Cuma, Mart 08, 2013

Avustralya Vakası



NEP 24

“Avustralya 2012 yılını yüzde 3.1 büyümeyle kapatarak, arka arkaya 21 yıl resesyona (ekonominin art arda iki çeyrek küçülmesi) girmemeyi başardı.”


Nasıl oluyor da oluyor?

Dünya sistemi ve salgın hastalık matematiksel modelleri buna olanak vermekte.

Örneğin, Milano da Avrupa’nın büyük veba salgınında ana ticaret yolları dışında kaldığı için, yıkımdan etkilenmeden kurtulmuştu.

Avustralya da öyle: Göreli daha yalıtık bir ekonomi. Global akış onu fazla bağlamıyor (ki bu Çin gibi ana ekonomik etkinlik gösterdiği birkaç ülke resesyona girerse, global ekonomi büyürken Avustralya ekonomisi küçülebilir demek).

Bu durumda, Avustralya ekonomik vakası yeni ekonomik parametreler döneminde, olağan-dışı örneklerden birini sunuyor.

Bu durum, aynı zamanda (Nauru gibi) ada ülkelerinin ve/ya (San Marino gibi) çok küçük ülkelerin, Dünya ekonomisini sarsacak çıkışlar yapabileceği anlamına gelmekte. Nokia-Finlandiya vakası, göreli benzer bir durumdu.

Böylesi küçük ölçeklerin tümel ölçeği etkileyebilmesi de, ancak kaotik modelli sistemlerde mümkün ki global ekonomik sistem bu sıralar kozmostan çok, kaos civarında salınmakta zaten...

Kıssadan hisse sorar isek:

Evet, Türkiye göreli küçük ve göreli yalıtık bir ekonomi olarak, bugün dünya 20.’si değil, dünya 10.’su olabilirdi ve biz 1960’lıların 50 yıllık açlık oyunları hiç olmazsa bir işe yarardı.

Oysa, bugün Norveçliler yarınlarına 1 trilyon dolar havuz para bırakıyorken, biz Türkiyeliler yarınlara 1 trilyon dolar borç bırakıyor durumdayız.

Üstelik bunu yalnızca, Arap yağı bol bulunca bir tarafına sürer, hesabı kullanmış durumdayız. Elimizde, neo-liberalizm oyununun başladığı 30 küsur yıl öncesine oranla hiçbirşey (ekonomik odak)  kalmamış durumda. Yani, hem aktuelleri tükettik, hem de potansiyelleri. Petrolü bitecek çöl-Arap ülkelerinden halliceyiz yani.

Şunu unutmamak gerek:

Toprağını çöle çevrien Antik Yunan 2.500, Mezopotamya ise 4.000 yıldır çöl durumunda: Bu vahşet ötesi bir davranıştır ve insanlık suçudur kanımızca...

İşte bu örnekler, gelecekbilim açısından bize en büyük negatif ders-vaka durumunda...

Umalım, TC de öyle olmasın yakın gelecekte, çünkü ramak kaldı o duruma...

Anti - 8 Mart: The Day After


Dünya kadınlar günü...

Dünya emekçi kadınlar günü...

(Arenanın yolları çatallanmaya buradan başlıyor.)

Kadın vaa, kadıncık vaa...

Tezer Özlü ve Sevgi Soysal gibi, klasik kadınsal alaturka aile kurumuna karşı, yaşamını ortaya koyup mücadele eden ve erken ölen kadınlar vaa...

Adalet Ağaoğlu ve Leyla Erbil gibi temiz aile kadını olan ve uyruk uyruk çok yaşayan kadınlar vaa...

Diane Arbus gibi, fotoğrafın ayaz ve sapa yollarına giren kadın da vaa...

Susan Sontag gibi, onun ölümünü pazarlayıp, mezarının başında ona methiyeler düzen ve uzun yaşayan kadın da vaa...

Türkiye’de ne okuyup, ne de çalışan üçte bir kadın nüfusu vaa (yani, genç kadın nüfusumuzun yarısı, 21. Yüzyıl’da bile namıslı namıslı  koca bekliyor abisi)...


Adnan Hoca’nın estetikli hurileri vaa...

Diğer tv konu mankenleri vaa...

Kadın dövmeyi şeyttiren AKP’lilerin olduğu AKP’ye oy veren milyonlars vaa...


RB’daki post-modern muğlak zihinli gençkadınlarımız vaa...

60’ından sonra azan Pınar Kür ve Müjde Ar vaa...

Proleteryanın kaybedecek zincirleri bile yoktu...

Kadınların mart yayları o zincirlerden daha kıymetli anlaşılan...

Şaka bir yana:

Cumhuriyetin tasfiyesinde, erkeklerin rolü % 50 ise, kadınların da % 50...

O cumhuriyet tasfiye olunca, demokrasi-ötesi, pozitif ayrımcı, imtiyazlı azınlıkçı, vd, vb bir kadın hakları gelmeyecek, gelmiyor, gelmedi...

50’sinden sonra, cinsel yönden kadın olmasının statüsel tasfiyesini üzüntüyle izleyip, bunu itiraf eden, okumuş-yazmış Pınar Kür’ün var olduğu bir ülkede, kim neyi kutladı, kutluyor, kutlayacak, bilemem ki?

Güleriz Ağlanacak Halimize: Trans – 8 Mart




Milliyet gazetesi, 8 Mart kutlamalarına katılmak isteyen bir erkek-eşcinselin, polis aramasında kendisini erkek bir polisin aramasına itirazını, ‘güldüren’ olarak tanımlamış.

“Transseksüel genç, ‘Sorun, insanların kimlikleri üzerinden hareket etmeleri. Avrupa ülkeleri bunu düşünüyor. Ben kendimi kadın gibi hissediyorum. Ben kadın gibi hissediyorsam, beni kadın memur aramalı. Eğer mesele tacizse, bir erkek polis beni elleyemez, çünkü ben onlardan hoşlanıyorum, yani erkeklerden hoşlanıyorum’ dedi.”


Oysa, arkadaşın derdi belli, eşcinsel bir erkek erkek, birinin üzerini arama sırasında, orasını burasını mıncıklaması sırasında, tahrik olabileceğini ifade etmiş.

(Hamiş: Arkadaşın ifadesinde kayan bir anlam var. Kadınlardan hoşlanan epeyi erkek ve maganda maçolarımız da, kendisini kadın bir polisin aramasından dolayı feci tahrik olabilir, hatta o sırada  boşalabilir bile... Bu durumda, arkadaşın itiraz tarzı yerini bulmuyor.)

Haklı.

Şöyle düşünelim:

Epeyi polis, arama sırasında eline gelebilecek sert nesnenin yüzünden, karşısındakinin kafasını gözünü dağıtabilir.

Arkadaş, mazeretini beyan etse, özrü kabahatinden büyük sayılabilir.

