Cumartesi, Ocak 06, 2018

Fetret Devri Analizleri 1

2013-2023 arasında,1. Cumhuriyet’in var olamadığı, 2. Cumhuriyet’in kurulamadığı veya ona yatay geçiş yapılamadığı bir neo-alaturka-Fetret Devri yaşatıldığımız kesin. 2023’te biteceği veya o zamana kadar süreceği kesin değil. Tarihte daha uzun belirsizlik, kesinti, kaos dönemleri de var; ayrıca koşullar zorlanırsa 2019’ta sonuç alınır, ister daha çok kaos, ister daha çok kozmos anlamında.
Bu Fetret Devri’nin böyleliliği, ilginçtir ama taa 11 Eylül 2001 ile belli olmuştu. O zaman ülkede 2001 krizi vardı, siyaset tıkanmıştı ve AKP’liler ufaktan ufaktan ön-toplantılara başlamıştı. Birinci ve ikinci neo-elaturka-neo-liberal dönemler de pilini bitirmişti, eh üçüncünün planı yapılabilirdi o zaman, yapıldı da.
Bunların böyleliğini görebilmek için 100 yıla kadar uzayan aralıklarla uzun vadeli ve 10-100 ülkeye genişleyen geniş alanlı bakış açıları gerekiyor ve o da bizim alaturka medyada ve köşe yazarlarında yok. Son 4 yıl bunu kanıtladı ve açımladı.
Gençler yaşamamış ve okumamış, moruklar yaşadıklarından ve okuduklarından hiçbirşey öğrenmemiş durumda imiş. Bunu da, bu son 4 yılda gördük. O son 4 yılda Ahmet Altan’ından Aydın Selcen’ine belki 100 gazetecinin metinlerini irdeledik: Genelde ağaca bakarken ormanı, ormana bakarken ağacı göremiyorlar.
Genelleme-özelleme, mikrolama-makrolama, vd, vb için elimizde yeterince tarihsel malzeme var. Fransa’nın 5 ve İspanya’ın 6 cumhuriyeti örnekleri var örneğin. Osmanlı’nın Fetret’i ve Anadolu’nun beylikleri dönemi var örneğin.
Günümüz koşullarını ilgilendiren kısasları ve anafikirleri bnlardan çıkarıp, onu soyutlama üzerinden gelecekbilime denklemleyeceğiz hepi topu. Adamlar ise, 5 haneli 2 sayıyı çarpan ilkokul çocuğu gibi, ikinci hanede takılıp kalıyor, elde varları, elde yokları unutuyorlar.
Bu, en son Gül’ün ‘siyasete geri dönüyorum da, dönmüyorum’ kıvırtması ile oldu.
Durum basit:
Sağcı siyasetçiler hep oryantal kıvırtır. Tüm politikacılar oryantal kıvırtır ama sağcılar yalnızca kıvırtır. Birbirlerini ihaneti pek severler. Yenilmiş pehlivan gibi güreşe doyamazlar. Rahmetli Demirel de, 2000’de cumhurbaşkanı emeklisi olduktan sonra, daha önce bilmem kaç kere siyasetten kırmızı kart görüp, yeni formayla sahaya döndüğü için, horoz ölür gözü çöplükte kalır misali, hala davet beklemişti bir siyasi partiye yeniden girmek için. Çünkü adam (hem 24 Ocak, hem de 12 Eylül olarak) 1980’i yaratıp, aynı seçmenler tarafından ‘kurtar bizi baba’ diye geri çağrılmıştı.
Şimdi de Gül böyle. Yılmaz ve Çiller de böyle. Hesapları kessin, anında dalarlar arenaya gerisin geri. Sonuçta Demirel, 3 kere geri döndü arenaya: 1971, 1980, 1993. Tüm siyasal yaşamı darbelere dayalıydı, bundan zarar gördü ama 1960’tan ve 1993’ten-1997’den nemalandı da.
Düşünün ki Gül ve Akşener gibi 2 politik figür, demokrat diye tanımlanıyor bu koşullarda. CHP sağa kaya kaya AKP’nin ampulünü münasip bir tarafına takmış durumda. Bunlar da gaza geliyor.
Oysa, hepsi gidip ABD’den icazet almıştı ve şu an için ABD’nin onlar için bir planı yok. İşin mavra yanı, ABD’nin ne TC için, ne de kendi için bir planı olmaması. Trump; plan değil, pilav yapıyor çünkü. Siz Soğuk Savaş döneminde hiçbir ABD veya SSCB başkanının, naklen yayında ‘basarım lan düğmeye’ dediğini gördünüz mü veya duydunuz mu? Trump veya Kuzey Kore başkanı bunu yapıyor artık. İran da o kıvama geliyor veya getiriliyor. Tabii ki o bombalar; geçmişte nasıl ki Berlin’de değil, Nagazaki ve Hiroşima’da patladıysa; herhangi bir ABD veya AB kentinde değil, 3.-N. Dünya kentinde patlayacak.
Bu koşullarda, AB ve ABD çoktan TC’yi boşadı. Kaldık mahalle kavgasına. Durumdaki toz duman bu nedenle. Gayrınizami futbola geçtik artık. Hakem, maçı bırakıp tüydü zaten.
İstikrarlı sayılan TC dönemlerinde bile, bir hükümet ortalama 2,5 yıl dayandı 1. Cumhuriyet’te. Demek ki daha kısalacak bu dönem. Bir ara İtalya böyle bir döneme girmişti, oradan kopya çekeriz artık.
Artık sokaklarda devlet yok. Ayaktakımının Ali kıran baş kesenliği var. Tahminimiz, (en az) 2023’e kadar inişlerle çıkışlarla böyle gideceği.
Bu partilerle, bu parti başkanlarıyla ancak daha çok batarız, batıyoruz da.
Eğer, gerçekten ambargo benzeri bir ceza yersek, 5 sene yamyamlığa geri döneriz ki onu da 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’da yine yaşamıştık.
Gerisi askeri veya sivil darbeler, 20 yıl boktan ekonomi, geçersiz politik düzen, sokakta kaos ve açlık, vd, vb olur.
Çünkü hep böyle oldu ve bizler böyle olmaması için hiçbirşey yapmıyoruz…
O salak sepet metinler yazan 100 köşe yazarı dahil…

(4 Ocak 2018)

Cuma, Ocak 05, 2018

Fransa'da bir köy, 'faşistlikle suçlanan' kadın şarkıcılara karşı ayaklandı

Ah AB vah AB, demokrasiden nerelere gelmişsin sen?
Ah Fransa vah Fransa, devrimden nerelere gelmişsin sen?
Haber şu:
“Fransa'da bir köy, 'faşistlikle suçlanan' kadın şarkıcılara karşı ayaklandı.”
Nasıl ama?
Tam film gibi, değil mi?
Ama devamı ilginç:
“Grup, şarkılarında sık sık Müslümanları, Yahudileri, eşcinselleri, gazetecileri ve Papa Francesco'yu hedef alıyor.
…
Pourpix Telegraph'a şunları söyledi:
"Şarkılarından biri olan 'Ben Faşistim'i söyledikleri zaman, Nazi selamı veriyorlar ve ellerinde gitar yerine kalaşnikoflarla görünüyorlar. Bir dükkan açtılar. Burada Nazi kitapçıkları, Jean-Marie Le Pen'in (Ulusal Cephe'nin kurucusu) yazıları ve Kavgam'ı (Hitler'in kitabı) satıyorlar."”
Why high one whay…
Bu arada köyde 30 kişilik bir komün olarak gelmişler.
Faşizm ve komün.
Breh breh breh…
Gerçekten rahat insanlara batıyor ve ayaktakımını kendi haline bırakınca, zıbıtıyorlar…
Bu arada çıkış alıntısı:
“Grubun YouTube'deki videolarının milyonlarca kez izlendiği görülüyor.”
Zebbehe gedden faşo faşo…
Sağ kollar havayaa havayaa…
Dipnot:
Hişt alo, aymaz uyanmaz ABP milletvekilleri. Size kaç yıldır kendi iktidar mekanınızda ateist politik grup kurun, diye neden yazıyorum ben? Bunların hakkından bu tatlısu demokratları mı gelecek sizce? Korkuyor musunuz yoksa faşistlerden? 1940’taki Rezistans’ı / Direniş’i ne çabuk unuttunuz lan… 1968 Mayıs’ını ne çabuk unuttunuz lan…

(3 Ocak 2018)

