Cuma, Aralık 22, 2017

Death Stranding Projesi

Kojima ve takım arkadaşları, şu videoda neyin peşinde olduklarını anlatıyorlar (konuşmaların çoğu Japonca ve İngilizce altyazılı):
100 kişi sözkonusu. 100 kişi. En büyük film ekibi 200 kişiden oluşur. Kojima, oyun çıkana kadar bu kadroya en az 5 yıl maaş ödeyecek. İyi para. İyi sabır.
Kadronun yarısı oyun üretimi deneyimine sahipse, yarısı da farklı disiplinlerden geliyor, film yönetmeni, film oyuncusu, lens tasarımcısı, vd…
Adam öyle bir kariyer yapmış ki kadrosu neredeyse ona secde edecek gibi. Ancak, hala fazla kendini beğenmiş olduğunu düşünüyorum.
Kendisinin adını henüz anmadığı anti-Machinima yapım süreci dışında, dişe dokunur bir şeyleri yok ortada hala. Bu da, olayı giderek Cyberpunk 2077 açmazına taşıyor gibi.
İşin kötüsü, konsept alıntılaması, hem de feci olumsuz olarak, ergenleri intihar ettiren Balina oyunuyla geldi şimdiden. Oyunun konseptinin adı, balinaların ölmek için kendilerini karaya vuruşundan geliyor çünkü. Bunun da patenti yok. Hiç olmazsa özel ad tamlaması yaratabilirlerdi.
Son 1 yılda oyunun 3 sinemasal fragmanı yayınlandı. Ana öykü akışı konsepti, ancak üçüncüde belli oldu.
Ancak, Kojima şu konularda baştan açmazda:
Mikkelsen’in kötü  kahraman oyunculuk tiplemeleri, İngilizce bilmeyen Kojima’nın algılayamayacağı kadar büyük. Kojima, Japonca dünyasında ne kadar ünlü ise, Mikkelsen de; hem tür filminde, hem sanat filminde onu aşan global bir üne sahip. Üstelik, kendisi bir Danimarkalı.
Adam; reklam çekiyor, fenomen oluyor; dizi çekiyor, fenomen oluyor; öyle olunca da, oyun çekince de, daha çekmeden fenomen oldu. Tamam, oradaki tipi feci Hannibal apartması (yani bir kendini tekrar) ama adamın gülümsemesi, sinema tarihinin kötü adamlarının gülüşleri arasında efsane oldu bile çoktan. Adam, Batman’in Joker’inden berbat gülüyor. Öyle diyeyim, siz anlayın.
Yönetmen ise, kendini silikleştirmeyi yeğlemiş. Bu da; dizi çeken ABD’li yönetmenlerin alışık olduğu bir şey. Orada prodüktör-kreatör gibi acaip bir mevkideki, telif hakkı sahibi, herkese her dediğini yaptırıyor. Yönetmen sıfırlandı gibi yani.
3 fragman da, birer kısa film harikası. Bu doğru. Ancak böylelikle, fragmanların oyunu aşması riski doğdu. Bu son 8 yılda sık raslanan bir durum oldu çıktı.
Tüketicinin beklentisinin çıtasını çok yükseltmeyeceksin ki bulduğuyla yetinebilsin.
Sonuçta, bu belgeselle Kojima’nın ve Death Stranding’inin satış açısından epeyi dingildek bir duruma gittiğini, daha oyun piyasaya sürülmeden imlemiş olalım.

(20 Aralık)

Perşembe, Aralık 21, 2017

Felaket Yönetimi: Kriz Tipleri

Savaş, devrim, karşı-devrim, iç savaş, darbe, açlık, susuzluk salgın, ekonomik kriz, yanılmış devletin batışı, rejim değişmesi, sel, yangın, fırtına, deprem, uzun süreli elektrik kesilmesi, grev dalgası, talan dalgası, şu bu, hepsi insanlar için kriz yaratabilir.
Kriz durumlarının temel özelliği, standart biyografilerdeki olağan gündelik yaşama kesinti vermesidir. Ancak, en büyük krizlerde bile, yaşamları hiç değişmeden kalabilen istatiksel bir yüzde vardır. Bunun böyleliğini tüm örnekler göstermiştir. Devletler batınca bile, halk yaşamıştır örneğin.
Kriz matematiği kabaca anafor / türbülans  gibi bir iç dinamiğe sahiptir: Kriz bir süreliğine kendi kendini üretir, çoğaltır, sürdürür, durdurur, sonra da azaltır ve bitirir. Bu; 1 yılda da olabilir, 100 yıl savaşlarında olduğu gibi 100 yılda da olabilir, Avrupa Orta Çağ’ı gibi 1.100 yıl bile sürebilir. Ancak, üniversite kampüsündekiler, o krizden en az etkilenenler olarak, bilgisel yıkımın dışında kalabilmişlerdir.
Burada genel panorama şudur:
Ortalık normal insanların egemenliğine kalırsa, fazla statiklik toplumu krize sürükler; marjinalller çoğalırsa, fazla dinamiklik toplumu krize sürükler. Tarihin genel eğilimi, bu ikisi arasında değişen periyodlarda salınmasıdır. 5 bin yıllık tarihte en uzun dönemli siklus, 400 yıllıktır.
Krizler; makrodan mikroya, genelden özele, tümelden tikele, toplumdan bireye tanımlanabilir.
Krizlerin ve felaketlerin yönetimi; öncesinde engelleme çabasıyla (ama erteleme değil), sırasında zararı en aza indirgeme çabasıyla, sonrasında hasar tespiti ve tamiri ile yapılır.
5 bin yıllık tarihte her türden kriz-felaket, hemen hemen tümüyle listelenmiştir: Çünkü, o dönemlere ilişkin yazılı kayıtlar vardır. Bunların sayısı da, irili ufaklı binlercedir.
Bundan 50 yıl önce, insanlar yılda yalnızca 1 kere grip olurlardı, şimdilerde ihtiyarlar ve çocuklar yılda 10-12 kere, ayda 1 kere grip oluyorlar. Bu da, Avrupa Vebası gibi bir sonuca varabilir.
Epidemiyoloji, en bilimsel felaket bilimidir. Çünkü tarih, salgın hastalıklarla doludur.Son 50 yılda bunların kökü Dünya’dan kazınır gibi oldu, ilaçların etkisi tükendi, her çeşit salgın geri geldi yeniden. Bir salgın, milyonlarca kişilik bir kültürü Yeryüzü’nden silebilmiştir. 5 bin yılda yaşamış 100 milyar insanın 25’inin (yani dörtte birinin)salgın hastalık nedeniyle öldüğü kabul ediliyor.
Diğer büyük felaketler; savaş ve kıtlık, göreli daha az yıkım yapar, öyle yapmıştır da.
İnsan türünü bitirebilecek 2 büyük olgu var geçmişte:
200 bin yıl önceki Afrika kuraklığı ve kıtlığı ve 1945 Hiroşima-Nagazaki atom bombaları.
Gerisi doğum kontrolü yoksa, ölüm kontrolü olur, durumu.
Tarih, yeni bir ölüm kontrolüne ve felaket-kriz bütününe doğru pupa yelken yol alıyor. Ana parametreler; göç, ekonomik kriz, savaş. Potansiyel parametreler; su, gıda, enerji, nüfus krizleri. 21. Yüzyıl, bunlar ve bunların girişim saçaklarıyla (fiilin her 2 anlamıyla da) oyalanacak.

