Pazar, Mart 25, 2018

Kadınlığın Uzun ve Dolambaçlı Yolu


Bu, bir kitap adı.
Elda Abrevaya yazmış.
Kitabın tanıtım bülteninde şunlar yazıyor:
“Simone de Beauvoir'ın toplumsal alanda ortaya attığı "Kadın olarak doğulmaz, kadın olunur" düşüncesini psikanalitik açıdan tercüme etmek istediğimizde bu sav kitap boyunca şöyle bir soruya dönüşecektir: Bir kadın kadınsılığına nasıl erişir? Ödipal karmaşanın oluşumunda, küçük kızın çözmesi gereken en çetrefil sorun, derin bir aşkla bağlı olduğu anneden babaya yer değiştirebilmektir.
Nesnenin aşkını kaybetme kaygısına rağmen, kızın babaya (sonradan sevgiliye) dair kadınsı dürtülerine sahip çıkması bir cesaret işidir. Bu, anneye olan derin bağlılığına rağmen, her ne pahasına olursa olsun, kadınsılığına sahip çıkmanın cesaretidir. Yaşamı boyunca farklı evrelerde karşısına çıkacak olan bu sınav, kadını en fazla menopoz ve sonrasında zorlayacaktır. Bu doğrultuda kadınsı erotizm sadece cinsel ilişkiye indirgenemez, kültür nesneleriyle ve ötekiyle kurulan ilişkiyi de nitelendirir. Böylelikle kadınsılık, kadının içinde gömülü olan karanlıklardan ve sislerden sıyrılıp, toplumsal sahnede ötekine dair bir tasa taşıyarak arzulu olmasının serüvenidir.”
Bu ne yahu?
Erkekleri hepten eksi zekalı buldular da, alay mı ediyorlar?
2 bilimkurgu romanda, Evrenin Türküsü’nde ve Kızıl Mars’ta Rus kadınının niteliğinin erkeği öldürmek ve artı iki erkeği ölümcül çzatışmaya sokmak, ve artı yine bir bilimkurgu romanda, ‘Triton’da (biseksüel bir erkek tarafından yazılmış olarak) kadının birincil niteliğinin yalan söylemek olduğu yazılıdır.
Bunları hep abartılı, kuşkulu ve sorgulanması gerekli buldum.
Ancak, yine bir Rus kadın tarafından yazılmış alıntıyı görünce, çok şaşırdım.
Öncelikle, feci teknik bir hata:
Erkeğin ödipal duygular eşliğinde annesine cinsel arzu besleme ilk yaşı neyse, kadının elektral duyguları için de odur, hatta daha öncedir, çünkü o yaşlarda kız çocukları, bedenen de zihnen de erkek çocuktan daha önce ve daha hızlı gelişir.
Artı bizim gözlemsel tezimiz şu:
Anneye cinsel ilgiyle, babaya karşıki düşmanlık birbirinden ayrı şeylerdir.
Şerh: Eşcinsel / biseksüel babaya karşı aktif cinsel duygular da hissedilebilir ve tersine bakınca, babanın oğluna yönelikki ensest duygusuna da yeni ve farklı bir bakış açısı ve açılım getirir.
Devam:
Kadın olunmaz, çünkü tek bir kadın kategorisi yoktur. Bakınız bu Rus kadını kategorisi tipi. Ayrıca Elsa, Althusser’in Rus karısı, Yesenin’i gömen Duncan, vd…
Kadınlar olunur yani…
O kadınlar kategorileri zamanlar ve mekanlar içinde fapfarklı olarak kurulur ve bozulur. Öyle de oldu: erken ölen kadın yazarlar Tezer ve Sevgi kadın tiplemeleri, yalnızca TC 1970 momentli idi örneğin: 1980 öncesi ama 1971 sırası koşulları yani.
Anne-kız düşmanlığı, elektral başlar, kimi uzlaşmayla, kimi barışla, kimi işbirliğiyle sürer ama 80, 60, 40 olarak, yani 3 kuşak boyunca ve tüm o yıllarda süren karmaşık nene-anne-kız ilişkisini belki 5 yıl bizzat içeriden gözleyebildim.
Matriyarkal faşizm ve matriyarkal gerontokrasi tanımlıdır, özellikle sanatçı kadınlarda. Beauvoir’in ‘Konuk Kız’a tavrı, gayet ve doğrudan odur: Bir türden, genç düşmanını / rakibini lokmalara bölerek yutmak, tutum-davranışı.
Görüldüğü gibi kadınlar, kadınlık üzerine onlarca yalan söylem ürettiler.
Hangi yaşta olursa olsun, bir erkeğin birincil görevi, bir kadın tarafından entellektüel suistimale karşı durmak ve ona hayır demektir. Aşık oludğu kadınına dürüstçe ve serinkanlıca (yani hak ettiği için) hayır diyebilen bir erkek, yaşamda kolay kolay yalan yutmaz bir daha, kendisi itemezse tabii ki…
Bunu homongolosça, seksist, şu bu bulabilen olabilir. Bizim aseksüel / nötroseksüel huysuz moruk bir erkek yazar olarak tavrımız budur. Kendi ülkemizde, kendi kentimizde hep haklı çıktık ama çok da yalan yuttuk doğrusu…
(24 Mart 2018)

