Çarşamba, Mart 13, 2013

Alaturka Absürd Klip: Ceza ve Türk Marşı




Müzik absürd: Mozart’ın Türk Marşı.

Şarkı sözleri tam absürd (yarısı):

“Ya bir öne gel ya bir geri git ya da bana bırak hadi bu nasıl bir beat,
Bir gün kralsın, bir gün varsın, bir gün yoksun, bazen tok,
Bu nasıl bir gün, bu yeni bir gün ve de bana neşe verebilecek bir gün,
Her gün tekrar doğdum, bazen soğudum, kaçtım kendimden,
Birden fazla yorucu olur, dertler artar sorunu bulun,
Kimler çözmüş ki bu sorunu, bizler bulsak da bu soruyu,
Göremiyoruz, çözemiyoruz, bir ileri iki geri yürüyoruz hep,
Kimler gelmiş geçmiş sırlar var hep hiç çözülemeyen,
Dünden kalmış ne var acaba, çok tebrikler bulup alana,
Tam bir yapboz hayat acımaz, yoktur diyen bunu nasıl göremez,
Tabi göremez, bakamadı hiç, kafasını çevirip o yere gömer hep,
Birden fazla bundan varsa artık yandı hep,
İnsanlar insanlıktan çıkmış bazen gördüm gerçekten,”


Klip daha da absürd. Daha da ötesi anlamı yok / anlamdışı çoğunluk ki bu absürdlükten farklı bir şeydir, öyle sanılmasa da....

Sözler, görüntüler ve müzik arasında herhangi bir bağ yok. (Alamancılar’ınki dahil) Cumhuriyet dönemi alaturka yaşamın sık sık absürdleştiği vakidir ama bu denli anlamsız olduğu pek vaki değildir.

Vardığım kanı, Ceza’nın solistinin bunu katkı maddesiyle ürettiği.

Şimdi gelelim son absürde:

Bu klip, yılın klibi ödülünde son 5 klip arasına kalmış. İyi mi?


Demografik Topoloji


Nüfus hareketleri bir toplumu yoğurarak, onun yapısını değiştirir. Kültürel mayalanma ile yepyeni oluşumlara yol açar.

1877-1922 arasındaki dönemde 12 milyonluk Türkiye’de 3 milyon kişi dışarı gitti, 3 milyon kişi içeri geldi. Böylelikle cumhuriyet azınlık sorunu yaşamadı ama Kürt sorunu yaşadı. (Ayrıca bu süreç, tarihteki en büyük nüfus hareketlerinden biri olarak kayda geçti,  ABD’ninki daha da büyüktü.)

1960’larda benzeri bir oluşum yaşandı: 4 milyon Türk yurtdışına (temelde Almanya’ya) gitti. Bunun 3 milyonu hala orada. Kesin olmayan bir biçimde, 500.000 ila 1 milyon arası Alamancı’mız var ki bunlar daha çok genç kuşak.

1990’lardaki Doğ Bloku çöküşü sırasında da, Türkiye’ye rivayete göre 1 milyon işçi, 500.000 hayat kadını geldi.



Yoğrulma bitmedi sürüyor:

“Güler, 10 yıl içinde 124 bin 647 yabancıya ise Türk vatandaşlığı verildiğini kaydetti.

...

Önergeyi Erdoğan adına yanıtlayan Güler’in verdiği bilgiye göre toplam 354 bin 16 kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıktı ya da çıkarıldı.”


Yetişkin nüfusun % 1’i 10 yıl içinde döndürülmüş.

Bu arada Türkiye’ye her yıl gelen 30 milyon yabancı da, kültürümüzü yoğurmakta...

Bu sürecin süreceği ve sonul bir oturma için daha epeyi zaman olduğu saptaması havada kalmaz pek...

Yalnızca son 1 yıldaki Suriyeli göçü hesaba katıldığında, bu işin kayıtdışı ve yasadıışı boyutları da olduğu ortaya çıkar. Üstelik bu durumu, devletin kendisi yaratmış durumda.

Sonuç?:

1071’den başlayarak Anadolu’ya giren nüfus, yerleşik nüfusun belki yalnızca % 10’u idi ve biz onları uyruklaştırdık. Yaklaşık 1 milenyumda ortaya TC çıktı, şimdi onu da gömdük.

Demek ki 2071’e dek, uyruklaştırma daha çook sürecek gibi...

Salı, Mart 12, 2013

Kavramsal Çerçeve



Neo-Ekonomik Parametreler 28

25-30 NEP, Mart 2012 - Mart 2013 arasındaki 1 yıllık sürede yazılırken, tam bir kitaba bu denli kısa sürede ulaşılabileceği öngörülmemişti. Aynı zamanda kayan veri tabanı, kavramsal bir çerçeve oluşturmaya engeldi. Ancak minimal sayıda metinle elde edilen noktalamasal haritada, yeni paradigmanın konumu ve içeriği kabaca anlaşılır duruma geldi.

Öncelikle bu yeni bir durum ama olağan bir durum da aynı zamanda.

Burada ilk ve farklı olan şey, bazı yeniliklerin gerçekleştikleri anda, sıcağı sıcağına ve içeriden kaydedilmesi.

Güncelerde bir olayı o gün, 1 hafta sonra ve 10 yıl sonra yazdığınızda, çok farklı metinler ortaya çıkar. Bence bu ekonomide de böyle olacak.

Öncelikle, bu yeni ekonominin nereye kaydığı belirsiz ki bu zaten gelecekbilim ilkeleri açısından da makul bir durum.

Burada önemli olan şey, olup bitenin açıkseçikliği: Tarihte bir kez daha politik veya ekonomik hegemonlar hegemonyalarını kendi elleriyle katlediyorlar ve suçu otomatikman başkalarına (genelde birbirlerine) atıyorlar.

Tarihi yapanların tarihi bilmemeleri gibi, ekonomiyi yapanlar da ekonomiyi bilmedikleri (aslında bunlar oldukça farklı durumlardır) için, sonucu genelde kitlenin bilinçsizliği belirleyecek olacak gibi.

Burada şimdilik % 99 kastediliyor. 3., 4. ve n. dünyalar kastedilmiyor henüz. (Brezilya gibi yeni potansiyel hegemonlar da, eski usülden söylemle 2. Dünya olarak kabul ediliyor.)

Burada akışkanlar devimseli geçerli ama hangisi ve/ya hangileri o henüz belli değil.

Buradaki en belirsiz öğe, (organ nakli veya robot üretimi gibi)
novum bilgi ekonomisi öğelerinin, reel müstakbel ekonomik değerlerini öngörebilmek.

Bildiğimiz kadarıyla ekonomik tarihte, en büyük üretim metaları geleceği belirlemede ve toplumu biçimlendirmede etkin oldu. Şimdilerde de bu böyle gidiyor gibi.