Şerh: Türkiye’de transseksüellik ameliyatının yapılması zor kabul edilen bir şey olduğundan ve ayrıca görüntüdeki kişi gayet erkek görünümlü olduğudan dolayı, kendisinin transseksüel olma olasılığı düşüktür ve bu durumda haberde hata vardır demektir.

Kapanış notu: Müslüman ve kadın bir polisten, gerçek bir transseksüeli araması istendiğinde, eğer onun görüntüsü erkeğe yakınsa, ne tepki vereceği de ve sevgili diyanetimizin bu konudaki müstakbel fetvası da merak konusudur.

Perşembe, Mart 07, 2013

Bakkal Hesabı

NEP23

Parmak hesabı da diyebilirdik.

Yeni ekonomik değerleri, eski usül yöntemlerle bir daha hesaplayalım bakalım:

Ekonominin şişirme bölümü üçte iki, gerçek harcama bölümü üçte bir oldu çıktı.

Eskiden bu oran, onda üç ve onda yedi idi.

(Yani,bir bakıma, eski ikiye birlik oran ters döndürüldü.)

Normalde tasarruf üçte bir beşte bir oranda olur.

Bu durumda; şişirme bölüm dokuzda altıdan dokuzda bire düşer.

Yani, altı katılık bir şişirme sözkonusu.

Bunun 2 katı nominal / reel oran, 1 ila 3 katı da şişme oranı sayılır. (Yani, borsa şakkadanak üçte birine düştüğünde bu olağan sayılır, çünkü daha önceleri çok kez yaşanmıştır.)

Hangisinin reel olduğu tartışması ise, yeni ekonomik parametreler döneminde boşta kalacaktır.

Benzeri bir durum, tarımsal üretimden sanayisel üretime ağırlık geçerken, rant konusunun tartışmasında da olmuştu. Rant aslen toprak rantıdır, para rantı değil; rantiye de bildiğimiz senyördür, feodal ağa yani. Benzeri bir yeni durum da, dünya patent alma rekorunu elinde bulunduran kişilerin de, artık rantiye sayılacaklarıdır, çünkü onlar ve mirasçıları da, onlarca yıl hiçbirşey yapmadan para kazanmayı sürdürecektir (bu geçmiş-kendini sömürme olsa da).

Buradaki darb-ı mesel nedir?

Ekonomik has değerin belli kriterlerle / referans çerçeveleriyle, oldukça düyük reel oranda gerçekleştiği ama bu çerçevelerin de sağlı sollu oynatılabilir olduğu gerçeği..

Sonuç?:

Tut-sat keriz silkelemesi veya borsa spekülasyonları vurgunları, yavaş yavaş gerçek vurgunluğunu yitirmeye başladı, çünkü çobanlar habire yalan söyleyince, sürü onlara inanmamaya başladı. Örneğin, bizim borsada (1986-2006 arası) 20 yılda bir milyon yerli yatırımcı on milyar dolar yitirdi ama bizim borsa da bir daha toparlanmamak üzere global piyasadan çıktı.

Ha, yeni ekonomik dönemde de benzeri vurgunlar olmakta. Apple yüz dolara mal ettiği nesneleri, bin dolara tüketiciye kakalamakta  beis görmemekte.


Onun da devreden çıkacağı ekonomik zamanlar gelecek elbette. Halklar aptal ve cahildir ve yavaş öğrenirler ki bu da eski parmak hesabına uyar genelde.

Skyfall





Girizgah:

MB’da ve RB’da bu filmle ilgili belki 50 metne rasladım (, çünkü vizyon filmiydi), çoğunun içlerine girdim. Filmi seyrettikten sonra gördüm ki bir filmi seyretmeden o film hakkında yazma geleneği, yalnızca köşe ve/ya SİYAD yazarlarıyla sınırlı değilmiş. Bir de film seyretmeyi bilen yokmuş.


Gelelim filme:

Hayır, Javier Bardem iyi falan oynamıyor. Gerçekten iyi oynadığı tek sahne, dijital efektli idi ve muhteşemdi (giderek diğer bazı planların da dijital müdahale gördüğüne ikna olmaya başladım). Eşcinsellik planı, devamı getirlemediği için parodi düzeyinde kalmış ve ‘Death Note’taki ‘L’in tuhaf bir parodisi idi yalnızca.

Filmin ana problematiği, tahmin ettiğim gibi, 2 ajanın birbirine girmesi ya da 2 şefin çatışması, zaten her zaman sözkonusu idi. Ancak buradaki kurmaca-gerçek tartışmaları oldukça zayıf kalmış. İyi bir ironi, sıkı politik fıkralar üretebilirdi 2 Bond arasında ve 2 M arasında.

Benim filmde yoğunlaştığım nokta ise, klasik silahlara ve yöntemlere geri dönüş teması: Bu, ölen ve yeni doğan birer kültürün içiçeliği durumundaki yeranımız için ilginç bir kayıt,

Bu, Einstein’ın 3. Dünya Savaşı’nın taşla yapılacağı öngörüsünden farklı bir şey. Yüksek teknolojinin kırılganlığı, artık herhangi bir stratejistin kriz anında müdahaleyi kabul edemeyeceği denli yüksekleştiği için, o koşullarda baki kalan dededen kalma silahlar hala en güvenilir olanlar imiş, bu ortaya çıktı.

Tabii, bunu da abartmamak gerek. Sonuçta finalde o helikopter orahı napalmlasaydı, Bond biraz zor tüyerdi oradan.

Filmin neden 23 tanesi içinde en yüksek hasılat yaptığını anlıyorum, vatan millet Sakarya falan teması...

‘Skyfall’un en büyük boşluğu, politik bilinç düzeyi düşüklüğü. Oysa rakip olarak, vatandaşı John le Carre / Smiley romanları ve filmleri var.

Dipnot: Bence Bond’un ‘What If’ dizisi de yapılmalı.

Aziz Nesin Fotobiyografisi: Gömüyü Arayan Adam




Bu bir fotobiyografi.

Metinleri zayıf kalmış.

Üstüne bir de, Ali Nesin – Aziz Nesin metin ayrımları ve Aziz Nesin’in kendi metinlerinin referanssızlıkları eklenince, biraz karışık / belirsiz bir metin ortaya çıkmış.

Fotoğraflar ise oldukça zengin dağarcıklı.

Ancak, kronolojik sıra içinde verilmemişler pek. Metni okurken, senkop yaşanıyor.

Toplamda vasatın üstünde bir derleme olmuş.

Oysa, çok daha yukarıda bir düzeyde olabilirdi.

Aziz Nesin’in 2 takıntısı var: Ölüm ve borç.

Ölüm konusu, ‘Hiç Bozulmaz Ustanın Keyfi Bugün’ başlıklı, Milliyet Sanat’ta taa 1980’de yayınlanmış bir öyküsünde çok iyi verilir. (Bilmem bu öykü kitaplarına girdi mi?)

Borç konusunda ise, baltayı taşa vurmuş (ama bu muğlak kalmış): % 90 küsuru aptal olan sadakaverenlere karşı ne borcun olabilir ki?

