Pazartesi, Şubat 23, 2015

Eşcinseller ve AKP

Şöyle bir olay yaşanmış:
“Siyah Pembe Üçgen İzmir Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları ile Ayrımcılığına Karşı Dayanışma Derneği, sivil toplum örgütleri, dernekler ve partilere gerçekleştirdikleri ziyaret kapsamında, AK Parti İzmir Halkla İlişkiler Başkan Yardımcısı Lütfi Tuna ile bir araya geldi. LGBTİ (Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel, interseksüel) bireylerinin örgütlendiği Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği üyeleri ile AK Parti İzmir İl Başkanlığı'nda sohbet eden Tuna, "Böyle bir adım attılar, bizler de çok memnun olduk. Kendilerini partimizde ağırladık" dedi.”
Haberin tarihi 21.02.15.
Haberin başlığı ters olmuş bizcesi, asıl şu olmalı gibi:
“Eşcinsellerden AKP Açılımı”
Yanlış anlama olmasın ama bir asker kaçağı olarak, derdimi gidip de Genelkurmay’a anlatmam, çünkü ben asker kaçağıyken, bana 3,5 yıl hapis cezası dayayanlar onlardı.
Bu arkadaşların yaptığı ise, benim yapmayacağım şeyi yapmak gibi bir şey olmuş sonuçta...
Şimdi burada, Erdoğan’ın eşcinsellik için söylediklerine bir bakalım şöylece:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, attığı bir tweet nedeniyle lezbiyen, gay, biseksüel, trans (LGBT) aktivisti Levent Pişkin'e 50 bin liralık manevi tazminat davası açtı.
...
"Erdoğan'dan dört dörtlük ibneyim, ibneliği sizden öğrenecek değiliz açıklaması bekliyorum. Öptüm #AnayasadaLGBT"
...
Bianet'in haberine göre Pişkin, ceza aldığı davadaki ilk savunmasında "Bunu bir ibne olarak söylüyorum, ibnelik hakaret değil, cinsel yönelimdir. Ben bir eleştiri sundum, yoksa kendime hakaret etmiş olurdum” demişti. Mahkeme ise Pişkin’i hakaret suçundan suçlu bulmuştu.”
O kişi, şu anda ya hapistedir, ya da yurtdışındadır herhalde.
Devam:
“Erdoğan: Eşcinsel Çift Ahlaka Ters
Erdoğan, Hollanda'da lezbiyen çifte verilen Yunus'la ilgili "Eşcinsel bir aileye bir çocuğun teslim edilmesi ahlak kurallarına terstir. STK’ların olayı hükümete ve yargıya bırakmaması ve kendilerinin devreye girmesi gerekir" dedi.”
“Erdoğan’ın “Eşcinsel Davası”nda Beraat
Hakan Demir, Gezi direnişi döneminde yazdığı “Başbakan'dan "eşcinselliği bunlardan öğrenecek değiliz, ben eşcinselin daniskasıyım, 3 milyar eşcinsel diktim" çıkışı bekliyoruz” tweet’i nedeniyle Erdoğan’ın şikayetiyle açılan davada beraat etti.”
Liste uzayıp gidiyor.
Böyle bir partiye eşcinsel olarak girmek için kamikaze olmak gerekir kanımızca: Yani, kelleni orada bırakmaya razı olacaksın önceden.
Ve bunun için belli savaş nedenlerin olacak önceden. Diyelim AKP’nin hoşgörüsüzlüğünü kanıtlamak için bu yola başvuracaksın ama bunu göstermenin epeyi daha kolay yolları da var, bu yazı gibi örneğin.
Ancak, bunu yapmak için azıcık da, hafiften akrep-kurbağa negatif sembiyözüne de eğilimli olmak gerekir kanımızca.
Ayrıca eşcinsellerin şu grubu da var.
“ ‘AK Parti LGBT Bireyleri’ adıyla kurulan grup, Erdoğan'ın Maltepe'de yaptığı mitinge katıldı. Grup adına miting alanı ve kürsü önünde 'gökkuşağı' bayrağı açıldı.”
Bu grup bizcesi, kurbağanın akrepe bağımlı olanı türünden...
Ancak, bir de AKP’nin çakma flamalı yapay tasarımları da var, onu da biliyoruz. Bu sıralar, Tophane’da standart formlarda uyuşturucu karşıtı sivil toplum flamaları dalgalanıyor örneğin. Konu mücadele falan değil.
Yukarıdakiler hangisidir ona henüz emin olamayız.
Şunu imleyelim yalnızca:
2. Dünya Savaşı sırasında bazı Museviler, toplama kampına sokulup, gaz duşlarının önüne getirildiğinde bile, toplama kamplarının varlığına inanamamışlar. E tabii, acilen yukarı kata asansörle gazlı gazlı gitmişler...
Nazi Musevi belki olmuştur ve buna şaşmayız ama AKP’li eşcinsel olur da, ona da şaşmayız ama eşcinsel olup da AKP’li olması, o eşcinsellerin politik şaşkınlığını ve aymazlığını sergiler yalnızca kanımızca ve buna şaşarız...

‘Önyargı’ mı dediniz?, biz ‘deneyim’ diyoruz yalnızca...

Pazar, Şubat 22, 2015

Biraz da Boynuzlanalım



Vay anasını sayın seyirciler, Avrupa uygarlığı almış başını gidiyor. Kadınların eşlerini aldatmaları için internet sitesi bilem kurmuşlar.
“Evlilik dışı ilişki arayanlar için 2009 yılında hizmete giren ‘Gleeden’ aldatma sitesinin Fransa’daki reklam kampanyaları Fransızları kızdırdı.
Kadınlar tarafından kurulan aldatma sitesi, yaklaşık 2,5 milyon abonesiyle, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, İngiltere’de aşk kaçamakları için tercih edilen sitelerin başında geliyor.”
Bu iş beni aştı. Benim gibi anarşist biri bile, ‘aldatacaksan, neden boşanıp da yeni birini bulmuyorsun kardeşim?’ diye soruyorsa, bu işte epeyi yamukluk vardır yani.
Herhalde evli olup da, aldatmanın tadı bi başka olmakta.
Reklam, Fransa’nın epeyi il ve ilçesinde kaldırılmak zorunda kalmış. Reklamı verenler de, kendilerini şöyle savunmuşlar:
“Bu tepkiye bir anlam veremiyoruz. Reklam kampanyamız tarafsız, eleştiriler yersiz, 1975 yılından bu yana Fransa’da eşlerin birbirini aldatması, cezaya tabii değil.”
Meali şu:
Fransa’da zina, hukuksal bir suç değil. Peki, boşanma nedeni mi acaba?
Meselası hakim, şikayetçi kocaya şöyle dermiş:
“Boynuzlan evladım boynuzlan, ufkun açılır.”
Merakımı celbetti:
Bu sitenin evli erkekler için olanı var mı acaba?
Evli bir erkek, orada bula bula kendi karısını bulmuş olabilir mi acaba?
Fransızlar’a bayıldım: ‘French kiss’ten sonra, üzerine bir de ‘French horn’ olmuş gibi.
İşin tuhaf bir de ayrıntısı var:
“Rambouillet Belediyesi ise, otobüs şirketine yazdığı şikayet dilekçesinde: ‘Gleeden reklamı evlilik şartlarına aykırı. Evlilik sözleşmesinde eşlerin birbirine vefa göstermesi, sadık olmaları isteniyor. Bu nedenle reklamlar otobüslerden çıkarılmalı’ diye tepki gösterdi.”
E kardeşim, sözleşme imzalayınca, nasıl oluyor da, o sözleşmeyi bozunca, ceza yok?
Anladım:

Bu da, ‘French law’...