(20 Aralık 2017)

Batan Cumhuriyet’in Malları

Bu, bir kitap adı oldu.
1986’dan beridir, Türk Edebiyatı notları alırım. 2012 gibi, Edebi Dikmeler, Güzellemeler başlıklarında, epeyi edebiyatçının ve edebi eseri irdeledim.
Ancak, tam bir Cumhuriyet dönemi edebiyatı taramasını gözüm yemiyordu.
Sonra, Aralık 2013’te 1. Cumhuriyet gömüldü.
Onu; iktidar seçkinleri ve kitle elbirliğiyle gömdü.
Aydınlar ise, bozuk greyder gibi, yol açacaklarına, yolu tıkadılar.
Tabii ki bu ilk kez olmuyor.
1915 3 İstanbul’nun neredeyse aynısı bir 2015 3 istanbul’unu yaşadık ve sonra bu, 1. Cumhuriyet’in mezartaşı olacak bir, edebiyat eleştirisi projese kafamda doğdu, tohumlandı filizlendi, artık fide loarak, ağaç olsun diye, dikiyorum onu.
Cumhuriyet, Osmanlı döneminin ardılı. Osmanlı artığı yazarların bir bölümü Cumhuriyet’e adapte ve entegre oldular, hepsi değil ama. Mehmet Akif gibi sistemin dışına çıkmayı yeğleyenler de oldu.
Cumhuriyet’in ilk özgün yazar kuşağını, 1940 Kuşağı sayarım. Öyle sayan var saymayan var.
Cumhuriyet’in son özgün yazar kuşağını,  1983 momentli Orhan Pamuk’un ve Latife Tekin’in ilk romanları ile sayarım. Sonrasında, onlar dahil, tüm edebiyatçılar feci tozuttu. Bugün roman diye ortalıkta dolanan şeyler berbatın berbatı.
İşte, daha çok dönem üzerinde odaklanmaya çabalayacağım ama sonuçta onun üzerine de 35 yıl daha geçti. Onları da yok sayamam, saymayacağım da zaten.
1923-1983 dönemini, 1923-1963 ve 1963-1983 olarak asimetrik 2 parçaya böleceğim. Özelilkle ikincisinde sisteme karşı direnen sayılan yazarların bile, nasıl sistemin işbirlikçisi olduğunu, 1980-1983 kumpasına nasıl geldiğini, özellikle mümkünse, güncelerinden alıntılarla aktarmaya çabalacağım.
Yani bu, bir ölünün evrakı metrukesi ve patalojik anatomisi. Hasta öldü tamam, ama asıl derdi neydi?: Bunu edebiyat üzerinden izlemeye çabalayacağım.
Avrupa edebiyatından farklı olarak; bizde burjuva yazarı, sosyal(ist) realist yazar (köy romanını öyle saymıyoruz, bunu o dönemin yazarlararası polemiklerinden örneklemeye çabalayacağız), kuramsal yazar kümeleri 1-2 kişiyle ama o  da, onlarda da çok çok sınırlı olarak yaşandı. Sonuca ve batmış Cumhuriyet’e bakınca, bizce bu yeterince yaşanmadı.
Bir de, Sait Faik’in saptamasıyla, bizim aydınlar kravatı sola kayınca, kendini solcu sanmışlar. Kendini sosyalist eleştirmen sayan birinin, ona belirtmeme karşın, 20 yıl ve boyunca ve hiç ‘Estetik ve Politika’ okumadığını biliyorum örneğin. Ama bu adam, kendi sosyalist sayıyor hala.
Yani bizim yazarlar, öncelikle çok az okumuşlar.
Vedat Günyol’un; 100 oku, 10 yaz, 1 yayınla, kuralından habersizmiş gibi davranmışlar ama hepsinin onunla ilgili anıları bol kepçe mevcut.
Tahir Alangu, Galatasaray Lisesi’ndeki 1 sınıftaki 5 kişiye, ‘molla sen, sen, sen yazar olacaksın, günce yaz’ demiştir. Ve 1’i hariç, hiçbirinin günce kitabı yok ama hepsi gerçekten yazar oldu. (Not: anı veya otobiyografi, günce değildir.)
Artı, 1940-1980 arasıki en çok bilinen ilk 500 yazarda, günce yayınlamış 10 tane ya çıkar, ya çıkmaz. İş Bankası’nın nehir söyleşileri ile bu, tüm sanat dallarında biraz olsun aşıldı.
Bizim çıkışı verilerimiz ve anatezlerimiz şunlar:
Bizim yazarlar aşırı donanımsızdılar ama bunda ısrarcı idiler de. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp oysa.
Osmanlı’da roman, 5. sınıf Fransız yazarlarının 5. sınıf taklitleriyle başladı. (Bu ibare benim değil ama alıntının sahibini anımsayamadım.)
Örneğin eleştirmen Murat Belge, kendine kılavuz olarak Althusser’i seçti ama ‘Tarihten Güncelliğe’de, ne Benjamin’e, ne Lukacs’a, ne Adorno’ya, ne Brecht’e gönderme yapmadı. Gündelik kültürü estetiko-politik olarak okuyan marksist eleştirmenlik onlarla başladı oysa.
Adnan Veli gibi, taa 1940’larda İstanbul’un dibini ve arka sokaklarını yazan biri varken, kendisi görmezden gelindi. Ortalık Kemalettin Tuğcu melodramlarına kaldı. (48 yıldır fanatik bir Tuğcu okuruyum, belirtirim.) O nedenle, bizde realist yazar çıkamadı, dedim.
Daha 1905’te aşırı naturalist öyküler yazan Memduh Şevket Esendal, ödev verilmese kimsenin okumayacağı bir yazar. Bir araştırma kitabındaki 100 civarındaki kadın şairin hiçbiri onun adını veya kitaplarını referans vermemiş gibi örneğin (Bu, 2010 momenti.).
Dolayısıyla, bu kitabın ana izleği, her zaman olduğunca, negasyon olacaktır.
Negasyonlanacak 1,000 yazar ve 10 bin eser var ama toplamda en çok 200 tanesini irdeleyeceğim. Ona da ömrüm yeterse.
Bu kitabı, batan 1. Cumhuriyet’e, yeni faşizmin ve yeni engizisyonun geçmiş, halihazırdaki ve müstakbel kurbanlarına adayanlara, erken ölenlere, kaybedenler klübüne adıyorum.
Dipnot:
Mal; batan geminin mallarındaki mal, halka mal olmuştaki halka ve mal, ahırdaki mal olarak, kitabı maddi veya manevi meta kılanların malı olarak, vd, vb, üzere hepsi olarak okunabilir.
Geell vatandaaş geell, batan Cumhuriyet’in mallarına geell…

(20 Aralık 2017)

