamanında artık gazeteler yaygındı. Klasik romanlardaki gereksiz ayrıntı bolluğu o zamanlar henüz gazetenin yaygın olmamasına, dolayısıyla okurun bilgi eksikliğini doyurma yönelimine atfedilir. Gerçekçilikte melodramın yeri nedir? Kaldı ki bir roman 1-10 milyon kişilik bir panoramayı vermeye yönelebilir mi? Roman deyince, nedense hep birey akla geliyor.

Keza, avam konusu yazına taa Magna Carta zamanında sokulduğuna göre, bunu 19. Yüzyıl’da yapanlar nasıl öncü olacak?

Genel:

Öncü sanat baştan tikeldir, hoş hemen tüm sanat eserleri tikeldir, dolayısıyla ‘öncülük mutlak-tümel olamaz’ denmesin de, ‘biraz zor olur’ densin. Picasso’nun Guernica’sı Şeker Ahmet Paşa’nın ‘Orman’ı yanında çok klasik kalır. Bu resim, o denli biriciktir ki ressamının bile ikincisi yoktur, hatta ressamı oldukça klasiktir, hatta kimi figürü aksatan (bir natürmortu) beceriksizlikte klasik altıdır. Öncü eser öncü akımdan bağımsız olarak daha ileriye gidebilir, sanatçısını da geçebilir. Bu da ‘tikelin tikeli’ bir durum demek olur.

Öncü sanat kendi totolojisini baştan koyar. Picasso’nun kübizmi mavi dönemini dışlar ama ikincisi birincisinden daha öncüdür. Mavi dönem tekrenklilikle karşıtlıktır, kübizm defigürizasyonla karşıtlıktır ve Klasik Afrika heykelinde mevcuttur, dolayısıyla bir alıntıdır yalnızca, oysa Mondrian tekrengi de öncü kılmıştır. Defigürizasyon tiyatroda şizofrenik, mental regressif yabancılaşma için kullanıldığından dolayı öncü olamaz. Çok sonraları spastiklerin modern dans için sahneye çıkarılmasıyla bu açmaz aşılmıştır, aynı zamanda klasik balenin ‘güzellik takınağı çirkinliği’ de. Karşıtlıklar her zaman sentez yaratmadığı gibi, iki değilleme asıl etmez, bir novum eder ki o epsilon da yalnızca bir kıvılcımdır. Sanatta bir suda bir kez bile yıkanamazsınız. Öncü sanatta akıp giden suya yalnızca bakakalırsınız, Benjamin gibi. Kimi cehennemi tek başına çıplak deriyle hissetmek de öncülüktür, Kafka gibi.

1930’larda klasik marksist estetikçilerin elinde 3 kuşak sanatçı vardı, bizim elimizde de onlardan sonraki 3 kuşak sanatçı var. Onlar da benzeri sonuçları çıkarsayabilirlerdi. Sorun, bizim bizden sonraki 3 kuşak sanatçıyı çıkarsayabilmemiz ki ‘sanatsal gelecekbilim’ buna deniyor.

+

Alıntı: Brecht Benjamin’e Konfiçyus’un bir tragedya, Lenin’in bir roman yazmış olması durumunda ne olacağını soruyor ve iki saptamada bulunuyor: Konfüçyus’un tragedya yazdığını öğrenmek, mesellerinin değerini azaltmaz. Bir romanı Lenin’in yazdığını öğrenmek romanın değerini azaltır.

Çok güzel bir artı-değer düşünce-problematik. Gerçekten böyle midir?

Herşeyden önce, Konfüçyus’un dengi Lao Tzu’nun kendi kitabını yazıp yazmadığı kesin değildir. Yine ikisinin dengi, Aristo’nun düşünceleri başkaları tarafından ama kesinkes onun çizdiği çizgide tamamlanmıştır. Bunlar, ‘Yüce Aklın Erdemi’nin veya ‘Metafizik’in değerini azaltır mı? Kesinkes hayır. Ha tek yazar, ha anonim yazar. Kutsal kitaplar için kimse ‘tek kişi yazdı mı?’ diye soruyor mu?

Başka örnek: Vaclav Havel değerli (öncü ve absürd) bir oyun yazarı sayıldı. Çek cumhurbaşkanı olunca, yazar olarak değeri azaldı mı? İnsan olarak değeri kesin azaldı ama oyunları o öldükten sonra da okunuyor ve oynanıyor değerde kalacak. Hatta o oyunları ondan nefret edenler sahneleyecek.

Çıkış noktasını belirledik. Devam edelim.

Koestler, SSCB aleyhindeki kitabı nedeniyle, Stalin’in emriyle Benjamin’i öldürmüş olabilir. Zaten öldürdü ama bunu birlikte intihar etmek için değil de, cinayet için yaptı diyelim. Bunu zaten biliyoruz. Peki öyleyse, ‘13. Kabile’ değersiz mi olur?

Brecht’in kadınlardan düşünce çaldığını biliyoruz. Eserler değersiz mi oluyor? Onun olmuyor yalnızca, eserleri anonimleşiyor.

Benjamin öldü. Bu onu değerli mi yaptı? Kesinkes hayır. Kafka gibi, ‘libido kifayetsiz’ yaptı yalnızca.

Bir duralım:

Öncülüğün vektör momentleri hakkında, öncü eserler vermiş, öncü biyografili yazarlar bile yanlış düşüncelere sahip olabiliyor, tıpkı deha hakkında dahilerin yanlış düşüncelere sahip olması gibi. Örneğin, Planck’ın dehanın deha olduğunu belirtmeyeceğini belirtip, kendisinin deha olduğunu dolaylı yoldan belirtmesi ve diğer dehaları kıskandığını ortaya koyması gibi.

Buradan dehaların ve öncülerin durumları hakkında bilinçsiz olması gerektiği sonucu çıkmıyor. 20. Yüzyıl, sanatçıların artık neden ve nasıl sanat eylediklerinin de hesabını verdikleri bir dönem oldu. 21. Yüzyıl ise, öncü sanatın kültürolojisini yazmak aracılığıyla, öncü sanatın yolunu açık tutmak bile öncülük olabilecek. Oldu bile.

+

Başka bir kanaldan açılım:

Bilimkurgu zamanı ‘geçmiş-şimdi-gelecek’ olarak, kayan veri tabanlı bir triyalektikte irdeler. Şimdi hemencecik geçmiş olur. Hayırlar evetlenir, evetler hayırlanır. Uzak yakınlaşır, bugün aya yolculuk bir bilimkurgu romanı konusu değildir. Yakın uzaklaşır, ışık hızından hızlı yolculuk için gerekli denklem ipuçları 1905’te vardı ama denklem yalnızca Einstein’ın inadı yüzünden 2005’te bile hala bilimkurgunun konusu durumunda.

Yanısıra, yazarların biyografilerinin yerzaman koordinatları onları neredeyse birebir belirler. Örneğin Ray Bradbury, ‘Fahrenheit 451’i ancak ve ancak McCarthy döneminde ABD’de yazabildi. Örneğin, İsaac Asimov’un ‘Robot+Vakıf’ 12’lemesinin ilk bölümleri ancak ve ancak 2. Dünya Savaşı öncesinde yazılabilirdi, 40 yıl sonra yazılanlar ona hiç yakışmayacak bir biçimde aşkın metinlerdi, hatta öyle ki kendisi metinlerinin gelecek için öngördüklerini kabullenmekte zorlanacak denli geçmişe ait biriydi.

Gelelim asıl sorularımıza:

Geleneksel olan, avam, bayağı, popüler midir? Yüce olan sınırlı mı kalacaktır? Böyledir veya tersidir diyelim. Peki, geleneksel olan gerçekçi midir, hayalci mi?

İkisemler burada ve şimdi geçersiz. Yüce sanat da, avam, bayağı ve popüler olabilir. Eşit eğilimde hayalci de olabilir, gerçekçi de. (Bizde emekli öğretmenlerin sürekli devlet konserlerine gidişini bir düşünün: O müzikten zevk aldıklarını veya anladıklarını sanıyor musunuz?)

Nereden mi biliyoruz?