Cuma, Şubat 20, 2015

Organ Ticareti



Bir haber:
“Büyükelçi Muhammed Elhakim, gazetecilere son bir kaç hafta içinde IŞİD'in geçtiği bölgelerde alelacele açılmış toplu mezarlarda böbrekleri ya da başka organları ameliyatla çıkarılmış cesetler bulduklarını söyledi.”
BM, ölülerin organlarının alınmasının suç olduğunu önesürüyor.
Neden?
Bir insanın organları kimindir?
Kendinin mi?
Mirasçılarıın mı (örneğin şu an öyle davranılıyor ve aile izni isteniyor)?
Vatandaşı olduğu devletin mi (devlet = Arapça = mülk)?
Bir ölünün organlarını çıkarmak, savaş gibi bir durumda, neden izin gerektirsin?
Bunun benzerini daha önce Çin de yapmıştı:
“Çinli yetkililer, her yıl idam edilen binlerce mahkumun organlarını, izinsiz satmakla suçlanıyor. Bu kez iddiaların sahibi, İngiltere’nin organ nakli konusunda önde gelen cerrahları...”
En ironiği de Çin’de organ kaçakçılığının cezası idam:
“Organları zorla alan, zorla bağışlattıran ya da organ kaçakçılığı yapanlar cinayet suçundan yargılanacak. Bu suç da yeni yasa kapsamında idam cezası hükmünde değerlendirilecek.”
Yani, devlet yaparsa sorun yok, sen yaparsan yandın.
Bir de Çin’de organ nakli bekleyenlere bakalım:
“Çin'de her yıl 1,5 milyon kişinin organ nakline ihtiyacı bulunduğu, buna karşın bir yıl içinde yapılabilen organ nakli ameliyatı sayısının yalnızca 10 bin olduğu belirtildi.”
Durum feci çetrefilli, anlaşılacağı üzere...
Talep varsa, arz da yaratılır: Homo economicus kuralı...
Talep yüksek, arz düşükse, fiyatlar çok artar, artıyor da zaten... Yine Homo economicus kuralı...
Yani BM, bu konuda hiçbir halt yiyemez, daha birçok konuda olduğu gibi. Yalnızca eser gürler ama yağamaz...
Dönelim IŞİD’E:
Adamlar, pazara yılda yeni bin meta sağlar duruma çıktılar.
Çin ise, idam ettiklerinden yılda on bin gibi meta sağlıyor gibi...
Oysa, Çin’deki oranan hareketle, Dünya’da her yıl 7 milyon kişinin organ nakline gereksinim duyduğu çıkarsamasına varırız.
Anımsatmak babında: Dünya’da her yıl 50 milyon kişi ölüyor. Bunun, trafik kazası, beyin ölümü, cinayet veya intihar gibi, en azından bedeninin belli organları sağlam / kullanılabilir kalacak biçimde ölenlerin oranı % 10’un çok çok altında. Yani, önümüzdeki daha uzun yıllar, organ naklinde talep, arzın çok çok üzerinde olacak.
Dolayısıyla talep, kendi arzını yaratacak, parası ve gücü yettiğince.
BM’nin yapabileceği tek şey, o çalınan organların sağlıklı bir ameliyat otamında, ameliyat yapılanlara ulaşmasını salamak olabilir, başka bir şey değil.

Dipnot: Bu konuda Çin’i veya IŞİD’İ ahlaksız bulanların, ABD’de bir kalp nakline legal olarak 1-2 milyon dolar alınmasını nasıl karşıladıklarını sormak isteriz.

Pazar, Şubat 15, 2015

Zekilikler ve Salaklıklar

Soru 1:
Hepimiz zeki olsaydık, Dünya nasıl bir yer olurdu?
Dünya aptalların değil, zekilerin yapacağı hatalarla dolu olurdu. Onlar da sakar veya beceriksiz olabiliyor, aptal insanlar gibi. Onlar da hırslı veya sapık olabiliyor, aptal insanlar gibi. Aptal insanlar hatalarını bilmeden yaparlar çoğunluk, zeki insanlar hatalarını bilerek yaparlar çoğunluk.
Soru 2:
Neden bu kadar salağız?
Hem zekiliğin gerektirileri giderek artıyor, hem de 50 bin yılda ancak bu kadar zeki olabildik. İnsanların yavaş ve 4-5 aşamada öğrendiği gibi bir gerçek ortada mevcut. Ayrıca, insan türünün bazı şeyleri öğrenmiş olduğu da belli. Krallığı ve köleliği ortadan kaldırabildi örneğin. Artı, insan türünün birincil ölüm nedeni olan salgın hastalıklara da ilaç ve derman buldu. Ortalama yaş, doğal koşullardaki 20’den 80’e çıktı, aynı sürede.
Soru 3:
Akıllı insanlar, salaklardan daha mı ahmak?
Hayır. Özgüvenleri daha yüksek olduğu için, hatalarını daha zor görebiliyorlar.
Örnek olarak irdelenen Çernobil ve örnek olarak irdelenmeyen Challenger felaketleri, çok çok zeki insanların yapıtğı hatalara olarak tarihe geçti. ABD, bunun üzerine 2. Mekik hazasını da becerdi. Olağan koşullarda, her 2 kazaya da neden olanların toptan asılması gerekirdi, 20 bin kişi falan yani. O insanlar, uzaycılık tarihine neredeyse 100 yıllık bir zarar verdiler.
Burada en ahmakça olan şey, birinci kazanın, yalnızca bir conta nedeniyle olması ve bunu da bin kişinin değil de, tek bir kişinin görebilmesi idi.
Soru 4:
Çok çalışanlar, sokak serserilerinden daha mı salaktır?
Yanıtı zor ve alengirli bir soru.
Çok çalışan biri, eğer limitin iyi koymuşsa ve buna uyarsa, 40’ında bile emekli olur ve 50 yıl bir serseri gibi ama zengin bir sersergi gibi özgürce yaşar.

Ancak, bunu koyabilen çok çalışan oranı limit sıfırdır ve çok çalışanlar, serserilerden epeyi önce kanser olup veya kalp krizi geçirip mezarı boylarlar. Geriye kalan parayaı da, beleşçiler yer.