Matriyarkik Agnostizm: Mülksüzler ve Ursula K. Le Guin

Türkçe karşılığı, dişil bilinemezcilik oluyor.
Bu düşüncesel-kategori ile, 1990’da  okuduğum Ursula K. Le Guin’in ‘Mülksüzler’ romanında ilk kez karşılaşmıştım ve çok şaşırmıştım.
O zamanlar, henüz G-7, AB, ABD, Aydınlanma Çağı, hatta eski SSCB çökmemişti ama 1980 momentli neo-globalist neo-liberalizm Dünya’yı ezmeye 10 yıldır başlamıştı.
Sonra, aradan yıllar geçti. Tarih çöktü. 200 yıllık çöküş / gerileme dönemlerinden birine girdik, 11 Eylül 2001 momentli gibi diyelim.
O günden bu yana, devletler zayıfladı, küçüldü ve sayıları çok arttı. Bu durumda ayaktakımı / başıbozuk sürüleri dağıldı, Dünya’nın % 4-5’i mülteci oldu. Yeni Kavimler Göçü başlatıldı. Cahilliklerini ve aptallıklarını tüm Dünya’a salgın hastalık gibi yaydılar. Çünkü onlar, derede balık, havada kuş kadar çoktular. Ve onlar, hakir, zalim, korkaktılar…
Sonra da; rasyonalizm, pozitivizm, şu bu çöktü. Onun yerine faşizm ve engizisyon geldi.
Tarihte AB’de 4 farklı yerde ve zamanda 4 ayrı engizisyon ve 4 ayrı yerde ve zamanda 4 ayrı rönesans kayıtlı. En sonuncusu, Aydınlanma Çağı momenti idi. O 1945 gibi bitti.
Tarihte anti-faşizm tanımlı değil, çünkü uygulanamadı. Reel sosyalizm tipi anti-faşizmin kendisi; zaten gayet Stalinist, gayet Hitlerist ve gayet faşist oldu çıktı.
Ondan sonra, o Aydınlanma’nın artıkları inişle sürdü. 1945-1980 arası sol, ilericilik, batan tarihin ışığının (Aydınlanma’nın) son parıldayan anları denilen bir dönem olarak geldi geçti. Sonra da bu, 1980 dalgası geldi. O da geldi geçti ve 2015’ten beridir global bir fetret devrindeyiz, kısacası Yeni Orta Çağ’dayız. İşin en boktan yanı gelmedi henüz daha yani…
1945-12015 arası aynı zamanda; 2. Sanayileşme’nin 9 öncü momentinin yükselişi, uzaya gitme, robotlaşmaya geçme, vd biçimlerinde tezahür etti.
Buna Bilgi Çağı da dendi.
Duygunun yerini; bilgi, düşünce, zeka, vd almaya başladı. Örneğin, sanatsal bilimkurgunun yerine, bilimsel gelecekbilim ağırlık kazandı.
İşte bu dönem, tıpkı 800 Şarlman Fransa premature rönesansı gibi, 70 yıllık bir premature rönesans oldu. Erken doğan dayanıklı olmadı, öldü, sizlere ömür, bilginin başı sağolsun, şimdilik, 200 yıllığına falan.
Benzeri ve kayıtlı ilk dönem, Sokrat, Platon, Aristo çizgisi üzerinden Antik Yunan’daki aydınlanmanın yükselişi ve çöküşü geldi. İronik olarak, bunu da her 3’ünün arzuyla talep ettiği, Persepolis işgali getirdi. Aristo’nun öğrencisi olan, ne Spartalı, ne Atinalı, ne İyonyalı olan Makedonyalı İskender, Antik Yunan’ın tozunu attıran Persler’i yendi, başkentlerine yerleşti, vee bir Persli gibi yaşamaya başladı, vee erken öldü mü, öldürüldü mü hala belli değil. Bu işte Aristo’nun da parmağı olduğu söylenir.
Yine ironik olarak, uygarlık odağı bu kez, Ne Atina’da kaldı, ne Makedonya başkentine yerleşti, ne de Persepolis’te kaldı. Gitti İskendireye’ye. Gerisi ise toptan çöktü. İskenderiye kütüphanesini Sezar yakana kadar, global bilgi merkezi oldu.
Bu süreçler dizisi boyunca; hedonizm, agnostizm, kinizm, skeptizm, vd gibi uç ideolojiler ve felsefeler üretildi.
Yani, agnostizmler tarihte tekerrür eder, en çok da bu türden çöküş dönemlerinde eder.
Dolayısıyla, 1970-1980 momentili Mülksüzler üzerinden Ursula K. Le Guin, bir arkaik / arketip dişil bilinemezci oldu, diyoruz, Yeni Orta Çağ’ın erken öten tavuğu olarak.
Neden mi?
Çünkü romanın baş kahramanı bir erkek. Gnostik, rasyonel ve bilimci olan o. Karısı ise; hafif bir antropolojik mistisizm, romantizm, idealizm, animizm ve hatta artı gayacılık (Gaiaism) üzerinden bir agnostik.
Soyut, ideal, ölü kadın kahraman Odo’nun ise, baş harflerinin birleşimi Lao ediyor (Laio Asieo Odo). Yani, Lao Tzu’nun Lao’su. Yani, Mülksüzler’in ideolojik yarı-annesi taoizm’in Lao’su. Ve o, bir erkek. Bu arada, ikinci yarı-anne olan anarşizm ile taoizm sentezinin ilk kullanım patenti de Lu Guin’e ait, hala öyle üstelik.
Bunlar, Le Guin’in toplu bilisizliğinde (collective unconscious) varolan yansımalar. Burada dişil bilinçaltı diyebiliriz.
Le Guin, o romanında da, başka kitaplarında da, özellikle düzyazılarında bile, taoizmin gizemlimsi (pseudo-mistic) yönünü ele alır ama eksi varlıkçı ve varolan biçimiyle Evren’in yaratılmış olması gerekmediğini içeren yanını anlatmaz, ağzına almaz. Günümüz cihadının ve Haçlı Seferi’nin antitezi ve panzehiridir oysa o tezler.
Bu durumda, Tanrı var olamaz. Çünkü, Evren kendi kendine var olabiliyorsa, tektanrılı dinler yok olur.
Evren kendi kendine var olabiliyorsa, bilgi haydi haydi kendi kendine var olabilir.
İşte bu, tüm yerleri ve zamanları kapsamış, Asıl ve Yeni Orta Çağ’cı agnostizme karşı, bir meta-gnostizm’dir. Yani, insan herşeyi bilebileceği gibi, hiç bilinemez sayılanları ve var olmayan bilgileri de bilebilir
Diğer bir deyişle: Bilinenleri bilmeyen biri, bilinmeyenlerin bilinemeyeceğini bilemez.
Oysa Shevek’in karısı Takver bilinemezcidir, hissedici-sezgici arası bir momentte salınır.
Düşünmez, hisseder yani.
Kocası, ev-gezegenlerinin en büyük politik bunalımın yaratıp, kellesini koltuğa aldığında, o kendi çocuğunu düşünür ve bunu kocasına itiraf etmekten çekinmez.
Sonra da biz erkekler, kadınlar uterusları ile (vajinaları ile değil), düşünürler de değil, hissederler, deyince seksist sayılıyoruz nedense.
Le Guin, özellikle Daima Eve Dönüş ile bu dişil bilinemezciliğine tavan yaptırır.
Onun gibiler, eril olsun, dişil olsun, erkek olsun, kadın olsun, ‘asla ev yok’u hiç anlayamazlar bile değil, bunu dinlemezler bile.
Sonuçta Le Guin, bir tür önseziyle Yeni Orta Çağ’ın karanlığına tapan ve ona secde eden biri olur çıkar.
Sonra da erkeklere olunacak kitap olmak kalır, annelerine, karılarına, kızlarına, bacılarına karşın, karşıt, vd, vb…
Gnostik olabilecek kadınları da, en baştan kadınlar katlederler zaten, beyin olarak, yürek olarak, uterus olarak…
Ama tarihte analar gibi Rosa, Emma, Hannah, Ulrike vardır. İşin tuhafı hepsi Alman ve Musevi kökenlidir.
Bunlar, aynı zamanda Einstein’ın, Freud’un, Marx’ın erilliklerinin de antitezi olmuşlardır çoktan…
Öyleyse, şimdi ve burada:
Ursula’ya çaat çaat diye, 2 Yeşilçam tokadımızı çakarız, sevgili 4 kadın ustamıza da saygı selamlarımızı çakarız…
Ve dalarız o agnostizmin anasının uterusuna…
Bilgi, dahiler olmadan da sağ kalıyor, hem de 2 milenyum boyunca, hem de o bilgiyi inkar edenlerin beyinlerinde kuşaktan kuşağa aktarılarak. Eratosthenes bunu kanıtladı ve açımladı.
O zaman bilgi öldürür. Bilgi sahibini değil, bilgisizliği ve bilgisizleri.
Bu ölümüne bir savaştır ve sonul kazananı olmayacaktır, 5 milenyum daha öyle en azından…
Yani bu, bir toptan savaş, bir imha savaşıdır…
Öldüremeyeceksen, yenileceksen, kaç o zaman… Aristo gibi düşmana biat etme…

(20 Aralık 2017)