TC’nin Yeni Savaş Stratejisi


Tüm stratejiyi, haritanın üzerinde, gözümün önünde canlandırınca, tuhafıma gitti. Açıklamalar bunun böyle olacağını kesin kılıyor ama, çünkü Afrin sürecinde de TC, ne söylediyse, onu yaptı ve herkes bunu yapamayacağını sanarak yanıldı. Bu yeni ataklar dizisi, daha da gözükara ama bizce yine de yapılacaklar.
Türkiye, Irak’ın üçte birini oluşturan Kuzey Irak’ta, kuzey-doğu ekseninde aşağı yukarı ortada bir yerlerde, artı batı-doğu ekseninde tam ortada bir yerlerde, Başika’da yerleşik. Bunu da, 2015’te hem IŞİD, hem PKK saldırıları başlayınca, önce izinsiz ve habersiz yaptı, sonra birçok taraftan itiraz geldi ama TC ordusu hala orada. (Bu konuda, TC basınında, muhalifler dahil, tek satır yazmadı 2,5 yıldır, kimse oradaki değişimleri izlemedi.)
Irak merkezi hükümeti, referandum ertesinde, Kürt yönetimine karşı elinden geldiğince olumsuz davranmaya çabaladığı için, Kürtler’le mücadele için, Türkiye’nin yardımını alabileceklerini yanlışlıkla önce duyurdu, sonra bundan vazgeçer gibi yaptı.
Erdoğan’ın değişkenlikleri süzülmüş durumuylaki beyanlarının toplamında ve özetinde, şöyle bir hikaye mevcut:
TC ordusu, Başika’dan batıya doğru Sincar’a doğru girip, orayı da alacak.
23.03.17 gününde birbirinin karşıtı 2 açıklama yapıldı: PKK oradan çekildi ve bunu taktik olarak kendi beyan etti diye.
Sincar’ı Irak almazsa, TC alacak, bu kesin. TC, bunu açıkça beyan etti. TC, bunun için bahane arayacak, bu da kesin.
Ancak TC, Suriye-Irak sınırına gelince, yeniden Kürt bölgesi başlıyor.
Bizim kurgu öykümüz bundan sonrası için:
Erdoğan, 23.03.17 günü, Kürt şeridini parçalayacaklarını açıkladı. 3 parçayı birleştirmek isterken, tek ve küçük bir parçaya inen Kürt bölgesine, bu durumda doğudan değil, kuzeyden, yani TC’nin içinden müdahale gerekli olmakta.
TC’nin bundan sonraki sürprizi bu yani bizce:
Sincar’a gidiyormuş gibi yapıp, Kobane’ye kuzeyden girecekler. Ancak, oranın biraz batısına veya doğusuna da olabilir.
Burada şerh:
Kobane bölgesine ilişkin, ne YPG, ne IŞİD, ne de TC ordusu açısından geçerli askeri-coğrafya bilgisi basına yansımadı. Ancak bildiğimiz şey, Barzani kuvvetlerinin 2015’te Kobane’ye, TC üzerinden yani kuzeyden girebildiği, yine coğrafi koşullar nedeniyle. Yani, TC için kullanılmış bir rota var ve bu rotanın kullanılmasını Kürtler beklemez.
Yani:
Bir: TC, savaşı açıkseçik olarak sınırları dışına taşıdı.