Astor Piazzolla’nın kerhane dansı olan tangonun müziğinden aşkın bir müzik dalı yaratabilmesinden... 1977’de İsviçre’de Arkadaş müzik grubunun, 1 Türk ve 5 yabancı cazcıyla icra edilmiş geleneksel türkülerle, caz emprevizasyonunu ve/ya ‘velvele+karabatak’ alaturka sentezini başarabilmesinden ya da bir deyişle tek çalgının ormanın içinde hem orman, hem de hür bir ağaç olabilmesinden ya da ezginin armoni ve ritmle sonsuz kez yeniden yoğrulabilmesinden ama ancak bir veya birkaç novum sonuç bulunabilmesinden... Ravi Shankar’ın Sitar Konçertosu’ndan. Dollar Brand Quartet’in Kuran üzerine daha 1970’lerde cesurca caz yapabilmesinden... Benzerini Talking Heads’in ‘My Life in the Bush of Ghosts’ albümünde ‘Jezebel’ ile becerebilmesinden. Al di Meola’nın ‘İstanbul’unun İstanbul’u ıskalamasından... (Negasyonsuz aşkınlık olmaz.)

Geçelim fütürolojik praksis tasarımlara:

Tüm sanat dallarında kadın sentezi gelebilir. Belki kadın-erkek sentezi de gelir. Sorun, erkek kategorilerinin neredeyse tamamının değillenecek olmasında.

Dansta kadın-erkek mesafeliliğinin, helis dansının mümkünlüğü olabilir.

Fassbinder’in Kafka’ya tecavüz ettiği bir klip-dans (veya dans kısa filmi) olabilir, ‘Karamazov Kardeşler’de püriten Alyoşa’nın votka içip salam yediği plandaki duyguküre ile.

Kızkardeşler Duygu Aykal ile Sevgi Soysal’ın ‘pas de deux’ü olabilir, Aykal erkek ve balet giysisi ile. Sürekli ayakları takılıp düşerlerdi, arada birer birer memeleri de düşerdi.

Ayrallıkların birbirlerine şiddet gösterdiği danslar olabilir.

Müzikte orgdan daha dolu bir seste ezgi-armoni-ritm sentezi olabilir.

Saura’nın tangosunda faşist tango oldu, Trier’ın Europe’undan hareketle neo-AB’nin faşizmi tangosu olabilir.

Yazında bilimkurgu-gelecekbilim sentezi olabilir.

Eğer durağan kültürden / dönemden söz edersek, Mars Üçlemesi’nin birinci cildi (çok yakın tarihli gerçekçi bilimkurgu) olabilir.

Sinemada fizik için doğrusal olmayan zaman tasarımları oldu. Yüzlerce olasılıktan birkaçının filmini yapmak olabilir.

Aristo-Lao Tzu animesi olabilir: Lao Tzu 21’in Güneş Sistemi dışına yolculuğu ve Aristo the Neo’nun oğul Bush’a Yunanistan’ı bombalattırması olabilir.

Oğul Fukasaku’nun TC’de film çekmesi olabilir.

Hitler’in ‘Kavgam’ının klibi olabilir.

Pentagram’ın ‘Mehter Marşı’ kilibi kesinkes olur.

Çıkış : Hermenötik

Hermenötik yorumbilimdir, metinleri birincil anlamkürelerinin dışında da yorumlar. Bu anlamıyla bu metnin tamamı hermenötikti. Herşeyden önce, dünya dillerinin hiçbirinde henüz ‘poliyalektik’ diye bir sözcük yok, internet öyle diyor. ‘Triyalektik’ benim kullandığım anlamıyla olmasa da, internette var ama ‘poliyalektik’ yok. Bir bakıma bu, bilimkurgu romanda ‘siberuzay’ sözcüğünü icat etmek gibi birşey. 1984’te hiçbir dünya dilinde böyle bir sözcük yoktu, 2004’te Türkçe dahil birçok dilde ve sözlükte var, 1994’te yaratılan internet de bir siberuzay. Keza, bildiğim kadarıyla ‘post-post modern’ yeni yeni kullanılıyor ama ‘post-3-modern’ veya diğer bir deyişle ‘post-post-post modern’ de yok. Bu durumda eylediğim, sürekli devrim gibi eleştirel bir sürekli öncülük oluyor ki bu tam anlamıyla kişisel bir yorumdur, çünkü eylemimin ikinci bir kişi referansı henüz yok.

Gerisi pek eleştirel öncülük sayılmaz. Gerçek değişse de, gerçeği tanımlama çabası gerçekçi, dolayısıyla çokça geleneksel kalıyor. Gerçeği anlatmanın ve/ya yeni bir gerçek yaratmanın yeni bir yolunu bulmak kolay değil. Yani: Gerçekçiyim; hem bireyci gerçekçi, hem de toplumsal gerçekçi; hem zihinsel gerçekçi, hem de kültürel gerçekçi; hem fizik gerçekçi, hem de metafizik gerçekçi (sanırım henüz var olmayan 3 kavram daha kullandım). Yeni diller arayışı nedeniyle, örneğin delilerin metinleri özel antolojilerde toplanıyor ki bir deli dili sözlüğü derlensin ve bu akıllıların dilini geliştirsin. Benim aşkın-yorumbilimsel olarak yaptığım, gelecekbilimi tam bilim kılmak için bilimkurgunun olanaklarından yararlanmak ve bunu bilimkurgunun var olduğu yazın ve sinema dışındaki diğer sanat dallarına ötedillemek, araç olarak da dil alaşımlama tekniklerinden yararlanmak.

Biyografi tarihçe içiçeliği nedeniyle, öznel-nesnel eleştiri de içiçedir. Köksüz bir gerçekçi olarak, hiçbir ideolojinin tutsağı olmaksızın ama onların uslamlama araçlarını kullanarak, duygularımla düşüncelerimi eleştiri aracılığıyla bireşimleyebilirim. Okur, duvarı geleceğe doğru geçeceği merdiven-metinlerimi sırtında taşımak zorunda değildir.

Uzun oldu. Gerisi bir başka bahara.

Çarşamba, Eylül 12, 2012

Mangalda Büyükelçi


ABD Libya büyükelçisi barbekü yapılarak öldürüldü.


E, senin rahibin Kuran yakarsa, senin büyükelçini de mangalda közleme yaparlar tabii ki...

Günlerden (1973  ve 2001) 11 Eylül mü desem, (1980) 12 Eylül mü?

En hoş açıklama da misis Cilinton Abla’dan gelmiş gelmiş:

“Özgürleştirdiğimiz bir ülkede bu nasıl olabilir?”


Özgürleştir beni Hillary Apla... Derimle İncil’ini kapla... 10 milyon sivilimi bombala Behçet pompala...

Şaka bir yana:

Müslümanlar’ın petrolünü aldıktan sonra, geriye bir şey kalacakmış gibi, bir de üstünü Orta Çağ’a geri postalarsan, onlar da senin büyükelçini öte yana postalarlar...

Amaç ne?

Eskiden savaşın maddi veya manevi bir amacı olurdu. Bu, tarihin en acımasız fatihi Cengiz Han için de böyleydi. Barış zamanı, durup dururken kimse katliam yapmazdı...

ABD tekkutuplu bile değil, artık kutupsuz, yönsüz bir sürekli-savaş eğilimi içinde; bütün son aşamasındaki büyük devletler gibi...

Perşembe, Eylül 06, 2012

Savaş Sektörü


Malumunuz 2011 yılı, 1945’ten bu yana en savaşlı yıl sayılmıştı.


Tabii, bir yerde kan akıyorsa, o işten kimin çıkarı var, diye bakmak gerekir, polisiye roman hesabı.

Hesaplar ortaya çıktı:

“Arap Baharı sonrasında Ortadoğu'daki çatışma en çok ABD'ye yaradı. ABD'nin 2011 yılındaki silah satışı bir önceki yıla göre üçe katlandı. ABD'nin en iyi müşterileri ise, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman oldu.

ABD Kongresi tarafından hazırlanan bir rapora göre, ABD 2011 yılında silah satışını bir önceki yıla göre üçe katladı. 2011 yılında dünya genelinde 85,3 milyar değerinde silah alımı gerçekleşti. ABD'nin bundaki payı ise tam 66,3 milyar dolar.”


Yani, dörtte üçü.

1992’den bu yana, ABD’nin evdeki hesabının çarşıya uymayan biçimi olmak üzere, silah satışları azalıyordu, çünkü Soğuk Savaş bitince, eski SSCB’nin neden olduğu savaşlar da azalmıştı ki bu da savaşların % 40 gibi azalması demekti.

Dünya’da savunma sektörünün yıllık harcamaları 1,1 trilyon dolar civarında.