6 Sözcüklük Öyküler: Hemingway ve Kafka

Hemingway: Yaşlı adam ve Deniz:
“Adam balıkladı. Köpekbalıkları yedi. Kılçık kaldı.”
İngilizce:
“Man fished. Shark ate. Fishbone remained.”
+
Kafka:
Başkalaşım:
Önnot: Öncelikle Başkalaşım, Dönüşüm veya Değişim değil. Biyoloji terimi olarak metamorfoz, 1970 TDK sözlükte başkalaşım ile karşılanır.
“Adam böceksedi. Açlıktan öldü. Çöplüğe attılar.”
İngilizce:
“Man insectified. Hunger killed. Thrown garbage.”
Not: Kafka, Açlık Şampiyonu ve Ceza Sömürgesi ile toplama kampını öngördü ama nedense çöplük metaforunu hiç kullanmadı. Oysa o da bir yazar olarak, bir aydın olarak, bir Musevi olarak, akvaryumdaki gibi, toplumun çöpçü balığı idi, yani başkalarının bokunu yiyordu ve onu kaymak yapıyordu. Burada bok ve çöp aynı şey, metafor olarak, ahlaki olumsuzlama olarak ama mantıksal negasyon olarak değil.
+
Artnot: Bir önceki salvomda, ikinci Feneon dalgası ve birinci Hemingway dalgası birarada geldi ve epeyi yazıktırdım. Bu kez de yeni bir dalga geliyor gibi, çünkü bunlar dün gecenin içinde yarı uykudayken aklımdaydı ve sabah onları hatırladım, daha doğrusu onlar kendilerini bana hatırlattılar.
Bu kezinde, örnekler gerçekten muazzam yoğun-açıkseçik oldu.
Hemingway ve Kafka’nın asıl metinleri, asıllarında çok uzun, Feneon olarak kısa, 6 sözcüklük olarak çok-çok kısa sayılır.
Not: Aslında çok-çok kısa sayılan Feneon ve 3 satırlık öyküleridir. 3 satır maksimum 200 tıklama, Hemingway o dilde yazdığı için, 6 sözcüklük öyküler, boşluklar dahil, maksimum 30 tıklama olur.
Kısa ve çok-çok kısa metinleri anlamak için, üniversite mezunu olmak, ve alıntı-özet / kotasyon-sinopsis metni daha önceden okumuş olmak gereklidir ama Yeni Orta Çağ, okurdan da, yazardan da olağanüstü çabalar bekliyor çünkü, bu yoğun karanlık başka türlü aydınlatılamaz, lazer ışığının gücü ve yakıcılığı gerekli artık.
Bu arada, aynı metni Türkçe ve İngilizce yazınca, çok-çok sonuçlar çıktı ortaya. Demek ki artık İngilizce yazabiliyorum ama Türkçe için olduğu üzere, böyle yazmanın başında çok-çok kısa yazabiliyorum.

(19-20 Aralık 2017)

Minyonlar ve Halklık

Minyonlar, bir çizgifilmdir.
Ondan ayrı yapılan bir kısa çizgifilmde minyonlar, evrilirlerken hep kötü ustanın / liderin arayışındadır.
Ancak, feci sakardırlar:
Önce dinozoru, sonra ilkel insanı, sonra diktatör firavunu, sonra Dracula’yı usta seçerler ve sakarlıklarıyla onları ölüme yollarlar.
Onlar ki derede balık, havada kuş kadar çokturlar hesabı, minyonlar da çoktur.
Bu da bana doğrudan hakların en kötü olan lideri, en çok yalan söyleyen lideri seçip, sonra da onu bir güzel gömmelerini çağrıştırıyor.

(20 Aralık 2017)

Eksi Sayılar, Varlık, Hiçlik, Ma

Önnot 1:
Tamam, yoğun düşünmek panik atak ve ürtiker yapıyor ama yoğun düşünmeyince bunu düşünemiyorsun işte: 8 saatlık bir düşünce maratonunun ardından uyumaya yatınca, bu düşünce beynimde parladı, ben de söylene söylene, yorgun argın kalktım yazdım.
Önnot 2:
Bu metin, hem felsefe, hem de günce alanına giriyor.
Anametin:
Eski sayılar, adı üzerinde, eksi imli sayılardır.
Birden kafama şunlar dank etti:
Eksi 2’den eksi 3 çıkınca, sonuç artı 1 olur. Yani, bir eksi varlık, kendini sürekli tersyüz ederse, parçalarsa, bölerse, sonunda varacağı yer varlık olmak oluyor.
Ben de bunca yılın ardından neden durup dururken kendimi gayet insan hissettiğimi yadırgayıp duruyordum.
Bu bölünmeye şizofreni, bu kendindeki insanı eksiltmeye, daha doğrusu öldürmeye, japon modern dansı olan butoh terimi olarak ma deniyor. Ma; Japonca’da ayrılık, boşluk gibi anlamlar içeriyor.
Bu, ontoloji aynı zamanda: Negatif varlığın, negatif egzistansın, negatif ontos’un ontolojisi.
Bendeki negatiflik, id ile süperegonun yer değiştirmesi ile de vakiydi. Sonuçta, tüm artıları eksi, tüm eksileri artı kılmak, tüm seriyi / diziyi eksi 1 ile çarpmak olur. Bu da, basit bir matematik işlem olur. Yaşaması zor olur tabii: Benim gibi 43 yıl sürüm sürüm sürünürsün.
Not 1: Oliver Sacks’in kendinde negatiflikten pozitifliğe evrimi; yaşlanma, terapi ve (o yaşta) aşık olmanın toplum tezahürü imiş ve bunu yeni öğrendim. Ben de; yaşlanma ve terapi var moruk aşkı yok henüz ama.
Not 2: Yaşlılıkta nasıl aşık olunur?, onu bilemiyorum, çünkü literatürde böyle bir şey okumadım. ‘Altın Göl’ filmleri gibi şeyleri kastetmiyorum. Yaşlılıkta gerçekten nasıl aşık olunur?, veya yaşlılıkta aşık olmak ne menem bir şey olabilir?, olanı kastediyorum.
Ancak bu bende çocuk ve hayvan sevgisi tezahürü olarak oluştu, bunu da daha önce notladım zaten.
Ama en önemlisi:
Şubat 2017’deki ağır hastalığımın ardından, her tür otodisiplini bıraktım. Kendime doğma ve yaşama hakkı tanıdım. Bunun için kendimi kendime borçlu duyumsadım.
Bunlar, geldi geçti, deldi geçti.
Bugün kendimden 25 yaş genç bir erkeğe, yaşlılığın vermek olduğunu anlattım. Anlamadı, daha doğrusu dinlemedi bile. Çünkü, 32 yaşında yaşama ve sevilmeye hala aç, hiç yaşamamış ve hiç sevilmemiş çünkü.
Yeterince sevdim. yeterince sevildim, yeterince seviştim, yeterince içtim, yeterince yedim. Hatta epeyi zaman yeterinden ve haddinden fazla böyle oldu.
Yeterince yazdım da:
35 kitap 100 oldu, 100 kitap 300 oldu. Ve durdum. Kendimi durdurdum yani. Kendim durdurduktan sonra da, yazma hızım düşmedi üstelik. (Bu, bana epeyi garip geliyor ama beyin motorum daha soğumadı herhalde.)
Şimdi değilse ne zaman?, diye sordum kendime.
Bir de ülke bitmiş, global tarih bitmiş, ben de gebermeden asıl yaşamak saydıklarımı, ucundan kıyısından yaşayayım, dedim. Aşk da bunlardan biri…
Ama genç işi, ama yaşlı işi…
Bu bir başlangıç momenti ve bir eksodus.

(20 Aralık 2017)