Matematiksel modelimiz ise, küme kuramı. 1 öğeler sistemi olarak eski sistemden hangi öğelerin nasıl ve ne zaman eksildiği ile yeni öğelerin nasıl ve ne zaman devreye ne kadar girdiği, dinamik denklemlerin kurulmasını ve epistemik haritanın noktalanmasını sağlayacak.

Politik Abuksama: Baskın Oran




Abuk sabuk çok gördüm ama bu kadarını görmemiştim:

‘Türk Dış Politikası’ kitabının editörü Baskın Oran: “Eğer Kürtler ve onlarla birlikte 29 bölge özerk olmayacak olursa Türkiye felakete gider. Sadece Kürtlere özerklik verilmesi ise Türkiye’yi böler.”


Öncelikle Türkiye 29 özerk bölge için küçük bir ülke. Alanı hepi topu 780.000 kilometre kare. Eğer Rusya gibi 22 milyon kilometre olsaydık, Türkiye belki daha da çok özerk bölge kaldırırdı, çünkü Rusya hala boş topraklarla dolu.

Türkiye, devlet 5.000 yıl öncec ortaya çıkalı beridir herhangi bir bölgesinde herhangi bir halkın hak iddia etmediği bir bölge içermedi. Malumunuz biz, buraya hepi topu 900 küsur sene önce geldik.

Kürtler’in 5.000 yıldır burada oldukları iddiası boş, çünkü 5.000 yılda Anadolu’da saf kalabilmiş bir halk yok. Malumunuz melezler melezlenir, ortaya saf kan (halklar) çıkar ve sonra da adlandırılır.

Kürtler’in ırksal olarak kalıtını taşıyor gözüktüğü halklar da, buraya dışarıdan gelmiştir ve tam nereden geldikleri belli değildir.

Ayrıca, büyük olasılık Oran’ın listesinde olan Çerkezler de Anadolu’nun özgün halkı değildir, buraya sürgün ile Kafkasya’dan gelmişlerdir.

Osmanlı’nın 620 yılda 295 savaş yaşadığı (ve bunların epeyinin iç savaş olduğu) ve Anadolu’yu tümüyle tarihte ilk kez birleştirmelerinin 1300 değil de, 1600 sonrasına kalması bile bize yeterince ipucu veriyor.

Ayrıca, Osmanlı’nın koşutu olduğu beyliklerin tümü, tek bir devletin (Anadolu Selçukluları’nın) ardılıdır. Yine ayrıca, yine Osmanlı Fetret Devri’nde 10’un üzerinde parçaya bölünerek iç savaş yaşamıştır.

Şimdi bu koşullarda bir siyasetbilimcinin kalkıp da, böyle bir fetva vermesi için, hem sayı saymayı bilmemesi, hem de sopa yememiş olması gerekir.

Kürtler (en azından 1983 sonrasıki halleriyle) daima ayrı bir devlet peşinde oldu. Şimdi de öyleler.

Bunu kendi kanlarıyla kazanabilirler ama yenilirlerse, aman dilememeyi de bilmeleri gerekir, çünkü çok kolay ağlak yapıyorlar, pardon ateşkes ilan ediyorlar.

Bu nedenle, onlara ayakçılık yapanlara ‘ters mandacı’ demekten başka, içimden bir şey gelmiyor.

Dipnot: Bu Baskın Oran, 2007 seçimlerinde Kürtler’in milletvekili adayı olup, yine Kürtler’ce seçilmesi engellenen kişidir, onu belirtmiş olalım.

Pazartesi, Mart 11, 2013

Ekonomik Abuksamalar


Önkoyut: Kurallar, normların rasyonalitesine göre belirlenmiştir ve bu bir kavramsal çerçeve demektir. NEP, o kavramsal çerçevenin dışına kayılıp, yeni bir kavramsal çerçeve oluşurkenki sırada yazıldı (yaklaşık 1 yılda, Mart 2012-Mart 2013). Arz-talep denklemi gibi temel alanlarda bile, ekonomide bu türden paradigma kaymalarına yönelik, epistemik bir açık kapı vardır. Böyelilkle metinler, hem bir önceki, hem bir sonraki paradigmaya angaje edilmiş olarak panoramalanacak.

Kaos demek, abuksama ve yalpalama demektir. Ekonomik abuksamalar ve yalpalamalar da başladı...

Eski Ford tarzı kapitalizm biraz püritendi. En azından eline koluna mukayyet olmayı hedeflerdi.

Yeni dönem kapitalistler ve borsacılar epeyi bir abuksamaya girmiş oysa ki... Demek ki kuşak farkı burada da geçerli...

Chavez öldü, böyle oldu:

“Bunun altında yatan temel etken ‘Chavez ölecek, Venezüella yine bize kalacak, paylaşacağız’ beklentisinin yatması.”


Hadi, bunu geçtik. Vietnam’a neden yatırım yapılıyormuş peki?

“Borsasındaki bu hareketlenmenin gerisinde yatan temel faktör ise, yabancı doğrudan sermayenin ülkeye gelmesi beklentisi. Akım başlamış ve devam etmesi de bekleniyor.”

Hayaller, beklentiler... Ne günlere kaldık...

Eski faşist püritenler, bu hayalleri kendileri yaratırlardı.

Şimdi aç tavuk, buğday ambarı hayali kuruyor.

Bu türden ekonomik abuksamaların artması, hem bilindik oyun kurallarının ortada kalkışı ve muğlak bir ortama girilişi, hem de oyunun kurallarına uyacakların kafalarının muğlak / kıyak oluşu nedeniyle...

Bu abuksamaların diğer bir örneği için, kraldan çok kralcı ekonomi yazarı Deniz Gökçe’nin Chavez’in ölümü konusundaki metnini okumanızı öneririm.


Dipnot: Ekonomik olmayan bir abuksama da, Ahmedinecad’ın Chavez’in annesine taziye sarılmasının İran’da infial yaratması...


Alaturka Protest: Ahmet Kaya Örneği




Alaturka protestin temel 2 özelliği vardır:

Bir: ‘Şakkada şukkada’ göbek atma havası gevşekliği.

İki: ‘Böagğhh’ acı çekme havası gevşekliği.

Buna Ahmet Kaya parçaları örnekleri:

Bir: ‘Mahur’, ‘Saza Niye Gelmedin?’, ‘Amanın Minnoş’.

İki: ‘Kafama Sıkar Giderim’, ‘Penceresiz Kaldım Anne’, ‘Ağladıkça’.

Sorun, bunların varlığı değil, bunların abartının abartısı bir biçimde kullanımıdır. Daha da önemlisi, bunlar çıkarıldığında, geriye hemen hiçbirşey kalmamasıdır. (Örneğin ‘Merhaba’, folk-arabesk çizgide kalmakta.)