Jack Ma’dan 1 İnci

Kendisi Alibaba’nın kurucusu, sahibi ve Çin’in ikinci en zengin kişisi imiş. Bense onu son yaptığı dövüş filminden dolayı, karateci filan sanıyordum.
Kendisi, kolay başarı kazan tüm insanlar gibi havaya girip, meslek sırrı babında, bir sürü düşünce yumurtlamış.
Onlardan biri şu:
“Küçük adamları ihmal et.
(Küçük insanlar diğer insanları, orta insanlar olayları, büyük insanlar fikirleri tartışır.)
Pek katılamadım kendisine.
Çünkü o küçük diye aşağılanan insanlar, tarihi yaptığını bilmeden, epsilon epsilon sonsuzca birikerek, büyük sayılar kuramını oluşturarak, tartışmaksızın olayları yaratırlar. Ona; kitel denir, halk denir, denir babam denir.
Küçük insanlar Alibaba’dan kazık yerler örneğin.
Büyük insanlar pek yemezler ama. Hiç olmazsa, her zaman yemezler, diyelim bari.
Bu ‘küçük insan’ tribine Nietzche de girdi, ancak küçük insanların takıldığı .m biti olma tribine o da takıldı kaldı, Cosima Wagner öyküsü komikliğinde.
Bu ‘küçük insan’ tribine seksüel enerji deposu diye Organon üzerinden Reich da girdi, tımarhanede öldü.
Büyük insanların düşünce tartıştığını söyleyerek, kendisinin de büyük insan olduğunu ima ediyor gibi ama kendisinin düşünce ürettiği falan yok. Bildiğimiz 5. Dünya ülkesi imiş olan Çin’de internet kazıkçılığı yaptı o kadar.
Adam, sinema endüstrisine gireceğini açıkladı, ilk başrolü kendine verdi. Nasıl ama?: Murat Soydan ve fabrikatör babasının öyküsü gibi, değil mi?
Ayrıca onu zaten Stallone ‘Harcanabilirler’ dizisi ile yaptıydı çoktan. Çeksene sıkıyorsa ‘Neuromancer’i de, bir görelim sendeki Hanya’yı Konya’yı…
Onun bu atıp tutmaları, bana Sakıp’ın tv şovlarını anımsattı nedense…

(3 Ocak 2018)

Sibernetik-Yönetimli-Devlet

Bununla e-devlet kastedilmiyor, Echelon türünden internet üzerinden herşeyin izlenip kaydedildiği Büyük Birader dünyası da kastedilmiyor.
Sibernetik, etimolojik olarak Eski Yunanca’da, ‘kibernos / dümen yekesi’ anlamını taşırmış. Yeke; gemiyi yönetir, yani ne tarafa gideceğini belirler. İngilizce’deki ‘govern / yönetmek’ fiilinin de bu kökten geldiği önesürülür.
Wiener, sonradan sibernetiğe bir bilim ve bir terim olarak, eksi geri beslemeli sistem anlamını kazandırdı: Canlıların canlı kalmak için yaptıkları anlamında, ısı çoksa azaltmak, azsa çoğaltmak ve bir denge ısısı bulmak anlamında.
İşte ‘sibernetik-yönetimli-devlet’teki sibernetik, bu ikinci anlamı taşıyor. Yönetim de, yönetmsizlik anlamını taşıyor ama bu anarşist bir yönetimsizlik değil, sistemin birikmiş yıkıcı enerjisini emme veya sistemin dışına atma süreci. Buradaki yıkıcılıkla da, tüm şiddet eğilimlerinin silinmesi kastedilmiyor.
5 bin yıllık devlet tarihinin sonunda, tüm devletler / ülkeler / kültürler, tepkisini boşaltamamış etki, sonucuna ulaşamamış neden ile çok fazla dolduruldu.
O nedenle biz, şu savdayız:
21. Yüzyıl’ın devletinde, çığ / domino / kelebek etkisi, tepkisi, nedeni, sonucu yaratabilecek tüm birikmiş ve biriktirilmiş zemberek enerjilerini, sistemden yıkıcı olmadan attırmak gerekli. Bunun çoğunu da zaten 4-8 makro-makro global kriz yapacak. Bunun denetimli ve yumuşak olması yeğ ama denetimsiz ve sert olacağı gibi bir tarihsel eğilim var.
Bunları, devlet karşıtı bir oto- ve kuramsal anarşist olarak yazıyoruz.
Yani: Devletin çözülebilmesi için, önce düğümlerinin çözülmesi gerekir ki psişik iyileştirmenin bazı alanları da bu tarz bir teknik kullanır: Ona giderek küçülen ateşler yaktırarak, bir piroman’ı yakma takıntısından kurtarma yolu gibi.
İnsanları, satılık oylarının olduğu durumdan, oylarının sonucunun sorumluluğunu taşıma durumuna evriltmek peşindeyiz. Bunu bin alanda daha böyle kılmak tasarımındayız. İnsanların kendi adlarına / yerlerine / için düşünmeleri, karar vermeleri, seçmeleri yönünde zorlamak arzusundayız.
Bunu yaptıkça da onlar ister istemez, Homo Sapiens’ten Homo Posterus’a evrilecekler.
Yani, biz insan türünü yavaş yavaş dönüştürme yoluyla yok ederek, onu başka ve yeni bir türe aştırarak, meta-yıkımı kuramsal düzeyde tasarlayan anti-hümanist bir anarşistiz. Tersi durumda, işi nükleer bombalar halledecek nasıl olsa…
Biz; insanların daha iyi / doğru / güzel olmasını değil, daha az kötü / yanlış / çirkin olmasını hayal ediyoruz.
Çirkinci sanatımız da, insanların çirkinliklerini onlara gösterip, güzel sandıkları o çirkinliklerden azat etme içindir. Haa, azat olmuyorlar mı, köle köle yerler Sodom-Gomor cezasını veya yerler atom bombalarını…
Dönelim devlette birikmiş boş enerjilere:
Devletin / toplumun / ülkenin / kültürün kabaca iktidar seçkinleri, kitle, entellektüel sacayaklarından oluştuğu kabul edilir. Entellektüel kesimin oranı %o 1, iktidar seçkinlerinin oranı % 1 olursa, kitlenin oranı % 98,9 olur. Burada, iktidar seçkinlerine hizmet ederken durumdan / sömürüden nemalanan eğitimli, bürokrat, teknokrat, kognokrat, infokrat nitelikli % 5-10’u da tali iktidar seçkinleri sayıyoruz.
Bunların iktisadi, siyasi, askeri boş enerjileri ayrı; bilimsel, düşünsel, sanatsal boş enerjileri ayrı ayrı ele alınıp, sonra sentezlenebilir veya eşzamanlıca içiçe işlenebilir.
Bu, bir başlangıç tanım momenti.
Nokta. Es.
(3 Ocak 2018)

Perşembe, Ocak 04, 2018

Necdet Şen Negasyonu:

Fikret Demirağ, 1988’de kendisiyle bir söyleşi yapmış. Kendisi, orada şunları söylemiş.
“Peki, bant karikatürle karikatür arasında öz ve biçim olarak bir farklılık söz konusudur her halde…
Tabii, iki tür arasında önemli farklılıklar var. Bir kere, bant karikatür süreklilik arz eden, her gün yayımlanan, kendine belli sınırlar çizmiş, diyelim belli bir tip yaratmış, o tipin üzerine giden, belli konuları çizen, periyodik bir çalışmadır. Oysa karikatür tek tek üretilen, yani o bir karede serüveni başlayıp biten, çiziliş serüveni de dahil, o karede başlayıp biten bir çalışmadır. Mantıkları da farklıdır. Ayrıca, bant karikatürle çizgi roman arasında da bir farklılık var. Hızlı Gazeteci bir çizgi romandır. Eski adıyla, tefrika. Hepsinin ortak yanı, günlük bir gazetede bant (şerit) halinde yayımlanıyor olması ve bir alışkanlık yaratması, ertesi günü merak ettiriyor olmasıdır.”
Dediklerinde eksikler ve yanlışlar var:
Çizgiromanlar, ilkin gazete tefrikası olarak yayınlanmış ama sonradan 1930’larda ayrı kitap olarak basılır olmuştur. Bu da, formatı dahil, birçok şeyi değiştirmiştir. Bant tefrika, genelde yatay ve uzun 3 dikdörtgenden oluşur, çizgiroman sayfası ise ABD anlayışında 9 kareden / parçadan / kadrajdan oluşur. Tam macera konusu ise, çizgiromanın 100. yılında bile öykünün uzunluğunun tutturulamaması nedeniyle, hala derttir.
Bant karikatür ise, yazılı ve yazısız olmasına göre, gerçekten çok farklı olabilmiştir. Ancak ikisinde de olay, 3 dikdörtgende başlar ve biter. Ancak Ali Ulvi (Cumhuriyet), 50 yıl boyunca her gün, tek kare ve ayrı tiplerle seri / tek kareli bant karikatür örneği vermiştir.
Hızlı Gazeteci ise, bu açıdan bakılınca bant karikatür çizgisinde kalır ve tefrikadır. Yani, çizerinin ne yaptığını bilmemesi ilginç bir durum.
Karikatür-çizgiroman arasındaki temel farkı, tiplemelerin akademik grafik figür türünde olup olmaması ile tartmıştık.
Ancak Batı’da da, karikatür-çizgiromanlar yapıldı. Diyelim Bukowski romanları.
Bant karikatür ertesi günü merak ettirmez, çünkü başlar ve biter.
Çizgiromanda ise merak, macera bitince biter. Merakın azaldığı, yeni çizgiromanların satış grafiğinin düşmesiyle anlaşılır.
İster karikatür olsun, ister çizgiroman olsun, okurun konuya ilgisi dönemseldir. Hızlı Gazeteci bir zamanlar çok-satar idi, bugün ise anımsayan bile yok. Sonuçta esprileri veya dertleri aktuel idi onun da. Yani onu okuduğunuzda anlamak için, çizildiği gündeki gündemi de bilmeniz gerekir.
Sudaki balığın suyu bilmemesi bana her zaman ilginç geliyor. Bunun nedenini; bir eleştirmenin yönetmenden, çizerden, yazardan daha çok film seyretmesi, grafik roman okuması, roman okuması olarak görüyorum. Sanatçılar, olumsuz etkilenmemek için kendilerinin ürettiği alandaki ürünleri tüketmekten kaçındıklarını söylüyorlar ama bin çeşit ürün tüketip o olanda üretime geçen eleştirmen de var, eleştirmenken yönetmen olan Trouffaut gibi…