Murakami, Koşmak, Yazmak

Murakami, 2017 itibarıyla, Türkiye’de çok-satar bir yazar.
Ana yazı alanı roman.
Bu kezinde, monografik-otobiyografik olarak, koşmak ve yazmak üzerine bir kitap yazmış:
Koşmasaydım, Yazamazdım.
Beni ikna edemedi.
Bu kitabın satsın diye, ün olsun diye, para getirsin diye yazıldığı çok açık.
Bu kitabın yazmak üzerine bir kitap olduğu da çok açık.
Umberto Eco da benzeri bir kitap yazmıştı ama konuyu bu kadar zorlamamıştı. Okuuru aptal veya cahil yerine koymamıştı, bu öyle yapmış.
Murakami, kendisinin maraton koştuğunu belirtmeye bir kitap ayırmış.
Ancak, ilk katıldığı maraton, şirket parasıyla gidilmiş turistik bir turda, Yunanistan turizm reklam broşürü için yazı yazmak için bir maraton, hem de Atina’dan Maraton kentine veya savaş noktasına kadar: Reklamın ve garanti best-seller başlığının buram buram kokusu var bu maratonda. Çünkü, o mesafeyi yürüseydi de olurdu ama kitabı bu kadar satamazdı.
Not: Maraton, olağan bünyeler için koşulduğunda öldürücü olabilecek bir mesafeyi, 42.195 metreyi kapsar. Maratoncuların da çoğu, kandaki oksijenin ve glikozun maratonun bir noktasında bitmesiyle, maraton duvarı denilen bir çarpma yaşar.
Düşünün ki bir yazar, çok satacağım diye, kendi yaşamını tehlikeye atıyor. Bunun da, canlı bombayım diye ortalığa çıkan, ezeli-ebedi ergen Youtuber’ların davranışından farkı yok, onu da herhangi bir polis vurabilirdi kolaylıkla.
Kitabı kapattığımda Murakami’nin, yazmanın da bir maraton olduğunu, hatta başlayan ve bitmeyen bir maraton olduğunu yazıp yazmadığını okumamıştım daha. Ancak, benim için hep böyle oldu, çünkü alaturka ustalarımdan bunu daha yolun başındayken okumuştum.
Murakami, bedensel açıdan disiplinli ve otodisiplinli biri ama. Maratondan önce, epeyi hazırlık yapıyor.
Ancak, kitabı feci deparlı ve feci hazırlıksız, bildiğimiz çalakalem yazılmış yani.
Ve klasik bilgidir:
Maratonda depar atılmaz.
Şerh: Bildiğimiz kadarıyla, maratonda depar atmaya kalkan ilk ve tek kadın atlet, ABD’li bir kadındı. Antrenörü, en güçlü rakibini ancak ve ancak son 200 metrede depar atarsa geçebileceğini söylemiş. O da öyle yapmış, kimseye çaktırmadan sprint çalışmış ve kadınlarda olimpiyatta altın madalya kazanan ilk ABD’li olmuş. Ancak kendisi, bunun için doping yapıp yapmadığını yazmamış. Çünkü kendisi, hala ilk ve tek. Bunun diğer bir versiyonu olarak, 1,5, 3, 5 kilometre gibi orta mesafeli koşularda Etiyopyalı erkekler, hilemsi bir şey yapar: Finale 3 kişi kalır, içlerinden biri asıl kazanacak olandır ama kim olduğu baştan hiç belli değildir. Öbür 2’si bir o, bir öbürü habire başa geçip diğerlerini yorar. Son turda üçüncü, yarışta açık ara öne geçer ve kazanır.
O nedenle Murakami, maraton koşan yazar tipini canlandıran bir artiz olmuş.
Bildiğimiz, ‘gibi yapmış’ yani…
Not:
1995 sonrasında, Türkiye’de Dünya’da da 1 yılda basılan ilk roman sayısı üsselce arttı, çünkü dijital yayıncılık işi çok kolaylaştırdı. Murakami, tarzıyla kendini onların arasına katmış.

(19 Aralık 2017)

Çarşamba, Aralık 20, 2017

Zarrab Davası Noktalanıyor

Bu metin yazılırken, son oturum başlamış ama naklen yayına geçilmemişti.
Jürinin hemen ilk anda karar alması beklenmeyebilir.
Önemli son dakika momenttlerini bir listeleyelim:
“Bugün jürinin karar için değerlendirmelere başlaması bekleniyor.
…
Davanın dünkü oturumunda iddia makamı ve savunma kapanış konuşmalarını yapmıştı.
…
Öte yandan Atilla'nın avukatları, dünkü duruşmada kanıtlar arasında yer almayan bir BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) raporuyla ilgili olarak Atilla'ya soru yöneltimesinin hatalı yargılamaya girdiğini iddia ederek, davanın düşürülmesi talebinde bulundu.
Savcılığın bu talebe New York saati ile 17.00'a kadar cevap vermesi bekleniyor.
Ancak Atilla'nın avukatlarının bu girişiminin kabul edilmesi beklenmiyor.
Bu sırada davanın 12 jürisinden 2'si Yargıç Richard Berman tarafından değiştirildi. Jüri üyelerinden birinin çok önceden planlanmış seyahati, diğerinin ise yüksek ateş nedeniyle değiştirildiği açıklandı.”
Bu ilginç. Sonuçta, davanın 21 Aralık 2017 Cuma ABDSİ 12:00’de nacak bitebileceği baştan belliydi.
Yargıcın ve savcının aynı tarafta olduğunu varsayarak, bu değişimin jüri kararını ceza yönünde etkilemesini tahmin ediyorum.
Dava, beraat kararı ile biterse, AKP başımıza kalır.
Dava, suçludur kararı ile biterse, AKP’nin gitmesi 2 yılı bulabilir.
2 yıl bekleme, 2 yıl yargılama, süresinin üzerine 2 yıl binerse, bu 2 yılın çok-çok ağır pres altında geçeceği kesin demektir.
Para yok, muhalefet yok, savaş var, ölü var, içeriye ve dışarıya göçmen var, iktidar seçkinleri mırın kırın ediyor çoktandır, askerler durumu kabullendiler, internet basın sansürünü geçersizledi…
AKP çatırdayacak değil, çatırdadı bile çoktan…
CHP duyumundaki, 1-2 bakan tüyerse, gerisi çorap söküğü gibi gelir.
Küpler devrilir, biz de altında kalırız.
Kaldık bile…
Bundan sonrası, sabun veya tuvalet kağıdı olmak arasında gider gelir.

(20 Aralık 2017)

İngiltere'nin en büyük uçak gemisi su alıyor

Zaytung haberi gibi…
Ah kraliçe, vah kraliçe…
Bir zamanların topraklarında güneş batmayan imparatorluğunun şu anki durumuna bak:
En ileri askeri teknoloji gerektiren uçak gemileri su alıyormuş.
Haber şöyle:
“İngiltere Savunma Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, uçak gemisinde yapılan testlerde şaft milinin su sızdırdığı belirlendi.”
Gemici tabiriyle şöyle:
Tekne kıçtan su alıyor.
Haberin devamı ise daha da komik:
“Yapımı 8 yıl süren ve 3 milyar 100 milyon sterline (yaklaşık 4 milyar 200 milyon dolar) mal olan HMS Queen Elizabeth'in tamir masraflarının da gemiyi inşa eden şirket tarafından karşılanacağı belirtildi.”
Yok canım, ne gereği var?
Baksana adamlar, gemiye kraliçelerinin adını koymuşlar. O ödesin parayı cebinden… O da dolar milyarderi üstelik…
Gemi, Temmuz 2017 sonunda denize indirilmiş.
Bizdeki orası burası ilk 1 yılda garanti bozulan yeni evler gibi, bunların da yeni uçak gemisi 5 ay dayanmamış.

(19 Aralık 2017)