Onlar o borcu sana veya bir başkasına iyilik olsun diye değil, cenneti satın almak için vermişlerdi. (Haa, % 1 iyi her zaman var ama onlar senden borçlarını zaten istemezlerdi.)

Kitabın en zayıf yanı, bir tek açık verdiği, Aziz Nesin’in kadınları konusunda. Delilerini bile açıksözlülükle yazan Nesin, kadınları konusunda, mahremiyete binaen aşırı ketum davranmış. Epeyi belgeyi kendisi öldükten sonra yok edilmek üzere düzenlemiş ve bildiğimiz kadarıyla da yok edilmişler.

Toplama bakalım:

Nesin, ne aydınlık, ne yazarlık açısından benim ilgi spektrumunda değil. Yine de, ona karşı her zaman sempatinin ötesinde birşeyler hissettim. Bunun temel nedenini, onun ve onun gibilerin, kendilerini ve yaşamlarını post-Osmanlı ve erken Cumhuriyet kuburuna ve kabirine, gönüllü olarak hafriyat olarak kullanmış olmalarına saygı duymama bağlıyorum. Böyle bir kamikazeliğe, ülkeler kültür tarihlerinde kolay kolay raslanmıyor.

Kitap bunu iyi açımlıyor. Hazırlayanların ellerine sağlık.

Rahmetliyi hüzünle yad ediyorum.

Dipnot: Gönül isterdi ki Nesin, ender görülen şeylerden birini becerip, 100 yıl yaşasın ve biz bu kitabı onun 100. doğum gününde, 2015’te birlikte okuyabilelim.

Ekonomi-Politik Metamorfoz Momentleri


Dünya sistemiciler, ekonomik determinist bir gelenekten geldikleri için, ekonomi-politik kombine disiplininde ve tarihte ağırlığı ekonomiden yana vermişler ama sanki gerçekler biraz öyle değilmiş gibi...

TC tarihçesine bir bakalım:

Atatürk 1. Cumhuriyet’i kurduğunda, bu tümdengelimseldi ve ekonomi bölümü karma ekonominin oldukça devlet girişimi ağırlıklı biçimini, tümüyle politik nedenlerle benimsemişti, çünkü Konya zahire tüccarları Kurtuluş Savaşı’nda bile düşmana (Yunanistan’a) buğday satacak denli, ulusal çıkarlar açısından güvenilmez girişimciler idiler.

Türkiye’nin ilk tarımsal ve sanayisel hamlesi 1930’larda geldi. Bunun temel nedeni (tartışmalı olarak) Atatürk’ün cumhuriyetin kültürel inkılaplarını ekonomiden öne almasıdır gibi...

Bu hamle, global bir kriz döneminde yaşandı ama pekala sürdürülebilir oldu. Global ekonomik kriz, politik açıdan faşizmi doğurdu ki bu da yine ters bir politik-ekonomik ilinti oldu.

Türkiye’nin ikinci sanayi hamlesi 1960’larda geldi ve o zamanın yükselen değeri TÜSİAD sonraki onyıllarda Konyalı kabzımalları aratmadı.

1960’lar global özgürlük ve sömürgecilik döneminin tasfiyesi yıllarıydı. Bu yıllarda Türkiye bir biçimde 3. Dünya çizgisinde kalarak ekonomik ve politik gelişimine, bir de gerçek bir kültürel zıplamayı ekleyebildi. 1960’lar aynı zamanda kentleşmenin global rüzgarı ile doluydu ki sanayileşme bu açıdan Türkiye’de 1960’larda ancak yeni başladı, denebilir.

Türkiye’nin 1980’lerdeki ekonomik atılımları yine politik kökenliydi: 1960’ların sol dalgasının rövanşı olan, 1980’lerdeki uç-sağ neo-globalizm ve neo-liberalizm, tümüyle idrar zoruyla global bir ekonomik özel sektör terörizasyonunu başlatıp, tarihte belki de ekonomi eliyle ilk kez gelen bir şiddet-terör dalgasını yarattı (ABD gibi bir yerde % 99’culara polisin yaptıklarına bir bakın yeter) ve bugünlerdeki limit sıfırlanmış proleterya haklarına geldik böylelikle.

Tüm bu süreçlerde global politik güçlerin ekonomik açıdan güçlendiğini söylemek zor. Tam tersine AB ve ABD, nihai olarak ekonomik çakılma momentine girmiş durumdalar ve ele aldığımız onyıllar, tarihsel uzun çevrim dönemleri olarak, onların yalnızca embriyosu veya kuluçkası olmuş sayılır. Toplamda açıkseçik olarak politika ekonomiyi belirlemiş gibi...

Dipnot: 2013 itibarıyla ABD, batan şirketleri kurtarmak için kullandığı 1 trilyon doları, 10 yıllık bütçe kısıntısıyla telafi etmeye başladı ki bu da tümüyle politik bir tutum, ekonomik tutumda şirketlerin batmasına izin verilirdi.

Salı, Mart 05, 2013

'Cumhurbaşkanı Olamazsın' Demedim




Pek sayın ‘first sir’ümüzün, yine pek sayın ‘first lady’mize, gayet Müslüman Müslüman davranışıdır kayda geçen...: (28.-29. saniye.)


Abdullah ne yapmakta?

Elini sallayarak sinek mi kovuyor?

Emir mi veriyor?

Kameraları unutmuş mu?

Yaptığının gayet dinsel kökenli bir nefret suçu olduğunu biliyor mu?

Psikolojik şiddetten habersiz mi?

Herşeyin üzerinde olduğunu mu düşünüyor?

Nefret suçunun en azından ilkede, o mevkideyken bile bir cumhurbaşkanını da yargılatabileceğini bilmiyor mu? Söylememişler mi? Düşünmemişler mi? Söyelemediler mi? Söylemiyecekler m?

Hayrünnisa ise evlere şenlik:

Arzu nesnesi ayakkabılarını, totemperest bir biçimde 5 küsur yıldır  hala giymekte...



Peki o ne yaptı?

5 küsur yılda hala mevkiine uyum sağlayamadı mı?

Hala bir sonradan görmelik mi içinde?

Kendisine karşı seçkin bir kalabalık içinde öyle davranılınca ne hissetti?

Buna alışık mı?

İlk defa olmadı mı böyle bir şey?

Sonuç?:

Böyle erkek halka böyle erkek bir cumhurbaşkanı, böyle bir kadın halka böyle bir kadın cumhurbaşkanı eşi...

Ne kaa ekmek, o kaa köfte yani...

Deontolojik Soruşturmalar




Dünya’daki doktorlar mesleğe başlamadan Hipokrat yemini eder genelde ama bazı ülkelerde, örneğin Hindistan’dakiler gibi başka yemin edenler de vardır. (Bu arada metnin İngilizce çevirisi 2 tanedir, 1 değil.)




Türkiye’de ise, onun biraz çeşitlendirilmişini eder.

(Bunun da tam metni internette bulunmaz. İyi mi? Tabipler Odası neredesin?)