Sorun, bir müzisyenin ve yüzlerce eserinin bu denli basit 2 kategoriye sıkışıp kalabilmesidir.

Cumartesi, Mart 09, 2013

İnsanlar İnsancıklar: Hüseyin Kuzu Güzellemesi



Bir Türk senaristin otobiyografisi için nehir söyleşi...


Başlık kendini yazdırdı. Söyleşinin tamamını okuyunca, nedenini anlayabilirsiniz.

“O yıllarda çok fazla öğrenci öldürülüyordu. İki üç günde bir mutlaka bir cenaze olurdu. Tufan’la ikimiz bu cenazelerin çoğunu fotoğrafladık. Bu arşivi daha sonra çıkardığımız ‘Yeni Gündem’ dergisinde verince herkes çok şaşırmıştı. Dönemin yaşantısına uygun, her yerde kolayca sergilenebilecek bir format bile geliştirdik. Sergi bir klasöre sığıyordu. İstanbul’dan başlayan sergi kendiliğinden Anadolu’nun kent ve kasabalarına gidiyordu. Bir zaman sonra biz de izini kaybediyorduk ama duyuyorduk ki klasör yolculuğunu sürdürüyordu. Okuldaki hocamız Mehmet Bayhan, İFSAK’ın kurucularındandı ve bizim kulüple yakından ilgileniyordu. Oldukça da iyi fotoğraflar çekiyordum ama giderek daha çok sinemaya ilgilenmeye başlamıştım. Mehmet Bey beni son kez, ‘Önce iyi bir fotoğrafçı ol. Sonra sinemaya geç. Böyle yaparsan ilerde maddi olarak zorluk çekmezsin’ dedi. Onu dinlemedim ve zaman onu haklı çıkardı. Daha sonra onun dediğini yapmaya çalıştım ama artık çok geçti.”

Ne kadar çok öykücük içiçe...

O nedenle biz 1968’liler ve 1978’liler, özgürlüğü gerçekten yaşadık diyebiliyoruz ve o nedenle bizler çok gühankarız, bu özgürlüğü TC’den silip attırdığımız için...

Kendi hesabıma, zamanında verilen önerilere yaşamım boyunca  raslayamadım. (Raslasaydım, öğütlere uyar mıydım, ayrı konu.) Böylesi bir öneri, çok işime yarardı. Zamanında yani...

Bir Türk’ün bu denli geniş spektrumlu bir biçimde çokdisiplinli olması, hele 1980 öncesinde pek duyulan bir durum değil.

Yine de tuhafıma gidiyor. Böylesine yaratıcı bir kişi, kendini Yeşilçam batağına nasıl gömer diye...

“Bir gün Beşiktaş iskelesinde tesadüfen derginin ilk sayılarının birinin kapağında, Murat Belge’nin ‘12 Mart Romanı ve Sevgi Soysal’ üzerine bir başlığını görüp aldım. Edebiyatı yakından takip ediyordum. Eve gidip yazıyı okudum ve anlamadım. Kendi kendime anlamadığım için sinirlendim. Yazıyı birlikte kaldığım arkadaşım Salih’in önüne koyup, ‘Şu yazıyı bir okusana. Allahaşkına ben neden bu yazıyı anlamadım’ dedim. Okudu ve ‘Tarihten bahsediyor!’ dedi. ‘O kadarını ben de anladım ama neden bu yazı aklımda kalmıyor’ dediğimde, “Çünkü soyut ve teorik” dedi. Dolayısıyla soyutlama yapmayı bilmediğimi fark ettim.”

İşte yanıt bu: Türkler’in soyutla imtihanı (tam Ulus Baker deyimi gibi oldu). Tabii, o soyut Yeşilçam’da ne arayabilir, oldukça absürd bir konu olarak kalmakta... (Yine de, Çetin Altan’ın ‘Mor Defter’ini, her nasıl olduysa aynı zamanlarda Yılmaz Güney filme çekmiş olabilmekte...)

“O zamanlar hep ‘entelektüellik’le suçlanırdık ama özellikle bilen bilir ki ‘iç savaş’ tezi yüzünden, hep somut alanda vardık. Çoğu kişi bize, ‘Birikimci’ demek ister, biz ise bunu ret ederdik. Ama biri gelip de, ‘Ben Birikimci’yim’ derse, o zaman da anlardık ki o arkadaş bizden değildi!”

Birikimcilikle suçlananlardan biri olarak, durumu tümüyle anlıyorum, duyumsuyorum da...

Artı yine, ne denli çok öykücük içiçe... İşte bu bizim hikayemiz ama öyle saf ve öyle temiz falan değil...

Absürdün absürdlenmesi tam alaturka bir anekdot...

“Yani, yazıp çekilecek ve film haftasına gösterime yetişecek… Olacak iş değil… On parmak yazan birisi zaten yazılı bir senaryoyu on günde zor temize çekebilir.”

Tüm Yeşilçam söyleşilerinde, orada işlerin nasıl rasgele yürüdüğü anlatılır. Tam kara düzen yani. Yeşilçam’ın rengini veren belki budur ama sınırı da çizen budur. Bu denli yaratıcı olan, metin konumuz öznenin de sınırını bu işler çizmiş. Ilık sularda yitip gitmiş.

Dipnot: Güzeleme dizisinde yazılanlar, daha çok çirkinleme gibi görünse de, metin içinde sözü edilen soyutlama düzeyini birkaç derece ileri alırsak, bunların güzelleme olması öne çıkar: Kendi limitlerini kendi kafasına kendi çakan küçük insanlar, yani küçük insanlar dizisi, ancak bu kadar güzelleme alır ama ondan sonra da Türk sineması ve/ya Türk sanatı falan tanımlı olamaz...

Ekonomik Sivil Kargaşa



Bu tür olaylar hep yaşanageldi ama günümüzdeki dalga, tarihte ilk kez anında kayda geçen sivil kargaşa dizisi olmakta...

Yamyamlık elde var bir...

Sivil talan dalgası elde var iki...

“Ekonomik darboğazda bulunan Yunanistan'da, gelirleri azalan vatandaşlar, geçimlerini sağlayabilmek için çeşitli iş yollarına başvururken, ülkenin birçok yerinde daha önce görülmeyen ilginç hırsızlık vakaları da yaşanıyor. Hırsızlar son dönemde ünlü yazar ve şairlerin heykellerine merak salarken, Gümülcine'de yakın zamanda bir ineğin arka ayaklarının çalınması duyanların kanını dondurdu.

...

Batı Trakya'da ise, Gümülcine kentinde de yaşlı bir kadının bahçesinde baktığı inek aç hırsızların saldırısına uğramıştı. Bahçeye, gece saatlerinde girdiği tahmin edilen hırsızlar, ineği öldürmeden kestikleri arka bacaklarından birini alarak kaçmışlardı.”