Cumartesi, Şubat 14, 2015

Dr. House's After-Life

En iyi dizinin bile 8 sezonda bitmesi olağanmış ve Dr. House da orada bitti. Ancak, öykünün sonunda Dr. House ölmedi.
Kendime göre, Dr. House’un ölümünden sonraki yaşamına ilişkin fantezilerimi ve tahayyüllerimi şeyttirdim:
Dr. House, öbür doktor ölünce ne yaptı?
En oportünist şık: Zengin gençkız doktora yamandı. Bence o onu kabul ederdi.
Orta şık: Doktorluğunu veya bunun bilgisini kullanarak ve kimliğini yine gizleyerek yaşayıp gitti. İnternette tıpsal danışmanlık sitesi kursa, ona yeterdi, artardı bile.
En riskli şık: Dr. House, mafyayla veya CIA falan gibi bir kurumla, kayıtdışı çalıştı ki bunu da isteyecek illegal ve derin devletsel kurum çoktur.
Dr. House Thirteen’e ötenazi yapar mıydı?
Bu konuda onun çelişkili olduğunu düşünüyorum. O bir gerçek Dr. Kevorkyan olamazdı. Gerçek Kevorkyan, naklen ötenazi yapıp, 65-73 yaş arasını hapisheanede geçirmiş ve sayesinde bugün 10 ülkede ötenazi yasal olmuş biridir. Yani Dr. House, Thirteen’e ötenazi yapamazdı.
Dr. House aşık oldu mu?
Sevgiyi gerçekleştirme halisünasyonları görmüş olsa da, gerçek yaşamda da sevgi gerçekleştirmesi halisünasyon kalacağı için, Dr. House bunu düşündüğü için kendine küfrederek sonunda bundan vazgeçerdi.
Dr. House Cuddy’yi buldu mu?
Aramıştır mutlaka. Ancak bulabilmiş midir, bunu söylemek zor. Dr. House’ın zekasının bile çözemediği problemler olduğunu dizide de görmüştük zaten.
Dr. House Cuddy’yi bulsa, ne yapardı?
A şıkkı: Kocasını öldürürdü.
B şıkkı: Cuddy’yi öldürürdü.
C şıkkı: Evlatlık çocuğunu öldürürdü.
D şıkkı: Hepsi.
E şıkkı: Hiçbiri.
Dr. House biyolojik babasını buldu mu?
Onunla karşılaşmak ister miydi bilmiyorum.yani, onu arar mıydı bilmiyorum.
Dr. House eski karısını niye öldürmedi?
Valla, inanın bunu dizi sırasında bile epeyi merak etmiştim.
Dr. House ağrısından kurtulabildi mi?
Zaman içinde yeni tedavilerle belki.
Dr. House Vicodin bağımlılığından kurtulabildi mi?
Bence o, o bağımlılığı seviyordu. Vazgeçeceğini sanmam. Keyif için bile bağımlı kalmış olabilir.
Dr. House bir aile kurabildi mi veya kurabilir miydi?
Bence ikisi de hayır.
Dr. House eşcinsel miydi?
Bence fiilen hayır ama fikren belki. Çünkü onkologla duygusal ilişkisinin bir ucunun eşcinselliğe varacağını, kendi kendine analiz edebilecek biriydi.
Dr. House eşcinselliğe karşı mıydı?
Sanırım pratik olarak evet.
Dr. House sonraki yaşamında profesyonel müzisyen olmuş mudur?
Bence denemiştir ama becerememiştir.
Dr. House hiç tıpla uğraşmadan yaşabilir mi?
Adli tıbbın ‘uzaktan olmuş bitmiş vaka analizi bölümü’ gibi daha teorik bölümlerde çalışmış olabilir.
Dr. House teorisyen miydi?
Eleştiri babında söylüyorum, onda hiç mi hiç kuramsal eğilim ve belki de kuramsal yetenek yoktu.
Dr. House tıpta tam avangard mıydı?
Bu konu belirsiz kaldı. Dizi boyunca klonlama veya ölümsüzlük hakkında ne düşünüdüğü anlaşılmadı. Oysa ilk insan, dizinin başladığı 2004’ten önce, 2000’de Doğu Avrupa’da bir yerlerde klonlanmıştı.
Genel sonuç?
Dr. House sonraki yaşamı (diyelim 30 yıl) boyunca, hastanede (8 yılda) çözdüğü kadar vaka çözemezdi. Ona olanak yaratan hastaneydi. Çözümü olanaksız tıpsal vakalar külliyatı, hala globalce kamuya açık olarak oluşturulmadı. Yani, bu işi uzaktan da beceremezdi.
Bunu yapamadığı zaman da Dr. House, Dr. House’luğunu en çok 5 yılda yitirirdi.
Bu durumda belki Dr. House, bunu kaldıramıyarak intihar ederdi. Başka şeyler için intihar etmeyebilirdi ama tıp zekasını artık yitirmiş bir Dr. House intihar ederdi bence.

The End.

Kadına Laf Edenler Erkek Olsa



Körlerle sağırlar birbirini ağırlar:
Dön baba dönelim Çalışlar demiş ki:
“Kadınlar geri kalıyorsa sorumlusu erkeklerdir.”
Yek yee. Anan güzel mi?
Bu ülkede kadınlar oy hakkını, devrimi yapmış ve kadınlara oy hakkını 1945’te tanımış Fransa’dan, önce kazanmış oldu, mücadelesiz. Atatürk verdiği için.
Verdi de ne oldu?
CHP kadın milletvekili Nur Serter ne dedi?:
“Çipras yakışıklı çocuk.”
AKP Nevşehir milletvekili Murat Göktürk ne demiş?:
“Kadın-mücadele kelimesi, sizce şiddeti çağrıştırmıyor mu?”
Evet, çağrıştırıyor: Erkek şiddetine karşı kadın şiddeti, yani nefs-i müdafaa.
“Kadınlara bir şey verilmemeli.”
Kimin malını kimden esirgiyor?
“Kadınlar kendi gayretleriyle bunu elde etmeliler. Kadın hak etmeli.”
Kendi ne yapmış? Milletvekiliğini nasıl hak etmiş?
Çalanlara ses çıkarmayarak. Bir şeylerin çalınmasına pasif katılımda bulunarak. Yakalayanlar içeri atılırken, ona da sessiz kalarak...
Bırakın bu ayakları normal bozuntuları, normal erkek bozuntuları.
Al seni, vur öbürüne.
Kadın dediğin marjinal olur.
Yani çok basit:
Eski porno film kadın oyuncusu Cicciolina, hem Çalışlar’dan, hem de AKP  milletvekili Göktürk’ten, hem de ilk kadın başbakanımız Çiller’den daha fazla milletvekili olmayı hak ediyor TBMM’de.

Yemiyor normal erkekler yemiyor: Kafanız kuma gömülü, arkanız açıkta...