İki: PKK, bu biçimiyle, artık TC ile savaşabilir değil.
Üç: TC ordusu artık çok kararlı ve çok acımasız, ateşkesi kabul etmeyecektir yani.
Dört: Buna, Rusya okey diyecektir.
Beş: TC-ABD ilişkileri iyice eksiye inecektir.
Biz, bu süreçlerin en başından, yani 2015’ten beridir, aynı şeyi merak ediyoruz:
Bu savaş stratejisini kim hazırladı? Akar mı, Fidan mı, 2’si birlikte mi, 1 başkası mı?
Bildiğimiz durum, Kıbrıs 1974 dahil ve o zamandan beridir, TC’nin kullandığı, şimdilik orta ama zamanla uzun vadeli olacak, geçerli ilk ve tek savaş stratejisidir ve kesinkes ABD’nin Askeri Strateji 2000’inden daha geçerlidir (bu) alanda.
Savaş, iflas ekonomisi ve tek adam siyaseti uygulanacak ve sonucu kendi kellemizin geleceği dahil, merakla bekliyoruz.
Bizce AKP ve Erdoğan, allem edecek, kallem edecek ve o savaş dizisini kazanacak. Afrin’i kazanacağımızı söylediğimde, insanlar bana gülmüşlerdi. Hele hele, Kürtler kaçacak deseydim, beni döverlerdi herhalde (ama ben onların az da olsa, savaşır gibi yapacağını düşünüyordum, doğrudan topukladılar).
Özeteleyelim:
Birleşik olan ve 2 parçalık bütündeki Kuzey Suriye Kürt bölgesi, yeniden 2’ye bölünecek ve zorunlu iskanla oradaki nüfus dengesi bir kez daha bozulacak.
2018 Mart – 2020 Mart TC yeni askeri stratejisi budur bizce. Toplam süre, 2 yılı geçebilir. Tam ortasında sekteye uğrayabilir ama CHP ile bile olsa, devam edecektir, tarih öyle söylüyor. Taraflar idrar molası alabilir ama uygulanabilir uzun süreli ateşkes sözkonusu değildir.
Sonuç olarak da, Kuzey Suriye’de ABD ve Rusya orta ve uzun vadede, Erdoğan’ı, Esed’i ve Öcalan’ı başbaşa bırakacak.
PKK / YPG kesin yenilir ama Esed güçleri belli olmaz.
Bunun kulağa inanılmaz geldiğini biliyoruz ama daha öncekiler de öyleydi ve onlar şimdi gerçek.
(23 Mart 2018)

TİP Geliyormuş


Konuyla ilgili Twitter mesajlarım:
+
1968'liler ve 1978'liler mezara giderayak, tarihe ne kadar daha zarar verebiliriz, diye düşünmüş gibi görünüyor. Çok berbat bir parodi gibi duruyor. Tarihin neden tekerrür ettirildiğini anlıyoruz. Biraz özeleştiri gerek. #ti̇pgeliyor
+
Erkan Baş’a yanıt:
İyi ki  #TipGeliyor saflar netleşir (E.B.): Müstakbel partiyi övüp yapılacağı sayılanlar, bir parti gerektirmiyor. O kaybedilen davalar, parti olmadığı için değil, hak savunucuları yetersiz olduğundan yitirildi. Saf almanın önemi yok, kimin ne yapamayacağının önemi var. Özeleştiri gerek.
(23 Mart 2018)