Dikkat edilirse, silah satışları bunun % 10’undan aşağıda ediyor. Bu önemli bir ayrıntı.

Burada önemli 2 nokta var:

Bir: 100 milyar dolarlık silah satılsa da, ABD’nin açığı 10 trilyon doların üzerinde, yani silah satışının 100 katının üzerinde.

İki: O silahların sivil ekonomiye verdiği zarar ise, kuramsal olarak sonsuz durumda. Arap-İslam ülkeleri daha petrol bitmeden, daha içine katılmaya fırsat bulamadıkları tarihin dibine şimdiden feci biçimde gömülmüş oldu.Artı, yıkılanları yapmak yine ABD’li şirketlere kalıyor.

Burada, ‘azalan girdiler yasası’ da işlemiş oluyor.

ABD’nin giderek daha dibe batması de kesinleşmiş oluyor.

AB ülkeleri rahatça enerji üretimlerini nükleer enerjiye kaydırabilirler tümüyle.

ABD gerçekte birtek Çin’i zarar vermiş oluyor. O da, Çin-Japon Denizi’nde, Rusya’nın Sibirya’da ürettiği türden bir yeni çözüm / çıkış yolu yaratacak gibi.

Dünya ekonomisi böylelikle budanmış oluyor, yani bizim belediyelerin usülünce ortadan katledilmemiş oluyor. Budanan bitkiler daha uzun yaşar. Böyelikle olan yalnızca ABD’ye olmuş oluyor, onun onca yıkımına karşın...

Güle güle ABD: Tarih seni kubur olarak anımsayacak.

Pazar, Eylül 02, 2012

Negatif ve Tersine Negasyon


Bir gelecekbilimcinin en büyük paranoyası, kestirimlerinin tümüyle gerçekleşmesidir. Böyle bir durum gerçekleştiğinde, nerede hata yaptığını düşünür. Bu, tersine-negatif diyalektik gibi, tersine-negatif negasyondur.

Negasyondur, çünkü bir potansiyel asla tam olarak aktuele dönüşmez. Potansiyel, aslında bir gelecekbilim denklemidir, aktuel ise gerçekleşmiş bir olgudur.

Tersinedir, çünkü gerçekleşebilir ama biri genelde gerçekleşebilir ama potansiyellerin / denklemlerin bir diğeri terslik edip aktuel olarak, diğerlerini gerçekleşme açısından negasyona uğratır ki aslında gerçekleşmeyenler, aslında tam olarak negasyonlanmaz / imkansızlanmaz, çünkü gerçekleşmemiş bir potansiyel, kültürde çoğunluk saklı olarak sürer ve gelecekte oluşacak diğer bazı aktuelleri, kendi gerçekleşmeden sonuçsaması / etkilemesi mümkündür.

Negatiftir, çünkü Adorno’nun tersine negatifinde olduğu gibi, birbirine antitez durumundaki / olan tezler /denklemler bile birbirini sonuçsayabilir ve tez ve antitez birbirine yaklaşarak, karşılaşarak, çatışarak, sentezlenerek bunu yaratmak yerine, tez ve antitez olarak kalarak etkileşirlerse, daha (o andaki koyulu ölçetlere göre) uygun / işlevsel aktueller / olgular yaratabilirler.

(1 Eylül 2012)

Çarşamba, Ağustos 29, 2012

Liberalizm ve Marjinaller


1980’lerin neo-liberalizmi ve neo-globalizmi ilginç panoramalar ortaya çıkardıı:

Liberalizm her kesimi sömürdüğü gibi, marjinalleri de sömürmek istedi ama ilginç biçimde ortada marjinal kalmadı.

Neden?

Bizde de dünyada da neo-liberalizm dalgalar halinde geldi yaşandı. Bizde 3 dalganın periyodu kesin: Özal, Çiller ve Erdoğan.

Daha önceleri de, taa modern resim döneminden beridir, acaipler, marjinaller, ayrallar, anormaller satış konusu olagelmişti zaten.

Şu anda ilginç olan durum şu: 1980’lerin liberalizmi 1990’ların başında piyasada ilginç insan bırakmamıştı. Komünizmi bile, Bertham Gross’un 1980 deyimiyle dostça bir faşizm (Friendly Fascim) ile soğuran neo-liberalizm, normal faşizmini abarttı, çünkü tüm dünyanın tek bir tüketim toplumu kılınmasını amaçladı. Bunu 30 yıl ve 3-5 dalga ile yaptığında, bizde de onlarda da 2001 ve 2008 krizlerinde olduğu üzere, zaten özünde kriz dolu olan kapitalizm, daha da ilginç bir biçimde marjinalleri ya normalleştirdi ve (Che amblemli tişörtler gibi) tüketim metası yaptı, ya da onları cezalandırarak ‘ileri marjinal’ kıldı (bakınız konu ile bu başlıktaki kitaplar), kısaca Shakespeare oyunları gibi ya öldürdü, ya da delirtti diyebiliriz aslında. Böylelikle krizi çözecek beyin fırtınasına anormal elde kalmadı: AB ve ABD akil adamlarını görüyoruz: Yerlerde sürünüyorlar.

Konunun girizgahından anlaşılacağı üzere ben bir ileri marjinalim, yani marjinallerin cezalandırılan safından. 52 yaşıma kadar dayandım ve daha fazla ölmeye katlanamayarak, normallerin dünyasına girdim.

Karşılaştığım durum bu oldu:

Normalleştirilmiş marjinaller benim hala bakir marjinalliğimden nefret ettiler, asıl normaller ise hala ölmemiş olmamdan nefret ettiler.

Benim marjinalliğim ağırlıklı olarak zeka ve bilgi üzerine kuruludur, disiplinlerarası ve çokdisiplinli olanlarından... Neo-liberalizmin tekno-liberalliği oldukça sahtekardır: Ya 3 kuruşa maaşlı genç mühendis icadının patentini gaspederler, ya da yalnızca boyalı bir marjinalliği pazarda tutarlar. Beni de öyle yapmaya kalttılar.

Ancak 2 noktayı hesaba katmadılar:

Bir: İnternet tuhaf bir ortam: Sanıldığı kadar özgürleştirici olmasa da, bilginin anonimleştirilmesi açısından büyük olanaklara sahip (Wikileaks’i kastetmiyorum): Örneğin, poliyalektiğin mucidi olarak ben ve kuadralektiğin mucidi olarak Marten Kuilman internette birbirimizi bulabildik ve insanlar geçmişte bizimle dalga geçmiş olsalar da, düşüncelerimizi yağmalamaktan kaçınmadılar ama bunun bir kültürel ve zihinsel dölleme olduğuna da aymadılar: Patentli düşüncelerimiz ölümsüzleşti ve anonimleşti.

İki: Holywood, AB sanat filmi ve sarı sinemanın (anime gibi) şiddet virtüözü janrlarını asimile ettiğini sanırken, kendi asimile oldu: Yani, marjinaller normalleri asimile etti ve bildiğim kadarıyla bu tarihte ilk kez oldu. Bunun popüler kültürdeki kanıtları, DC ve Marvel’in çoklu evrenli ve süper kahramanların yeniden yeniden ve aşırı yorumlu öykülerinin çizgiromanları ama bunlar artık Yanki değil, bizim Anadolu’ya gelip 1.000 yılda Türk’lüğümüzü yitirmemiz gibi, kanımız fazla sulandı çünkü, onlarınki de öyle hesap.

Bu yaşadıklarım ölmeye ve delirmeye değerdi. Ayrıca, gerçek yitirenlerin mezartaşı ve ağıdı olmak için de değerdi.

Tamam, liberalizm her alanda kaybetti ama onların geleceği gaspedici gelecekbilimleri ancak ve ancak böyle onların hükümranlığından çıktı. Bu duruma, ya yeni aydılar, ya da çok yakında ayacaklar, yani akil adamları, normallerse globalleştirilmiş ABD rüyasında yaşamayı sürdürecekler: Biz marjinaller açısından hiç mi hiç sorun yok.

Pazartesi, Ağustos 27, 2012

Tampon Neremize Girecek?


Sonunda Suriye’de tampon bir bölge oluşturulmasına onay çıktı gibi.

“Türkiye'ye sığınan Suriyeli sayısının 65 binin üzerine geçmesi üzerine, hükümet Suriyeli sığınmacılara ‘sınırın 0 noktasında yardım yapılması’ konusunda karar verdi. Karar, ‘tampon bölgeden önce son adım’ olarak nitelendiriliyor.”