(3 Ocak 2017)

Bilimkurgu, Polisiye, Fantastik, Gotik, Korku, Çizgiroman, Karikatür

Bunların hepsi de bir zamanlar, altsanat / sanataltı + altyazın / yazınaltı sayılan alanlardı. Şimdiler de kafası çalışanlar hepsini sanat ve/ya sanatöte /meta-sanat sayıyor.
Bunların hepsi de, ana akım öykü anlatma çizgisinin şu ya da bu biçimde sapağıydı.
Bunların hepsi de temelde, modernizmin son zirve momenti sayılabilecek olan 1930 momentli sayılabilirlerdi. Çünkü ondan sonra yaygınlaştılar.
Bu dönem, ayrıca bir (iktisadi, askeri, siyasi) makro-kriz dönemiydi.
Bunların hepsinin de başlangıç momenti, taa 1830’a, yani 100 yıl öncesine alınabilir.
Bu açıdan bakınca; realist roman ile sürrealist anlayışlı bilimkurgu romanın başlangıcı eşmomentli olmakta.
Realist roman, naturalist roman aşamasından da geçerek, 1830’dan 1930’a tükeniş yaşarken bunlar, aynı dönemde yavaş ve uzun süren bir yükseliş yaşadılar. Belki Kafka, bu roman çizgisinin / silsilesinin son momenti olarak da konabilir: Kendisi geçmişe aitti ve olabildiği kadar, Benjamin’vari bir geçmiş yücelemesi içindeydi, yani romantik, idealist, sembolist 18.-19. Yüzyıl yazın dönemine / çizgisine aitti Kafka aslında.
İronik paradoks, Verne ile Kafka’nın simgesellikte buluşabilmiş olmasında.
Kafka insanı yücelterek insan-değil’e varırken, Verne bilmeden insan-değil’i yücelterek insana vardı.
Bu ‘antitezine varan tez’ durum, diyalektiğin özel bir durumu olmakta, sentimental faşizm değil, aslında paradoks da değil, çünkü işin oraya varacağı başlangıçtaki doğrultu ve uzunluk vektörü verilerinden belli. İkisi de bu sonuca varamayabilirdi ki zaten varamayanlar var ama vardılar.
Böylelikle, 2 taraf da kabul etmeyeceği biçimde, ana akım roman ile tüm bu romanımsı altyazın alanlarını bir açıdan sentezlemiş oldular.
Simenon, polisiye romanı tam roman kıldı, Sjöwall-Wahlöö 20. Yüzyıl’da naturalist roman yazdılar ama polisiye türünde.
Demek ki 1930-2030 döneminin son momenti olacak olan 2020-2030 döneminde, yani post-N-modern dönemde bu adı sayılanlar da, metamorfoza uğrayıp, başka bir türe dönüşecekler, belki dönüştüler bile. Bizce bilgisayar oyunu metni (Kojima türündekiler), bunu yaptı bile çoktan, yani 2020’den önce.
Dipnot:
Orta Çağ halıları, konuşma balonlu ve öykülü çizgiromanların, 1500’lerden başlayarak klasik yağlıboya resim ustalarının grafik eskizleri ise karikatürün çok erken örnekleridir ama altına tarih yazılmasa, onları 20. Yüzyıl üretimi sanabilirsiniz. Karikatür, en temel anlamda siyahbeyaz gravür alanını uzmanlığa çeviren Dürer grafikleriyle / gravürleriyle kesinkes başlamıştır. Onun birçok çizimini bugün gazetelere koysanız, kimse yadırgamaz, özellikle Mahşerin 4 Atlısı metaforlarını.
Yani dememiz o ki bir tür proto- olarak ayrı, tür olarak ayrı, post-olarak ayrı türlerdir, hoş modernizm de öyleydi zaten. 2010-2020 momentinde sözügeçen tüm türlerin post-aşamasındayız dişe düşünüyorum ama bunun post-N-modern olanla ilintisi yok, arada tarihsel bir koşutluk var yalnızca.

(3 Ocak 2017)

Aydın Selcen Negasyonu: Uluslararası Güç Savaşı, Çayır Güreşi Değil, Deve Güreşidir