Cumartesi, Mart 24, 2018

‘Dubious Battle’ ve/ya ‘Bitmeyen Kavga’


‘Dubious battle’, belirsiz ve/ya kuşkulu savaş demek.
Aynı zamanda, John Steinbeck’in bir romanının adında geçiyor.
Aynı kitap, Türkçe’ye bizim gençliğimizde ‘Bitmeyen Kavga’ diye çevrildi.
Oysa, 2’si arasında ne kadar melankolik bir ayrım var.
Çünkü, romanda temkinli ve yaşlı bir adam, atak ve genç bir adamı dizginlemeye çabalar. Beceremez, genç ölür, yaşlı onun başında, aynı biçimdeki bilmem kaçıncı tiradını çeker.
Belki, 15 yıldır romandaki özün geçerli olduğunu gözlüyorum.
Son 1 haftada 1 kez daha gözledim.
25 yaşında, kırsal kökenli, feodal ama anarşist geçinen biriyle tanıştım.
Gerçekten erken ölmeye aday biri. Sakar biri. Vd, vb…
Ama yenilince de, sistemi daha güçlendirecek biri…
Yazık…
(21 Mart 2018)

Çete: Kriminal ama Mafya Değil


Günümüz anlamındaki ilk çocuk çeteleri, Orta Amerika’da sahipsiz kalan çocukların birleşmesiyle oluşmuş. Zamanla tüm Latin Amerika’ya yayılmışlar. Bugün onların kendi üyelerine bile uyguladığı şiddet, mafyanınkini aşmış durumda. Yavaş yavşa nedensiz ve amaçsız şiddet varıyorlar yani.
Bunun bir bölümünün öyküsü:
“ABD’de resmi olmayan çeşitli kaynaklara göre yaklaşık 2,5 milyon El Salvadorlu yaşıyor. (El Salvador’un nüfusu ise 6,5 milyon.)
…
MS–13 1980 yılında ülkelerindeki iç savaştan kaçan El Salvadorlular tarafından ABD’nin Los Angeles kentinde kuruldu. El Salvadorlular 80’li yıllarda kurdukları çeteyi 90’lı yılların ortalarında kendi ülkelerine taşıdı.”
Bunlar, yavaş yavaş sınırdışı ediliyorlarmış. Tepkileri ise şöyle imiş:
“Trump, aklını kaçırmış olmalı. Kiminle savaştığının farkında değil. Bunu asla başaramayacak. 5 kişiyi sınırdışı etse, biz 15 kişi olarak Amerika’ya geri döneriz.”
Bu; lümpenlerin istilası demek, bu sivil terör demek, bu üçte birlik asgari ücret hayalinin sonu demek, bu Ali kıran başkesen demek, bu kral yapılınca babasını astıran Çingene demek…
Biz bunu, 2014 boyunca bizzat sokakta Suriyeliler üzerinden gözledik.
Bunun çaresi yok.
Katliam bile çare değil, bunu belirtmiş olalım: Çünkü, ‘ki onlar suda balık, havada kuş kadar çokturlar’...
Onların hakkından, ilk önce ve şimdilik Doğu Avrupa’da robotlar geliyor.
Kıtlık veya salgın bunları azaltmazsa, bunlar birbirlerini azaltırlar ama o sırada epeyi zengini soyup, tecavüzleyip, sonra da öldürürler.
Spartacus’ün en gaddar fantazisi bile bu kadar değildi…
O, yalnızca öldürüyordu…
(22 Mart 2018)