Cuma, Şubat 13, 2015

Sevgililer Günü Facebook Diyaloğu



Soru 1:
Merhaba ustadim. musadenle bir soru sorucaktim. hem bisex kadinlardan, hem ap gay ve translara ilgisi olan, ruhu bedenine zit kisiye ne denir ?
+
Yanıt 1’ler, sırasıyla:
Poliseksüel.
Yanında soru kipi: Platonik mi, bilfiil seks mi, ikisinin karışımı mı?
Artı: Grup seks yapar mısın / yaptın mı?
Artı: Ruh bedene zıt olmaz, kendi içindeki duyguların birbiriyle çelişik olabilir, kendi bedeninin istekleri, birbiriyle çelişik olabilir, doğa o kadarına epeyi izin veriyor zaten. Yani, ben de bir kadınla hem yatmak isteyip, hem de istemeyebiliyorum. Fuhuş yapmak da istemiyorum ama bedenim arzu taşıyor.
+
Yanıt 1-1:
İki cinsiyetle de evet yaptim, hem aktif, hem de pasif olarak. grup yapmadim, psikolojimin bunu kaldirabilecegini sanmam, rahat hissetmem, yatakta egemen olmadigim yerde guvende hissedemem. Ben kendimi transgender saniyordum halbuki.
+
Yanıt 1-1-1:
Yatakta egemen olmayı, 35 yıl boyunca, mono-hetero ilişkiler yaşamış biri olarak, ben bile düşünmedim. Yatak, iktidar kurulacak bir yer değil ki. Kendini karşısındakine açabileceğin ve verebileceğin bir yer. Seks yaptığın birine güvenmiyorsan, o insanla zaten diyalog kurmasan daha iyi gibidir diye düşünürüm.
+
Yanıt 1-1-1-1:
Evet dogru ama cok ta tanimadigim biriyse, bir sekilde kontrolumun disina cikmasini engellemem gerek.
+
Yanıt 1-1-1-1-1:
Bu arada sana da sormuş olayım. Kimliğin saklı kalmak kaydıyla, yazıştıklarımızı, hem özeldekileri, hem gruptakileri, yayınlayabilir miyim? Ben yazarım, 5 matbu kitabım var. Buraya gözlem yapmaya falan da gelmedim. Sizlerden 1-2 günde çok şey öğrendim, teşekkür ederim, sana da.
Trans-gender, inter-gender, meta-gender, hibro-gender gibi, meta-hümanistlerin / trans-hümanistlerin kullandığı çok fazla nüanslı terim var. İngilizce biliyor musun?
+
Yanıt 1-1-1-1-1-1:
İngilizcem iyi degil.
Yayinla sorun yok.
+
Yanıt 1-1-1-1-1-1-1:

Çok sağol. Yarın Radikal Blog'un lgbti bölümünde göreceksin. Editör günün hangi saatında koyarsa artık. Orada Halil Kandok var, bu konulara kafa yoruyor ve güzel metinler yazıyor. Öneririm.

Çerçiliğin Kulağına Su Kaçıranlar 1



Önnot: Çerçi, ‘çer çöp’ten gelir.
28 yıldır seyyar sahhafım. Yanısıra, her türden ikinci el kültür metası alır ve satarım.
Bu 28 yılda öyle şeyler yaşadım, öyle şeyler gördüm, öyle şeyler duydum ki Ferhan Şensoy’un groteski Abdullah’ı bile bu kadar abartamazdı, buna eminim.
Biraz örnekleyeyim bakayım:
Bu metin dizisini yazmaya beni başlatan olay:
Bir kitapçı arkadaş, günlerden bir gün eline bir maket bıçağı almış, sert ciltli kitapları doğruyor ve ciltleriyle kitabın yazılı bölümünü birbirinden ayırıyordu. Bunun nedeni, bir müşterinin kitapların yalnızca ciltlerini satın almak istemesiymiş. Arkadaş, işi bitince kitapların içini (yani okunacak bölümlerini) çöpe attı. Ben de gidip,  benim veya bir başkasının işine yarayabilecek olanları, yani kolay bulunmayacak olanları çöpten toparladım. Bende duruyorlar.
İnanmayabilirsiniz ama aynen vakidir.
+
Bunu kulaktan duydum. Sonra gidip aşağıdaki haberi derledim:
“Olay saat 13.30 sıralarında Yukarı Dudullu Mahallesi, Başer Sokak’ta meydana geldi. İddialara göre ‘çekçekçi’ olarak tabir edilen hurda ve kağıt toplayıcıları arasında, sokakta başlayan tartışma kısa sürede taşlı sopalı kavgaya dönüştü. Kavga sırasında kaçarak hurdacı dükkanına sığınan bir kişinin peşine takılan arkadaşları, dükkanı taşlamaya başladı. Bu sırada saldırıya uğradığını düşünen dükkan sahibi de belindeki silahı çıkarak ateş etti. Olay sırasında kavgaya karışan ve henüz kimliği belirlenemeyen bir kişi bacağından vuruldu.”
Bir soruşturdum. Kavganın nedeni olarak, farklı vilayetlerden, hatta ülkelerden gelen hurdacıların, İstanbul’da artık mafyöz rekabete girdiği yönünde bir bilgi oldu.
+
Benim de şahsen başıma geldi:
Akatlar’da bir çöp tenekesinden kitap toplarken, bir kırpık kağıt hurdacısı, kitapları kendisi alamadığı için beni dövmeye kalktı. Çöp konteynırının ait olduğu sitenin güvenlik görevlisi beni kurtardı.
+
Diğer bir tanık olduğum olay:
Bayazıt Meydanı’nda tezgah açarken, tezgahları kaldırılan seyyarlar, zabıta minibüsünü yaktı, hardiben cayır cayır yaktı. Yıl 1990 falan idi.
+
Bu sıralar, ‘obje’ tabir ettiğimiz nesneler moda. Bildiğimiz çer çöp aslında bunlar. Çul çaput, incik boncuk, çanak çömlek yani.
Çin pazarında 5 liraya satılan çalar saatlar, aramızdaki bazılarınca 10 liraya satılmaya başlandı. Bunu belirtince de, müşteri kaçırdığımız için bize kızıyorlar.
+
Bu etabı şöyle bağlayayım:
Bizim iş, tuhaf ve ilginç bir biçimde, organize pazar yerine, kasten kara düzenin yeğlendiği, küçük paranın inanılmaz bir biçimde büyük parayı dövdüğü, bilginin değil, kara cahilliğin ve süzme aptallığın para ettiği, doğru söyleyene asla ve kata inanılmayan, hatta dövülen bir iş (esnaflık) kolu oldu çıktı sonunda.
+

Konu devam edecek.