11 Eylül 2001’in yarattığı ve yaratacağı hegemonik vakumun uluslararası neden olarak, 1983’ten beridir var olduğunu kabul ettiğimiz İç Savaş’ın ulusal neden olarak, TC’nin emperyalist olmasına katkısı, itkisi, vd’si olacağını 17 yıldır yazagelmişiz. TC’ye bu konudaki en büyük destek, kulağı tersten gösterme yoluyla, ülkenin çevresindeki tüm devletlerin onları parçalanmaya sürükleyecek iktisadi askeri veya siyasi dertlerle cebelleşmesinden geldi, TC’nin iç-kendi başarısından değil. Genel panoramamız budur.
Aydın Selcen gibiler varken, bu iç-kendi başarısı da pek mümkün olamazdı zaten. Bu adam ve bunun gibileri, neyi nasıl öğreniyorlar merak ediyorum ama doğruları söylerken kendi dediğinin tersini kanıtlama / açımlama bile gösterebiliyorlar ve buna pek dikkat etmiyorlar herhalde. Çünkü biz, en az 10 ana Secel tezinin feci geçersiz ve savının tersini getiren önermeler olduğunu açımladık negasyon metinlerimizle.
Şimdi de şu önermeyi buyurmuş kendisi:
“ABD ile vize krizi tam da RF’den S-400’ler alınıyorken çözümlendi. Cumhurbaşkanının 5 Ocak’ta Elysée Sarayı’nda Fransız mevkidaşı Macron tarafından kabul edilecek olması cabası. İşte, Somali ve Katar’ın üzerine Kızıldeniz’de Sevakin Adası’nın Sudan’dan alınması. Öyleyse sıkışma yok, kenara itilme yok, aksine boyun eğmeyen bir cihan pehlivanı gibi dimdik yürüyen, heybetli bir Türkiye var. Pekiyi ama uluslararası ilişkiler, çayır güreşi midir?”
Hayır, canım. Çayır güreşi değil, deve güreşi: Hem bildiğimiz develerin birbirinin boynunu bükmek için ayakta itişip kakışması, hem de suda insanların buna benzerki itiş kakışlı güreşi ki bunda, 2 erkek, biri diğerinin omuzundayken 4 kişi güreşilir ve seyretmesi epeyi komik olur: Hah, işte TC’nin durumu tam da o:
Şamrelle ve anasının diktiği diz boyu keten donla mahalle plajına gidip, orada bu türden magandaca işler yapan TC lümpen halklarının oralardan çıkan üst düzey yöneticilerinin uluslararası ilişkileri de, ancak böyle olabiliyor amcası…
Şaka bir yana, uluslararası ilişkilerin onda dokuzu gerçekten itiş kakışla geçer. Atom bombası dediğin, belki yüzyılda, belki üç yüzyılda bir patlar. AB ülkelerinin dünya savaşlarından sıtkı sıyrıldığı, eski koloniyel hegemonlar olarak, ancak onlar bu kadar büyük ölçekli savaşlar çıkarabileceği, çıkarmaktan vazgeçtikleri, dinamik savaş yerine, statik barışı yeğledikleri, o nedenle de 3. Dünya Savaşı yerine, 3. Dünya Savaşçıkları olabildiği için böyle.
Evet, o kadar istediği halde ABD, 3. Dünya Savaşı bile çıkaramadı, çıkaramıyor, çıkaramayacak. 10 milyon sivili kullanımı yasak bombalarla öte yana yolladı. Nafile.
Lümpen halklar, Vietnam’dakiler gibi, ülkeden savaşla kovdukları, ayda 25 dolara çalışıp asgari ücretle içeri soktukları için böyle…
2 dünya devrimini beceren Rusya ve Çin, değişik bir arkadan dolanıp puan alma türünden uluslararası upuzun bir yolu seçtikleri için böyle…
AB halkları kendi dertlerine daldığı için böyle…
Aradan Brezilya veya Hindistan sıyrılamadığı için böyle…
Ortalık da, 4. sınıf kalitedeki 4. Dünya ülkesi olan TC gibilerine kalıyor. Napalım?
Dünya’yı da 4. sınıf bile olamamış Trump, Putin gibiler yönetiyor. Napalım?
Selcen’i negasyona devam:
“Pehlivanlardan birinin göbeği göğü görünce sona eren, sıfır sonuçlu bir ilişki düzeni midir?”
0 sonuçlu oyun, bu değildir. O sonuç durumunda, oyunda biri kazanır, biri kaybeder ama ikisinin kayıp ve kazançları kabaca birbirine eşittir ama o da yalnızca ilk etapta. Sorun şu ki uluslararası ilişkilerin ne başı vardır, ne de sonu. Yani, maç da öyle, üstelik maç oyununun kurallarını arada iki taraf da ihlal eder.
Dolayısıyla, şu anki uluslararası ilişkiler, herkesin şike yaptığı, hakemin olmadığı, seyircinin de habire kendini sattığı bir japon kale orji durumundadır. Kazanan kaybeden hemen belli olmaz bu durumlarda.
Artı en önemlisi şu:
Huizinga’nın başı, sonu, kuralı oyun tanımı, böylesi kaos ve çöküş dönemlerinde geçersizleşir. Oyunun kuralı olmayınca, oyun bile kalmaz; Bizans entrikalaraı olur Fetret Devri olur, Orta Çağ olur, hepsi birden oldu da çoktan zaten…
En geç 2010’dan beridir yokkutuplu, sıfırkutuplu, merkez hegemonsuz bir Dünya tarihi dönemine girdik. Bu durumda da, ayaktakımı N. sınıf ülkeler, bizim Anadolu beylikleri dönemindekiler gibi, kendilerine rol çalarlar tarihten. TC’nin yaptığı da o. Ama Allah için takdir etmek gerek: Sıkı rol çaldı, parçalanacakken emperyalist oldu. (Sanırım bu, tarihsel bir gereklilik eğilimi. İngiltere de, ABD’de de önce iç savaş, sonra emperyalizm, ya da ikisi içiçe durumları yaşandı.)
ABD’nin, NATO’nun, AB’nin, SSCB’nin ve hatta Putin’in bile Öcalan’ı yıllarca desteklediği düşünülürse, bu mucize sayılır. Elini tersten gösteren, sakar bir mucize. Eh, TC de bu kadarını yapabilirdi zaten…
“Pehlivanlar anlaşmazlıklarını uzlaşıya vararak çözer mi?”
Genelde sonu belirsiz güreşlerde, sonuca hakemler karar verir, pehlivanlar değil. Berabere biten güreş de vardı eskiden. Oyunun kuralları öyleydi o zamanlar.
“Maazallah, “yenilen pehlivan güreşe doymazmış” diye de bir deyimimiz vardır.”
Pehlivan; yenilse de, yenilmese de; güreşe doysa da, doymasa da; güreş hiç bitmez ki… Kırkpınar yüzyıllardır sürüyor: Bunu bari biliyor ol Selcen.
Uluslararası ilişkiler de hiç bitmez. Ülkeler biter, yeni ülkeler gelir, yine bitmez. Osmanlı bitti, TC geldi, oyun bitmedi. 1. TC gitti ama 2. TC henüz gelmedi, güreş hala bitmedi.
“Çayır güreşini bırakıp futbola geçersek, ikili-üçlü sıkıştırmaların hem sert hem çok olacağı (ABD-RF, Araplar-İran-Kürtler), oyun kurmakta zorlanacağımız (Astana-Cenevre, İran nükleer), şişirme toplarla savunmadan zor çıkabileceğimiz (ufuktaki başkanlık seçimleri ve içeriye odaklı hamasi dış siyaset), baskı altında sakin, kafası yukarıda top yapan oyunculara gereksinimin artacağı (işlevsizleştirilmiş hariciye), tek santrforun çok pas alamayacağı (Beştepe’de toplanmış opak karar alma düzeneği), gaz vererek değil taktikle set oynamak zorunda olacağımız (uluslararası hukuk, sessiz diplomasi, BM, AB, NATO) ve kalemizde beklenmedik goller görebileceğimiz (ekonomik kriz, Idlip, SUDK, nükleer çekişme), zorlu bir yıl olacağını öngörebiliriz 2018’in.”
O kadar laga luga yapmışken, baklayı ancak son anda ve son paragrafta ağzından çıkarabilmiş Selcen.
En önemli bölüm:
“… baskı altında sakin, kafası yukarıda top yapan oyunculara gereksinimin artacağı (işlevsizleştirilmiş hariciye)…”
Hariciye dediği kendi. Kul olduğu kapılar yüzüne kapandı, yeni kapılar arıyor kendine.
Oysa yeni koşullar, Trump ve Putin gibi psikopat oyuncular arasında, psikopat simülasyonlar yapan, psikopati eğilimli gelecekbilimcilere gereksinim var demek. Hem de bunlardan onlarcasına… Kimi paranoit olacak, kimi melankolik olacak, vd, vb…
Sonra bunların ortalaması alınmayacak. Herbirinin katsayısı (o anki momentlerde ve geçici olarak) saptanacak ve ağırlıklı toplam alınacak. Sonuç, kabaca gidilecek yön ve uzunluk vektörünü verecek. Ardından o katsayı düzeltmeleri de yapılacak. Hatalar azaltılabilirse, doğru sonuca 3-5 adımda varılır. ABD varamadı ama. Kendisini neden olduğu sonuçlara bile hala ayamadı ama.
“… kalemizde beklenmedik goller görebileceğimiz (ekonomik kriz, Idlip, SUDK, nükleer çekişme)..”
Gelecekbilim ve felaket yönetimi, Murphy yasalarını bile aşar, en kötünün de daha kötüsünü tasarlayabilir. Bu gerekir de, gerekti de, yetmedi bile…
TC’nin kalesinde göreceği beklenmedik goller şunlar aslında:
PKK-IŞİD (veya onu ardılı parçalar) işbirliği…
Kürtler’in 4’lü iç savaşı…
İran’ın parçalanması: Konuya Azerbaycan girecek o zaman ve TC bu alanda, Elçibey üzerinden çok berbat hatalar yapmış durumda o bölgede. Nahcıvan cart diye kendini bize katarsa, ne olur bir düşünün…
Çok az olasılık olarak Gürcistan: Orada da Nahcıvan’ın yapabileceğini, Acaristan’ın yapma olasılığı var. Tamam TC, emperyalistçilik onuyor ama paranoyakların en büyük paranoyası da, paranoyalarının gerçek olduğunu görmektir. Durum feci kubura girer o zaman çünkü.
Tarihte sabunla tuvalet kağıdı olmak arasında seçim yapıldığı dönemlerden birindeyiz. Herkesin öznel sabun ve tuvalet paranoyaları da farklı olabilir.
Ekonomik kriz; ulusal olursa dert değil, 31 yılda beşinci kriz olmuş olur, uluslararası olursa, asıl o zaman dert olur… O zaman gerçekten ekmek yerine, insan eti yeriz.
4 makro (su, gıda, göç, enerji) kriz dert. Global ısınma değil, yeni küçük buzul çağı olarak çevre dert…
Son sayılanlar taa 2100’e kadar dert üstelik…
Bizce, kabaca şu tahmin mümkün:
21. Yüzyıl’ın ilk 17 yılına 20 diyelim, ona da beşte bir yüzyıl diyelim. Bir yerden kalkıp bir yere vardık mı? Hayır. Hah, işte 80 yıl daha öyle olabilir, çünkü Osmanlı’nın çöküşü 1600-1900 arasında 3 yüzyıl sürdüydü.
İşte o zaman tam sıçtık…
Allah, devlet, baba korkusu olmayan kitleli, iktidarın 1946-2016 arasında olduğu gibi, 2,5 yılda bir değil, 2,5 haftada bir değiştiği, Barbar Conan çizgiromanı hesabı, beyliklerin gökyüzündeki yıldızlar gibi yanıp söndüğü bir döneme gireriz…
Bizce limit ve asimptot tam da orayı imliyor…
Bizden söylemesi…

(3 Ocak 2017)