Müslüm Gürses öldü.

Gürses hastanede öldü.

Gürses hastaneye borçlu öldü.

Buradaya kadar vakıa aynı ama sonrasında rivayet muhtelif...

İbrahim Tatlıses’e göre, Gürses 1 hafta önce öldü, hastane bilerek haberi sakladı.


Ezel Akay’a göre ölümde hastane hatası mevcut.

“Çok üzüldüm ve ben bunun gerçekten tıbbi bir hata olduğunu düşünüyorum. Çok yazık oldu. Bence bu durum büyük bir dikkatsizlik sonucu oluştu. Müslüm Gürses sağlığına çok dikkat eden biri değildi ama ‘bypass’ olana kadar da bu kadar erken öleceği bir durum yoktu.”


Epeyi gazeteye göre, göre borç 600.000 lira idi ve Erdoğan onu sildirdi.


Cüneyt Özdemir’e göre ise, borç 900.000 dolar idi ve hastane başhekiminin ifadesine göre, hastane ünlü hastalardan para almıyordu.

“Gürses zor ve pahalı bir tedaviye rağmen kurtarılamadı. Bingür Hoca (cumartesi günü) tedavinin 900.000 dolar tuttuğunu, ancak hastanenin tanınmış insanlardan para almadığını söylediğinde şaşırdım.”


Bu alıntıdaki ahlaksızlıkları ve deontolojik hataları bulunuz.

Bu arada tüm alıntılarda en az 5 kişi yalan söylüyor durumda: ‘Ad absurdum’ gereği...

Ahan da size liberalizm ahlakı, ahan da size AKP ahlakı, ahan da size sosyal devletin sağlık hizmeti ahlakı, ahan da tıp ahlakı, ahan da gazeteci ahlakı...

Kim jilet ister?

Teokratlar




Devletli dünya sistemi, tanrı-krallar ile başladı. Teokrasi de çoktanrılılıkla başladı. Bu çoktanrılı sistemlerin rahipleri ve tapınakçıları, geniş bir teokratik bürokrasi olarak, yüzyıllarca iktidar seçkini ve rantiye olarak yaşayageldi.

Sanılanın tersine bu durum, 1789 Fransa Devrimi ile pek bozulmadı.

Bugün Dünya’nın en büyük teokratik merkezi Vatikan’ın tüm dünya katolikleri üzerinde tam yetkisi var. ‘Katl-i vaciptir’ veya ‘aforoz’ dedi mi, bitti yani, o kadar...

Bu Vatikan, Dünya’daki katoliklerden ve katolik devletlerden bağış (Peter’s Pence) alır.


Yetmezmiş gibi, birçok ülkede kilise vergisi vardır.


Örneğin üçte bir nüfusun katolik ve üçte bir nüfusun ateist olduğu Almanya’da 2010’da bu para 9,2 milyar avro civarında imiş.


Global açıdan bunu 40 küsur ile filan çarpmak gerek, çünkü Almanya katolik nüfusunun dünya katolik nüfusuna oranı o kadar gibi.

Gelelim sözde laik TC’mize:

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2013 bütçesi, 4,6 milyar lira.


Ayrıca Diyanet Vakfı var. Onun bütçesi kayıtdışı.

Bunun dışında 100.000 caminin dernekleri var. Bunlar da kayıtdışı ama ortada dönen paranın Diyanet’inkinden büyük olduğu biliniyor.


İslam ülkeleri fiilen şeriatla yönetildiği ve bu koşullarda oradaki herşey fiilen Allah’a ait olduğu için, İslam teokrasinin ekonomisinin hacmi, o ülkelerin yıllık GSMH’sının 10 katı sayılmakta (petrol mültimilyarderi Arap krallarınkiler dahil).

Özetleyelim:

Başta islam ve Hristiyanlık gibi 2 tek tanrılı din olmak üzere, tüm dünya dinlerine mensup kişiler, hastanesiz ve okulsuz yaşarken, onların teokratik kurumları trilyonlarca dolara hükmetmekte... E, bu balı tutan birileri de (teokratlar) parmağını yalamakta...

İşte bu nedenlerle ateizm, ekonomik olarak da...

Vefa Semt Adı Oldukça...





Zeki Alasya ve Metin Akpınar Güzellemesi

Zeki Alasya ve Metin Akpınar...

Sinerjinin müthiş ikililerinden biri...

Sonra ne oldu?

Kifayet de var iken, aşırı muhteris olmanın bedellerini ödediler... Tek tek icra eyleyip, kaybolup gittiler...

Birbirlerine vefasız kaldılar.

Ondan önce de, adını hala anmadıkları ustaları ve Türkiye’ye kabare tiyatro kavramını sokan ve tiyatrolarının ad babası olan Haldun Taner’e vefasızlıkları hala baki, hala kayıtlı, hala melankolikçe hüzünlü...

Gelelim kavuklu ile pişekarın son kırıp dökmelerine:

“Her iyi şey yaptığımda, ‘Metin de benimle birlikte olsaydı, burada şunu yakalayacaktık’ demişimdir yani.”


Ayrıldıklarından sonraki durumun adını da yine kendileri koymuşlar:

“Yani bu, bir tarihlerde Galatasaray UEFA Kupası’nı kazandı ya, o takımı yine biraraya getirelim de, bakalım futbol oynasınlar ne olacak, demek gibi.”

Sözü balla bağlayalım:

Ferhan Şensoy sürekli ikinci adam olmamasından yakınır da, güzel kardeşim sen ikinci adam yaşattın mı ki rakip korkusundan, ha bir de bula bula Umman Baykal’ı mı (veya Sema Yunak’ı mı) buldun partner olarak?

Vefa semt adı olunca, vefasızlık döner dolanır, seni vurur yavrularım, ustalarım, moruklarım...

Mezartaşlarınıza şunu yazdıracağım:

Bu kadar yaşadılar, bi’ b.k öğrenemediler.

Sürç-ü lisan ettikse affola...

Pazar, Mart 03, 2013

TKP Güzellemesi




Anti-marksistim, anti-komünistim, anti-reel sosyalistim. Çünkü bireyciyim ama tüm ömrüme yayılmış dava adamı gelecekbilimciliğim, beni bu toplumculardan daha çok toplumcu kıldı ama o durum henüz toplumculuk tanımında değil gibi.

Kastettiğim TKP, şimdiki (yeni) TKP değil, onlara inat kurulan yeni eski TKP değil, 1990 öncesi TKP.

TC’nin en eski ve en sürekli sol geleneği TKP’dir. Güzelleme bir.

Solda en çok acı çekenler onlardır. Bundaki temel nedenler arasında; en eskiliklerinden çok, TC’nin CHP ve DP dahil, hep uç sağ rejimlerce idare edilmesi, başta hoş olan SSCB-TC ilişkilerinin özellikle NATO döneminde feci nahoş olması, sonuçta en azından başlarda günah keçisi olarak tek başlarına olmaları sayılabilir. Güzelleme bir buçuk.