Felaket Yönetimi: İsrail’in Suriye’de Nükleer Reaktör Yok Etmesi


Bir başarı bir başarısızlığa, bir mucize bir felakete nasıl dönüştürülür’ü, inanılmaz biçimde, hem İsrail, hem de Mossad vermiş.
Haber şu:
“İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman, ”2007 yılında Suriye’de nükleer reaktör yok ettik” iddiasının ilk kez resmen açıklanmasına izin verdiği için ‘pişmanlık’ belirtti. Liberman, ‘İran’ın değerli istihbarat elde ettiğini ve İsrail’in güvenliğinin zarar gördüğünü’ söyledi.”
Yani, işi yapmaları ve tam-hep susmaları gerekirdi.
Birinci hata, açıklama yapmak.
Devamı çorap söküğü gibi gelmiş:
“2007 yılında Suriye’de nükleer reaktör yok ettik” açıklaması üzerinden en büyük kapışma, dönemin Mossad Başkanı Tamir Pardo ile dönemin Askeri İstihbarat (Aman) Başkanı, emekli general Amos Yadlin arasında yaşanıyor. ”İsrail, Suriye’deki reaktörden haberdar olmasını Mossad’a borçlu” diyen Pardo, ‘tamamlanma aşamasındayken, yani çok geç saptanmasının feci bir istihbarat başarısızlığı olduğunu’ söylerken Askeri İstihbarat Servisi’nin hatasına işaret etti.”
1970’lerde ve 1980’lerde efsaneleştirilmiş, CIA’den daha iyi sayılmış bir örgüt yapabilmiş bunları.
Tabii, bugün ABD’de hala CIA gibi, 19 kurumu olduğunu anımsatmak gerekli. Yeni gelen başkan, yenisini kuruyor. Biri sıçıp sıvıyor, yenisi kuruluyor. Den den de den den.
İsrail de aynı yola girmiş.
Ancak, öykünün en grift ve en zor bölümü şu:
“Eski Aman Başkanı ”İsrail ordusunun iki hedefi vardı: Reaktörü yok etmek ve savaştan kaçınmak” dedi.”
2005-2018 arasında, İsrail herhangi bir İslam ülkesiyle savaştan kaçınmak istiyor: Bu, imkansız ama: Kendi kullandıkları yöntemlerle imkansız.
Sonrası, komikleşiyor:
“Aşkenazi şunları aktardı; ”2. Lübnan Savaşı’nın bitmesinden aylar sonra, Suriye’nin çöllük Deyr ez Zor bölgesindeki tesisle ilgili somut kanıtlar elde edince, İsrail’in bu operasyonu geride en az iz bırakarak yürütmesine karar verildi. İsrail’in rolünün inkar edilmesine imkan verilecekti ve böylece Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın utanç verici bir duruma düşüp, savaşa dönüşebilecek  şekilde yanıt vermesi engellenecekti. Operasyonu çok gizli yürütmek, Esad’ın halkına başka türlü bir hikaye anlatmasına imkan tanıyacaktı.”
Pilotlar Suriye’ye vardığında, Genelkurmay’ın penceresinden uyuyan Tel Aviv’e baktığını ve ”Umarım doğal olmayan bir şekilde uyanmak zorunda kalmazlar” diye düşündüğünü söyleyen Aşkenazi,  “Olan bitene karşı tarafın nasıl yanıt vereceğini anlamamız için birkaç saat geçmesi gerekti” dedi.”
Ya herro, ya merro, kuramı olmuş yani.
Demek ki o noktada Esad, savaş çıkarsaymış, bugün İsrail olmayacakmış yani. Daha doğrusu, İsrail’in asıl korktuğu bu imiş yani.
Peki, ya Esad veya başka biri Tel Aviv’e bir kirli bomba atarsa ne olacak?
Diyelim, Esad’ı gitme-kopma noktasına getirdiler: esad, bunu neden yapmasın? Kuzey Kore devlet başkanına telefon açmak, o kadar zor bir şey değil onun için.
Açıkçası, bunun olabileceğini bilmiyorduk. İsrail bundan korkuyorsa, olabilir ve hatta olacak demektir.
Durup bakıyoruz:
Ne görüyoruz?
İnsanlar ülkelerini kurtaracağız veya koruyacağız derken, onu yok olma noktasına taşıyorlar.
ABD de olsa böyle, Mossad da olsa böyle.
Olay, Spielberg’e ‘Eylül’ filmini çektirmeye benzemiyor yani…
(22 Mart 2018)