16 Kişilik Tipi Testi

Eylül 2017’de şu sonuçları almıştım:
“100 soru ve 100 yanıtım.
Sonuç (%):
Zihin: 33 dışadönük, 67 içedönük.
Enerji: 88 sezgisel, 12 gözlemci (rasyonel?).
Mizaç doğası: 69 düşünme, 31 duygu.
Taktik: 71 yargılama (deneyim / önyargı), 29 arama (sorgulama).
Kimlik: 40 iddialı / özgüvenli / kesin, 60 türbülant.”
Bunu yeniden düzenledim ve sayıları yuvarladım:
“Vektör: 1/3, 2/3.
Kimlik 4/10, 6/10.
Mizaç ve taktik kabaca aynı: 7/10, 3/10.
Enerjiyi küçülterek aynı sayalım: 7/10, 3/10.”
Burada soru şu:
Yaklaşık aynı oranlarda sezgiye, düşünmeye ve yargılamaya sahibim. Peki bunlar; kendi aralarında birbirleriyle mi, karşıtlarıyla mı daha uyumlu kavramlardır?
İçedönüklük ve sezgisellik bana birbirine yakın şeyler gibi gelir.
Düşünme ve yargılama da öyle gelir.
Duygululuk ve türbülantlık öyle gelir.
Duygululuk ve sezgisellik, soru kipi momentinde kalır ama.
Sezgisel yargılama ve gözlemsel yargılama bence çook ayrı şeyler, yani birbirinin karşıtı falan değiller, birbirleriyle ilgisizler. Bilim tarihi bunun örnekleriyle dolu: İkisini yapan da var, yalnızca birini yapan da, hiçbirini yapmayıp, teknikle (salt rasyonalite ile) ömür tüketen (yani hiç yargılama yapmayan, yargılamayı başkalarına bırakan, yalnızca gözlemsel veri toplayan) de var ama.
Duygusal dışadönüklük, duygusal sezgicilik, sanatçılara uygun ama ne deneyim, ne de sorgulama, sanatçılara uygun değil bence. Çünkü deneyim de, sorgulama da, rasyonalite demek ve o da sanatçılara pek uğramaz.
Demek ki eğer bunlar, insanın temel zihinsel veri tabanı ise, Homo Sapiens için de, Homo Posterus için de, hatta Nietzsche’sel alt-insan için de yetersizler demektir…
Peki, bu 5’i veya 32 özellik, insanın % kaçı eder? Duygunun veya kognisyonun altkümeleri olarak ayrı ayrı ve birarada?
Ayrıca bunlar, acaba baştan sabit verili ve değiştirilemez nitelikler mi?
Benim içdönüklüğüm ve türbülantlığım diyelim 30 yılda azaldı örneğin. Bunu çoğunluk bilmeden ama hep isteyerek yaptım, çünkü tersi durumda aşırı duygusal zarar gördüm.
Türbülantlığımın azalması, deneyimle ilgili mi, ona emin değilim. Yaşlandıkça libidomun soğumasıyla daha ilgili gibime geliyor, çünkü kendimi son 15 yıldır feci ruhsuz ama gençliğimdekinden epeyi daha az acı çeker hissediyorum ki bunda 6 yıl boyunca içtiğim o Nervium’ların epeyi katkısı olmuştur herhalde.
İçedönüklüğümü ise, tümüyle süperegosal ve rasyonel taban üzerinden azalttım. Yoksa, çoktan tam katatoniye girmiştim. Daha 6 yaşımda, buzdolabının ve derin dondurucunun  buzluğunda saklanmış bir beyin olmak isteyen biriydim çünkü.
Kognitiflik bunların toplamından başka şeyler içeriyor: Oryentasyon / yönelim içeriyor, o kesin. Sezgiseli aşan içgüdüsel bir doğru vektörlü yönelim dürtüsü taşıdım hep. Yeni bilgileri anlamadığım çok oldu ama hiç yanlış bilgiyi kıble edinmedim şimdiye dek.
Burada sorun, oryentasyonun dışadönük sayılması yanılgısında ve yanılsamasında. Benim ‘asla ev yok’lu iç yolculuk’ tanımım böyle bir şey ve içedönük.
Bir de kognitifliğin, yaşamın en azından ilk 40 yılında çok az edim-davranış içermesi durumu var, en azından 1960-2000 Dünya’sı ve kültürü için. (Kitap yazmayı kastetmiyorum, kognitif davranış türü, psikolojide, sosyal psikolojide ve sosyolojide tanımlı sayılmaz pek, onu kastediyorum.)
Duygusuzluğun beni batırması veya gençken kendime yeterince ilgi, şefkat, rikkat, sevgi göstermememin kendimi yaralayan, inciten sonucu da var.
Sonuçta, oryentasyonu ben dışadönük sayıyorum, onlar içedönük ve sezgisel saymış, o epeyi bir açı farkı yaratmış. Vardığım kanı bu oldu.
Tabii burada, çok erken (bebeklik dönemi) ölüm deneyimiyle kazanılmış metafizik yanım da devreye giriyor: Safkan-ötesi bir içedönüklük, sezgisellik, duygusallık (inzivasal vecd anlamında) bu. Bana doğruyu, iyiyi ve güzeli hep ölüm söyledi yani ya da eksi varlık olmak ya da olmamak.
Gelelim bunların ne kadar genç işi olduğuna veya kaç yaşına kadar kullanılabilir olduklarına.
Ya da yukarıdaki parametreleri yaşlılığıma uyarlamak mümkün mü, ona bakayım bir. (Sanırım yukarıdaki sayılarla sıfırdan başlamak bir yol / yordam / yöntem olabilir.)
Nokta. Es.

(2 Ocak 2018)

Sivillere Silahlı Eğitim Vermek

Bunu birkaç açıdan ele almak gerekli diye düşünmekteyim:
Sonuçta, her Türk erkeği askerliğinde zaten silahlı eğitim alıyor. Sonuçta, yetişkin Türk erkeklerinin yarısı veya çeyreği, kırsal kesimde yaşıyorluk veya av üzerinden zaten silaha sahip. Buradaki sayı ise, bunun düşük kesirleri düzeyinde. Yani, dert nicelik değil, belki nitelikte olabilir.
Silahlı eğitimin niteliği önemli. Bildiğimiz komando eğitimi olamaz bu ki zaten Akıncı eğitimi tarihçesini de biliyoruz. Bir de, bugün bile hala sağ olan bazı Ülkücü komandoların zamanında adam boğmayı beceremediğini biliyoruz.
Yani, öldürmek ciddi ve zor bir zanaattır ve bu iş dinle imanla olmaz, olabilseydi, imanla önce ahlak olurdu zaten.
Beni korkutan, silahlı eğitim almışların ayaktakımı olması. Çünkü, Temmuz 2016’da eline silah verilenler, nüfusun en eğitimsiz ve en lümpen kesimiydi ve o silahlar hala onlarda. Bunlar ise, o silahları ilkin kendi kapısahiplerine doğrulturlar: Bir kapıcının yıllarca kazıkladığı küçük burjuvaların paralarını biriktirip, ilk iş olarak o apartmandan bir daire alması gibi bir şey bu.
Ayrıca, Mussolini’yi ayaklarından sürüyenlerin bir bölümü, ona oy verenlerdi.
O ayaktakımına yargılanmazlık garantisi vermek, silah vermekten daha tehlikeli, en azından AKP başta kaldığı sürece böyle.
O silahlı ayaktakımı, o silahları ilk iş olarak gıcık kaptıklarına yöneltecek: Hani, 15 Temmuz 2016 gecesi gaziyim diye geçinenin, aslında amcaoğluyla kavga etmişliği gibi.
Yine de zulüm gelecek. Talan ve yağma da gelecek. Silahsızlarken de gelmişti zaten.
Bu noktada, kalanların bir biçimde kendilerini savunmayı öğrenmeleri gerekiyor derim, en az 2, en çok 6 ayları var bunun için, Ocak 2018 itibarıyla.

(2 Ocak 2018)

NEK: Virüsler

Virüsler, tek başlarına üreyemezler.
Virüsler, bakterilerle birlikte vardı, var, var olacak da gibi görünüyor.
Virüsler, bakterilerin içinde ürüyorlar.
Çünkü, bakterilerde (özellikle çekirdeklerinde) su var, virüslerde su yok. Ve DNA, su olmadan belli bir kolaylıkta ikiye bölünemiyor. Hidrostatik / hidro-elektro güçler bunu böyle yapıyor çünkü. (Oktay Sinanoğlu, anılarında bunun nasıllığını gençken açımlayıp kanıtladığını söyler.)
Soru, DNA’nın bakterilerin içine girmişliği gibi, virüslerin de içine girmişliği olup olmadığı veya virüslerle girip kalıcılaşıp kalıcılaşmadığı.
Evrim süreci boyunca en az 46 kez / farklı çokhücrelileşme yaşandığı gibi, bu virüs bakteri içine ve DNA virüs içine girme-yerleşme durumları da 1’den çok kez yaşanmış olabilir.
DNA’nın öldürücü olmadan kalıcılaşma ve pozitif-sembiyözleme ama virüsun negatif-sembiyözleme farkı da, o elektro-statik farkta yatıyor olsa gerek.
Virüs hücre duvarı tam protein (ve hidrofob / hidropat) ama DNA tam öyle sayılmaz.
Buradan çıkan sonuç, virüsler olmadan bakterilerin de süremeyebileceği gibi bir önerme. Bir tür ko-evolüsyon sözkonusu gibi.
Çokhücrelilik için ise durum biraz farklı, çünkü özelleşme ve organlaşma tekhücreli canlılarda da var.
Burada sorun; virüsten bakteriye ve geriye biyo-topolojik aktarım, tekhücreliden çokhücreliye ve geriye biyo-topolojik aktarım. Negatif ve/ya pozitif olarak bir etki(leşim) ağı var ortada.
Bu süreç, kabuklu deniz canlılarının kalsiyum karbonat / bikarbonat üzerinden canlılardaki karbonun tamamına yakını (evrimsel bir süreçle) canlıların dışına atması ama bunun inorganik (yerçekimi ve tektonik) nedeniyle olması durumu akla geliyor.
Canlılık; atmosferi (hidrojen-diğerleri, metan-amonyak, karbon dioksit ana, oksijen-nitrojen gibi) 4 farklı evreden de geçirdi. En makro-makro düzeyde; o süreçler ve karbonun dışa atılması süreci ikilisi ve virüs-bakteri ve tekhücreli-çokhücreli ilintisi ikilisi, özel işlevler taşımış / taşıyacak olabilir.
Bu açıdan bakınca, evrimin 1-2 milyar yıl sonrasını da öngörebiliriz belki.
Bir de makro-makro evrim-topolojisi tasarlayabiliriz belki.