Daha önceden (Mayıs 2012’de) ABD’li bir stratejist tarafından bunun Türkiye’nin zararına olacağı önesürülmüştü.


İronik durumlar:

Fisk, ne 3. Dünya veya Kürt özgürlükçü tarafında, ne ABD tarafında.

Türkiye, Irak’taki ve Suriye’deki Kürtler’in ekmeğine yağ sürmek için elinden geleni yapıyor ama bunun Büyük Kürdistan için katkı olacağına aymıyor.

Halepçe katlimanın Türkiye’nin dolaylı olarak yararına oludğunu da kimse pek görmüş değil.

Özal 1 koyup 3 alma uğruna, bize üçün birini aldırmıştı. O zamanki zararımız 100 milyar dolar olarak açıklanmıştı.

ABD’nin çoklu taraflı oynamaya çalıştığı ortada: Hem Türkiye’ye, hem de Kürtler’e tutmayacağı sözler vermekte beis görmüyor. Sonunda, hiç kimse ona inanmadığında, yalnızca kaba kuvvet kullanarak hiçbir savaşı kazanamayacağını da öngöremiyor.

Kürtler ise, 1250’lerde Araplar’a ve 1940’larda İran’a ihanetlerinin bedelini ne denli pahalı ödediklerini ve büyük devletlerin onları yalnızca maşa olarak kabul edeceğinin ayırdına varmamakta direniyor.

Sonuçta, bir kaşık suda fırtına ve Arap Baharı koparıldı.

Türkiye, siyaseten savaş gereği duysa da, iktisaden bunu yapacak en son durumlardan birinde olduğuna ayamıyor. İlla ki AKP 10 yıl daha başta kalsın diye, tüm hükümranlık haklırımız çiğnenirken hiç seslerini çıkarmayan iktidar mensuplarının buiden aslan yürekli rişar takılmaları eğlenceli doğrusu.

Tamam, olmayan ergi kullanalım ve tampon bölge kuruldu diyelim.

Öncelikle, bu ancak ABD hava kuvvetlerinin desteğiyle kurulabilir. Bizim uçakların kendi kendine düştüğü durumlarda olma olasılığımız var ortada.

ABD ve AB, tavşana kaç tazıya tut mantığıyla bizi dolduruşa getiriyor. Sonuçta, bu savaşçıklardan onların ekonomisi nasiplenecek ve durgunluktan çıkacaklar ki 1930’larda da benzeri koşullarda AB ve ABD Hitler’i böylesine bir biçimde dolayılı yollardan fıştıklamışlardı.

Çok demeyelim, bu savaşçık bize 100 milyar dolar daha sokar diyelim.

Suriye’yi aldık veya Müslüman kardeşlerimizi koruduk diyelim.

Ne olacak?

Bırakalım Yeni Osmanlı hayallerini, Misak-ı Milli toprakları elden gitti bile.

İşin daha da kötü yanı, neo-globalizm ve neo-liberalizm de iflas etti. Bu kez, çevir kazı yanmasın ve sola enkaz mirası devredelim mantığı da işlemeyecek. Gördük Obama’yı, kokmaz bulaşmaz bir 4 yılla, iktidarı yeniden Cumhuriyetçiler’e yıkmak arzusunda 8en azından ikincil beyin kadrosu o yolda, Obama bir maşa yalnızca sonuçta).

Ancak, nasıl ki bitmiş bir global çevreyi bırakıp 7 milyar kişiyle yeni bir gezegenin canını okumaya henüz gidemediğimiz için, nasıl kanser oluyorsak; bu acaip, ne faşizm, ne kapitalizm olan bu neo-ucube sistemle hiçbir şeyi kurtarmanın imkanı kalmıyor.

Tamam, Türkiye’de bunlara kimsenin aymasını umamayız ama be birader 10 yıllık iktidarın ardından yapılmayacak ne varsa yapmanın alemi ne?

Tampon, aybaşımıza mı girer artık, çağ sonumuza mı bilemem. Hayırlı olsun ateist ateist.

Oyun ve Gerçek


Epistemolojik açıdan çok ilginç bir momentteyiz: Tarihte ilk kez simülasyonlar gerçekten daha gerçek olmakta. Bunun temel nedeni, statiklikle dinamikliğin çok ilginç bir grift-geçişim örüntüsü çizdiği bir dönemde yaşamamız.

Çocuk oyunu, bilgisayar oyunu, ludoloji, benzetişim (simülasyon), efsane, arkatip, vd, hepsi hepsi, genel olarak gelen ve/ya gelecek gerçekliklerin bilinçli ve/ya bilinçsiz zihinsel ve/ya kültürel tasarımlarıdır. Bunun temel nedeni, genetiğin yerini kültürün ve iç belleğin yerini dış belleğin almasıdır. Yani toplum, zihinselden çok kültürel yollardan yeni şeyler öğreniyor ki ikisinin dinamikleri birbirinden oldukça farklıdır ve bu da neden toplumun çok yavaş ve milyonda bir bireylerin neden çok hızlı öğrendiğini açıklar: Kültürün jetonu zihinden daha geç düşer.

Oyun kuramı ve sibernetik, doğrudan bu alanı çalışmayı yeğleyen çokdisiplinli bilgi alanları ama ne yazık ki 70 yılları dolmasına karşın hala emekleme evresindeler. Çünkü, tıpkı i sayısı durumundaki gibi, onları da icat edenler (Nash ve Wiener) bugünün koşullarını öngörebilecekken bunu yapamadılar.

Şimdilerde bu aşağı yukarı halloldu. Stratejist başlığı altında toplanan uygulamalı gelecekbilimciler birçok şeyi olmadan tasarlayabiliyor. Öyle ki tasarım kimi gerçeğin hemen önünde vuku buluyor.

Bu konuda bir örnek de ABD’den gelmiş:

“Simülasyonun en kilit ülkesi olan Türkiye, oyunun sonuna kadar Suriye’ye tek başına müdahale etmekten kaçındı. ABD ve Suudi Arabistan ekipleri ise Türkiye’yi buna zorladı.

Önce Suriye’deki olaylarda ölenlerin sayısının artması meselesi gündeme geldi. Türkiye yine müdahaleden uzak durdu. Bu kez Suriye’den kaçan mültecilerin sayısı arttı. Bu da Türkiye’nin müdahalesine yetmedi. Ancak bombalama olaylarının başlamasıyla birlikte Türkiye, Suriye’ye askeri operasyon başlatmak zorunda kaldı.

Senaryoda bombalamaların nerelerde olduğu tek tek belirtilmedi. Ama Türkiye ekibinin konuyu kendi içindeki değerlendirmesinde Gaziantep ve Kahramanmaraş gündeme geldi. Bombalamaları kimin yaptığı  söylenmedi.”


Bu durum, planlayıp vurmak mıdır, yoksa öngörünün gerçekleşmesi midir?

Şu anda fark noke.

Ancak simülasyonda eksik olan nokta şu: Şu ana kadar Türkiye zaten Suriye’ye kezlerce girmek istedi ve ABD tarafından engellendi. Suudi Arabistan’ın yangına benzin dökmesi ise, densizlikten başka bir şey değil, çünkü çarşıdaki bulgura giderken evdeki pirinçten olup, iktidarlarını kaybedebilecekler.

Oyunda bu kadar az değişken-parametre-oyuncu yok. Filistin ve İsrail teröristleri ve devlet teröristleri, pratik açıdan sürpriz at durumundalar. Yani, ne yapacaklarını kendileri de bimiyor ki biz bilelim. Ancak bu, ‘bir puslu hava perdelemesi’ değil, gerçekten yeni durumda herkesten şaşkın. Tamam, Arap Baharı geyikleri filan ama herkes durup dururken bir anda 1 milyar kişinin savaşa girebileceğine ancak yeni aydı. Aymayanlar da var ama onları geçelim, oyunda o denli ağırlıkları yok.

Yeniden simülasyona bakalım:

Benzetişimde diğer parametreler de olmalı. Oyunda, ABD ve Türkiye temel parametre ama Suudi Arabistan değil. Gerçek yaşamda da değil, benzetişimde de değil. Benzetişimde ABD bunun böyle olmadığını bilerek, onu başka ülkelerin yerine ‘perdeleme değişkeni’ olarak yaratmış olabilir.