Uluslararası Ticarette Mallar: 2017


Sıralama şöyle imiş:
“Otomobil: 1 trilyon 350 milyar dolar ve yüzde 4,9
Rafine petrol: yüzde 3 ve 825 milyar dolar
Elektronik devre: yüzde 2,9 ve 804 milyar dolar
Otomobil yedek parça: 685 milyar dolar ve yüzde 2,5
Bilgisayar: yüzde 2,2 ve 614 milyar dolar
İlaç: yüzde 2,2 pay ve 613 milyar dolar
Altın: yüzde 2,1 ve 576 milyar dolar
Ham petrol: yüzde 2 pay ve 549 milyar dolar
Telefon: yüzde 1,8 ve 510 milyar dolar
Yayın ekipmanları: yüzde 1,4 ve 395 milyar dolar”
Dünya ticareti, ithalat ve ihracat toplamı, yıllık 26-27 trilyon dolar ediyor.
İlk 10, kabaca % 26 ediyor.
Araba ve yedek parça, birlikte sayılabilir.
Rafine ve ham petrol birlikte sayılabilir.
Elektronik devreler, hem akıllı telefonlar, hem de bilgisayarlar için gerekli. Akıllı telefon sayısı, (PC) bilgisayarınkini geçti.
Tek reel yatırım aracı altın.
Yayın ekipmanları beni şaşırttı. Bildiğimiz kitle iletişim yani.
İlacı daha yüksek umardım. Demek ki tıp ekipmanları pahalı.
Temel gıda maddeleri yok, çünkü göreli ucuzlar.
İlacı çıkarırsan, Dünya’nın nüfusunun 6/7’si eden 3. ve 4. Dünya ülkeleri için hiçbiri elzem değil. Petrol desen, onu asıl kullanan 1. Dünya.
(21 Mart 2018)

Alafranga Liberalizmin Medyadaki İlk Kalesi, Son Kalesi de Oldu


Bir haber:
“Doğan Holding onursal başkanı Aydın Doğan, Mayıs 2011'de Milliyet ve Vatan'ı sattığı Erdoğan Demirören'le Doğan Medya Grubu'nun satışı konusunda anlaştı.
T24'ün aldığı bilgilere göre; bünyesinde Hürriyet, Fanatik ve Posta gazeteleri ile Kanal D ve CNN Tük kanallarını da bünyesinde bulunduran Doğan Medya Grubu'nu satın alan Demirören Grubu’nun, bu satın almada arkasında başka bir sermaye grubunun da bulunduğu düşünülüyor.”
Doğan, Demirören’e daha önce Milliyet’i satmıştı. Bu, son satış oldu, çünkü satacak başka medyası kalmadı Doğan’ın.
Demirören’in hepsini alacak nakit parası olduğunu sanmıyoruz. Gelsin krediler. Yıldız Holding’in 7 milyar dolar borcu varmış, Ülker’i ve Şok’u satsan, o kadar etmez. Demirören’inki de o hesap olacak gibi.
Doğan, medyaya ilk adımını 1979’da atmıştı, 1983-Özal’dan 4 yıl önce.
Sonra, sattı geri aldı, şu bu, buraya gelindi. The End.
İşin ironik yanı, Doğan’ın kızlarının, ver gazı ver gazı, türü beyanatları. Bu son adım, o beyanlara hiç de uygun olmadı.
Bu, Doğan’ın Erdoğan’a teslim adımı. Yoksa, yine yiyecekti vergi cezalarını.
Türk medyasının bu son adımından üzülmedik. Biline ve beklenen bir şeydi. Dünya, Sultan Süleyman’a kalmadığı için, ömrümüz yetmese de, beklemeyi biliriz. Keserin dönüp, sapın dönüp, hesabın da döndüğünü birileri görecek elbette.
Doğan, daha gelmeden önce bile, alaturka medyada alafranga liberalizmin kalesi olarak tasarlandı. O zaman Doğan’a ait olan gazetelerde, daha Marlboro sigarası Türkiye’de yasal olarak satılmaya başlamadan önce, Marlboro reklamları çıkardı. Bu, bizim ekonomi sorumuzdu: Neden?
Gördük, anamızın kerrakesini ve nedenini…
Sonra, Tüsiad, Müsiad’a tuş oldu. Sonra Müsiad, Tümsiad’a tuş oldu. Sanırım, hala o egemen piyasada.
Alafranga ve alaturka liberalizm farkı, Anadolu kaplanları falan değil: Tüsiad tipi aile şirketi yerine, bakkal hesabıyla yürüyen holding demek.
Alafranga liberalizm denizi 2007’de Dünya’da bitti. Gemi batarak yol alıyor hala. Alafranga liberalizmin parayla sulamadığı bir alaturka liberalizm ağacı da kuruyup gider yakında.
Yani, ilk ve son kale düştü ama Doğu kalesi de yıkıntı durumunda.
Firaklı sonla The End.
Burada en önemli kayıt ve şerh:
Kendini güvenceye almak için, ne kadar kesin ve açıkseçik adımlar atıyorsan, o kadar durumundan emin değilsin demektir.
Diğer bir deyişle, Erdoğan’ın ve AKP’nin buna gereksinimi yoktu.
(21 Mart 2018)