(2 Ocak 2017)

Çarşamba, Ocak 03, 2018

Zarrab davasında jüri Hakan Atilla'yı 5 başlıkta suçlu buldu

Haber şöyle:
“ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarının yasa dışı yollardan delinmesiyle ilgili olarak New York'ta görülen davada jüri, Mehmet Hakan Atilla'yı yargılandığı 6 suçlamadan 5'inde suçlu buldu.
12 kişilik jüri heyeti, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Atilla'yı yalnızca "kara para aklama" başlığında suçsuz buldu.”
Ceza, Ocak ayı içindeki bir duruşmayla ayrıca açıklanacakmış.
Biz hala 5 yılı aşan toplam ceza ummuyoruz: Toplamda 3-4 yıl ceza ve 1-2 yıl daha yatma, üzerine onu unutturma ile bu iş baştan savılır.
Bu arada, Atilla’nın suçsuz kabul edildiği kara para aklamak, zaten kara para değil, kayıtsız ak-kara para aklamak idi. Yani; ortada uyuşturucu, mafya, şu bu parası yoktu. Bir devletin parasıyla satın alması yasak olan şeyler satın alması ve buna aracılık etmek idi ki bunun ambargo dışında, uluslararası veya ABD-ulusal hukuğunda yeri var mıdır onu bilemem. Bildiğim, İran’ın devlet parasının mafya parası olmadığı ve doğrudan petrolden kazanıldığı. Zaten adamlar, o paraları yürütürken nemalanan ve Zarrab’ın hempaları sayılan 2 kişiyi de idama mahkum etmişlerdi, sonuçta onlardaki hukukta bunun karşılığı vatana ihanet olmakta. ABD de, bilgilerini Wikileaks’e aktaran ABD vatandaşını veya casusları vatana ihanetten yargılayıp mahkum etti.
Yani, dememiz odur ki bu hukuk, dönüş dolaşıp güçlünün, zalimin, mülklünün hukuğudur. Kör yakaladığını öper, de diyebiliriz.
Ancak tabii ki kuşkusuz Atilla, Türkiye bankacılık hukuğuna aykırı da bir şeyler yapmış olmaktadır o yargılandığı edimlerle ve fakat onu mahkum edecek biri yoktur şu an bu ülkede.
Sonuçta, o nedenle olayın dönüp dolaşıp bankaya bağlanacağı kesin. AKP, bankaya kesilecek cezayı  döndürüp dolandırıp kamuya zarar yazma biçiminde halledecek yasal önlemi aldı bile çoktan. Yani, onlar da biliyorlardı cezanın geleceğini…
Ama hala ipi çok yavaş çekiyorlar. Resmen, Yanki işkencesi değil, Çin işkencesi bu.
Bu bakış açısıyla ve uygulamayla, şartların olgunlaşması, biz garibanların mezarı görmesi demek oluyor.
Gül de, hafif hafif, omuzdan omuzdan nizami şarj, adama değil, topa müdahale ile karışık, maça girecek gibi.
Demek ki Fethullah da, ABD’de kala kala onlara benzedi:
İntikam şerbeti soğuk içilir: Mümkünse eksi 270 santigradda olsun lütfen, eksi 80 santigraddaki Sibirya buzu yetmez, babında.
Ben yanarım yanarım, birine Fethullahçı dedim diye mahkum oldum, ona yanarım.
Bu yazıyı da mahkum ettirecek biri çıkar herhal.
Önümüzdeki 2 yıl giderek zorlaşıyor herhal.

(3 Ocak 2018)

Zarrab Davasındaki Jüri Suçlamaların Yalnızca Bir Bölümü Hakkında Karar Vermek İstedi

03.01.18 (TSİ) 19:00  / (ABDSİ) 11:00 zamanlı haber şöyle:
“Jurors in the U.S. trial of Mehmet Hakan Atilla, an executive at Turkey’s majority state-owned Halkbank who is charged with helping Iran evade U.S. sanctions, asked in a note on Wednesday what they should do if they agree on some of the charges against Atilla but not others.”
Bunun anlamı şu:
10 suçlama varsa, jüri üyeleri diyelim 3’ü hakkında oybirliği kararına varabilmişler. Bunun mümkün olup olmadığını da, mahkeme başkanına bir notla bildirmişler.
Yani, 02.01.18’den beridir jüri toplanıyor ve muhalif medya dahil, TC ulu medyası ilgilenmiyor konuyla…
Yargıç da yanıtında şöyle demiş:
“U.S. District Judge Richard Berman said he would tell the jury in response to the note that they should continue deliberating and try to reach a verdict.”
Yani, suçlu veya suçsuz diye diğer konularda da oybirliğine ulaşın (ki mahkeme bitsin, demek istemiş aslında).
Demek ki en geç 1 hafta içinde karar açıklanacak.
Ondan sonra, o suçlamaların cezasına da mahkeme karar verecek.
Dipnot:
Gidişat, Atilla’nın az cezayla kurtulabileceğini ama kurumsal olarak Halk Bankası’nın asıl cezayı yiyeceğini gösteriyor.

(3 Ocak 2018)

Budalalar Gemisi Tayfasının Tarih Bilinçsizliği

Birinci Cumhuriyet, Aralık 2013’te, TC’nin 10 yılda birlik devranlar (mikro sikluslar) geleneğine uyarak, 90 yılın sonunda battı.
Yanısıra, hem Dünya’da, hem TC’de neo-globalist neo-liberal dönem de bitti. Bunun bitişi için, 2011-2017 arasında birçok olay seçilebilir, farklı kişiler de gelecekte seçecekler de. Dünya için daha çok 2007 Ev Krizi bir kilometre taşı oldu, çünkü o günden yana G-7 ülkelerinin ekonomileri hala kendilerini toparlayamadılar ki bu da 1929 Krizi’nden daha uzun süre demek, o zaman 2. Dünya Savaşı getirilip, seri savaş üretimine ve vatansaverlik kisveli negatif işsizlik durumuna geçildi. Birikmiş eksi değerler, biriktirilen artı değerlerle dengelendi, arada da on milyonlarca kişi erken vefat etti ama Almanya 1920’lerde ödeyemediği emekli maaşlarını ödemekten kurtuldu örneğin.
Tarihteki bizim açımızdan en uzun Fetret Devri de 10 yıl sürmüştü. Her açıdan 2023, bir moment yani. İlk değil, ikinci erken seçim momenti o çünkü. 2019’da çok az şey değişebilecek ve değiştirilebilecek çünkü. Buna AKP’nin gitmesi veya kalması dahil (bakınız ANAP’ın silinişi zaman dilimi).
Yani kısacası, 4 yıldır budalalar gemisi batıyor, kimi batan gemiyi seyrediyor, kimi bakmıyor bile, kimi çoktan tüydü bile. Kalanlar, mal mal batıyoruz işte.
Tarih biz; iktidar seçkinlerinin de, entellektüellerin de, kitlenin de tarih bilincine sahip olmadığını, yani kısacası, eğitimli veya eğitimsiz herkesin tarih bilinçsiz olduğunu söylüyor. Tarihin tekerrürü açısından buna eyvallah.
Eyvallah olmayan şu:
Felaket öncesinde, sırasında, sonrasında felaket yöneticiliğimiz berbat çıktı. Bu, en yüksek Dünya dayanışması rekorulu 1956 Dinar Depremi’nden 43 yıl sonraki 1999 Adapazarı Depremi’nde çılgınlar gibi talan olması momentiyle ortaya çıkmıştı zaten. Gölcük’te koskoca donanma Komutanlığı 3 gün dut yemiş bülbül oldu, çünkü ana komuta merkezi çökmüştü. Sonradan birileri, 150 talancıyı vurup gömerek işe müdahale edebildiler ancak.
Ancak, Ocak 2018 momentinde herşey açıkseçik ortada, herşey çok yavaş olup bitiyor. Adapazarı’nın anlık felaketinden farklı olarak, yavaş ısınan kaynar suda haşlanan kurbağalar durumu oldu.
Ve en berbatı şu oldu:
80 milyonda Allah, baba, devlet korkusu kalmadı. Ahlak, din, hukuk kalmadı. Toplumun öz-denetimi silindi.
Benim, ilk öldürülecekleri seçtiğimiz tersine felaket yönetimini gerektiren sonuç çıktı ortaya.
Sıradan insanlar, gündelik yaşamda da zaten ölümü inkar ederler. Bu kez ölüm ve yıkım onları hedef alınca, hepten inkara geçtiler: Toplama kampının öldüren gaz duşu kuyruğundaki insanların durumlarını inkarı çıktı ortaya.
Bunda asıl amacı o olmayan biçimde, 1975 sonrası doğumlu ezeli-ebedi ergenlerin hiçbir bilgi belleği olmamaları (ya da kalıcı hiçbirşey öğrenememeleri) durumunun 35 yıldır bilfiil sürüyor olması durumunun yaratılması, herşeyi bitirdi. Yani insanlar, kurtaracak biri varken bile, onu dinlemiyorlar, ölürken bile onu dinlemiyorlar, sopa bile onları doğru yola sürmüyor.
Tipik Sodom-Gomor durumu yani.
Nasıl ki milyonda bir işe yarar insan istatistiği hala işliyor ise, benim gibi zekat keçilerinin daha da düşük olasılıklı sağ kalma ve felaket yöneticiliği pozisyonuna çıkma (Nazım’ın Karayılan durumu yani) olgusu / olayı yaşanıyor şu an. Bu da bilinen bir şey, çünkü ancak benim gibi psikopatlar Murphy’nin bile akıl edemediği en kötüden de kötü durumları akıl edebilir. Bana boşuna bunca yıl, negatif, antipatik, şu bu demediler.
Benim gibi tersine akiller, birilerini kurtarmaya hala debeleniyor. Sonuçta, yeğenim kadar yakınıma dek, bildiğim tüm gençleri şu ya bu yoldan yurtdışına aktarıyoruz ki onlar bunu hiç mi hiç hak etmiyorlar, doğmayı bile hak etmemişlerdi zaten…
Burada soru şu:
İlk öldürülecekleri ateşe atarkenki kayıt, gelecekte ne kadar işe yarayacak? Sobotta verileri gibi mi yani?
Yani, belli kayıpları baştan kabul ettik, demek bu.
Kurtarmaya çabaladığımız şey, acil durum bilgileri.
Sırça anahtarla kapı açıp, anahtarı da kilidi kırıp, tek kezlik ve tersinmez bir iş yapıyorluk durumu var ortada.
Kampüs nanay, sanat nanay, 15 yaş üstü nanay.
Elde var ne?
Budalalar gemisi tayfasını, tuzlama mı, haşlama mı yapmalı?
Sorular bunlar, şu an için…