Yeniden gerçeğe bakalım:

Türkiye’nin savaşa girip girmeyeceğine kimse karar veremeyecek, kendi bile, çünkü bu domino etkisini kimse hesaba katmadı.

Aslına bakılırsa, farklı yollardan da olsa, benzetişimde de, gerçekte de, işler çığırından çıktı.

Sonul gerçek bu.

Bu durumda kimse gidişatı belirleyemez, bu mikro ölçekli örnekte de öyle, genel makro durumda da öyle.

Bu öz kaotik bir durumdan çok, yapay bir kaotik durum.

ABD’nin kendi yarattığı yapay kaotikliği, geleceksel potansiyel bir öz kaotiklik olarak gelecekten devralması ve nou aktuelleştirmesi de, oyunbilimin olanakları arasındadır.

Asıl saptamamız da budur.

Açıklama: Büyük devletlerin son dönemlerinde birden çığırından çıkıp, saçma sapan davranmasının kaderselliği, tarihte ve gelecekbilimde şimdiye dek çok tartışıldı. Bu metin, onun bir dinamiğine açıklama getirme çabasıdır.

Cuma, Ağustos 24, 2012

Vassal ve Sömürge


Vassallık temelde siyasi, sömürgelik genelde iktisadi bir durumdur.

ABD eskiden İngiltere’nin iktisadi sömürgesiyken, onu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi vassalı yapmıştır. İngiltere, 2 dünya savaşı ve sömürgelerinin gelirlerini yitirmesi, artı harcamaları (bugün bile) hala sürdürmesi nedeniyle, iktisadi olarak da ayrıca sömürge sayılabilir bugün için.

Türkiye, 2. Dünya Savaşı’ndan ve özellikle de Kore Savaşı’ndan sonra, ABD’nin vassalı olmuştur / yapılmıştır. Bunu başlatan İnönü ise, kesinleştiren ve derinleştiren Menderes ve Bayar olmuştur. O zamanlar, NATO’nun askeri ayağı olmakla, iktisadi sorun yaşarken, 1980’lerden başlayarak ABD’nin tüm dünyayı sömürgeleştirmesinin bir sonucu olarak, elinde hiçbir KİT’i, bankası, borsası, büyük şirketi olmayan dımdızlak bir ülke konumuna transfer olduk.

Bunun için de, 50 milyon arabayı, 150 milyon cep telefonunu, ve 2 milyon PC’yi çöpe attık yalnızca. 50 milyon arabanın tek başına 1 trilyon dolar ettiğini vurgularız ki bu da bizim Özal’dan beridir israf ettiğimiz para demek.

Hem sömürge, hem vassal olmak yalnızca bize özgü bir başarı değil. koskoca AB bile tepetaklak giti / götürüldü. Bugün sosyalist geçinen Fransa cumhurbaşkanı ABD’nin peşinden Suriye’ye girmeye hazır. İngiliz Blair ise, az kaldı gereksiz yere (dezenformasyonla) Irak Savşaı’na girmekle yargılanıyordu: Ona sol bile denemiyor. Thatcher hiç olmazsa ‘Iron Lady’ oldu. O ise, 10 yıl boyunca ABD başkanlarının köpeği olarak karikatürize edildi.

Soğuk Savaş dönemi dünyası 2 kutupluydu ve herkes bu durumdan yaka silkmişti. Sonra görüldü ki tek kutupluluk daha da beter imiş.

ABD’nin dünya hegemonyası veya jandarmalığı, tarihin görebileceği en kötü örnek değil. ABD, her ne kadar 1950-2010 arasında 8-10 milyon sivili bombalayarak öldürdüyse de, 7 milyarlık bir dünyada bu o kadar önemli olmuyor ve doğum kontrolü yerine, ölüm kontrolü oluyor yalnızca.

ABD’nin akil adamları iktidardan emekli olunca, kafasına taş düşen Rin Tin Tin gibi, birden gerçeğe ayıveriyorlar. ABD’nin durumunu en açıkseçik olarak da, onlar dilegetirmiş durumda. Ne de olsa, gerçeği söyelse de yeni it eski akil iti ısırmaz. Isırmak isteyebilir ama dişleri yetmez.

ABD, dünya ülkelerinin tümünü vassal ve smürge yaparak, iktisadi, siyasi ve askeri açıdan gücünü pekiştirdiğini sansa da, kazın ayağı pek öyle değil. Tarihteki tüm büyük devletler ABD’nin yaptıklarını yaparak battı. O da öyle batmakta, 2001’den beridir.

Dolayısıyla bizim 1 trilyon dolarlık vassallığımız ve sömürgeliğimiz, bizden o kadar post çıkacağını düşündükleri için, pek de kanımızın son damlasını almadı.

Sonra, Osmanlı borçlarının indirilmesi tarihsel gerçeği de var. Sıra bize geldiğinde, oyunun kurallarını değiştirip, borçların bir bölümünü deve edeceğiz garanti: Tam Türk usülü.

Metnin üslubundan alaşılacağı üzere, bu vassallık ve sömürgelik oyunu, 32 kısım tekmili birden bir komedya oldu çıktı kanımızca.

Durup dururken savaşa girdik örneğin. Ondan önce de, generaller içeri alındı. BOP planı böyle idi netekim.

Şimdi, Yankiler 1930’larda asılan onlarca SSCB generaline karşın, SSCB’nin o savaşı kazandığını unuttular mı?

Olabilir, PKK ekonomiye 100 milyar dolar zarar vermiş olabilir ama 100 milyar dolarlık GAP projesini de, arkadan ittirildiğimiz için tek başımıza becerdik sonuçta.

Yani, evdeki hesap pek çarşıya uymuyor. Osmanlı’nınki de uymamıştı. ABD’ninki de uymuyor.

Nasıl ki % 99, yerini başka birçok isyana bırakacaksa, alaturka isyancılar da 2008’liler ve 2018’liler olarak pekala ayakta şimdilik. Devamı gleir nasıl olsa: 1988’liler ve 1998’liler aradan çıktı da ne oldu? Toprağımız bereketli ne de olsa...

Artık tatlı dil de yutmuyor, acı dil de yutmuyor. Kitle bir kez hegemonlara inanmadı mı, onlar doğruyu söylese de yine inanmaz.

Sonuç:

ABD’nin TC üzerindeki gücü yatsıya kadar...

Perşembe, Ağustos 23, 2012

AKP Bize Neler Öğretti?



Önce klişelere bakalım:

Sağ partilerin hiçbir zaman çözüm olmadığını (ama bu sol partilerin çözüm olduğunu göstermiyor).

Muhafazakar ve liberal olmanın birarada olamayacağını...

Liberalizmin er geç savaş demek olacağını...

Savaş olmadan uzun süre başta kalmanın oldukça zor olduğunu...

Alaturka İslam’da kilisenin olduğunu...

Müslümanlar’ın para ve seks sınavını geçemediğini...

Her devrin adamlarının ANAP, DYP, AKP (iktidar) yolculuğunun ibretle izlendiğini...

10 yıl iktidarın, iktidardakileri çok yorduğunu...

10 yıl iktidarın iktidardaki insanları feci paranoyak yaptığını...

İktidarın kişilikleri feci dejenere ettiğini (bunu ilk kez Özal’da hepi topu birkaç yılda gözlemiştik, adamın kişiliği ve bünyesi resmen paramparça olmuştu)...

Gidenin ağam, gelenin paşam olduğunu...

TÜSİAD’ın ve MÜSİAD’ın ne sanayici, ne de (büyük) tüccar olduğunu...

Medyanın iktidar karşısında sürmenaj geçirdiğini...

ABD’nin hesaplarının bir türlü tutmayıp, 2000 askeri Stratejisi’niden beridir, Türkiye üzerinden uyguladığı planlarının tüm Dünya’da çöküşe geçtiğini...

Sonra novumlara bakalım:

Medyanın yapacak pek de fazla bir şeyi olmadığını ama bugünkü sanal ve matbu basının yazacak hiçbirşey bulamayışını, ondan öte kopyalayıp yapıştıracak hiçbirşeyi seçemeyişini, yani onların da bir tür ambale olmasını...

Alaturka İslam’da, İslam iktidarının dinsel ibadetleri gevşettiğini, yani bunun da bir tür ikame ve kilisesel davranış olduğunu (iktidar Müslüman olunca, Müslümün vecibeleri toptan yerine getirilmiş oluyor ki tam da Doğul / köylü kurnazlığını imler).