Cuma, Mart 23, 2018

Gramatoloji ve Derrida


2. Dünya Savaşı sonrası Batı düşünürleri, çenemi düşürmeye devam ediyor:
“Derrida bu kitapta, batı felsefesi tarihi boyunca yazının, konuşmanın ikincil bir türevi, bir sapkın biçimi olarak düşünüldüğünü ileri sürer. Sözün dopdolu mevcudiyeti karşısında yazı, sahipsiz, öznesiz ve mesnetsizdir. Sözün sahibi sözün elinden tutarken yazı, düşünce için bir düşkünlük ve acziyet olarak damgalanmış ve bastırılmıştır. Saussure'den Rousseau'ya ve Husserl'e bütün batı metafiziği Platoncu söz-logos merkezli tavrın hükmü altındadır.”
Derrida, bu tanımlamasıyla resmen hem sopa yememiş, hem de sayı saymayı bilmiyor.
Aquinolu Thomas üzerinden, Aristo’nun mantığının yazılı ve tam duruma dönüştürülmesini yok saymış. SiP tanımlaması, bırak yazılı dili, öteyazılı dildir yahu. 56 tane, önerme kipleri dizisi adlandırması da keza öyle.
Keza yine aynı adam, hermenötiki, bizim dille kelamı, önce söz vardı, kıldığında, bu söz edilen herhalde yazılı dildi. Kaldı ki onun Eski Yunanca’dan veya herhangi başka eski bir dilden çevirisi, yanlış çevirisi ve/ya aşırı yorumu da yazılı metin üzerinden oldu.
Bu Fransızlar hep böyle:
Süslü bir söz ediyorlar, pek beğeniyorlar. Yalan yanlış onu kullanmaya devam ediyorlar. Sartre da böyle, Foucault da.
Derrida, ayrıca cahilliğinden o çok kalabalık ve karmaşık matematik notasyonunu ve dilini de yok saymış ve görmemiş. 0’ı yazmayı icat etmenin önemini, bunu tarihte yalnızca 3 toplumun becerebilmesini de atlamış. Yalnızca o olmadığı için, tam 3.500 yıl aritmetik ve cebir gelişemedi. 0 (okunması değil) yazımı olmasa, kalkulus da / analiz de olamazdı.
Buradan tek bir sonuç çıkarabiliyorum:
Derrida’nın bizim cami, kahve, vd önü yaşlı erkek geyikleri düzeyinde bir sözdiline takılıp kalarak yazdığını…
(24 Mart 2018)             