(2 Aralık 2018)

Ütopya x Distopya, Asgardia, Kızıl Mars

Kızıl Mars’ı epeyi yıl önce okumuştum. Ancak bana hitap etmemişti. Rama türü bir fazla antropomorfi kokması beni rahatsız etmişti.
Şimdi yeniden okuyorum. Arada da Asgardia deneyimini yaşamış oldum.
Biri kurmaca, biri gerçek. Birinde öngörülenler, diğerinden somut koşullarda aynen yaratıldı.
Peki, neden?
Ütopyanın nasıl insanlar gerektirdiğini bilemem (açıkçası bunu düşünmedim ve hiçbir zaman Platon türü insanlar gerektirdiğini de kabul etmedim), anca feci ironik olarak, Kızıl Mars’taki kurmaca ve Asgardia’daki reel bireyler tıpatıp aynı davranmış. Romanın yazarı, Asgardia’yı bilmiyordu. Asgardia vatandaşlarının belki tamamı Kızıl Mars’ı okumamışlardır ki okusalrdı, belki böyle davranmaktan kaçınırlardı.
Gerçek yaşamdaki devrim liderleri, SSCB ve TC örneklerini biliyorum, devrimin gerçekleştiği koşullardan önce değil tam veya ortalama, hep eksik vatandaşlar olagelmiş ki devrim gereksinimi de bunu yaratan koşullara isyandan doğuyor zaten.
Bir tür şu saptama var yani:
Devrimi yaratan insanları yaratan koşullar, o devrimcileri eksik insan kılmış; ütopyaları yaratmayı deneyen insanları yaratan koşullar, o ütopyacıları eksik insan kılmış.
Bu ilk durumda TC ve SSCB, ikinci durumda Asgardia için aynen geçerli. (Çin’in 1911-1945 gibiki upuzun devrimi ayrı bir süreç ve içinin koşulları hala tam bilgileştirilemedi ki bunu 1949 (Bir Cumhuriyeti Yaratmak) ve 1911 Hong Kong filmlerinde izledik.)
Tabii bir de, Kızıl Mars’taki bireylerin üstün bireyler olup, en doğru-geçerli ütopyanın kendi ütopyası olduğunu sanma takıntısı var işin içinde.
Kızıl Mars’ta Phobos, ana yönetim, çiftlik gibi üçlü bölünme var, devrimlerde genelde 3 adam oluyor (SSCB’de Lenin, Troçki, Stalin; TC’de Atatürk, İnönü, Bayar). Bu da, geçmişten devralınan ilginç bir triniti (teslis) geleneği.
Bu süreç içindeki otonomlaşma, yani uzaycıların Dünya Devleti’nden kopuşu ve bağımsızlaşması, Kızıl Mars’ta bence epeyi eksik ve yanlış dilgetirilmiş.
Tabii, burada sorun, Mars’ın bilinen ilk insan kolonisi olacak olması. Ay Üssü de sıraya kondu ama Mars Üssü hala 2025-2030, oraya yerleşecek ilk insan tarihi olarak 50 yıldır değişmedi. Görünen o ki birden çok (muhtemelen 3) ülke yaklaşık aynı zamanlarda ilk insanlı uçuşu gerçekleştirecek. Uzaycılık tarihi ilk uzaya çıkış ve Ay’a gidiş konusunda böyle olduğunu imliyor. SSCB Venüs’ü, ABD Mars’ı yeğledi ama ABD 2 büyük mekik kazasıyla yarışı Çin’e kaptırdı. Ki burada da 3 ülke var (AB’nin bu yarışa hiç girememişliği, uzaycılığı başlatan onlar iken feci komik).
Demek ki neymiş?:
Ütopyacı x distopyacı çatışmasına gerek yokmuş. Bülüşsünler Mars’ı, herkes ütopyasını distopyalasın. Benim gibi birileri de, tarafsız gözlemci olarak durumu kayıtlasın.
Uzaycılığın ilk 60 yılından sonra bile, hala tüm o yanlışların yapılmak zorunda olmadığını savunanlardanım. Hataların pahalı bedelleri de beni hiç bağlamıyor. Eğer insan türü zor ve yavaş öğreniyorsa, bunu öder.

(2 Aralık 2018)

Salı, Ocak 02, 2018

Sivil Terörü İzlenimleri 2

Bu vakayı ayrı yazacağım.
Yine yeni yılın ilk günü yolda yürüyordum. Karaköy’den Tünel’e çıkan Yüksek Kaldırım’da, Galata Kulesi’nin oradan yukarı doğru yürüyordum.
Yaşlı ve meczup bir dayı yanıma düştü. 60 yaş üstü idi. Ne kadar deli olduğuna karar veremedim.
Ortalıktaki yılbaşı kutlamasındaki insanlara küfrediyordu ama küfürleri bir tuhaftı:
Bir gazeteciden söz etti. Belli ki bir vaiz veya bir televizyon kanalı, kim olduğu belli olmayan bu kişiyi, öldürülesi bir hedef-imaj kılmıştı.
Bu kişinin, otuz yaşındaki kızını, yirmi yaşındaki oğlunu kötü yola düşüreceğini söylenip durdu.
Ancak, hep kozalaklardan söz etti, kadın cinsel organı anlamında. Kozalaklar, delilik müzik teması gibi, konuşma entonasyonunda ve prozodisinde dopdoluydu.
Bir an için bana küfrediyor sandım. Beşinci dakikada benden başka birinden söz edildiğini kabullendim.
Ancak adam, tipik bir ticani katil / linççi tipinde idi.
Gün batıyordu. Yokuş yavaş çıkılıyordu. Başımı derde sokasım hiç yoktu. Karşı kaldırıma geçtim.
Adam ve ben, koşut olarak epeyi bir yukarı doğru yürüdük. Hava iyice kararınca, çevreyi göremez oldum, onu da gözden yitirdim.
Bu öykünün bir anlamı var mı?
Yalnızca uçuk bir anekdot mu?
Genel kanım, kitlenin böyle insanlarla doldurulduğu yönünde.
Yıllar önce, artık yitirdiğim bir defter geçmişti elime. Kafayı yemiş şeriatçı bir ergenin notlarıyla doluydu. Yıl 1994 gibiydi.
Defterde, TGRT’den (o zaman şeriat zirvesi olan Türkiye Gazetesi Radyo Televizyonu’ndan) söz ediyordu ama sonra konu uçuyordu.
Issız bir ada çizimleri vardı. Ergen ondan mahpus veya ona kaçmış (veya her ikisi birden) idi. Orada tek kanal olarak bu televizyon çıkıyordu.
Notlar sonra şizofrenleşiyordu. Kendimde şizofren eğilimler olduğundan yazı tonunu biliyorum.
Şu anda da elimde elyazması bir defter var. 1990’lara ait yine. Kayseri kökenli gibi görünüyor. Tüm bir defter, belki 200 sayfa, şeriatçı şiir dolu. Genelde şehadet üzerine. Akıllı bir insan tarafından yazılmış gibi görünse de, yine şizofrenik uçuklukta bir semantiklik içeriyor.
Yani, kapalı yaşamlara hapsedilmiş / kafeslenmiş insanlar böyle bir düşmanlık içindeler. 6-7 eylül olaylarında, pastane talan edip, yaşamında ilk kez Madlen çukulata yiyen moruk gibiler. Talan açıklar. Herkesin çeki idolü farklı. İlk talan edeceği yeri orası belirliyor. Gençlerinki banka otomatları, çünkü kredi kartları yok, olamıyor. Reçel kavanozunu dışarıdan yalıyorlar. O zaman da reçel kavanozunu kırmak istiyorlar.
Sonuçta, ortalama eğitimi 4-5 yıl olan, yarı-ümmi bir kitleden söz ediyoruz. Kadınlar fiilen ümmi çoğunluk. Annemden biliyorum: İlkokul mezunudur ama yaşamımda okuduğunu ve yazdığını hiç görmedim.
Bunun sonu nereye varır?
Cumhuriyet kültürü, Atatürk’ün sağlığında 1935 gibi tavan yapmıştı. Sonrasında, sağlığı bozulduğu için, inişe geçirildi. Ne İnönü, ne de Bayar; ikinci ve üçüncü adam olarak, atatürkçü falan değildi. Ordu da öyle. Fevzi Çakmak’ın 1923-1946 arasındaki uzun genelkurmay başkanlığı, Cumhuriyet’e belki sağlamlık verdi ama ordu iktidarı da o zaman oluştu ve güçlendi.
Osmanlı artığı zihniyet zaten dinci idi. 1980 de öyle oldu.
Ancak, son 15 yıllık AKP iktidarı, dinin canına bizzat okudu. Bunu, dini kitap satışının düşmesinden ve hurdacılardaki dini kitap bolluğundan anlıyorum.
Allah, devlet ve baba korkusu olmayan ama şeriatçı bir toplumumuz var yani artık.
Bunlar da, o ticani deli zalim amca gibi, öldürücü durumdalar. Ali Kıran başkesen çok çıkar, sultan yoksa sultancıklar çoktur, ayaktakımı kapıyı kırar, Çingene’yi kral yaparlar babasını asar, durumlarındayız.
15-16 Temmuz’da bunların silah sıktığını gördük. O silahların geri toplanmadığını da biliyoruz.
Bu moruğun silahı yoktu. Olsaydı, orada birileri mezarı boylayabilirdi.
Önemli olan şu:
Düşünün ki yaklaşık 24 saatlık bir sürede, tek başıma 5-10 vaka birden gözledim. Yalnızca 1 kilometre kare alanda.
Bunu devamını tahmin edebiliyorum.
Tahminimi değil, gözlemlerimi yazacağım.
Yazdım da, yazıyorum da…