Kendilerini son 10 yılda çok sıkı arşivlediler. En iyi belgelenmiş (legaller dahil) TC parti tarihi muhtemelen onlarınki. Sarı defter dizilerinin hiçbiri kaçmaz. Güzelleme bir buçuk porsiyon, etti üç.

Sonuç?:

TKP tarihçesi, ibretlik kıssadan hisselerle doludur:

2. Dünya Savaşı’nda eski demokrat sonraki Nazi ve TC büyükelçisi von Pappen’i havaya uçuracağız derken, 100 küsur kişiyi mezara götüren Faik Bercavi projesi...

Nazım’ın uyuşturucu üretme ve banka soyma projesi...

Küçük insanların çekişmesinin büyük tarih dönemlerinde ve dönemeçlerinde bile işlediği gerçeğinin dizi dizi kanıtları... (Üstelik parti mezara gitti, hala işliyor...)

Türk solunun neden hep ve daima muhafazakar kalacağı gerçeğinin dizi dizi açımlaması... (SSCB uzaya gitse de, alaturka Stalinist’lerimizin aklı bir türlü uzaya varamadı hala...)

Ancak:

Dava insanı olmanın iman sorunu olduğu gerçeği de bu parti tarihinde saklı...

Bir kenara çekilip sessiz sedasız yazsa, geriye birçok eser bırakmış olabilecek çok değerli yazarlarımızın harcanıp gitmesi... (Ahmed Arif tek kitapta kaldı, Yusuf Atılgan partiyi terkettiğinde pili bitmişti, birkaç kitapta kaldı.)

Nazım Hikmet’in inkar edilen üyeliğinin ve bir de partiden atılmasının, tam tersine Attila İlhan’ın bir türlü kanıtlanamamış üyeliğinin ibretlikleri...

Son olarak:

‘Filler (ABD ve SSCB) tepişirse otlar ezilir ama filler sevişirse otlar yine ezilir’ argümanının dizi dizi kanıt sergileri...

Nokta atışı TKP, bize şunu kanıtladı:

Aydın bağlanmaz: Ne partiye, ne aileye, ne tarihe, ne kitleye...

Aydın özgürse aydındır, değilse entelejensiyadır (bu sözcük de Rusça patentli zaten, Rus bir yazar Oğuz Atay için kullanır.)

Çok yaşa sen TKP, büyük abilerinizle birlikte, azz sonra (2020’ler gibi) yine bekleriz...

Perşembe, Şubat 28, 2013

Transnasyonalizm


Eski ve yeni Türk marksistlerinin zayıf tarafı kuramdır. Telif (nakil ve tefsir olmayan) bir kuramsal üretmek onlara nasip olmadı.

O nedenle, eski TKP’li Aydın Engin’in transnasyonalizm kavramı üretmesi, takdire şayan bir tutum ve davranış.

Ancak bu kavramın geçerliliği için zaman ve zemin uygun değil gibi:

“Avrupa hızla (hatta fazla hızla) ve barışçıl bir geçişle Avrupa’daki ulus-devletleri silikleştiren ve Avrupa Birleşik Devletleri diye adlandırılabilecek bir süreci önüne koymuştu. Sonunda tek bir Avrupa devletine varılması hedefleniyordu. Zik zaklarla yürüyen bu süreçten bugün de vazgeçilmiş değil.”


O kadar eksik izleklerle dolu ki bu paragraf...

Bir:

AB nosyonu, Dünya’nın göreli en emperyalist ve en savaşçı sayılan devletlerini birarada tutmak için icat edildi. Buradaki dayanak anasav, barışın savaştan daha çok ekonomik ve politik gelişme getireceği idi. Bu sav son 68 yılda, özellikle de Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra yanıldı ve geçersizlendi. Büyük AB devletleri 1492-1992 arasında ortalama 125 savaşa girmişti. (Koşut örnek olarak, Osmanlı’nın 620 yılda 295 savaş yaşadığını ekleyelim.)

Bunun açılımı şu: Ağaçlar budanınca daha uzun yaşar. Sorun budanmanın zamanlaması ve ölçeklenmesi. (Savaşın burada budanma metaforuna denk düştüğünü imleyelim.) İşin içine, kapitalist sistemin sürekli kümülatif birikim olmamasını katınca, bu barış durumunun kalıcı birikimi yaratamama nedeni anlaşılır.

Buradaki demografik etken, AB’nin yaşlanan nüfusu ve dağılan alie kurum ama bu sanıldığından daha farklı bir izlekte işliyor: Alamancılar Almanya’nın kötü işlerini yapınca, Almanlar rahata alıştı ve bugün yılda 250.000 Alman Almanya’yı terkedip, tıpkı Alamancılar gibi, kendi memleketlerinde yapmayacakları işleri vberbat çalışma koşullarında başka ülkelerde yapıyorlar ki bu da başka bir çapraz kültürel budama metaforu.

İki:

Tek AB ülkesinin / devletinin askeri, iktisadi, siyasi bir çözüm olmadığı (Avrupa için öyle olmadığı) fiilen anlaşıldı. Bu budanma etkeninden başka bir şey. AB bugün askeri açıdan ABD’den korkuyor ve bu tamamen kültüro-psikolojik bir şey, çünkü ABD AB’yi 2 kez kurtardı.

Eğer bağımsız bir AB ordusu kurulursa, asıl AB o zaman gerçekleşir ve 3. Dünya Savaşı AB-ABD arasında çıkar. Garanti...

Üç:

En önemli ayrıntı:

AB’leşme süreci, uluslaşmayı silikleştirmedi, ironik bir biçimde tersine keskinleştirdi. (Artı olarak, dahası Doğu Almanya sınırı hala fiilen geçerli, 20 küsur yıl sonra bile.)

Buradaki ters-örnek durum şu: Yeni Orta Çağ’ı imleyen Bosna Savaşı’nda AB duyarsızlığının temel nedeni, AB’nin birleşip Almanya’ya saldıramaması oldu. Almanya eski-Yugoslavya’nın canına tek başına okudu çünkü.

Artı:

Bugün İngiltere adasındaki İskoçya Büyük Britanya’dan ayrılabilir ama İrlanda adasındaki Kuzey İrlanda değil: Tuhaf bir nasyonalizm kalıntısı.

Artı:

İspanya’dan federatif-muaf bir Katalonya ve/ya İngiltere’den muaf bir İskoçya, AB’yi fiilen yok saydı, sayıyor, sayacak zaten.

Artı:

Dünyanın bütün kara para kurallarının canına okuyup, AB’nin hiçbir bankacılık kuralına uymayan ve İtalya devletinin fiilen yok sayılmasına yol açan Vatikan / Papalık lağv edilmedikçe, AB AB olamaz.

Artı:

Ulus-devletler krallıkla yönetilemez. Yani, bugün krallıkla yönetilen 7 AB ülkesinde krallık kalkmadıkça, AB AB olamaz.