Salı, Şubat 10, 2015

Beş Balık, Altı Şehir, Yedi Kent



Türkler’in İçdenizi öykümüzü bıraktığımız yerden sürdürüyoruz:
“The name Beshbalik first appears in history in the description of the events of 713 in the Turkic Kul Tegin inscription.”
‘Beş Balık’ 5 kent demek. Türkler’in kurduğu ilk kentler olarak ve daha çok efsane olarak mevcuttur. Kul Tegin de, Kül Tigin veya Gültekin olmakta.
Aynı sayfa, Beş Balık’ın aslında, Baş Bölük olduğunu söylüyor. Mümkündür.
Türkler, hafif tertip batıya kaymaya başlayınca, 850’de bizim bölgede Uygurlar egemenlik kurmuş. O zamanki Uygurlar ile bugünkü Uygurlar’ın aynı olmadığını önesürenler var. Bizim Türkmenler ile asıl Türkmenistan Türkmenler’inin kel alaka olması gibi.
+
‘Issk Kul’ da ‘Isı(nı)k / Sıcak Göl’ demek.
(Sıcak Göl, aynı zamanda tuzlu. Yani, o da göl sistemini üçlü yapacak biçimde, (Hindistan Asya’ya toslamadan önceki) eski denizden kalma gibi görünüyor. Ayrıca, orada dipsel bir volkanik aktiviteyi imleyerek, hiç donmuyor. Sibirya’dan ve eksi 80 dereceden söz ediyoruz.)
(Sıcak Göl aynı zamanda, Avrupa’daki 1350’lerdeki Kara Veba salgınının Avrupa’ya giriş noktası. Bunu da, ‘Epistemiklerin Dinamikleri’ başlıklı bir metinde ayrıca irdeleyeceğiz.)
+
“A later Turki word "Altishahr", meaning "Six Cities", came into vogue during the rule of the 19th century Tajik warlord Yaqub Beg, which is an imprecise term for certain western, then Muslim oasis cities.”
“Daha sonra Türkçe bir sözcük, 19. Yüzyıl Tacik savaş lordu Yakup Bey hükümranlığı sırasında, ‘6 kent’ anlamına gelen Altishahr, önce bölgenin batısındaki, sonra da Müslüman vahalar için kullanıldı.”
Burası, Tarım Havzası’nın batısı. Haritada görünüyor.
(Ara nağme: Tarım Havzası’nın adı da, doğrudan tarıma gönderme yayıpor. Bizim bugün kuruyan Burdur Gölü’nün topraklarına yaptığımız gibi, Tarım Havzası da gölken, epeyi alüvyon biriktirmiş ve sonradan tarıma açılmış olmalı.)
+
Şimdi asıl konumuza bakalım:
Buralar İpek Yolu rotaları. Yoksa kimse, kutup soğukluğundaki çöllerde kentler kurmaz.
Hakan Erdem’in fahiş bir hatayla önesürdüğü gibi, Türkler tüccar değil, asker bir millettir.
İpek Yolu ticareti 3 halkın tekelindeydi:
Norveçliler (yani Vikingler), Yahudiler (tanıdık, değil mi?) ve şu an yok olmuş olan Sogdlar.
Türkler, konudan ancak ve ancak, ya paralı askerlik, ya da talanla nemalandı. Tabii kendi devletinde darbe yapıp başa geçen (Mısır) millet, korumasına aldığı kervanını da haydi haydi soyar. Eh, istenirse, buna da ‘tüccar-asker’ denir.
Yine de Türkler, göçer bir ulus olarak, nasıl alfabe kullandıysa, kent kurmuş olabilir pekala.
Çünkü, taa MÖ 200’den beridir Türkler, göçmenlik-yerleşiklik çelişkisini, kardeş iç-savaşına dek yaşamıştır. Az da olsa bir bölümü, Çinlileşerek yerleşikleşmiştir de.
Sorun, nasıl ki PKK ve/ya Barzani semirip, savaştan ve göçerlikten vazgeçtiyse, bizim Türkler de zamanında, yeterince nemalanıp dünyalığı kurtarınca, emekilik-huzurevi kentleri yaratmış olabilir pekala. Zaten, yine ticari yolun üzerindeler: Geçenden 1 akçe, geçmeyenden 2 akçe alırlar Deli Dumrul hesabı.
Bir ara saptama:
Türkler tarihe 550’de avdet eyledi. Moğollar ise 1250’de. Aradaki 500 yılda fazladan 1 kent kurmak o kadar zor değildi.
Yani dememiz, bu kent adlaması, biraz da, ‘lan nolcek, biz de kurarız bir kent daha, damına koyıim’ gibi bir şeyi akla getiriyor.
Türkler tepişip ve koşuşup dururken, nasıl ki etrafa salgın hastalık falan da bulaştırmışsalar da, bizimki gibi, hiper-aktif bir çocuk-ulus, AB gibi. üzerine ölü toprağı serpilmiş kültürleri de şenlendirecek ve şenlendirmiş olsa gerek. Üstelik, o Alamancılar’ın böyyük-böyyük-dedelerinin Anadolu’ya 1071’de hobarey hobarey girip de, bulguru şakkadanak benimseyip de, 1 milenyumluk deriin bir uykuya yatanların torunları olduğunu düşünürsek, olaya biraz Polyanna gibi de bakabiliriz tabii ki. Yani, birkaç onyıl sonra Almanya’da 7 kentimiz daha olabilir nur topu gibi...
Ayrıca, eminiz ki Türkler Berlin’in cumhurbaşkanlığı sarayının önünde mangal yaptığı gibi, oraya yapay bir Tarım Havzası bile kurabilirler.
Adını da, ‘topraksız-köksüz tarım’ koyarlar.
Konuyu epeyi dağıttık. Burada havada bırakalım.

Dipnot: En batıdaki Sıcak Göl’ün, İndo-Avrupa dillerinin en doğusu olduğunu imleyelim. Yani Türkler ve proto-Türkler, bir yanda doğuda Çinliler ile tepişmiş, batıda da henüz adını koyamadığımız batılı ve İndo-Avrupa dil konuşan birileriyle. Arada 5 bin kilometre falan var haa. Dıgıdak dıgıdak yani, Düldül hesabı. Vurgu: O proto-İndo-Avrupa dil konuşanlar, geriye yazılı kalıt bırakmamış gibi ki bu da MÖ 3000 – MS 500 arasında 5-7 göç dalgası demek olabilir, genelde döngü 500 yıl falan çünkü. Onun yerine, kökenini hala bilmediğimiz rünik alfabe var. Ben, bahsimi kesinlikle proto-Vikingler’den yana koyuyorum. Ya da proto-Vikingler’e denizciliği öğretenlerden yana.