Film Eleştirmeni Olarak Otoportrem

Oğuz Atay’ın belirttiği üzere, bir yazar olarak bir tasvir çiziyoruz ve o tasvirin içine kendimizi de yerleştiriyoruz.
Aynı zamanda ek olarak, o çizdiğimiz tasviri kendi varlığımıza da çiziyoruz. Buna, tarih-otobiyografi ilintisi olarak bakılabilir.
Bunun açımlaması şudur:
Eskiden bir yazara, bir sanatçıya, bir aydına, hepi topu didaktik bir ahlak yüklemesi yapılırdı. En geç 1885-1930 arası için böyleydi, diyelim.
Sonra tarih bilinci geldi. Sonra otobiyografi bilinci geldi. Sonra eleştiri bilinci geldi (ki bunu Benjamin-1930 momenti için yoktur ve biz o çizginin devamıyız). Sonra popüler kültür ürünlerinde ‘onlarla özdeşleşme yoluyla (yüksek dozda zehir alıp bağışıklık kazanmak gibi) onlara yabancılaşarak onları aşma’ geldi ki  bu, 21- Yüzyıl neo-entelektüel’inin niteliklerinden biri oldu.
Bunları parça parça eyledim ve bunlardan yap-boz ile epeyi çeşit eleştirmen tipi çıkardım. Şu anda Türkiye’de de Dünya’da da en son çıkan popüler kültür ürünlerinin tüm sanat dallarındaki örneklerini eleştirebiliyorum ve eleştirilerim günü gününe geçerli çıkıyor, özellikle de estetiko-politik yoluyla yaptığım gelecekbilim tahminlerim.
Buraya şöyle bir rotayla vardım:
Hep düzyazı, deneme, eleştiri (günce mektup dahi olarak) kurmaca-dışı alanlarda yazdım. Bu, bana akıl yürütmesi açıkseçik yürüyen ve sıkı mantık örüntülü metinler yazmayı öğretti.
Çok yazdım: 1984-2017 arasındaki 34 yılda 40 bin sayfa kadar çok.
Sanat filmi seyretmeye, televizyondaki programlarda haftada 2 olan, yönetmen ve ülke sinemaları örnekleri sayesinde 1986’da başladım. Yani diğer bir deyişle, gençken İFF filmlerine bilet parası veremeyecek durumdaydım, şimdi verebilirim ama hala vermiyorum. Ev sinemasını yeğledim.
Ek olarak, korsan film furyası döneminde, parasız ulaştığım tüm Dünya ülkeleri ve yönetmenlerinin (çektiklerini kendilerinin bile unuttuğu) filmlerini seyretme fırsatı da buldum.
Yazı tempom ise şöyleydi: 1984 Ocak’ta sürekli yazmaya başladım. Teki bile atılmayası satırlar yazmam tam 10 yıl aldı, yani Dostoyevski’nin masa başında dirsek çürütme süresi olarak saptadığı aralık için haklıymış.
İlk atılmaz film eleştirisi metnimi, Fassbinder hakkında 1993 sonunda yazdım, yani tam metinli sinema yazmak da 10 yılımı aldı. ‘Fassbinder Planları’ adını verdiğim bu yaşam-film momentleri çakışmalarını yazmaya 24 yıl sonra bile hala devam ediyorum.
En başından beridir; marjinal, avangard (hem eleştiri türü olarak, hem seçilen filmler olarak böyle), Siyad-dışı çizgide film eleştirileri yazdım. Bana hala ilginç gelen bir biçimde, epeyi bir bölümünü matbu olarak yayınlatabildim de.
Diğer tüm bilgi disiplinleri alanında da başıma geldiği üzere; tarih o zamandan sonra çok değişti, sinema o zamandan beri çok değişti, ben o zamandan beri çok değiştim. Bu değişimlerin büküm bölgeleri, her zaman birebir çakışmadı. Ancak, eğer 3’ü birarada gitmeseydi, o zaman kendimi şu an eleştirmen saymazdım, çünkü sürekli yazıyorken bile, kendime 10 yıl falan, yazar değil, yazan dedim ve bu, güncelerimde kayıtlı.
1995-2005 dönemi aynı zamanda, sinemanın ikinci yüzyılının ilk 10 yılı, sinemanın onlarca metamorfoza birden girdiği, post-2-modern dönemin 5.-15. yılını kapsar bir dönem oldu. Eleştirimin avangardlığını ağırlıklı olarak, bu ivmeli metamorfoza borçluyum.
2005-2010 gibi ise, artık usta olmuştum. Yani, 1993-2004 arası, hem çıraklık, hem kalfalık dönemimin içiçeliği oldu.
2017 Aralık gibiki momentte, 150’şer sayfalık 10 tam sinema kitabı yazmış durumdayım. Sinema metinlerim ise, onun 2 katı olacak biçimde, 3 bin sayfayı geçmiştir.
Sinema-film metinlerinin dışında; dizi, klip-reklam ve çapraz medya konuları da var ve onlar bir yanlarıyla sinema alanının içinde. Onlar da, kabaca 5 kitap eder.
Sinema ve fotoğraf eleştirmenliği, disiplinlerarası ve çokdisiplinli bir yazar olarak, uzmanlığa en yakın durduğum 2 alan.
Sinema filmi hiç çekemedim ama fotoğraf sürekli çekiyorum.
Sinema eleştirmeni olarak, kendim eleştirdiğimde 8/10 veremeyeceğim filmi yapmam derim ve bu da, aşağı yukarı hiç film yapmadan ölmüşlük demek olacak benim için.
Şerh: Vine video türü örnekler hariç.
Not: Vine videonun ve vlogun belki de hiç sinema filmi olamayabileceği olasılığını epeyidir düşünüyorum ama bu, beni onları yapmaktan alıkoymaz.
Son 7 yılda  sinema hakkında en çok dizi alanında yazdım, çünkü HBO türü çizgiler sinemayı metamorfozladı.
Son 1-2 yılda da, bilgisayar oyunu sinemasal fragmanı üzerinden, çapraz medyanın sinemalığı üzerine yazdım.
Not: O fragmanların yaratıcılık duvarına tosladığını imlemiş olayım: 2017 gibi diyeyim.
Çıkış:
Sinema bitmez ama yaşam biter. Yazmış olacağım eleştiri de bitecek yani. O güne dek de, çapraz medyanın bir sonrasını ve holografik sinemanın ilk ipuçlarını göreceğime ve yazacağıma eminim.
Not: Holografik sinemanın ilk ve tek örneğini, 1992 gibi bir bilgisayara oyunu fragmanı / demosu olarak İstanbul’da izlemiştim. Kovboylu bir şeydi.
Dipnot: Bu metni, Murakami’nin nasıl uzun mesafe koşarak yazabildiğini açımlayan kitabının hızlı okumayla bende bıraktığı izlenimler ertesinde yazdım.

(19 Aralık 2017)

Salı, Aralık 19, 2017

Felaket Yönetimi: Riyad Füzesi Patladıktan Sonra Sokağa Çıkmak

Haber şöyle:
“Sosyal medyada yayılan fotoğraflarda, başkent sakinlerinin patlama sesinin ardından binaları terk ederek sokağa çıktığı görüldü.”
Bu davranışın anlamı doğrudan, ben salağım ve öldürülmek istiyorum, demektir.
Sözkonusu olan felaket, füzeyle vurulmuş bir füze.
Füze vurulduktan sonra da, vurulamasaydı, 2 füze birden düştükten sonra da, sokağa çıkmak kendini hedef yapmaktır. Füze dediğin, sığınağın veya bodrum katının duvarını nadiren delebilir.
Yani bu durumda, dışarıya çıkmayacaksın, içerinin en derin köşesine kaçacaksın.
Ayrıca, çıkış noktalarının da iyice göreceksin ki, olur da çökme filan olur, o zaman da dışarı çıkabilesin.
Yani:
Bir bomba varsa, bir diğeri her zaman vardır (burada hem vuran, hem vurulan füze olarak, artı bugün değilse, yarın yeni füzeler olarak, çünkü artık 1 değil, 2, 4, 8 gibi 2’nin üsleri sayıda saldırı oluyor.
Bombanın patladığı yöne doğru asla gidilmez. İkincisi varsa, onun yakınına atılır genelde.
Telefon kullanmak, kendini elektronik hedef kılmaktır. Bomba / füze patlamışsa, en ilkel teknolojiye geri dönmek, en evla davranış biçimidir.
Bu olayı, yaşadıktan onra, gidip füze patlamasından yapılacaklar hakkında, sivil savunma kursuna katılman gerekir.
Vb, vb…
Yalelli yalel Arap’ın bunlarını hiçbirini yapmayacağı kesin, çünkü yapılmaması gerekeni yapıp, yapılması gerekeni yapmadığı kesin.