Yani beş:

AB hiçbir zaman AB olmak amacıyla kurulmadı, TC’nin (özellikle AKP dönemindeki) AB üyeliği sahtekar niyeti gibi bir amçla kuruldu.

Artı:

AB’nin sorunu hiçbir zaman ulus-devlet olmadı. Hem koloniyazimi, hem de kapitalizmi başlatan 2 kültürel mod metamorfozcusu olarak tarihsel pili tükendi ve kimse de onun yerini almıyor, ABD dahil: Sorun bu...

Metnin dışına taşan ve hem alıntılanan veh mey orum yetinin dışındaki metinlerde irdelenmesi gereken son alıntı şu:

“Yeryüzünün her yerinde küresel sermayenin saldırısına karşı ancak küresel düzlemde ve küresel birlikler üretilerek karşı konulabilir.”

Bir tek şerh: Gerilla ordusu da, transnasyonal mafya ordusu da global / makro değil, küçüktür. Bu savaşın kuralıdır, kanıtlanmış geçerli fiili bir kuralıdır. (Aslına bakılırsa, devletler karşıtı / -dışı kalan sivil toplum örgütleri de zaten göreli küçüktür.)

Son olarak, etimolojik açıdan belirtmiş olalım: Transnasyonalzm ulusötesi değildir, ulusötesi (ulusçulukötesi / ulusalcılıkötesi)  metanasyonalizm olur, transnasyonalizm ulusalcılık-geçiş ve/ya ara-ulusalcılık olur.

Çarşamba, Şubat 27, 2013

No Man's Land




Bu deyim genelde, devletsiz veya 2 devlet arasında bırakılan belirsiz  bölgeler için kullanılır. Tarihsel geçmişleri uzundur. Düşünün ki böylesi bir bölge, 800’lerde Abbasi-Bizans arasında, Anadolu’nun göbeğinde 3 vilayetlik bir alan olabilmiş (bugünkü Adana’nın az kuzeyi).

(Yukarıdan aşağı 5. harita.)

5.000 yıl önce Sümer devleti kurulduğunda Dünya boştu, yani devlet açısından. Sonra sonra sömürgeci dönemde, en azından kağıt üzerinde Yeryüzü’nün her noktası paylaşıldı, Antarktika bile. Ancak fiilen boş bölge çok, Kanada’nın kuzeyinin hala olduğu gibi...

Biz bundan çok, meskun bölgelerdeki boş bölgeleri kastediyoruz.

21. Yüzyıl’da bu türden bölgelere değişik bir devletsiz bölge tanımı katılmış:

“Konuya daha çok güvenlik perspektifinden bakan Lamb’e göre asıl mesele, bölge ülkelerinin muhalefeti değil, belli ülkeler içinde oluşan yönetilemeyen noktalar. Devlet idaresi dışında yaşayan insanlar, farklı seçeneklerle karşı karşıya. Bir bölgede devlet idaresi yoksa da yerel güçlerin koyduğu kurallar var. Batı, askeri güç kullanarak, iç politikaya müdahale ederek yerel güç dengelerini bozdukça yönetilemeyen bu alanların sayısı artıyor. Somali’deki gibi, Afganistan’daki gibi, Libya’daki gibi. ‘Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya Ordusu’nun yağmalanan silahlarının Mali’de karşımıza çıkmasına şaşırmamalıyız’ diyor İngiliz generali.”


Ne kadar kısa, ne kadar açıkseçik, ne kadar novum bir tanım...

Bu sıfır: İnsanlar otonomiyi beceremiyor. (Bu başlık, tümüyle ayrı biçimde yazılacak epeyi metnin konusu.)

İzleyebildiğimiz kadarıyla bunlardan 50-100 arasında oluştu. Bu bir. Korkunç bir miktar ve bu yüzyıllar sürebilecek kaos demek. İlginç olanı bu bölgelerin birçok doğal kaynağın göbeğinde olması. Diğer bir deyişle İsrail’in atom bombası kullanmasının anlamı olmaması gibi, buraları da sıfırlayamazsınız.

İronik olanı bu özgürlük demek. Hem de artı olarak fiili anarşizm. Daha da ironiği aşırı devletçiliğin kaotik ve devletsiz bölgeler yaratması ki bu Dünya Sistemi kuramının en ilginç boşluklarından biri. Bu iki.

Askeri açıdan tarihte hep ileri teknolojinin kazandığı sanılır. Oysa ki Somali’deki soba borusunun Kara Şahin’i düşürebilmesi ve TSK’nin Güneydoğu’da Tatar Yayı ile suikast yapabilmesi gibi, gayet ilkel teknolojilerle 21. Yüzyıl’da bile muharebe kazanılabiliyor. Bu üç.

Aslında ideal olanı, bir ‘no Man’s Land’ federasyonu ama bu hayalin bile ötesinde. Diğer bir deyişle marjinaller birbiriyle ne dost, ne de iletişimde (oysa ki mafya bile çokülkeli düzeyde örgütlenmiş durumda). Bu dört.

Görüldüğü gibi, 5.000 yıllık tarih tekerrürden ibaret değil.

Tüm bunların hepsinin birleşik alan vektörü ise, hiç kimsenin aklına gelmeyen ve kullanamadığı tarih-öte / evrim-öte ansamı. Nasıl ki ABD’nin mekik komedisi Çin’i uzay yarışına sokup, Mars’a gitmeyi 30 yıl öne aldıysa, ilk uzay devletinin kurulması da, bu gelişmeler sayesinde belki 50 yıl öne alındı. (ABD-İngiltere-Fransa 1776-1789 ve Osmanlı-Çarlık / Türkiye-SSCB 1915-1925 yerzamanları, bu açıdan irdelenmesi gereken yerzamanlar.) Bu beş.

Ha, gerisi mi?

Ha ‘No Man’s Land’, ha ‘Man’s Land’... Hepsi küçük insan debelenmesi sonuçta... Şükür ki geleceğin şafağının alacakaranlığına girdik çoktan...

Hey siz insanlar, devletleriniz sizin olsun. Evren’i rezil etmeyin haa...

İşte bu, novum neo-anarşizm olmakta...

Nokta...

Salı, Şubat 26, 2013

Ulus-Devlet ve Aydın Engin


Takma dişli ve huzurevi sakini 1968’liler, epeyi süredir mental ve kültürel konfüzyon yaşıyorlar. Bunlardan eski TKP’li, yeni emekli sayfiyeci Engin, ulus-devlet üzerine inciler döktürmüş.

Saptama:

Bunlar 1968’de de böyle kavram karmaşası yaşıyorlardı ama o zaman global bir karmaşa idi bu ve onlar da genç idi. Kuramsal metinler yazabilen bir entellektüel kavramları(nı) hiç olmazsa orta yaşa geldiğinde, bir başına düşünürek rafine edebilir. Oysa bunlar, hala ‘benim oğlum bina okur, döne döner gene okur’ havasındalar.