Önemli bir ikili-durum var: Bir pasta peşinde koşanlar var, bir de ekmek peşinde koşanlar...

Müzeci ve seyyar kitapçı olduğum ve kültür metaları da, en azından son yıllarda hırsızlık malların rağbette olduğu bir pazar oluşturduğu için, alt(N)-lümpen proleteryanın hırsızlık tercihleri sıralaması, çok yakından gözlediğim bir olgu.

Bu Yunanistan olgusunu tamamlayan bir olgu daha var:

Bir numaralar yüz numara düzeyine inmekte ve çok az bazı yüz numaralar da (çoğunluk geçici olmak üzere ki bu dolar milyarderi sıralamasının değişmesini akla getiriyor, yani her zaman bir numara olmuş yüz numaralar var ama aynı kişiler değiller) bir numara olmakta.

Örneğin, Türkiye’nin en büyük galericisi, her pazar Dolapdere bit pazarında sokak ve öğrenci resmi kovalıyor. Ve tersi de: Bu ülkede hiç kimse hiçbirşey bilmediği için, bir hurda kağıtçı elli bin dolarlık resmi çöpten bulup ederine satabiliyor. Ha, ikincisi 25 yılda 1 oluyor ama oldu bile çoktan...

Bu ‘ayakların baş, başların ayak olması’, yani sınıfların yer değiştirmesi konusu, marksist tarihçilerin, hatta geleneksel toplumbilimcilerin hiç dikkat etmediği ve üzerinde çalışmaya tenezzül etmediği bir olgu.

Gerçek şu:

1960’lardan beridir dünya alt üst olmakta. Çin 40 yılda 50 yıllık yolu kat etti ve aştı bile... İngiltere ise tam tersine 350 yıllık yolu tersine kat etti ve eski 1 numara iken, şimdiki 10 numaradan 100 numara olmaya doğru tam gaz ilerlemekte... Her 2 toplumun yapıları da darma duman olmakta...

Walter Benjamin ve Johan Huizinga bize şunu öğretti: Gündelik yaşamın kültürolojisi, devrimleri ve karşı-devrimleri çok rahat açıklayabilir. Yeni bir orta çağa giren tarih de bu türden olguları çok sık yaşamaya başladığı için, şeytan ayrıntıda, devrm gündelk yaşamın rezilliklerinde saklıdır.

Evet, sözü oraya bağlıyoruz: (Ekonomik çöküşten sonraki son 2-3 yıllık) Yunanistan olguları dizisi, bize günümüz devrimlerinin ve karşı-devrimlerinin ipuçlarını anı anına, sıcağı sıcağına sunuyor. Ayrıca, tarihte daha önce de rönesansın ve engizisyonun birarada yaşanmışlığını ve 1968’lilerin araba sahibi olmak uğruna, emekliliklerini yitirişini hiç mi hiç unutmuyoruz.

Masum insanlar için, bir öğütle sözümüzü bağlayalım: Ya talan edilecek malın olmayacak, ya da onu çok iyi saklayacak ve kumda yürüyüp iz bırakmayacaksın, yani insanlar senin ne sahibi olduğunu bilmeyecekler.

Yoksa, gitti kelle... Ya talan katliamı, ya yamyamlık...

Elde var üç de, neo-ekonomik parametreler ki onlar katman katman yayılmakta ve geleceği oluşturmakta...

Cuma, Mart 08, 2013

Avustralya Vakası



NEP 24

“Avustralya 2012 yılını yüzde 3.1 büyümeyle kapatarak, arka arkaya 21 yıl resesyona (ekonominin art arda iki çeyrek küçülmesi) girmemeyi başardı.”


Nasıl oluyor da oluyor?

Dünya sistemi ve salgın hastalık matematiksel modelleri buna olanak vermekte.

Örneğin, Milano da Avrupa’nın büyük veba salgınında ana ticaret yolları dışında kaldığı için, yıkımdan etkilenmeden kurtulmuştu.

Avustralya da öyle: Göreli daha yalıtık bir ekonomi. Global akış onu fazla bağlamıyor (ki bu Çin gibi ana ekonomik etkinlik gösterdiği birkaç ülke resesyona girerse, global ekonomi büyürken Avustralya ekonomisi küçülebilir demek).

Bu durumda, Avustralya ekonomik vakası yeni ekonomik parametreler döneminde, olağan-dışı örneklerden birini sunuyor.

Bu durum, aynı zamanda (Nauru gibi) ada ülkelerinin ve/ya (San Marino gibi) çok küçük ülkelerin, Dünya ekonomisini sarsacak çıkışlar yapabileceği anlamına gelmekte. Nokia-Finlandiya vakası, göreli benzer bir durumdu.

Böylesi küçük ölçeklerin tümel ölçeği etkileyebilmesi de, ancak kaotik modelli sistemlerde mümkün ki global ekonomik sistem bu sıralar kozmostan çok, kaos civarında salınmakta zaten...

Kıssadan hisse sorar isek:

Evet, Türkiye göreli küçük ve göreli yalıtık bir ekonomi olarak, bugün dünya 20.’si değil, dünya 10.’su olabilirdi ve biz 1960’lıların 50 yıllık açlık oyunları hiç olmazsa bir işe yarardı.

Oysa, bugün Norveçliler yarınlarına 1 trilyon dolar havuz para bırakıyorken, biz Türkiyeliler yarınlara 1 trilyon dolar borç bırakıyor durumdayız.

Üstelik bunu yalnızca, Arap yağı bol bulunca bir tarafına sürer, hesabı kullanmış durumdayız. Elimizde, neo-liberalizm oyununun başladığı 30 küsur yıl öncesine oranla hiçbirşey (ekonomik odak)  kalmamış durumda. Yani, hem aktuelleri tükettik, hem de potansiyelleri. Petrolü bitecek çöl-Arap ülkelerinden halliceyiz yani.

Şunu unutmamak gerek:

Toprağını çöle çevrien Antik Yunan 2.500, Mezopotamya ise 4.000 yıldır çöl durumunda: Bu vahşet ötesi bir davranıştır ve insanlık suçudur kanımızca...

İşte bu örnekler, gelecekbilim açısından bize en büyük negatif ders-vaka durumunda...

Umalım, TC de öyle olmasın yakın gelecekte, çünkü ramak kaldı o duruma...

Anti - 8 Mart: The Day After


Dünya kadınlar günü...

Dünya emekçi kadınlar günü...

(Arenanın yolları çatallanmaya buradan başlıyor.)

Kadın vaa, kadıncık vaa...