(2 Ocak 2018)

Pazartesi, Ocak 01, 2018

Aforizma: Çocuk ve Kitap

1 ayın varsa, çocuk yap; 1 yılın varsa, kitap yaz, diye bir aforizma var imiş.
Bazı aforizmalar da benden olsun yeni yıl için:
Çocuklarını öldüremezsin (içinden gelmez) ama kitaplarını öldürebilirsin (içinden gelir, kimi epeyi sık gelir), yani yakabilirsin, yırtabilirsin, bilgisayardan silebilirsin. Açıkçası, tam kitap olmasa da, yapmadığım bir şey de değil, kendi yazdıklarımı yok etmek.
Çocuklarına miras bırakırsın, yani onlara para verirsin; kitapların ise sana para verebilir, vermeyebilir de.
Çocuklar da gün gelir senin olmaktan çıkar, kitaplar da. Ama kitapların senin olmaktan çıkması daha az acı verir ve hatta bunu olağan karşılarsın, bir gün gelip olacağını bilirsin. Çünkü bütün yazarlar, yanlış anlaşıldıkları için okunmuşlardır, Aristo ve Lao Tzu dahil.
Çocukların sana ihanet edebilir, çoğunluk ederler de, genetik olarak da, kültürel olarak da, psişik olarak da; ama kitaplar etmez. Eğer ki bir an gelmiş ve sen onların altına nihai imzanı basmışsan, kitapların sana asla ihanet etmez. Yanlış anlaşılırlar, ayrı konu. Ama bu senin kitaplarının sana ihaneti değildir, okurlarının sana ihanetidir ki ben bunu son 10 yılda belki bin kere doğrudan yaşadım: Okuruma siktiri çekme lüksünü bile yaşadım, o kadar yani.
Kadınlar, hala yazarlara aşık oluyorlar. Bu durum; iyi mi, kötü mü, buna bir türlü karar veremedim. Bir kadın okurunun Barcelona’dan kalkıp seni görmeye gelmesi gayet hoş da, başka bir yazarı sana tercih etmesi feci nahoş. Bunu da bizzat yaşadım.
Sürekli okur / fan okur olayına 2 kişiyle yavaş yavaş giriyorum sanırım. İyi ki Yanki işi fatal fanlığa vurmuyorlar işi.
Son 2-3 yılki çocukseverliğim ve hayvanseverliğim, eski zamanlardaki ‘kitap daima önce gelir’ düşünceme biraz olsun sekte vurdu. Özellikle embriyosal kürtajlar, yaşlandıkça içimi giderek daha çok acıtıyor. Kitap kürtajı hiç yaşamadım, kazayla kitabımın ölümünü yaşadım ama.
Yılda 20 kitap hızım belki 10 yıldır sürüyor. Padişahlarda bile, 10 yıl üstüste her yıl 20 çocuk yapan birini hiç duymadım. Ama ben 200 kitap yazdım sayılır son 10 yılda.
320 kitabın 200’ünü son 10 yılda yazınca, yaşlandıkça azan kart teke yazar durumuna düşmüş oluyorum herhalde. Ya da ölmeden önce kuğunun son şarkısını bolca döktüren, tüyleri dökülmüş moruk bir kuğu olmaktayım: Gençken çirkin ördek, sonra kuğu prens, yaşlanınca fark noke:
Sürün babam sürün.

(31 Aralık 2017)

Seküler Göç: Nedenler

Bu, bir 140journos röportajı / belgeseli.
21 dakika 59 saniye sürüyor.
Daha öncekiler gibi 8 dakika değil hiç olmazsa.
22 dakikada bu konu anlatılabilirdi ama bu biçimde değil.
Adamlar, 10 dakikalık bir animasyon-belgeselde 5 bin yıllık tarihi haritalıyorlar. Bu da bir not olsun.
Görüntüler görüntülü akıllı cep telefonu veya bilgisayar kamerası ile alınmış gibi. Bunun notlanması gerekirdi.
Belgeselin başlığı küllüm mafiş. Seküler deyince, laik Müslüman anlaşılır bu ülkede. Bunlar, agnostik mi, değil mi, o bile belli değil.
2 konu kesin notlansın:
Bir: Mahalle baskısı (50 yıl öncesinde) 1967’de de aynen böyleydi. Sol elimi kullanmamın günah olduğu belirtilerek, kullandığımda sol elime her zaman vurularak, çünkü bunu  bizzat kendim yaşadım o zamanlar.
İki: Mahalle baskısı; ne İslam, ne Türklük, ne de feodalite ile doğrudan ilintili; küçük-dar yaşamlarla doğrudan ilintili ama. Bugün Avrupa’nın küçük ücra köşelerinde de aynen böyle. 1968’in giremediği, anarşistlerin giremediği, ateistlerin giremediği Alman köyleri varmış, bunu yine bizzat (kendisi 1968’li olan) bir Alman’dan dinledim.
Sonrası devam:
İstanbul’dan İzmir’e ve Türkiye’den yurtdışına son 3-5 yılki göç sayıları belli. Bu istatistikler, belgeselde yer almalıydı.
O gitmek isteyenlerin tamamına yakını, o yakındıkları iktidar ve yaşam biçimi tarafından yurtdışına gitmeyi düşünebilecek denli çok para kazandırıldılar. Alınteriyle para kazandılar değil, havadan para kazandırıldılar. Ve yine o gitmek isteyenlerin bir bölümü, o iktidar partisine oy verdi. Bu da, doğrudan bir gözlem ve bilgi. Bu da, belgeselde yok.
Gidemeyenler, yaşlılar, gidip dönenler de, belgeselde yok. Bu bilgiler de, doğrudan gözlem.
Yani, 140journos’çular bilgisiz iş yapmayı sürdürüyorlar ve artık bunu kalıcı ilke edinmişler.
Yurtdışına gitmek isteyen ama parasızlıktan gidemeyen biri olarak, bu belgeselde gidenler için, ‘la iyi ki gidiyor la bunlar, kurtuluyoruz bu kenelerden’ tiplemesindeler, dedim.
Gereksiz yere açılan galeri küratörleri, vintaj dükkancıları, kültür idarecileri, kafeciler, vd, vb, AKP dönemi icadı abidik gubudik işlerde çalışıp, baba parası yiyen, yurtdışına da aile parasıyla giden tipler. Konunun daha derini, zaten aylardır Ekşi Sözlük’te var.
Öyleyse:
Batı-Güney simgesindeki iç göç ve bu dış göçün karşılaştırması belgeselde olmalı ki burada iç gönüllü sürgün kalanların yaşlarının epeyi yüksek olduğu görülecektir. Çünkü çocuğunu yollayıp, kendi kalan çok tanıdığım da var.
Konu, bir biçimde Gezi’ye bağlanmalıydı. Gezi’nin 2. yılında eski Radikal gazetesi bir röportaj dizisi yayınlamıştı. Orada da o zaman gidenlerin bir bölümü vardı.
Yani, olayın tarihsel perspektifi de nanay.
Kafe açmak gibi abidik gubudik konular için eyvallah ama böylesine ciddi bir konu için eyvallah değil. Bu göç, ülkenin en paralı ve en eğitimli (ki ikisi biraraya pek gelmez, dışarıda da öyledir) binde bir ikisini (bir buçuk iki yüz bin kişiyi) götürdü ülkeden. Onun yerine de, 3 milyon ümmi Suriyeli geldi ve Türkiye’nin ortalama eğitim yılı, 1’den çok düştü.
Bu belgesel ise, beyaz Türkler’in ‘ay çok içim daraldı vallahi’ dizi filmi gibi olmuş. Adam, tek başına kamera karşısında konuşurken bile, kıçı ayrı, başı ayrı oynuyor. Böyle tipler, ishal sıçmığı hızında yalan söyleyici tip demek oluyor.
Yazık.
Dipnot 1:
Format, gerçekte az da olsa, soru-yanıt gibi iken, belgeselde sorular ve diyalogların bir taraf monologları silinmiş.
Dipnot 2:
Bir de Ekşi Sözlük yorumu gelsin:
“hep söylerim, bu muhalif kesimin derdi, zulüm görmek değil, zulüm edememek diye. bir kez daha ispatlamışlar bunu da zaten videoda. bahaneleri falan da, kendi yaptıklarının karşısında komik kalıyor. gittiğiniz yerde mutluluklar, geri gelmeyin lütfen.”
“Zulüm edememek” yerine, “mücadele edememek” olarak okudum onu. Gezi’de de topuklamışlardı zaten.

(31 Aralık 2017)