Pazartesi, Şubat 09, 2015

Tango Notları



Kesinlikle ve kesinlikle, dünya salon dansı yarışmalarındaki gibi, tango yapılmaz. Zaten tangonun yarışması olmaz. Zaten tangonun salonu olmaz.
Ara ek: Aslına bakılırsa tango, en azından doğrudan seyretmek için midir, o bile kuşkulu bizcesi. Onu (canlı yayın tangoyu) seyrederek epeyi şey öğreniyoruz, ayrı konu. Demek ki buraya, tango icrası sırasında canlı seyirci izleyici olmayabileceği şerhini eklemiş olalım biz de.
Tango, bir spor değildir, bir sanattır. Akrobatik yanı da yoktur. Bedensel zorlukları vardır ama akrobasi yalnızca ve yalnızca zorluk için zorluktur, işlevsel olarak değil, örneğin akrobasi pekala insanı sakatlayabilir. Tango ise, insanı sakatlamaz, iyileştirir, hem bedenini, hem ruhunu.
Tango, yerel / ulusal bir modern dans çeşididir, Japon buto’su gibi. Ve sonradan, caz gibi globalleşmiştir. Ve yine caz gibi, henüz yolu bitmemiştir. Onun yolunu tıkamamak, onun avangardlığını korur. Yoksa, onun da yaratıcılığı, diğerleri gibi kuruyup gider, muhtemelen gitti bile.
Avangard olmayan tango, tango değildir. Avangard olmayan modern dans, modern dans değildir. Avangard olmayan dans, dans değildir (salon dansları başta olmak üzere). Avangard olmayan sanat, sanat değildir.
Tango, seksin ayakta yapılanıdır.
Tango, seksin başka türlü yapılanıdır.
Tango, seksin aktuel değil, potansiyel de olsa, az bulanan bir türüdür. Bu bile önemlidir, bambaşka libido ve yaratıcılık yolları açabalir bizlere.
Dansın da, modern dansın da, seksin de başka türlü olabilenini yapmak, ağır (zihinsel, bedensel, cinsel) efor gerektirir. Gerçek politik tangoyu, Carlos Sauro, ‘Tango’ filminde bir bölüm olarak yaratıp koyarak, bunu göstermiştir. Piazzolla, bunu başka ve epeyi dolaylı biçimde yapmıştır: Bu nedenle de, aksiyon anti-faşisti değildir, yani o tangonun faşistliğine taraftar kalır: Kendi müziğini yaratabilmek ve sürdürebilmek için. Sonra da, 40 küsur yıl boyunca aynı tango müziğini ve neredeyse her kezinde, ilk kezinden (‘Pulsacions’ albümünden) daha kötü olarak yinelemiştir.
Tango, dolgun bir kadın ve kalın bir erkek bedeni ister. Boy önemli değildir, boyla birlikte kilo ve boyun kiloya oranı değişir yalnızca.
Tango, erkeğin kadından uzun olduğu biçimde tasarlandı ama pekala tersi de olabilir: 2 kadının tangosu olmuştu.
Şerh: 2.25’erlik ve 125’er kiloluk 1 kadının ve 1 erkeğin tangosu, epeyi ilginç olurdu. Bu boyda, futbol kalecisi ve güreşçi erkekler olabildiğine göre, burada da sınır zorlanabilir pekala gibi. ‘Taht Oyunları’ndaki kadın-dev savaşçı, pekala bunu becerebilir gibi.
Arjantinliler’in de yaptığının tersine, tango yavaş yapılır. Bütün modern danslar yavaş yapılır. Bütün yavaş yapılan danslar ve modern danslar, eforu hızın azalmasıyla ters ve geometrik oranlı olarak arttırır. (Buto bunun en açıkseçik kanıtıdır: Ya da durmak, devinmekten daha zordur.)
Arjantinliler’in yaptığından biraz farklı olarak, kadınla erkek, birbirine uzak olarak değil, yakın olarak, çoğunluk sürtünerek tango yapar, yapsa gerekir. Bu izlenmeyi zorlaştırır, dolayısıyla yeni film-çekim teknikleri bulmak gereklidir. Ayrıca bu sürtünme, yine Arjantinliler’in yapıtğından azıcık farklıdır.
Tangodaki klasik mimik-jest replikleşmesinin tersine, doğaçlama da vardır. Daha önceki çalışmalarda bunu ayarlamak mümkündür. Aynı mimik-jest replik jestleşmesinin birden çok karşılığı olur. Bunlar devinim olanaklarını içeren bir ağa / merceğe doğru ıraksar ama sonra yakınsar. Böyellikle, permütasyonlar uzun süre yineleme olmayacak denli çeşitli olur ve artı tango yolunu yitirmez ama dansçıların güçlü bir motor belleğe sahip olması gerekir o zaman. Böylelikle tango, tekdüzeliğinden kurtulur.
Tangoya sokulan üçüncü kişi klişesi, başka biçimlerde tasarlansa gerekir.
Tangoya çakılmış olan iktidar kurma ilişkisi, kadınlarla erkeklerin iktidar ilişkisi, artık epeyi ve epeyi değiştiği için, yeniden şak diye tasarlanması mümkün değil şimdilik ama hiç olmazsa bunun denenmesi gerekir şimdilik.
İlginç olan şey, reel-tangodaki dokunma eksikliğidir. Ne görünüyor olursa olsun, reel-tangoda kadınla erkek greçek anlamda birbirine dokunmaz ki zaten reel-iktidar mücadelesi de budur. Hani, ‘Shibumi’de birbirini orgazma ulaştırma ve ulaşmış gibi kandırma  türünden, kadın ve erkek arasında, birbiri üzerinde iktidar kurma vardır ya, onun gibi bir şey.
Demek ki anarşinin, iktidarın, dokunmanın, durgunun, seksin, tango için yeniden hayal edilmesi gerek. Bu ister yerel, ister global olarak denenebilir; ister tümevarımsal, ister tümdengelimsel olarak; ister edimsel, ister kuramsal olarak denenebilir: Yeter ki ve yeter ki artık denensin. Yoksa, bu yapılamazsa, birkaç onyıl içinde tango kültürel antropolojinin ufkundan ayrılacak. ‘Hollanda Dans Tiyatrosu’nun avangard modern dansı öyle oldu ve klasikleşti / klişeleşti çünkü.
Ara ek: Türk tangosunun olamıyacağı, Şecaettin Tanyerli sayesinde 50 yıl önce falan kesinleşti.
Tangoda anarşiye kapı açılmamış pek. Oysa tango, tanım gereği anarşist bir şey.
İktidar bu sıralar, yönetmektense yönetilmeyi seçenlerle hiç yönetmemiş ve hiç yönetilmemişlerin praksisinde saklı durumda şimdiden.
Dokunmayı, insan türü ve onun kültürü, 5 milenyumdur öğrenemedi hala, Taoist / zen budizmsel dokunma bile icat edilemedi o zaman bile ve hala henüz maalesef.
Durguyu, buto çok iyi icat etti. İster sıfır icat, ister varyasyon. Burada yol açık durumda.
Seksin epeyi çeşitlemeleri yeniden ve yeni olarak icat edildi ama nedense, buralara giren pek yok şimdilik gibi.
Üste ek: Oysa tango, birbiri üzerinde iktidar kurup da, seksi beceremeyebilmenin tam da üzerinde raksediyor.
Yeni-(1)- tango daha önce icat edildi.
Demek ki ‘yeni-N-tango’ icat edilmeli.
Nokta. Es.

Konu sürecek.