Tezer Özlü ve Sevgi Soysal gibi, klasik kadınsal alaturka aile kurumuna karşı, yaşamını ortaya koyup mücadele eden ve erken ölen kadınlar vaa...

Adalet Ağaoğlu ve Leyla Erbil gibi temiz aile kadını olan ve uyruk uyruk çok yaşayan kadınlar vaa...

Diane Arbus gibi, fotoğrafın ayaz ve sapa yollarına giren kadın da vaa...

Susan Sontag gibi, onun ölümünü pazarlayıp, mezarının başında ona methiyeler düzen ve uzun yaşayan kadın da vaa...

Türkiye’de ne okuyup, ne de çalışan üçte bir kadın nüfusu vaa (yani, genç kadın nüfusumuzun yarısı, 21. Yüzyıl’da bile namıslı namıslı  koca bekliyor abisi)...


Adnan Hoca’nın estetikli hurileri vaa...

Diğer tv konu mankenleri vaa...

Kadın dövmeyi şeyttiren AKP’lilerin olduğu AKP’ye oy veren milyonlars vaa...


RB’daki post-modern muğlak zihinli gençkadınlarımız vaa...

60’ından sonra azan Pınar Kür ve Müjde Ar vaa...

Proleteryanın kaybedecek zincirleri bile yoktu...

Kadınların mart yayları o zincirlerden daha kıymetli anlaşılan...

Şaka bir yana:

Cumhuriyetin tasfiyesinde, erkeklerin rolü % 50 ise, kadınların da % 50...

O cumhuriyet tasfiye olunca, demokrasi-ötesi, pozitif ayrımcı, imtiyazlı azınlıkçı, vd, vb bir kadın hakları gelmeyecek, gelmiyor, gelmedi...

50’sinden sonra, cinsel yönden kadın olmasının statüsel tasfiyesini üzüntüyle izleyip, bunu itiraf eden, okumuş-yazmış Pınar Kür’ün var olduğu bir ülkede, kim neyi kutladı, kutluyor, kutlayacak, bilemem ki?

Güleriz Ağlanacak Halimize: Trans – 8 Mart




Milliyet gazetesi, 8 Mart kutlamalarına katılmak isteyen bir erkek-eşcinselin, polis aramasında kendisini erkek bir polisin aramasına itirazını, ‘güldüren’ olarak tanımlamış.

“Transseksüel genç, ‘Sorun, insanların kimlikleri üzerinden hareket etmeleri. Avrupa ülkeleri bunu düşünüyor. Ben kendimi kadın gibi hissediyorum. Ben kadın gibi hissediyorsam, beni kadın memur aramalı. Eğer mesele tacizse, bir erkek polis beni elleyemez, çünkü ben onlardan hoşlanıyorum, yani erkeklerden hoşlanıyorum’ dedi.”


Oysa, arkadaşın derdi belli, eşcinsel bir erkek erkek, birinin üzerini arama sırasında, orasını burasını mıncıklaması sırasında, tahrik olabileceğini ifade etmiş.

(Hamiş: Arkadaşın ifadesinde kayan bir anlam var. Kadınlardan hoşlanan epeyi erkek ve maganda maçolarımız da, kendisini kadın bir polisin aramasından dolayı feci tahrik olabilir, hatta o sırada  boşalabilir bile... Bu durumda, arkadaşın itiraz tarzı yerini bulmuyor.)

Haklı.

Şöyle düşünelim:

Epeyi polis, arama sırasında eline gelebilecek sert nesnenin yüzünden, karşısındakinin kafasını gözünü dağıtabilir.

Arkadaş, mazeretini beyan etse, özrü kabahatinden büyük sayılabilir.

Şerh: Türkiye’de transseksüellik ameliyatının yapılması zor kabul edilen bir şey olduğundan ve ayrıca görüntüdeki kişi gayet erkek görünümlü olduğudan dolayı, kendisinin transseksüel olma olasılığı düşüktür ve bu durumda haberde hata vardır demektir.

Kapanış notu: Müslüman ve kadın bir polisten, gerçek bir transseksüeli araması istendiğinde, eğer onun görüntüsü erkeğe yakınsa, ne tepki vereceği de ve sevgili diyanetimizin bu konudaki müstakbel fetvası da merak konusudur.

Perşembe, Mart 07, 2013

Bakkal Hesabı

NEP23

Parmak hesabı da diyebilirdik.

Yeni ekonomik değerleri, eski usül yöntemlerle bir daha hesaplayalım bakalım:

Ekonominin şişirme bölümü üçte iki, gerçek harcama bölümü üçte bir oldu çıktı.

Eskiden bu oran, onda üç ve onda yedi idi.

(Yani,bir bakıma, eski ikiye birlik oran ters döndürüldü.)

Normalde tasarruf üçte bir beşte bir oranda olur.

Bu durumda; şişirme bölüm dokuzda altıdan dokuzda bire düşer.

Yani, altı katılık bir şişirme sözkonusu.

Bunun 2 katı nominal / reel oran, 1 ila 3 katı da şişme oranı sayılır. (Yani, borsa şakkadanak üçte birine düştüğünde bu olağan sayılır, çünkü daha önceleri çok kez yaşanmıştır.)

Hangisinin reel olduğu tartışması ise, yeni ekonomik parametreler döneminde boşta kalacaktır.

Benzeri bir durum, tarımsal üretimden sanayisel üretime ağırlık geçerken, rant konusunun tartışmasında da olmuştu. Rant aslen toprak rantıdır, para rantı değil; rantiye de bildiğimiz senyördür, feodal ağa yani. Benzeri bir yeni durum da, dünya patent alma rekorunu elinde bulunduran kişilerin de, artık rantiye sayılacaklarıdır, çünkü onlar ve mirasçıları da, onlarca yıl hiçbirşey yapmadan para kazanmayı sürdürecektir (bu geçmiş-kendini sömürme olsa da).

Buradaki darb-ı mesel nedir?

Ekonomik has değerin belli kriterlerle / referans çerçeveleriyle, oldukça düyük reel oranda gerçekleştiği ama bu çerçevelerin de sağlı sollu oynatılabilir olduğu gerçeği..

Sonuç?:

Tut-sat keriz silkelemesi veya borsa spekülasyonları vurgunları, yavaş yavaş gerçek vurgunluğunu yitirmeye başladı, çünkü çobanlar habire yalan söyleyince, sürü onlara inanmamaya başladı. Örneğin, bizim borsada (1986-2006 arası) 20 yılda bir milyon yerli yatırımcı on milyar dolar yitirdi ama bizim borsa da bir daha toparlanmamak üzere global piyasadan çıktı.

Ha, yeni ekonomik dönemde de benzeri vurgunlar olmakta. Apple yüz dolara mal ettiği nesneleri, bin dolara tüketiciye kakalamakta  beis görmemekte.