(19 Aralık 2017)

NEK: Nicel-Nitel Dönüşümleri: Basınç ve Sıcaklık

Pozitivist, olgucu, olaycı, deneyci, gözlemci, mekanik determinist bakış açısı paradigmasının en baştan, yani öyle kabul edildiği 1800’lerden beridir, ikilemi ve boşluğu var:
Elimizde şu denklem var:
P x V = n x T x R
Bunların birimlerle ölçülmeleri var.
Oysa, asıl gerçek öyle değil.
Bir: Basınç-sıcaklık ile atom sayısı-sıcaklık tümleşik tanımlar.
İki: Bunların birimleri farklı olsa da, denklikleri karşılıklı. O birim uymama da, araya R gibi epeyi kalabalık ünit katsayıları içeren epistemik bir arayüz sabit ile yok durumuna indirgeniyor.
Üç: Sıcaklık ve basınç, aslında elektromanyetik birer olay, yani bildiğimiz çekirdek fiziği olgusu. Burada birbirini iten denilen şey, elektronların aynı yükte olup, birbirinin içinden geçememe ilkesi. Bu da istatistik bir atom çapı uzaklığı tanımıyla örtbas edilmiş. Atom çapı sabit değil, çünkü elektronlar çekirdekte sabit değil.
Buradan varacağımız durum şu:
Einstein, Planck, Heisenberg de buna benzer bir şey yapıp, bilimsel evrime dogmatik kilit vurdu. Onlar da, ucundan kıyısından da olsa, kendi denklemlerinin geçersiz olabileceği durumlar olduğunu biliyorlardı.
Ama şunu bilmiyorlardı:
Bilim tarihi böyle dahi salaklıkları ile doludur.
Einstein, kendine bilimciler fetva vermediğinde acı çekti ama o da kendisininkine aykırı paradigmalara kilit vurarak başkalarına acık çektirdi, örneğin Gödel’e.
Olay, Gogh’un kardeşine yazdığı son mektupta, ‘yakını da insana böyle yaparsa…’ mealindeki bitmemiş nottaki gibi.
Einstein ve Gödel pekala iyi arkadaş olabilirler ama bu, Einstein’ın sırf bilim kilisesi rahibi taşak keyfi için, Gödel’i mezara göndermesine engel olmaz.
Bilimciler de insandır, deniyor ama olmayabiliyorlar da, yine Gödel gibi.
Etrmodnamik denklemlerinden kuantum denklemlerine kadar, bugünkü (aslında 100 yıl önceki) fizik dünyasının saçmasapan takıntılarla dolu olduğunu izliyoruz.
Bu metni okuyan hiçbir bilimci, yazdığımız konudaki epistemik açığı görmeyecektir, çünkü ona bakmayacaktır bile.

(18 Aralık 2017)

Altınını ABD’ye Emanet Etmek

Tavuğunu tilkiye emanet etmek denli, pervasızca bir davranış ama bunu Dünya’da yapmış olan, Türkiye dahil, çok ülke var nedense.
“New York Federal Reserve Bankası (ABD Merkez Bankası'nı oluşturan 12 bölgesel bankadan biri), tam 60 ülkenin merkez bankasına ait olan yaklaşık 70 milyar dolarlık altını Manhattan'da, yerin 5 kat altında, dünyanın en güvenli mahzeninde yaklaşık 80 yıldır hiçbir ücret almadan saklıyor.”
Ücret alacakmış bir de. Ciğerini almış ülkelerin adamlar, bir de bedava saklıyormuş diye yazmışlar.
2003 tarihli bir haber bu. O zamanki altın fiyatlarına bakalım:
“1 Ocak 2003 – Gram Altın: 18.30 TL – Çeyrek Altın: 32.00 TL.”
Bir de şu anki altın fiyatlarına bakalım:
“17 Aralık 2017 – Gram altın: 156.14 - Çeyrek altın: 258.02.”
Altın fiyatı 8 katı olmuş.
Dolar ise, 1,5 yerine kabaca 4,0 lira oldu son 14 yılda: 2,67 katı yani.
Bu da, en yukarıdaki değerin kabaca 3 katı demek. Şu an için 200 milyar doların üzerinde altın hala orada demek.
İşin en mavra yanı da, ABD yönetiminin o altınlara el koyma hakkını yasa ile kendine tanıması: Minareyi çalacak olan, kılıfını önceden hazırlıyor yani. (Kaynak: Rickaard, Kur Savaşları.)
“Son yıllarda, yükümlülüklerini karşılamak için kalite ve ABD’nin miktar açısından yeterli altın rezervi olduğundan şüphe ediliyor. Yetkililer, ABD’nin bir kısım borçları kendine ait olmayan, üstüne yattığı altın ile ödediği ya da kiraladığı söylentilerine cevap vermiyorlar. Nitekim, ABD’de saklanan altınların miktar ve kalitesi üzerine yapılan testlerin sonuçları da bir türlü açıklanmıyor.”
Çingene, kapıyı soyulduktan sonra kilitleyecek yani.
Ülkeler çoktan soyulmuş bile olabilir yani.
Not:
Bir: Bu arada, ABD merkez bankası Fed, toplam varlığının 10 katı falan borçlanmış durumda. En borçlu ülke bile, yıllık GSH’sının 2 katı borçlu, kriter olsun diye yazalım dedik.
İki: Epeyi ekonomi köşe yazarı bilmeden yazdı: ABD karşılıksız para falan basmıyor, bütün ülkeler gibi bono, tahvil, vd basıyor, o da karşılıksız, ayrı konu. Bunların IMF veya Dünya Bankası denetimi falan da yok.
Üç: Tüm Dünya’yı satsan, 10 yıllık GSH eder diye kabul edilir. ABD, kendininkini sattı ve yedi yani, borcu da henüz doğmamışlar ödeyecek yani, bizim Osmanlı ve Cumhuriyet  gibi yani.

(17 Aralık 2017)

Pazartesi, Aralık 18, 2017

Felaket Yönetimi: Global Grip Salgını Yoğuşması

50 yıl önce insanlar yılda 1 kez grip olurlardı. Artık, ingiltere gibi uygun iklimli koşullarda çocuklar ve yaşlılar hemen her ay grip oluyorlar.
Bu, üssel bir yoğuşma demek.
Bir: Bedenler sürekli virüs saldırısı altında ve immünolojik denge kendini koruyamayabiliyor, en azından bazı bünyelerde ve zayıf homeostazilerde.
İki: Muhtemelen daha önce de olmuş biçimde (1350 AB veba salgını), bu yoğuşma başka hastalık salgınları için de uygun koşullar yaratmış oluyor (ki veba salgının da çoklu hastalık olduğu sanılıyor artık).
Üç: Veba salgınına Moğol istilası neden olmuştu. Şimdiler de, büyük göçler var, hem de olmadık ülkeler arasında: Filipinler, Hindistan, Ortadoğu, Türkiye, AB, ABD rotası gibi. Resmen virüs derlemesi yapmak için uğraşsan, bu kadarını beceremezsin. Bunu da on milyonlar kişi yapıyor. Üstelik bir bölümü, geri de döndürülüyor ki Verhulst denklemi açısından bu çift yönlü geri-besleme demek.
Yani:
Salgın çığı gelecekse, çok-çok-çok hızlı gelebilecek ve bunun için önkoşulların hepsi, orta uzunluktaki süre (5-10 yıl) için geçerliydi. Moğol salgını, Çin’de başladı ki savaşın en büyük yıkımı da oradaydı. AB’ye gelmesi onyıllar aldı (1280-1340 gibi).
Eğer göç böyle giderse, çok değil 20 yıl içinde fglobal salgın beklenebilir.
Sorun, ‘o kadar global salgın araştırması yapıldı ama konuya bu yönden hiç bakılmadı gibi’de yatıyor. Salgın, bakılmayan yönden vuracak, tıpkı Suriyeli virüsünü bilmeden kapıp, başka nedenle bulunduğu hastanede ölen Türk doktor gibi (Nightingale).

(17 Aralık 2017)

Pazar, Aralık 17, 2017

Halklar ve Sorumlulukları

Almanya halkı, Hitler’e oy verdiği için, 2. Dünya Savaşı bitiminde yıkık bir ülkeyle başbaşa bırakılacaktı. Bu yapılmadı. Affedildiler.
1995 iç savaşında Sırbistan halkı, faşistlerin peşine takılıp, sivil katliamlar yaptığı için toptan uluslararası ceza mahkemesinde yargılanacaktı. Bu yapılmadı. Affedildiler.
Bence, bunlar uygunsuz veya yanlış.
Halklar haklarının sorumluluklarını taşısın.
Ve artı:
Ümmilik karşıtı olmayan halkın okulunu kapatacaksın.
Faşist veya engizitör partiye oy veren halkın oy hakkını elinden alacaksın.
Ütopyayı distopya yapan Asgardialılar’ın tepesine atom bombaları atacaksın. Buna önce 2 ABD kentiyle başlayacaksın: O, Japonya Hiroşima ve Nagazaki 1945 borcu.
Yani, her hakkın sorumluluğu da vardır.