Bir insanın savaşta ölmesiyle, N insanın onun tüm yaşamının uyanık saatları kadar fazla çalıştırılıp sömürülmesinin ilkede özdeş olduğunu...

Yani:

‘Çalıştırmak özgürleştirir’ neo-liberal faşizminin Nazizm’i ve onun besleyicisi Krupp (kapital) faşizmini) geçtiğini...

Diğer bir deyişle:

Son 30 küsur yıllık neo-globalizmin ve neo-liberalizmin Dünya’ya verdiği zararın, tüm savaşların en büyüğü sayılan 2. Dünya Savaşı’nın yıkımınınkini geçtiğini...

Yine de:

1980 darbesinin eski köylü / feodal toplumculuğu kırıp, gerçek bireylere ve burjuvaziye giden yolu açması gibi, bu neo-liberalizm de en çok korumak istediği kurum olan aileyi darma duman ederek, yeni özgürlükler yarattığını...

Kapitilizmin Dünya’ya ve çevreye verdiği kalıcı zararın 2010 itibarıyla geri dönülemez ve telafi edilemez aşamaya gelmesinin, bu neo-liberalizmin pek de kabahati olmadığını (katma değer olarak en yüksek olan onunki değil sonuçta)...

205 devletin 50 devletten daha kötü / zararlı bir düzen / sistem olduğunu ama bunun öyle olması gerekmediğini ama tarihte genelde bunun gözlendiğini...

Sonuç:

Liste uzar gider.

Kimsenin tarihten ders almadığını biliyoruz. Almayacağını da yeniden öğrendik.

Şerde hayır olabileceğinden ve 1980 darbesinden beridir en kötü zamanların aşağı yukarı geride bırakılmasından dolayı, biz 1978’lilerin ve 1968’lilerin Türkiye’yi veya olmadı bazı yangında ilk kurtarılacak bireylerini toparlamaya başlamasının zamanı geldiğini de gördük.

AKP bize en önemli olarak bunu öğretti sağolsun. Zaten bir düşmanını küçümsemeyeceksin, iki ondan birşeyler öğreneceksin ki uzun vadede onu yenebilesin.

AKP battı, kitle battı, iktidar seçkinleri battı. Sona birkaç ‘Fahrenheit 451’ artığı biz kaldık netekim...

Hoşgeldin cesur ve yeni dünya...

Çarşamba, Ağustos 22, 2012

Gül ve Cumhurbaşkanlığı İçin


Önnot: Bu metin yazılırken, Türkiye’nin bu konuda Dünya’da en kötü durumda olmadığı, özellikle ABD ve AB’de bizden daha berbat örnekler sergilendiği gözönüne alındı.

Bu ülkede cumhuriyeti 1. cumhurbaşkanı Atatürk kurdu. Bu ülkede 1. cumhuriyeti tasfiyeye 2. cumhurbaşkanı İnönü başladı, son cumhurbaşkanı Gül son noktayı koydu.

Bu ülkenin 90 yıllık cumhuriyet tarihi, 9 döneme (3 adam + 3 darbe + 3 liberalizm) ayrılabilir.

Gül, 3. liberalizmin ve son dönemin önce başbakanı, sonra cumhurbaşkanı oldu.

Gül, TC tarihinin en kısa süreli başbakanı oldu, çünkü emanetçilik yaptı. Bu konuda ondan daha da abartılı örnek olarak Akbulut var, daha da abartılı örnek olarak 1971 darbesi dönemi başbakanları var.

Gül, büyük olasılık kendini Müslüman demokrat sayıyor ama her ikisi de değil:

Müslüman biri, ülkesini yabancılara satmaz, demokrat biri içeride 2.400 üniversite öğrencisi varken rahat uyuyamaz.

Gül, demokrasi açısından en kötü cumhurbaşkanı değil. Askeri darbecilerin biri doğrudan, biri dolaylı olarak başımıza getirdiği cumhurbaşkanı yapılan 2 örneği, daha kötü örnekler.

Gül’ün demokrasi açısından en kötü yanı, kendilerini ABD aracılığıyla iktidara getirenleri içeri atarken anti-demokrat davranılmasında beis görmemesi ve o anlayışsızlığı er geç kendisinin de görebileceği gerçeğin unutmasıdır. Sonuçta, birçok suçta zaman aşımı artık uygulanmıyor. Evren mezarda da olsa, mahkum edilecek. Gül’ün anti-demokratikliklerinin yargılanmasına da, elbette sıra gelir.

Gül, Erdoğan’a oranla daha sağduyulu ve rasyonel görünüyor ama bu onun mahalle balyozuyla yumurta kırmasını engellemiyor.

Gül’ün en büyük kişisel hatası, kendilerini iktidara getirenlerin uyguladığı projenin ileriki hamlelerinde Türkiye’nin savaşa sokulması ve hatta parçalanması bölümlerini hala algılayamamasıdır. Vatan haini olarak yargılanmayabilir ama Türkiye’yi savaşa sokan ilk lider olarak da tarihe geçer.

Tüm bunlar ne içindi?

Bu ülkede 10 yıllık AKP iktidarından sonra, ibadet edenlerin oranında azalma olduğu, yeni ortaya çıktı. Bunun nedeni de belli: Papazların dinsel aracılığı ve günah bağışlayıcılığı gibi, AKP’nin dinsel aracılığı da, onları iktidara getirenlerin imanında gevşeme yarattı: Bir türden, AKP’ye oy vermekle bütün işleyecekleri günahları bağışlanacak imajı yaratıldı. Bunun hangi derecede büyüklükte bir günah olduğuna kendi din adamları karar versin. Ancak, bir diyanet işleri başkanının Aleviler için fetva veremeyeceğini, çoktan bilmiş olmaları gerekirdi: O da büyük günah.

Demokrasi gitti, cumhuriyet gitti... Geriye ne kaldı?

Boyalı basın devri gibi, boyalı ve süslü camiler kaldı...

Adam başı on binlerce TL borç kaldı.

Bu ülkeye verdikleri zarar, yedikleri miktarın çok çok üstünde...

O nedenle, bir ateist olarak Müslüman demokrat geçinen Gül’e beddua ediyor ve hakkımı helal etmiyorum...

Cuma, Ağustos 17, 2012

İNSAN CEHENNEMİNİN GÖBEĞİNDE


16.08.12, 13:25.

İNSAN CEHENNEMİNİN GÖBEĞİNDE

İronik, gerçekten ironik: Yaşamım boyunca, önceleri adını koyamadan, sonraları adını koymuş olarak, insan eliyle bu dünyada yaratılmış bir cehennemin göbeğinde yaşayageldim.

Bir: Önce (1960’larda) cennet vardı. Dolayısıyla (1980’lerden itibaren) cehennem, daha büyük ve daha acıtıcı oldu. (Bunun devimselleri ayrı bir konu.)

İki: Bu süreç, insan eliyle yaratılan dertlerin çözümlü olduğunu ve asıl önemlisi dertlerin yaratılmayabileceğini sergiledi.

Üç: Ağırlıklı olarak, zekat keçisi olarak  görüldüğüm için, az olarak biraz kendim belaya bulaştığım ve biraz da beynimin bedelini ödediğim için, bu cehennem beni daha çok yaktı. Ancak hiç yakmaması gerekirdi, yani adalet diye bir şey olsaydı.

Dört: Genellikle, yerel ve kürel cehennemler pek eşzamanlı olmazlar ama Türkiye ve Dünya 2012 belanın tam da göbeği durumunda.

Yine de, birşeyler öğrenmişim. Kıçımı kurtarıyorum sonuçta. Acıtıyor ama yine de kurtarıyorum.

Biz 1978’liler, 20. Yüzyıl’ın son tekne kazıntısı ilericileri idik. Bizden hemen önceki momentteki 1968’liler ise, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki ilk ilerici kuşaktı. Onların şu andaki konumlarını, bir 1978’li olarak izlemek, ibretlik bir seyir durumunda. Göreli olarak, tüm fatura onlara çıkıyor ve onlar da yerlerde sürünüyor. (Gerçi bizim kuşak çok daha yoğun şiddet kullandı, en azından Türkiye’de.)