Onun da devreden çıkacağı ekonomik zamanlar gelecek elbette. Halklar aptal ve cahildir ve yavaş öğrenirler ki bu da eski parmak hesabına uyar genelde.

Skyfall





Girizgah:

MB’da ve RB’da bu filmle ilgili belki 50 metne rasladım (, çünkü vizyon filmiydi), çoğunun içlerine girdim. Filmi seyrettikten sonra gördüm ki bir filmi seyretmeden o film hakkında yazma geleneği, yalnızca köşe ve/ya SİYAD yazarlarıyla sınırlı değilmiş. Bir de film seyretmeyi bilen yokmuş.


Gelelim filme:

Hayır, Javier Bardem iyi falan oynamıyor. Gerçekten iyi oynadığı tek sahne, dijital efektli idi ve muhteşemdi (giderek diğer bazı planların da dijital müdahale gördüğüne ikna olmaya başladım). Eşcinsellik planı, devamı getirlemediği için parodi düzeyinde kalmış ve ‘Death Note’taki ‘L’in tuhaf bir parodisi idi yalnızca.

Filmin ana problematiği, tahmin ettiğim gibi, 2 ajanın birbirine girmesi ya da 2 şefin çatışması, zaten her zaman sözkonusu idi. Ancak buradaki kurmaca-gerçek tartışmaları oldukça zayıf kalmış. İyi bir ironi, sıkı politik fıkralar üretebilirdi 2 Bond arasında ve 2 M arasında.

Benim filmde yoğunlaştığım nokta ise, klasik silahlara ve yöntemlere geri dönüş teması: Bu, ölen ve yeni doğan birer kültürün içiçeliği durumundaki yeranımız için ilginç bir kayıt,

Bu, Einstein’ın 3. Dünya Savaşı’nın taşla yapılacağı öngörüsünden farklı bir şey. Yüksek teknolojinin kırılganlığı, artık herhangi bir stratejistin kriz anında müdahaleyi kabul edemeyeceği denli yüksekleştiği için, o koşullarda baki kalan dededen kalma silahlar hala en güvenilir olanlar imiş, bu ortaya çıktı.

Tabii, bunu da abartmamak gerek. Sonuçta finalde o helikopter orahı napalmlasaydı, Bond biraz zor tüyerdi oradan.

Filmin neden 23 tanesi içinde en yüksek hasılat yaptığını anlıyorum, vatan millet Sakarya falan teması...

‘Skyfall’un en büyük boşluğu, politik bilinç düzeyi düşüklüğü. Oysa rakip olarak, vatandaşı John le Carre / Smiley romanları ve filmleri var.

Dipnot: Bence Bond’un ‘What If’ dizisi de yapılmalı.

Aziz Nesin Fotobiyografisi: Gömüyü Arayan Adam




Bu bir fotobiyografi.

Metinleri zayıf kalmış.

Üstüne bir de, Ali Nesin – Aziz Nesin metin ayrımları ve Aziz Nesin’in kendi metinlerinin referanssızlıkları eklenince, biraz karışık / belirsiz bir metin ortaya çıkmış.

Fotoğraflar ise oldukça zengin dağarcıklı.

Ancak, kronolojik sıra içinde verilmemişler pek. Metni okurken, senkop yaşanıyor.

Toplamda vasatın üstünde bir derleme olmuş.

Oysa, çok daha yukarıda bir düzeyde olabilirdi.

Aziz Nesin’in 2 takıntısı var: Ölüm ve borç.

Ölüm konusu, ‘Hiç Bozulmaz Ustanın Keyfi Bugün’ başlıklı, Milliyet Sanat’ta taa 1980’de yayınlanmış bir öyküsünde çok iyi verilir. (Bilmem bu öykü kitaplarına girdi mi?)

Borç konusunda ise, baltayı taşa vurmuş (ama bu muğlak kalmış): % 90 küsuru aptal olan sadakaverenlere karşı ne borcun olabilir ki?

Onlar o borcu sana veya bir başkasına iyilik olsun diye değil, cenneti satın almak için vermişlerdi. (Haa, % 1 iyi her zaman var ama onlar senden borçlarını zaten istemezlerdi.)

Kitabın en zayıf yanı, bir tek açık verdiği, Aziz Nesin’in kadınları konusunda. Delilerini bile açıksözlülükle yazan Nesin, kadınları konusunda, mahremiyete binaen aşırı ketum davranmış. Epeyi belgeyi kendisi öldükten sonra yok edilmek üzere düzenlemiş ve bildiğimiz kadarıyla da yok edilmişler.

Toplama bakalım:

Nesin, ne aydınlık, ne yazarlık açısından benim ilgi spektrumunda değil. Yine de, ona karşı her zaman sempatinin ötesinde birşeyler hissettim. Bunun temel nedenini, onun ve onun gibilerin, kendilerini ve yaşamlarını post-Osmanlı ve erken Cumhuriyet kuburuna ve kabirine, gönüllü olarak hafriyat olarak kullanmış olmalarına saygı duymama bağlıyorum. Böyle bir kamikazeliğe, ülkeler kültür tarihlerinde kolay kolay raslanmıyor.

Kitap bunu iyi açımlıyor. Hazırlayanların ellerine sağlık.

Rahmetliyi hüzünle yad ediyorum.

Dipnot: Gönül isterdi ki Nesin, ender görülen şeylerden birini becerip, 100 yıl yaşasın ve biz bu kitabı onun 100. doğum gününde, 2015’te birlikte okuyabilelim.

Ekonomi-Politik Metamorfoz Momentleri


Dünya sistemiciler, ekonomik determinist bir gelenekten geldikleri için, ekonomi-politik kombine disiplininde ve tarihte ağırlığı ekonomiden yana vermişler ama sanki gerçekler biraz öyle değilmiş gibi...

TC tarihçesine bir bakalım:

Atatürk 1. Cumhuriyet’i kurduğunda, bu tümdengelimseldi ve ekonomi bölümü karma ekonominin oldukça devlet girişimi ağırlıklı biçimini, tümüyle politik nedenlerle benimsemişti, çünkü Konya zahire tüccarları Kurtuluş Savaşı’nda bile düşmana (Yunanistan’a) buğday satacak denli, ulusal çıkarlar açısından güvenilmez girişimciler idiler.

Türkiye’nin ilk tarımsal ve sanayisel hamlesi 1930’larda geldi. Bunun temel nedeni (tartışmalı olarak) Atatürk’ün cumhuriyetin kültürel inkılaplarını ekonomiden öne almasıdır gibi...

Bu hamle, global bir kriz döneminde yaşandı ama pekala sürdürülebilir oldu. Global ekonomik kriz, politik açıdan faşizmi doğurdu ki bu da yine ters bir politik-ekonomik ilinti oldu.