Gelelim Engin’in saptamalarına:


“1848’de ise sermayedar sınıflar bütün Avrupa’da iktidarları ele geçirdiler. O yüzden 1848’e “Halkların Baharı” dendi. Kapitalist sınıf öncülüğünde ayaklanan halk kitleleri  aristokrasinin egemenliğine bütün Avrupa ülkelerinde son verdiler.

Birbiri ardına ‘ulus-devlet’ler kurulmaya başlandı. Fransa’da Frank, Breton, Korsa, Galya kabilelerini tek bir çatı altında buluşturmakta yarar ve çıkar vardı. Burjuvazinin iktidarı millet (=ulus) kavramını üretti. Bütün kabileler feodal kimliklerinden sıyrılıp Fransız milletini (=ulusunu) oluşturdular.”

Bu hatanın benzerini Murat Belge de yapıyor. Bunda, tarih belgelerinin onların gençliğinden bu yana biraz daha geniş içerikli duruma getirilmesinin payı var, yani onların bu konudaki bilgileri eski ama bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.

Ulus-devlet oluşumuna hemen 1789 Fransa Devrimi’nin ardından geçildi. Fransa’nın diğer dilleri daha 1793’te yasaklandı ve kullanımları cezalandırıldı (ki zaten on binlerce kişinin konuşmakta olduğu bir dil, ancak böyle yok edilebiliyor).

1848 Devrim(ler)i bütününü irdelemek buraya sığmaz, ancak şunu söyleyelim: 5.000 yıllık dünya sistemi tarihinde halkların isyanı, devletin kuruluşunun başında beridir var ve ekonomik / politik olumsuzlukların epeyi birikmesinin ardından uzun dönemli periyodlarla her yerde ve her zaman yaşanıyorlar. Diğer bir deyişle isyan sınıflarüstüdür.

Artı:

Fransa’daki diğer uluslar feodal ve/ya (Almanya Germenleri gibi) proto-feodal filan değildi ve/ya Fransız Fransızları da ulus filan değildi. Yoktan tanımlandılar ama birincisi tanımlandığında, diğerleri tanımsız değildi veya dil savaşı hemen o zaman (1793’te) başlamıştı.

“Önce uluslar oluştu, sonra ulus-devletler mi kuruldu?,  sorusu saçma. Herbiri ötekini etkileyerek birlikte tarih sahnesine çıktılar.”

Hayır: Önce devlet oluştu, 5.000 yıl önce. Ulus; halk, budun, kabile, vd birçok birleştirici ve genelleyici topluluk adı dizisinde yalnızca bir moment oldu. Ulus-ötesi ise ABD’de daha 1776’da tanımlıydı.

“Bir ulus-devlet titizlikle korunan sınırlarla korunur. O sınırlardan insan ve ille de mal girişi çok sıkı kontrol edilir ve başka uluslardan kapitalistlerin mallarını getirip ulusal pazarda satmaları mümkün olduğunca engellenir. Bu bazan milli olmayan mal girişinin yasaklanmasıyla, ama çoğu kez gümrük duvarları ve gümrük vergileri ile sağlanır; yabancı ulustan kapitalistlerin rekabet güçleri milli pazarda zayıflatılır. Pazar darlığı çeken başka ulus-devletlerin olası saldırılarına karşı milli ordular beslenir ve bu milli ordular üstüne kahramanlık destanları düzülür. Oysa o orduların temel görevi milli sınırlardan yabancı malların ve etkilerin izinsiz sızmasını önlemektir.”

Hayır: Serbest bölge nitelikli ticari devletler 5.000 yıldır var. Onlar klasik politik devlete oranla gayet gevşek politik örüntülü. Dünya sistemiciler, bir devleti devlet yapanın temelde ekonomi mi, politika mı olduğuna hala bir türlü karar veremiyorlar. Onların derdi bizi germedi.

Hayır: Ticaret kimi savaştan çok kazandırdığı ve/ya bazı devletler savaşacak denli askeri güçlü olmadığı için, zorunlu olarak açık pazar devlet olmaya evrilirler ki bunun temel müsebbibi en çok İpek Yolu’dur.

Hayır: Rekabet bu denli kaba ilkelerle işlemez. Rakipler kimi kendilerini zayıflatır, kimi rakiplerini güçlendirir, çünkü ticarette kazançlı olan, savaşta kimin kazanacağı gibi hemen bir bakışta anlaşılamayabilir.

Hayır: Ordusuz devletler tarihte hep oldu. Vassallık haracı, savaşı yitirip talan edilme kaybını potansiyel olarak geçti mi, savaşmanın pek anlamı olmuyor. Örneğin Danimarka, Almanya’ya karşı 2. Dünya Savaşı’nda ordularını çekti ve işgal edilmeyi yeğledi.

Vurgu:

Hayır: Örnekler cımbızla seçilmedi. Konunun anahatları 10-30 başlık üzerinden yürür. Bunların 10’a yakını irdelendi, en azından bu bağlamda...

Bu ulus-devlet argümantasyonu, ironik bir biçimde kendi asla ulus-devlet olmayan ABD’nin idrar zoruyla post-1-modern dönem ürünü olan bir sahte-ideolojiyle post-4/5-modern dönemde yürütülüyor. O nedenle, bugünlerde basınımızdaki Türk-Kürt tarışması da ‘tarak-kelebek’ bağlamında yürütülüyor. O nedenle, enternasyonalist Engin Kürt nasyonalisti borazancılığı yapıyor, hem de Burkay gibi Kürt komünistleri buna tümüyle karşı çıkarken...

Evet moruk aydın abilerimiz. Bu memleketi TİP’ten beridir, 50 senedir düşünce kuburu kıldınız. Artık yeter. Bir de düşünce kabiri olmayacak geleceğimiz. Gidin ve gömülün...

Salı, Şubat 19, 2013

Radikal Blog ve Milliyet Blog



Radikal Blog Rapor 3

Fiili başlangıç:
RB: Eylül 2012
MB: Nisan 2006

Yazar sayısı:
RB: 3.193
MB: 8.069

Yayınlanan yazı sayısı:
RB: 14.733
MB: 403.212

Silinen yazı oranı:
RB: 3.247 / 14.733
MB: ? (Yayındaki yazı sayısı görünmüyor.)

Kategori sayısı:
RB: > 30
MB: > 150

Karşılaştır ve karşıtlaştır:

RB yazarları daha genç yaş ortalamalı.

MB (eski / duayen) yazarları ortalaması, emeklilik yaşını epeyi geçmiş durumda.

Yazarların eğitim düzeyi ortalaması benzer (> 10 yıl).

MB, Türkiye’deki ilk bloglaşma dalgasını yakaladı.

Her 2 gazete de bloglaşma süresi yakınında yönetim değişimi yaşadı.

Diğer gazeteler bloglaşmayı beceremedi, ülke düzeyinde blogcuları cezbedemedi. (Blogcu, gereksiz bir yönde erken ticarileşti.)

MB, daha avam-popüler-bayağı konulara da açık.