1988’liler ve 1998’liler arada kaynadı ama 2008’liler ve 2018’liler, yani şimdiki ve bir sonraki ilerici kuşak, umut verici durumda. Onlar da kendi hatalarını kendileri yapıyorlar ama en azından gelecek için çözüm üretir durumdalar. Tabii ki olmayana ergi ve negasyon yolu ile. Zaten başka türlüsü de henüz becerilemiyor gibi.

Türkiye’de ayakta kalmış en azından 70 kişi biliyorum. Kuramsal olarak işleri düzeltmeye yeterler ama hemen her yaş grubuna dağılmış durumdalar ve malumunuz üzere Türkiye’de kuşak kopukluğu çok yoğun yaşanır. E tabii, bir de benim yorgunluğum ve asosyalliğim var. Kollektif çalışasım yok hiç bu sıralar. Kendi kıçımın derdindeyim açıkçası.

Böylelikle, yıkımı seyrederken, bir de onu kaydederken, eğer vardı ise, yangından ilk kurtarılacak olanları da kaydediyorum ama kurtarmaya yanaşmıyorum. (Kurtarabilir miyim, ayrı konu.)

Duruma genel olarak bakınca, ortalık yıkım dolu olsa da, gayet optimistim gelecek için. Sonuçta, halihazırdaki bedel ödenince, yol açılır ve henüz doğmamışların ödeyeceği bedel azalır.

Cengiz Han’dan sonra da, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da, herşey yeniden kuruldu. Demek ki şimdi de öyle olacak.

Soru şu:

Ben o panoramada hangi, kim, ne, nerede ve nasıl olacağım? (O panoramada yer alacağım kesinleşiyor gibi.)

Dipnot: Birden aklıma şu geldi: Heisenberg, Planck’ı 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da kalmaya, Almanya’nın savaşı kaybedeceğini ve savaştan sonra Almanya’da bilimin yeniden kurulması gerekeceğini söyleyerek ikna eder. Ben de, kendi kendimi öyle yapmaya ikna eder gibiyim.

Cuma, Ağustos 10, 2012

Savaş Güncesi


Ön Açılım

Bu savaş konusu, giderek karmaşıklaşıyor. Taraflar saflarını birkaç aydır bir türlü netleştiremedi ki buna ABD bile dahil. Bir planları olabilir ama o planın yürüyebileceği tartışmalı kalır.

Bizdeki savaş taraflarına bakılınca; nötrler, taraftarlar ve karşılar olarak 3’e ayrılabilirler ama asıl kesim hala ‘bilmiyorum’ şıkkında seyrediyor. Ancak bu kez bu bilmemekte haklılar, çünkü durum gerçekten pek bilinecek gibi değil.

Yinelemeden kaçınmak için, metinlere bir süre ara verildi. Bu sürede gelişmeler oldu ama anlamlı gösterge olanına raslanmadı.

*

Haber 1

Bir beyaz kuvvetlere bakalım:

Ruşen Çakır şöyle yazmış:

“Olayları büyük ölçüde ‘askeri” ve “stratejik’ açılardan tahlil etmeye çalışan bu yazı ve konuşmalarda genellikle dört yanlışın tekrarlandığını görüyorum:

1) PKK’nın son hamlelerinin ‘Arap baharı’ ile ve son olarak Suriye’de yaşananlarla ilgisi ve benzerliği fazlasıyla abartılıyor;

2) PKK’nın Şemdinli stratejisinin kaybetmeye mahkum olduğu önkabulünden yola çıkılıyor;

3) PKK’nın bu stratejiye sürüklenmediği, tam tersine uzun bir süredir üzerinde çalışmakta olduğu unutuluyor veya ihmal ediliyor;

4) PKK’nın Şemdinli’den sonra nerede ne yapacağı / yapabileceği üzerine fazla kafa yorulmuyor.”


(5 Ağustos 2012)

*

Yorum 1

Çakır, çoklu oynayan beyaz kuvvetlerden. O nedenle dedikleri birden çok anlamda yorumlanabilir ve oldukça eğlenceli.

Kürtler’in durumuna genel olarak bakarsak:

Son gelişmelerin Kürt devlet(ler)i kurulma olasılığını arttırdığı sanılıyor ama durum tam tersi: Kürtler’in büyük devletler tarafından, bilmem kaçıncı kez olarak ihanete uğrayacağı, giderek ortaya çıkıyor, çünkü onların şimdiki planı, başta ABD’ye ve AB’ye zarar verir. Kuzey Irak da veriyor ama buna yavaş ayacaklar. Çakır kuşkusuz bunların derdinde değil.

Çakır’ın yanıldığı en temel nokta şu: Kürt askeri kuvvetlerinin uzun dönemli bir askeri stratejisi olması mantıklı değil; çünkü, eğer öyle bir şey olursa, hemen tüm uzun dönemli stratejiler gibi tahmin edilebilir olur, çünkü bu dar alanda permütasyon-kombinasyon sayısı çok sınırlı durumda; artı, zaten gerilla olmak, kısa dönemli davranmayı gerektirir, artı zaten proto-feodal olmak, kısa dönemlilikte kalmayı gerektirir, beyinsel ve kültürel zihniyet olarak ki Kürtler’de de 30 yıldır öyle geldi ve gidiyor.

Ancak Çakır, konunun fay hatlarını iyi izliyor. Onun dediklerinin negasyonu (tam tersi demek değil bu) bize epeyi gösterge veriyor. Örneğin, Kürtler’in Kürt Baharı kisvesine sarılacağı gibi ki bu Türkiye için stratejik açıdan büyük bir avantaj, hem de düşmanın verdiği bir avantaj. E, hep Türkler askeri hatalar yapacak değil ya.

(6 Ağustos 2012)

*

Haber 2

Bir de ulusalcılara bakalım:

Hasan Pulur şöyle yazmış:

“Sırada Suriye Kürtleri var, Türk sınırının hemen arkasında, yeni bir Kürt devleti...

Başbakan haklı bir telaş içinde:

‘Gereken adımlar zamanı geldiğinde atılacak. İstim üzerindeyiz. Hayali haritalara eyvallah etmeyiz.’

Kim anlatacak?

Başbakan, ‘Kararlılığımızı kendisine anlatacağız’ diyor...

Eyvah ki eyvah!

Yine, sıfıra sıfır, elde var sıfır...”


(30 Temmuz 2012)

*

Yorum 2

Eh, böyle ülkeseverlerimiz oldukça, sırtımız yerden kalkmaz tabii ki...

Pulur’u 45 yılı aşkın süredir okurum. İnanılmaz düz, inanılmaz sığdır. Arcayürek gibi, sudaki balık denli, içinde yaşadığı tarihsel  sudan habersizdir.

Örneğin, Erdoğan’ın tüm bunları yapsın diye iktidara getirildiği, gözlerinin önünde vuku bulduğu halde, buna ayamıyor.


Sonra, ‘ah ilee, vah ilee geçti bu ömrüm’ oluyor.

Ancak, onun gibilerin yararı şu:

Çakır gibilerle Pulur gibiler, 2 safta toplanıp mahalli maç yaptıkça, oyuna müdahale hakları kalmaz. Böylelikle akil adamlar, kendi aralarında adam gibi maç yaparlar. (Burada elitist dominantlık kastedilmiyor, oyunun sonucunun açıkseçik ortaya konacak biçimde oynanmasından söz ediliyor: Sanıldığının tersine, savaşların epeyinin nedeni ve sonucu yoktur, özellikle de göreli küçük olanlarının.)

Bunun yararı da şudur: Ortalık dümdüz olacaksa, adam gibi olur.

Ancak çok komik olan şu ki ABD bile artık ortalığı dümdüz edemiyor. İster ‘başkan seçimi yılı’ deyin, ister ‘hava puslu + yön belirsiz’ deyin.

Demek ki Kürtler, yani mini mini eşkiyalarımız, ortalığı bir kez daha kırıp dökecekler, yani kendi ortamlarını...

Diğer bir deyişle, 4 Kürt kuvvetinin birbiriyle dalaşması yakındır.

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

Avangardın Avangardı Eleştiri



Avangard olmayan sanat, sanat değildir.

Avangardın avangardı olmayan eleştiri, artık eleştiri değildir. Tarih içinde çıta yükseldi. Eskiden avangard eleştiri, avangard sanata yeterdi, şimdilerde yetmiyor.