Türkiye’nin ikinci sanayi hamlesi 1960’larda geldi ve o zamanın yükselen değeri TÜSİAD sonraki onyıllarda Konyalı kabzımalları aratmadı.

1960’lar global özgürlük ve sömürgecilik döneminin tasfiyesi yıllarıydı. Bu yıllarda Türkiye bir biçimde 3. Dünya çizgisinde kalarak ekonomik ve politik gelişimine, bir de gerçek bir kültürel zıplamayı ekleyebildi. 1960’lar aynı zamanda kentleşmenin global rüzgarı ile doluydu ki sanayileşme bu açıdan Türkiye’de 1960’larda ancak yeni başladı, denebilir.

Türkiye’nin 1980’lerdeki ekonomik atılımları yine politik kökenliydi: 1960’ların sol dalgasının rövanşı olan, 1980’lerdeki uç-sağ neo-globalizm ve neo-liberalizm, tümüyle idrar zoruyla global bir ekonomik özel sektör terörizasyonunu başlatıp, tarihte belki de ekonomi eliyle ilk kez gelen bir şiddet-terör dalgasını yarattı (ABD gibi bir yerde % 99’culara polisin yaptıklarına bir bakın yeter) ve bugünlerdeki limit sıfırlanmış proleterya haklarına geldik böylelikle.

Tüm bu süreçlerde global politik güçlerin ekonomik açıdan güçlendiğini söylemek zor. Tam tersine AB ve ABD, nihai olarak ekonomik çakılma momentine girmiş durumdalar ve ele aldığımız onyıllar, tarihsel uzun çevrim dönemleri olarak, onların yalnızca embriyosu veya kuluçkası olmuş sayılır. Toplamda açıkseçik olarak politika ekonomiyi belirlemiş gibi...

Dipnot: 2013 itibarıyla ABD, batan şirketleri kurtarmak için kullandığı 1 trilyon doları, 10 yıllık bütçe kısıntısıyla telafi etmeye başladı ki bu da tümüyle politik bir tutum, ekonomik tutumda şirketlerin batmasına izin verilirdi.

Salı, Mart 05, 2013

'Cumhurbaşkanı Olamazsın' Demedim




Pek sayın ‘first sir’ümüzün, yine pek sayın ‘first lady’mize, gayet Müslüman Müslüman davranışıdır kayda geçen...: (28.-29. saniye.)


Abdullah ne yapmakta?

Elini sallayarak sinek mi kovuyor?

Emir mi veriyor?

Kameraları unutmuş mu?

Yaptığının gayet dinsel kökenli bir nefret suçu olduğunu biliyor mu?

Psikolojik şiddetten habersiz mi?

Herşeyin üzerinde olduğunu mu düşünüyor?

Nefret suçunun en azından ilkede, o mevkideyken bile bir cumhurbaşkanını da yargılatabileceğini bilmiyor mu? Söylememişler mi? Düşünmemişler mi? Söyelemediler mi? Söylemiyecekler m?

Hayrünnisa ise evlere şenlik:

Arzu nesnesi ayakkabılarını, totemperest bir biçimde 5 küsur yıldır  hala giymekte...



Peki o ne yaptı?

5 küsur yılda hala mevkiine uyum sağlayamadı mı?

Hala bir sonradan görmelik mi içinde?

Kendisine karşı seçkin bir kalabalık içinde öyle davranılınca ne hissetti?

Buna alışık mı?

İlk defa olmadı mı böyle bir şey?

Sonuç?:

Böyle erkek halka böyle erkek bir cumhurbaşkanı, böyle bir kadın halka böyle bir kadın cumhurbaşkanı eşi...

Ne kaa ekmek, o kaa köfte yani...

Deontolojik Soruşturmalar




Dünya’daki doktorlar mesleğe başlamadan Hipokrat yemini eder genelde ama bazı ülkelerde, örneğin Hindistan’dakiler gibi başka yemin edenler de vardır. (Bu arada metnin İngilizce çevirisi 2 tanedir, 1 değil.)




Türkiye’de ise, onun biraz çeşitlendirilmişini eder.

(Bunun da tam metni internette bulunmaz. İyi mi? Tabipler Odası neredesin?)

Müslüm Gürses öldü.

Gürses hastanede öldü.

Gürses hastaneye borçlu öldü.

Buradaya kadar vakıa aynı ama sonrasında rivayet muhtelif...

İbrahim Tatlıses’e göre, Gürses 1 hafta önce öldü, hastane bilerek haberi sakladı.


Ezel Akay’a göre ölümde hastane hatası mevcut.

“Çok üzüldüm ve ben bunun gerçekten tıbbi bir hata olduğunu düşünüyorum. Çok yazık oldu. Bence bu durum büyük bir dikkatsizlik sonucu oluştu. Müslüm Gürses sağlığına çok dikkat eden biri değildi ama ‘bypass’ olana kadar da bu kadar erken öleceği bir durum yoktu.”


Epeyi gazeteye göre, göre borç 600.000 lira idi ve Erdoğan onu sildirdi.


Cüneyt Özdemir’e göre ise, borç 900.000 dolar idi ve hastane başhekiminin ifadesine göre, hastane ünlü hastalardan para almıyordu.

“Gürses zor ve pahalı bir tedaviye rağmen kurtarılamadı. Bingür Hoca (cumartesi günü) tedavinin 900.000 dolar tuttuğunu, ancak hastanenin tanınmış insanlardan para almadığını söylediğinde şaşırdım.”


Bu alıntıdaki ahlaksızlıkları ve deontolojik hataları bulunuz.

Bu arada tüm alıntılarda en az 5 kişi yalan söylüyor durumda: ‘Ad absurdum’ gereği...

Ahan da size liberalizm ahlakı, ahan da size AKP ahlakı, ahan da size sosyal devletin sağlık hizmeti ahlakı, ahan da tıp ahlakı, ahan da gazeteci ahlakı...

Kim jilet ister?

Teokratlar




Devletli dünya sistemi, tanrı-krallar ile başladı. Teokrasi de çoktanrılılıkla başladı. Bu çoktanrılı sistemlerin rahipleri ve tapınakçıları, geniş bir teokratik bürokrasi olarak, yüzyıllarca iktidar seçkini ve rantiye olarak yaşayageldi.

Sanılanın tersine bu durum, 1789 Fransa Devrimi ile pek bozulmadı.

Bugün Dünya’nın en büyük teokratik merkezi Vatikan’ın tüm dünya katolikleri üzerinde tam yetkisi var. ‘Katl-i vaciptir’ veya ‘aforoz’ dedi mi, bitti yani, o kadar...

Bu Vatikan, Dünya’daki katoliklerden ve katolik devletlerden bağış (Peter’s Pence) alır.


Yetmezmiş gibi, birçok ülkede kilise vergisi vardır.