RB, politik yazılara daha açıkken, bu lümpen-politik bilinçsizlik durumunu belgeledi. Marjinallik ve ayrallık, Kürt ve eşcinsellik sorununa indirgendi ve onlara tekellendi.

Her 2 blog da, sinema gibi en popüler bir konuda bile sınıfta kaldı. ‘Sinema Blogları’ gibi bir portallaşme, kimsenin / hiçbir editörün aklına gelmediği gibi, yazarların metin-eleştiri düzeyi de oralara yaklaşamadı.

Her 2 gazete de, bu durumda (hem genel blog alanında, hem de alt-blog / sinema alanında) ‘trendsetter’ değil, ‘trendtaker’ olmayı kabullenmiş olmakta. Bu da, her 2 gazetenin (şu andaki) sahibi dolar milyarderi için de, gönüllü üstlenilmiş sıfatlı bir olumsuzluk olmakta: ‘Trendtaker’lar, neo-liberal piyasada er veya geç iflas ederler.

Dolayısıyla internet gazeteciliği şu sıralar, ne köşe yazarlığı gibi  alaturka-Tanzimat kökenli bir geleneğimizi, ne de avangard-gelecekbilimsel bir atağımızı simgeleyememekte ve her zamanki ‘altı kaval üstü Şişhane’ kırmalığında kalmakta.

Son-nokta atışı:

Bu ülke kültürel açıdan bereketli topraklar içerir. Cumhuriyet dönemi yazarlarımız bunun en büyük kanıtıdır. Bu ülke, dünya çapında çok yazar yetiştirmiştir (ama bunlar ne Pamuk, ne de Kemal değildir; Aziz Nesin’dir, Sait Faik’tir). Artı, 3 darbeye ve 3 liberalizme karşın hala da yetiştirmektedir.

Ancak artık, (son olarak yetişen 1968 ve 1978 kuşağı gibi) kendini zekat keçisi olarak ölümüne feda eden aydınlara değil, ileri zekalı ve ileri bilgili yazarlara gereksinim vardır: Bilgi güçtür, bilgi iktidardır (hangisini alırsan). Blog da öyle.

RB ve MB, soyutlama zekası ve üniversite genel kültürü eksikli yazarlar ve adayları yetiştirmiştir (MB’dan 6 yılda 20 tane kitaplı yazar çıkmıştır), 10.000 küsur tane. Bunlar, öğrenilmiş çaresizlik yaratacak denli hazin bir durumu sergilemektedir. Bunun nedeni de, 3. Dünya nezdinde Pamuk gibi kötü yazarlara Batı tarafından verilen ödüllerdir, o nedenle onun gibiler, aday adayları için birkaç onyıldır  örnek / kıble olmakta. Sonuç ortada. İmza bir yazar.

Dipnot: Ülkemizde konuyla ilgili ve nötr-ironik bir yazar örneği olarak, 1946’dan beridir aynı şeyleri yazıp aynı şeyleri (hatta 50 yıl boyunca aynı gazetede) yayınlayıp, üsüne bir de bunu açıkça belirtip, bunu politik eleştiri malzemesi konusu olarak kullanan Çetin Altan örneği mevcuttur  ki o bunu ta o zamandan beridir demokrasi konusunda bir epsilon kadar bile yol alamamamıza bağlamaktadır. Altan’ın zeka konusundaki ölçütü ‘morgtaki kadar beyin çalışması’, bilgi için ölçütü ‘köşe yazılarında gerçek istatistik kulanmak’tır (60 yıl önce bunu kendi uygulardı ama yeni yazılarında artık uygulamıyor, çünkü ‘yaş 70, (pardon yaş 90,) iş bitmiş’).

Pazartesi, Şubat 18, 2013

Politik Ateizm



2. Dünya Savaşı bitiminden beridir, tek tanrılı dinler konusunda global olarak tuhaf şeyler yaşıyoruz.

Reel sosyalizmin ateizm uygulaması engizitörce oldu. Bu da bazı insanların tek tanrılı dinlere geri dönüşünü yarattı.

ABD desen, nesi ciddi ki dini olsun.

AB’de, barış ve birleşme döneminde, hem ateizmin tarihsel zirve yaptığı bir dönem yaşandı, hem de AP’de bir tek ateist parti yokken birçok Hristiyan parti olması gibi, ironik ve paradoksal durumlar oluştu.

2. Dünya Savaşı ertesi kuşağın boşanma-çalışan kadın ailevi dönüşümü yaşaması ertesi oluşan 1968 kuşağının getirdiği başkaldırı dalgasını, onların kalesine onların kalesine bir güzel gol olarak gönderen kapitaistler, son 30 küsur yıldır üzerimize neo-liberalizm dalgasını sardılar. Bu dalganın bir ideolojik özelliğ, milliyetçiliğin ve şeriatçılığın (cihad kanadında da, Haçlı Seferi kanadında da) yükseltilmesi oldu. Bu da temel olarak, zaten son 350 yıldır tuş durumda olan İslam’ın kendi kendini bir daha kuburun ve kabirin dibine itelemesi oto-engizisyonunu yarrattı. Hristiyan taraf ise, giderek ateistleşmekte ki bu da muhufazakar-liberallerin aile kurumunun ırzına geçmesi gibi olağan bir durum.

Ancak, bu durumda reel sosyalizmin ateist engizisyonunun zorunlu olarak bir demokrat ateizm üretmesi gibi, bu yeni Müslüman-Hristiyan cihad-Haçlı Seferi engizisyonu dalgası, kendiliğinden bir politik ateizm yarattı. (Her 2 durumun da reaksiyonist tavırlar olduğu gözden kaçırılmıyor.)

Bu politik ateizm, kazanılabilir kolay bir kale olarak, acilen AB’de bir ateist parti koalisyonu yaratılması gibi yükümlülükler de edinmiş durumda çoktan. Eğer öyle olmazsa, 2050 olmadan (hem Müslüman, hem de Hristiyan) engizisyon bir kez daha kazanacak. Ha tamam, rönesans bir kez daha er veya geç gelecek ama kimbilir ne zaman.

O nedenle, bu politik atezimmin araba satın alabilmek için devrim veya ‘aileme kızdım, devri isterim’ 1968 oyun bahçesi hatalarını yinelememesi ve hakkını kaybedilirken geri kazanıp koruması gerekiyor.

Bu nasıl olur?

Adının öyle olması şart değil ama içeriği kesinkes ateist bir demokrat parti gerek. Ancak, pu partinin gerçekten demokrat olması gerek. Ne ABD’deki, ne de bizdeki 1950-2013 DP’lerinin olmadığı gibi, demokrat değil (yani adı demokrat da, içeriği ve edimi değil) değil.

Evet, negasyon felsefede olduğu üzere, politikada da işlevsel: Fransa Devrimi’nde kral değillenmişti, unutmayalım... Şimdi de (zaten öyle olan) politik din değilleniyor.

Başlamak için küçük ama önemli bir adım...