Pazar, Şubat 08, 2015

Tayyip'in Ekonomi Bilmezliği



Tayyip, giderayak inciler döktürmüş:
“Keynes ile Smith'i vurdurmak suretiyle bir yere varamazlar.
Kim kime vuruyor?
Ne vuruyor?
Ne alaka?
Olay, ‘Göklerde Vuruşanlar’ filmi mi yoksa?
Açımlama:
Aralarında 100 yıl falan var. Kapitalizmin farklı momentleri için kuramlar önesürdüler.
İlki, ekonomik durgunluktan çıkmanın yolunu belirtir. İkincisi, ulusların sömürüyle zenginliğini doğrulamaya çabalar ama beceremez. İkisinin de ana / birincil ekonomik derdi, faiz veya enflasyon değildir.
'Faiz ve enflasyon doğru orantılıdır.'
Hayır, ters orantılıdır: Faiz düşerse, tüketim artar, o zaman da enflasyon artar. Ayrıca, ters oran da doğrusal değildir. Yani, % 1 faiz düşerse, enflasyon % 1 artmaz.
Bir de, Neo-Ekonomik Parametreler’in özel bir durumu var:
AB’de ve ABD’de, eksi reel veya nominal faiz ve limit / pratik 0 enflasyon var. Üstelik tüketim kilitlenmiş durumda. Yani, acaip bir ters-stagflasyon durumu var.
“'Faiz sebeptir, enflasyon neticedir' dedim. Fakat şu anda Merkez Bankası'nın anlayışında ve bazı arkadaşlarımızın anlayışında hâlâ şu var: Enflasyon sebep, faiz neticedir.”
İkisinin birarada olmaması ve arada bir neden-sonuç doğrusallığı değil de, neden-sonuç ağı olmaması için hiçbir sınır / engel yok. Sonuçta, enflasyon da faiz de kendini de etkileyen parametreler durumunda. Çok basit: Enflasyon artınca, yan fiyatlar yükselince, tüketim yeniden düşer, enflasyon da düşer.
Günümüzün klasik ekonomik diyagramlarında bu, 4’lü bir grafik toplamı ile gösterilir:
Faiz düşer, tüketim artar, yani insanlar tasarruf yapmazlar. Tüketim artar, üretim artar. Üretim artar, ciro artar. Ciro, yani para bolluğu artar, enflasyon artar. Tabii tasarruf olmadığı için, yatırım olmaz, üretim düşer, sonra hoop ekonomik kafastü çakılır, durum bakınız biz şu anki TC olmakta.
Aslan Tayyip, kulağını tersten gösterdin ama kendini pek iyi açımladın:
Yaktın bizi Tayyip...

Söylediğin yalnızca bundan ibaret...

Cuma, Şubat 06, 2015

Mehmet Erdem: Hakim Bey: Kuzey Güney



Mehmet Erdem, Muhammed’in erdemi, yani peygamberin erdemi demek, nominal olarak...
Ne diyor?
‘Hakim Bey’.
Hakim, hekim, hakem.
Kimin nihai hüküm? Kim nihai hakim?
Allah’ın...
Peygamber kimin peygamberi?
Allah’ın...
Bu böyle biline...
Bunu bir ateist diyor.
Kuzey-Güney, yani aşağıdakiler, yukarıdakiler...
Yani bazı müminler, bunu Allah yaptı sanıyor ve sandırıyor  külliyen yalan, insan yalanı..
Kuzey-Güney, aynı zamanda bir Türkçe dizi idi.
Gelelim klibe ve şarkıya:
Klip ne yazık ki çok zayıf. Erdem’in şarkıları güçlü ama klipleri hep zayıf, bunu da not düşmüş olalım.
Bir bakalım şarkı sözlerine:
“Şikayetim var cümle yasaktan
Dillerimi hakim bey bağlasan durmaz
Gelsin jandarma polis karakoldan firarda mapusa sığmaz eyvah
Gün olur yerle yeksan olurum
Gün olur şahım devri devranda
Kanun üstüne kanun yapsalar
Söz uçar yazı iki cihanda eyvah
Sussan olmuyor, susmasan olmaz
Dil dursa hakim bey, tende can durmaz
Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz
Kaleme tedbir koma, tek durmaz.
Söz: Sezen Aksu Müzik: Sezen Aksu”
Breh breh breh...
Öncelikle bu, Pir Sultan Abdal türü bir halk şiirinin devşirmesi olabilir ancak. Eğer Aksu Alevi ise başka tabii ki...
 ‘Söz uçar, yazı iki cihanda, eyvah...’
Bir: Söz uçar, yazı kalır.
İki: Ve eyvah.
Kuzey-Güney eyvah. Muhammed eyvah. Yazı eyvah. Yazar eyvah.
Ama Erkin Koray’ın ‘Eyvah’ı değil.
Erdem’i bu şarkıyla tanıdım. İlk eseri, en değerli eseri gibi hala.
His hıs:
Allah’ınız sizi yazısızlığa, ümmiliğe mahkum etti.
Ama Kuzey-Güney’e mahkum etmedi, onu çözesiniz diye size kitap indirdi. Yazı ile kitap. Tabii onu da Muhammed yazmadı ayrı konu, kendisi oral-söz ile çalışıyordu.
Tek bir şarkı nelere kaadir:
Kıyamete, devrime...
Tek bir şarkı nelere kaadir:

Hükmeden Allah’sız..