(16 Aralık 2017)

Çiğdem Sezer Negasyonu: Kadın Şair Zırvası

Şairler yalan söylerler. En başta da kendilerine.
Ahan da örnek:
“Çiğdem Sezer: Kadın şairler şiire sahicilik kattı.”
Yahu, bir kadın kendine sahicilik katamıyor ki şiirine sahicilik katabilsin.
Betül Dünder’in derleme bir kitabı var:
100’e yakın yaşayan Türk kadın şaire, 100’e yakın standart soru sorulmuş. Onlar da yanıtlamışlar:
Sonuç şu:
Türk kadın şairleri; yaşamdan, kültürden, sanattan, şundan bundan bihaberler.
Bihaber demek, sahici olmayan demektir, ya da bilgili olunmadan sahici olunmaz.
Dönelim Sezer’e:
Daha fotoğrafta ofsayt var: Engine hülyalı (gerçekte bomboş) bakışlar. Erkek şair bakışı da böyledir nedense.
“Sana göre şair kadın sayısındaki artış modern Türkçe şiire nasıl bir katkı sağladı?
Bu artış bile başlı başına bir katkı değil midir? Nicel nitel tartışmasına girmeden.”
Değildir. Nerede çokluk, orada b.kluk olur çünkü.
Nicelik artınca, nitelik düşer çünkü.
Ya da:
Yağdı yağmur, çaktı şimşek.
“Şiir yazıyorum… Neye, ne kadar katkısı olup olmadığını neden ben düşünmeliyim?”
Ağaç diktin, neye ne kadar katkısı olup olmadığını düşünmelisindir, yoksa ağaç dikmemen gerekir. Ne ağacı dikeceğini de, o soruya göre belirlersin. Hangi tür şiir yazacağını da.
Çocuk yaptın, neye ne kadar katkısı olup olmadığını düşünmelisindir, yoksa çocuk yapmaman gerekir. Düşünmüyorsa, insan değil, kocasını eve kafeslemek için habire çocuk peydahlayan evkadınıdır, yani kendini o düzeye indirmiştir.
Çağdaş insan / bilgi toplumu yazarı; tarih bilinci, yazarlık bilinci, yaşamının anlamını sorgulama, ahlaki sorumluluk duygusu, vd nedeniyle, bunları kendiliğinden yapar.
“Bu “kendi olmak” çabası, elbette cinsiyeti içeriyor.”
Hayır, canım içermiyor, yalnızca senin hormon bezlerinin gevşek olduğunu gösteriyor bu ibare.
Yine bilgi eksikliği:
Kendi, kim, kişi, ben, özne, vd olmak ayrı ayrı şeylerdir.
1, 2 ve çoktan hareketle; kendi, cins ve insan olma ayrı ayrı olarak vardır. Kendi 1, cinsiyet 2, insan çok / göreli tümel olur yani.
Tüm kimlikler faşistttir aslında. Çünkü dayatılırlar, çünkü olgusu tanım gereği özgürlüğe karşıdır, sana ne ve nasıl bir şey olmanı emreder. Özgür olmayana insan denmez, hayvan bile denmez, kul denir, gönüllü kul yani.
“Fazıl Hüsnü Dağlarca Ödülü verilmeye başlandığından bu yana tartışılıyor. Bu tartışmalarla ve genel olarak ödüllerle ilgili ne düşünüyorsun?
Bu tartışmalara ne ayıracak zamanım ne de isteğim var. Tartışmak isteyenler tartışsın.”
Meali:
Kapmışız ödülü. Dokunmayın bana.
“Bugünkü şiiri, gençlerin şiirini, şiir anlayışlarını nasıl görüyorsun, bu konuda neler söylersin?
Gençlik, her anlamda bir “olgunlaşmama” haliyse, bu hal, şiirde de var. Ki olması gereken de bu.”
Soruya bak, yanıta bak.
Ham olmak, genç olmak, demek değildir.
Ham, çiğ, ergen akıllı olmak demek, 1975 ve sonrası doğumluların zihniyetini övmek demektir. Onlar gibi olmaya özenmek demektir. Öyle olmuşluk demektir.
Çıkış:
Bunlar padişah cücesi:
Batan uygarlık güneşi zamanı, gölgelerinin uzunluğundan megalomaniye kapılıyorlar.
5 yıl sonra silinip ve unutulup gidecekler oysa. Birçok kuşakları unutuldu çünkü.
Değerli olsalar da, olmasalar da böyle oluyor, böyle oldu çünkü.
Düşün, bilim, sanat; uygarlığın günbatımı zamanı batar.
Batıranlar da bunlar.
Batırsınlar dert değil, ölen ölmüş, olan olmuş.
Ancak, ağır yük taşıyan kervan devesinin önünde, gerim gerim gerinen yük taşımaz Merzifon eşeği gibi insanı üzer bunlar.

(16 Aralık 2017)

NEK: Biyoloji / Evrim

Darwin’in savunduğunun tersine, türlerin yok olması evrim başarısıdır, türlerin sağ kalması, üstün gelmesi veya sürmesi değil.
Zaten, evrim tarihinde en yüksek tür ve popülasyon patlamaları, bu türden kitlesel yokoluşlar ertesinde yaşanmıştır, makro olarak 6 kez.
Not: O toplu yokoluşların ana-makro nedeninin biyolojik değil, (meteor felaketi gibi) kozmolojik olma durumu da kayıtlı (en azından dinozor yokoluşunda).
Dünya gezegeninde varolan karbon atomlarının yalnızca milyonda biri biyosferde yer alıyormuş.
Canlılık, 1 karbon atomu artı 1 su molekülü bazlı bir yapıya sahip genelde (bunların 6 tanesi şeker oluyor). 1 karbon atomu 12, 1 su molekülü 18 atomsal (hidrojensel) birim ağırlığa sahip, 1 kat eder. Canlıların üçte ikisi de su olur genelde. 1,5 kat da onun için kat. 2,25 kat eder. Yani, 1 karbona 2,5 kat su gerekli canlılık için.
Dünya’daki tüm karbon atomları canlılara geçseydi, okyanuslardan çekilecek su devasa olacaktı. Belki de okyanusta su kalmayacaktı. Bu da, canlılığın kendini yok etmesi demek olacaktı.
Oysa canlılık, evrim tarihinde, deniz kabukluları evrimi üzerinden (ki onlar on milyonlarca yıl gezegendeki tek egemen canlı türü oldu), varolan karbonu emip, yerkabuğuna gömdü: Çünkü ölü deniz kabuklularının kabukları okyanus tabanına, oradan da magmaya gitti.
Burada önemli olan durum, Darwin savunduğu birebirli ve doğru orantılı ilinti yerine, bireçok’lu ve çokabir’li ters orantılı ilinti var canlılığın sürmesi ilkesinde.
Ya da:
Verhulst’un savunduğu ve matematiksel denklemle kanıtladığı üzere, bir artışın parametreleri, kendilerini de yok ederek, o  artışı durdurur ve toplam değeri bir yerde sabitler. Verhulst, bunu Malthus tezlerinin tersini kanıtlamak için, nüfusla ilgili olarak  buldu ama bilgisi onyıllarca bilim alemi tarafından yok sayıldı.
Çıkış:
Günümüzde sürekli global ısınmadan dem vuruluyor ama gerçek-asıl bilimciler, uzum dönemli sikluslara bakarak, gezegenin yeni bir buzul çağı öncesinde olduğunu, 50 yıl gibi bir sürede Yeryüzü’nü yeniden buzların kaplayabileceğini biliyorlar ve söylüyorlar da ama dinleyen yok.
Yani bu da, kendini durduran bir artış.
G-7 ülkelerinin tamamı, Kuzey Yarıküre’nin kuzeyinde. Oranın tümüyle donduğunu bir düşünün… 1-2 milyar kişinin ne olacağı belli değil ama önemli bir bölümünün yok olacağı kesin.

(16 Aralık 2017)