Bunun nedenleri şunlar:

Bir: Çok özel yer ve zamanlarda yaşıyoruz: Rönesans ve engizisyon birara(lar)da ve bu yeni moment, elimizdeki bu tür tek örnek olan 11. Yüzyıl Maveraünnehir bölgesindekinden çok çok farklı. Eleştiri verimi de düştü.

İki: Gerçek bilimci, sanatçı, düşüncü; ister bilinçli, ister bilinçsiz; ister isteyerek, ister istemeyerek bıçak sırtı amok koşar ve genelde de avangardın avangardı bir çizgide kendiliğinden kalır. Yani, avangarda milyonda bir raslanıyorsa, geri kalan 7.000 kişinin içindeki on binde bir kişidir o. Yani öyle bir kişi, belki vardır, belki de yoktur; varsa da, genelde tektir ve biriciktir, genelde de bu tür örnekler erken doğar (premature uygarlık ve prematüre zihin tanımları) ve erken öl(dürül)ür. Örneğin Kaluza’nın varlığına, epistemolojik açıdan Einstein tarafından izin verilmedi. Einstein’ın o sıralarki otoritesi çok güçlü olduğu için, Kaluza’ın epistemolojik varlığı öldürülmüş oldu. 100 yıl sonra, onun dediklerine aymamız da, artık Einstein’ı aşmamıza izin vermiyor, çünkü Einstein ve dogmaları, o zamankinden de çok olarak ve biçimde, paradigmatik faşist konumunda.

Üç: Hem sinema sanatı, aslında fiziğin gerçekleştirmesi gereken, doğrusal olmayan zaman tanımlarını ortaya sererek; hem de çizgiroman gibi banal sayılan popüler alt-kültürler, meta-tekst, hiper-tekst, meta-fiksiyon gibi ötelemeler yaratabilerek; klasik epistemolojik paradigmaları / dogmaları negasyonladı.

Bu durumda, avangard rekor kırabilmek için, avangardın avangardı olmak gerekmeye başladı. Bunu, 2010 sonrası genel tarihsel moment sayabiliriz.

Eleştiri; bir sanat eserini aşırı yorumlar, metamorfoza uğratır, ayıklar, derler, derişikleştirir. Bunu da, hem analitik, hem sentetik olabilen bir eleştiri görebilir ve yapabilir. Genelde hem analitik, hem de sentetik olmak, 2. ve n’inci dereceden soyutlamalar gerekir ve 1. dereceden soyutlamaların üzerinde kalır. Artı, bunu ancak disiplinlerarası eleştiri başarabilir. Ayrıca, avangardın avangardı eleştiri okurunun da, disiplinlerarası bir eğitim / pratik / praksis sahibi olması gerekir.

Yoksa benim yazdıklarımı, Türkiye 2012’de hemen hiçbir yardımcı doçentin veya profesörün anlamaması durumu ortaya çıkar. Vurgu: Fotoğraf konusunda yardımcı doçent olan kişi, benim fotoğraf konusundaki, avangardın avangardı eleştirilerimi algılamıyor. Onları algılayabilenler her zamanki gibi, deneysel arayışları olan orta yaş veya üzerindeki bilgililer veya genç ilgililer oluyor.

Buradaki banal-elit sentezi, bilindiği kadarıyla 20. Yüzyıl’da imlendi ama uygulama için gerçekte hiç peşine düşülmedi. 21. Yüzyıl’da ortalık kendiliğinden sebil gibi bunlarla doldu. Bunun temel nedn de, popüler kültür üreticilerinin denetimlerinin gevşemesi ve yeni ürün gereksiniminin banali elit pazarına girmeye zorlaması oldu. Zaten, entekler de arabesk dinleyerek, bunun tersini ama kategorik-ayırtsızını yapmışlardı.

Yeni rönesans-engizisyon tümleşiğinin, ansal konumu ve geleceği belirsiz. Bu, bizi yeniden bıçak sırtında amok koşmaktan alıkoyamayacak.

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

5.000 Senede Neler Öğrendik?


Devletsiz ve kentsiz, insanın kültürsüz kaldığını... Ancak göçebe Türkler’in alfabe kullanması gibi, bunun da istisnaları olduğunu...

Devletin insan özgürlüğü için birincil tehditlerden biri olduğunu...

Toplumsallığın insan özgürlüğü için birincil tehdit olduğunu...

İnsanların tamamına yakınının özgürlüksüzlüğü (ama devleti veya toplumu değil) seçtiğini...

Devletsiz kalan insanların çoğunluk cıvıdığını...

Devletlerin ortalama 100-500 yıllık olduğunu... Daha kısa ve uzun devletlerin sorunlar yarattığını ki bunun da tarihi ve kültürü, 5.000 yıllık ve 2.500-5.000 devlet parçasından oluşan süreksiz bir yapıya sahip kıldığını...

Tarihin epeyi aşama-metamorfoz geçirdiğini ve geçireceğini...

*

Dünya’nın tamamının yaşanabilir olmadığını ama insanların yine de oralarda yaşadığını...

İnsanların tamamının karnının doyabileceğini...

Ekonomik sömürü olmayabileceğini (Danimarka 1990 ve Doğu Almanya 1970, buna 2 ideolojiden 2 uç örnek: 2’sinde de İlk % 10’lik gelir grubu, GSMH’nin % 20’sini alıyordu.)

Yaratısal sömürünün hep süreceğini: Telif hakkı süresi ne olursa olsun, tüm yaratılar insanlık mirası sayılıyor. Yani, milyonda dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzluk kesir, milyonda birlik yaratıcıları önce gömüp, sonra yaratılarının üstüne yatıyor.

Yani, insanların en makro sorunlarını çözümlü olduğunu ve dolayısıyla insan eliyle yaratıldığını...

İnsanların, kendi lehlerine olduğu zaman eşitsizliği genelde tercih ettiğini...

*

İnsan türünün yok olabileceğini ve aynı zamanda başka bir türe evrilebileceğini...

Savaşların bitmesine 500-1.000 yıl daha olduğunu...

Savaşsız toplumların evrimsiz kalabileceğini (AB 1945-2010 örneği)...

İnsanların tamamına yakının evrimsizlik eğiliminde olduğunu ama bunun yine de onları değişimden alıkoyamadığını (değişenlerin ve değiştirenlerin değişime karşı olması durumu)...

*

Bu durumda, toplumların kaosla kozmos arasında salındığını ama bunun için bir denklem olmadığını ve olması da gerekmediğini (elimizde yeterince kullanılabilir aralık kaydı var)...

Şu anda insan ve sonrası türlerin geleceği için olası 2 makro kaotik çekici olduğunu: Evren ve/ya Dünya üzerinde 5 milyar yıl daha... (İnsan türü gelecekte dünya üzerinde kendini en az 1 kez yok edecek ama tür yine de sürecek, 1945 atom bombaları buçuk sayılıyor.)

Yani, tarih hem başlamadı ve hem de bitti.

Yani, evrim hem başlamadı ve hem de bitti.

5.000 yıl için 100 milyar kişi ve 100.000 yaratıcı yettiğine göre, sonul öykünün yazılmışlığı içn, gelecekte pek pek 500 milyar kişinin ve 500.000 yaratcının daha yeteceğini, sonul kesin öykünün en geç 5.000 yıl sonra kesinleşmiş olacağını...

*

Şu anda tarih için 2 kümülatif artı-değer yaklaşımı var: Maddi ekonomik artı-değer ve manevi bilim-düşün-sanat artı-değeri...

Bunlar, tarih-öte için / boyunca metamorfoz yaşayacak. Örneğin, bilim-sanat-düşün meta-epistem olacak... Ekonomik artı-değerin bir anlam taşıdığı kanısında değiliz ama dünya sistemcilere göre de, ekonomik artı-değerin artarak süreceği düşüncesine karşı değiliz, çünkü bunun dikkate alınmasıyla bir şeyin değişmeyeceği (yani onun işlevsiz olduğu) kanısındayız... Ya da başka bir deyişle: 5.000 yıldır aynı şeyleri yiyip içerek, günde 8 / haftada 40 saat / yılda 48 hafta çalışarak, her koşulda aynı standart biyografiler yaşabildik. Önümüzdeki 5.000 yılda da bu ilke de aynı kalacağa benzer, 10-100 milyonda 1’lik 2. Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürünü yaşayanların ve yaşatanların çok küçük bir kesri hariç: Önümüzdeki 100-500 yılda artı-değerler, çoğunluk onlar tarafından yaratılacak...