Örneğin üçte bir nüfusun katolik ve üçte bir nüfusun ateist olduğu Almanya’da 2010’da bu para 9,2 milyar avro civarında imiş.


Global açıdan bunu 40 küsur ile filan çarpmak gerek, çünkü Almanya katolik nüfusunun dünya katolik nüfusuna oranı o kadar gibi.

Gelelim sözde laik TC’mize:

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2013 bütçesi, 4,6 milyar lira.


Ayrıca Diyanet Vakfı var. Onun bütçesi kayıtdışı.

Bunun dışında 100.000 caminin dernekleri var. Bunlar da kayıtdışı ama ortada dönen paranın Diyanet’inkinden büyük olduğu biliniyor.


İslam ülkeleri fiilen şeriatla yönetildiği ve bu koşullarda oradaki herşey fiilen Allah’a ait olduğu için, İslam teokrasinin ekonomisinin hacmi, o ülkelerin yıllık GSMH’sının 10 katı sayılmakta (petrol mültimilyarderi Arap krallarınkiler dahil).

Özetleyelim:

Başta islam ve Hristiyanlık gibi 2 tek tanrılı din olmak üzere, tüm dünya dinlerine mensup kişiler, hastanesiz ve okulsuz yaşarken, onların teokratik kurumları trilyonlarca dolara hükmetmekte... E, bu balı tutan birileri de (teokratlar) parmağını yalamakta...

İşte bu nedenlerle ateizm, ekonomik olarak da...

Vefa Semt Adı Oldukça...





Zeki Alasya ve Metin Akpınar Güzellemesi

Zeki Alasya ve Metin Akpınar...

Sinerjinin müthiş ikililerinden biri...

Sonra ne oldu?

Kifayet de var iken, aşırı muhteris olmanın bedellerini ödediler... Tek tek icra eyleyip, kaybolup gittiler...

Birbirlerine vefasız kaldılar.

Ondan önce de, adını hala anmadıkları ustaları ve Türkiye’ye kabare tiyatro kavramını sokan ve tiyatrolarının ad babası olan Haldun Taner’e vefasızlıkları hala baki, hala kayıtlı, hala melankolikçe hüzünlü...

Gelelim kavuklu ile pişekarın son kırıp dökmelerine:

“Her iyi şey yaptığımda, ‘Metin de benimle birlikte olsaydı, burada şunu yakalayacaktık’ demişimdir yani.”


Ayrıldıklarından sonraki durumun adını da yine kendileri koymuşlar:

“Yani bu, bir tarihlerde Galatasaray UEFA Kupası’nı kazandı ya, o takımı yine biraraya getirelim de, bakalım futbol oynasınlar ne olacak, demek gibi.”

Sözü balla bağlayalım:

Ferhan Şensoy sürekli ikinci adam olmamasından yakınır da, güzel kardeşim sen ikinci adam yaşattın mı ki rakip korkusundan, ha bir de bula bula Umman Baykal’ı mı (veya Sema Yunak’ı mı) buldun partner olarak?

Vefa semt adı olunca, vefasızlık döner dolanır, seni vurur yavrularım, ustalarım, moruklarım...

Mezartaşlarınıza şunu yazdıracağım:

Bu kadar yaşadılar, bi’ b.k öğrenemediler.

Sürç-ü lisan ettikse affola...

Pazar, Mart 03, 2013

TKP Güzellemesi




Anti-marksistim, anti-komünistim, anti-reel sosyalistim. Çünkü bireyciyim ama tüm ömrüme yayılmış dava adamı gelecekbilimciliğim, beni bu toplumculardan daha çok toplumcu kıldı ama o durum henüz toplumculuk tanımında değil gibi.

Kastettiğim TKP, şimdiki (yeni) TKP değil, onlara inat kurulan yeni eski TKP değil, 1990 öncesi TKP.

TC’nin en eski ve en sürekli sol geleneği TKP’dir. Güzelleme bir.

Solda en çok acı çekenler onlardır. Bundaki temel nedenler arasında; en eskiliklerinden çok, TC’nin CHP ve DP dahil, hep uç sağ rejimlerce idare edilmesi, başta hoş olan SSCB-TC ilişkilerinin özellikle NATO döneminde feci nahoş olması, sonuçta en azından başlarda günah keçisi olarak tek başlarına olmaları sayılabilir. Güzelleme bir buçuk.

Kendilerini son 10 yılda çok sıkı arşivlediler. En iyi belgelenmiş (legaller dahil) TC parti tarihi muhtemelen onlarınki. Sarı defter dizilerinin hiçbiri kaçmaz. Güzelleme bir buçuk porsiyon, etti üç.

Sonuç?:

TKP tarihçesi, ibretlik kıssadan hisselerle doludur:

2. Dünya Savaşı’nda eski demokrat sonraki Nazi ve TC büyükelçisi von Pappen’i havaya uçuracağız derken, 100 küsur kişiyi mezara götüren Faik Bercavi projesi...

Nazım’ın uyuşturucu üretme ve banka soyma projesi...

Küçük insanların çekişmesinin büyük tarih dönemlerinde ve dönemeçlerinde bile işlediği gerçeğinin dizi dizi kanıtları... (Üstelik parti mezara gitti, hala işliyor...)

Türk solunun neden hep ve daima muhafazakar kalacağı gerçeğinin dizi dizi açımlaması... (SSCB uzaya gitse de, alaturka Stalinist’lerimizin aklı bir türlü uzaya varamadı hala...)

Ancak:

Dava insanı olmanın iman sorunu olduğu gerçeği de bu parti tarihinde saklı...

Bir kenara çekilip sessiz sedasız yazsa, geriye birçok eser bırakmış olabilecek çok değerli yazarlarımızın harcanıp gitmesi... (Ahmed Arif tek kitapta kaldı, Yusuf Atılgan partiyi terkettiğinde pili bitmişti, birkaç kitapta kaldı.)

Nazım Hikmet’in inkar edilen üyeliğinin ve bir de partiden atılmasının, tam tersine Attila İlhan’ın bir türlü kanıtlanamamış üyeliğinin ibretlikleri...

Son olarak:

‘Filler (ABD ve SSCB) tepişirse otlar ezilir ama filler sevişirse otlar yine ezilir’ argümanının dizi dizi kanıt sergileri...

Nokta atışı TKP, bize şunu kanıtladı:

Aydın bağlanmaz: Ne partiye, ne aileye, ne tarihe, ne kitleye...

Aydın özgürse aydındır, değilse entelejensiyadır (bu sözcük de Rusça patentli zaten, Rus bir yazar Oğuz Atay için kullanır.)

Çok yaşa sen TKP, büyük abilerinizle birlikte, azz sonra (2020’ler gibi) yine bekleriz...