Kliplerde İmaj ve Et-Ontos



Klip, tanımı gereği pazarlamadır. Aslında müziği pazarlaması gerekir ama uzun süredir, Dünya’da da TC’de de et imajı (et-ontosu değil) pazarlanır oldu.
Aslında et imajı pornodur. Ancak, kliplerde aşk ve/ya muadili hisler de pornolaştırılarak sunulur oldu.
Ara şerh:
Porno, etin bayağılaştırılması veya şeyselliştirilmesi değildir. Belli 19 Mayıs hareketleri yapılınca, seksin olduğu kanısını uyandırmaktır ki Kamasutra da aynı çizgidedir. Demek ki bu yanılsama epeyi milenyumluk.
Gelelim örneklere:
Alaturka dişilerimiz 50 yıldır yellozdur, kenar mahalle dilberidir, yani seksleri bayağıdır (banaldir).
Ancak aynı dişi, bir aşırı seksi olarak, bir aşırı romantik imajlı olarak sunulunca, üzerine bir de o dişinin gerçek mimiklerinden ve jestlerinden araya sızıntı olunca (ki buna yeni moda olarak, ‘klip oyunculuğu’ deniyor), herşey birbirine karışıyor. İrdelemek istediğimiz de bu zaten.
Örneklemeler:
Esin İris’in 2 klibi:
‘Bu Gece’.
‘Özledim’:
İkincisinde İris, saçını kaşıyışı, erkeğine dokunuşu gibi replikleri kendinden alıntılamışa benziyor.
İris’in yüzü asimetrik, bedeni ise ufak tefek. Bunlar, kliplerde pek dikkate alınmamış. Ufak tefekliği romantikliğe yakınken, ufak tefekliğin seksiliği (bodur tavuk her daim piliç) görselliğe dökülememiş.
Atiye’nin 2 klibi:
‘Bu İşte Bir Yalnızlık Var’.
‘Uyan da Gel’:
İkinicisinde Atiye vamp bir kılıkta, birincisinde ise henüz ergen olmaya bile karar verememiş orta yaşlı kadın imajında ki yapmaya çalıştığı, ergen imajında ergen et-ontosu.
Şarkıcılar da, klip yönetmeye katıldıkları için, bu karmaşanın popüler kültürün toplu bilisizliğinin aynası / göstergesi olduğunu düşünüyoruz. Yani, verilmek istenen mesaj o değil ama yine de, verilen mesaj olarak doğru gönderiyi taşıyor. Yani, atılan taş o değil ama kuş vuruluyor sonuçta.
Toplamda her 4 klipte de, her 2 hanım sanatçıda da, varlık ve görüngü feci dingildek. Yani, olan görünen değil ve görünen olan değil. Var olup da görülemeyecek etsellliklerden belki Fassbinder haberdar olmuş olabilir ama bizim alaturka klipçiler henüz haberdar değil gibi görünüyor. Asıl önemlisi ise, Yeşilçam geleneğinden dolayı, var olan ama görünmeyen imajlar / romantiklikler / hissilikler, tam da klibin şeyselleştirebileceği şeyler oldukları halde, bunların varlığından bile habersizmiş gibi davranılmış.
Sonuç:
Bizim alaturka kliplerde, bu 2 şarkıcının ve 4 klibin imlediği üzere, imaj ve et-ontos yer değiştirmiş. Bu, son 50 yıldır tam da her kesimden dişilerimizin sekso-kültürolojik davranışıdır. Bizde kenar mahalle kevaşeleri, asil kadın rollerine uygun görülür. Kliplerde de, anoreksiya nevrosis veya obezite mağdurları, peek bi sanatçı olarak lanse ediliyor.
İster klipçilerin beceriksizliği olsun, ister yerzamanın kültürel modunun gerektiriri olsun, bu durum sakil kalıyor. Hiçbir biçimde kitleye yeni imaj ve et-ontos satılamıyor. Son 20 yılda 10 şarkıcı üretilebildi ancak.

Dipnot: Türk kadını feci kötü yaşlanır. Candan Erçetin’in 52 ve Sertab Erener’in 51 yaşında aam aslında son 10 yıldır ayan beyan gösterdiği üzere. Yani, 35’inden sonra Türk kadını için, et-ontosun çöküşünü hiçbir imaj kurtaramaz. Boya küpü bile, klipler bile...

Çarşamba, Şubat 04, 2015

Bit Pazarı Anekdotları

Son 10 yıldır falan, Küçükpazar, Bayazıt Meydanı, Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı arkası gibi kayan mekanlarda, cumartesi günleri bitpazarı açılır. Zaman da kayar, kimi öğlen ikide, kimi akşam dokuzda hava karardıktan sonra tlau.
Son zamanlarda bu mekan, Vezneciler son duraktaki İÜ Fen Fakültesi aralığı oldu.
Ancak, belediye zabıtaları seyyar satıcıları / hurdacıları rahat bırakmıyor. Baskınlar düzenliyorlar, satıcıların mallarını alıyorlar.
Dün de (31.0.15.15) öyle oldu. Sivil zabıtalar, tam ben oraya gittiğimde, satıcıların içine daldı. Bir Fargo kamyonet dolusu mala el koydu.
(Bunu, devlet memuru bir arkadaşa anlattığımda, sivil zabıtaların sivil olmaları nedeniyle, memur usülü kanunu gereğince, bunu yapamayacaklarını beyan etti. Olsun, AKP bir yolunu bulur izin verir, bir yolunu bulur, malları alır.)
Ortalık karıştı.
Sonra duruldu.
Kaçan kaçtı, kalan kaldı. Malını kaptıran kaptırdı, kurtaran kurtardı.
E, sonra eski tas eski hamam. 100 tezgah birden yeniden açıldı.
Beni aradaki hüzünlü plan etkiledi:
Ortalık tarımar edilmiş, her yerler kırık dökük eşyalarla dolu.
Ortalık yaşlı talancı kadınlarla doldu.
Kalan üç beş şeyi kapıştılar.
Yani, kendi meslektaşlarının iliğini kemiğini sömürdüler / somurdular.
Baktım baktım.

Sonra eğildim, yerden ucu kırık, kısacık bir kurşun kalem aldım. Onu açtım. Bunları yazdım işte.


Salı, Şubat 03, 2015

Haritacılık Tarihinin Kültürel Antropolojiisi


Haritacılık Tarihinin Kültürel Antropolojisi
Haritacılık tarihi, insanların varolan bilgiyi inkarının da tarihidir.
Harita, bir zamanlar biricik zannedilen ve bildiğimiz Evren’i tanımlayan, ev-gezegen Dünya’nın görsel bilgisidir.
5 milenyumluk Dünya Sistemi tarihinin, yalnızca son 500 yılında Dünya haritası kavramı olmuştur.
Aslına benzer gerçek Dünya haritaları yapımı, balonla fotoğrafçılığın icadı ve kullanımı sayesinde, 1850 sonrasında, yani yalnızca son 150 yıldır mümkün olmuştur. (1850 öncesi haritalar, bugünkü haritalarla karşılaştırılınca defolu gibi görünür.)
Geometri, yani yerölçümü, yani yerçizimi ise, 5 milenyumluktur.
Dünya’nın yuvarlaklığı, bildiğimiz enlemler ve boylamlar ve buna göre bir bölgenin haritalanması bilgisi ise, 2.200 yıldır, Eratosthenes’ten beridir var ama son 400 yıl hariç, yani 1.800 yıl o bilgi de inkar edilmiş ve yok sayılmıştır.
Bilginin kültürel antropolojisi, bilginin inkarı kadar, bilgi üretnin cezalandırılmasını da içerir. Bir zamanlar Dünya’nın yuvarlaklığını önesürmek, katli vaciplik bir dinsel suç idi.
Bir de, Eratosthenes’in tüm hesaplamaları mevcut ve kayıtlıyken, Aristo öyle dedi diye, onu usta sayıp, gerçek bilgiyi yok sayma durumu da yaşandı.
Bugün ve burada bu durumlar silsilesi, Evren’e ilişkin bilgiler ve haritalamalar için de aşağı yukarı aynen sürdürülmekte.
Örneğin, Evren’in yarıçapı 78-90 milyar ışık yılı iken, bu hesaplama epeyi onyıl boyunca genel bilgi kitaplarında yer aldırılmadı. Hala 13,5 milyar ışık yılı yazar.

Bugün hala hiçbir kitapta, Evren’in ötesinde / dışında ne alacağı yazmaz / çizilmez. Eski haritalardaki ‘Terra Incognita’ yani. Ya da ‘Terra Inexista’.