TC: Politik Moment: 23.03.17


Bugün itibarıyla AKP ve Erdoğan, istedikleri kadar daha başımızda kalabilirler, denebilecek bir noktaya geldik: Peşpeşe olarak, Afrin düştüğü ve Doğan Yayıncılık grubu satıldığı için böyle oldu.
Gelelim parça parça odaklara:
AKP’nin bu noktaya gelmesinde, CHP ve HDP en az % 50 etkili oldu. Hatta CHP son zamanlarda % 100, HDP ise % 75 destekçi, işbirlikçi, katkıcı durumunda: O kadar berbatlar yani.
CHP, AKP’nin ikinci partisi ve Baykal olarak, 2002 momentinde zaten bir şey yapmayacağı baştan kabul edilen ve onun için ikinci parti kılınan bir odaktı. Ancak, 16 yıllık toplamda artık affedilemez hataları var. Sahaya inme veya seçim boykotu şıklarını bile, daha onları yapmadan önce sıfırladı ve değersizledi.
HDP ise, PKK kanadının hatasını dendenledi, o kadar. En başından beridir Barzani için söylediğimiz, ‘savaşmayı unutmuş ve rahata alışmış Kürtler’ durumu, parti için bile geçerli oldu. Demirtaş’ı bile harcayabildiler.
MHP, kendini kurtaracağım derken eksiledi: Artık, MHP diye bir proje fiilen yok yani.
AKP’yi ise artık, ya Arınç veya Gül gibi ağır toplar, ya da dış odaklar bitirebilir oldu.
Bakalım dış odaklara:
ABD, AB ve NATO dış odakları, hiçbirşey yapmadı ve yapamadı, Afrin Savaşı sürecinde yani. BM ise, kafasına taş düştükten 3 gün sonra ahlayan Rin Tin Tin gibi, getirilişinden 1,5 yıl sonra, Ohal’in kaldırılmasını istedi durup dururken.
Askeri olarak, Afrin Savaşı’nın devamı henüz tahmin edilemez durumda. Ancak, savaş onyıllarca sürecek, bunu AKP’lilerin bizzat kendileri belirtti. Kaldı ki CHP de şu an savaşa taraftar ve zaten 44 yıl önce Kıbrıs’a girip de hala çıkamayan da CHP.
TC’nin savaşı kendi sınırları dışına taşıması, göçmenleri kendi ülkelerinde (belki asıl yerlerinden değil olarak) zorunlu iskana tabi tutması, insan haklarına belki aykırı ama ülke çıkarlarına kesin uygun bir davranış. Bu ilke, 2018’de değil, 1983’te baştan yürürlükte tutulmalıydı: O zaman sorun küçük ölçekte tutulabilirdi.
‘Yurtta barış, Dünya’da barış’tan, emperyalistçilik oynayan TC’ye doğru gidiş var. Ambargodan gıkını bile çıkaramamaya giden, büyük hegemon odak tepkisine doğru gidiş var. Başı ne kadar derde girersen girsin, hep dayılanan mahalle bıçkınına doğru gidiş var.
Ancak, bu ekonomiyle savaş kazanılamaz, gerçeği de var.
Dolar 4, avro 5 lira. 1,5 trilyon dolar borç, bir gecede % 5 faiz yedi.
Bu türden keskin dalgalanışlar, Dünya’da yeni ekonomik trend. Kabak Facebook’un ve Zuckerberg’in başına patladı örneğin: Adam, bir gecede milyar dolarlar yitirdi. TC de, durup dururken 500 milyar dolar daha borç sahibi olabilir, o kadar borcu zaten varken.
Türkiye, Anadolu beylikleri dönemine giderken, birleşik kalırsa, bölgede (Kafkasya, Kuzey Karadeniz, Balkanlar, Ortadoğu) Osmanlı imparatorluğu olabilecek bir Osmanlı Beyliği olmaya doğru yol alıyor gibi ama 2 moment arasında beş benzemez durumlar var:
Osmanlı Bizans’a komşuydu ama TC, hem ABD’ye, hem AB’ye, hem de Rusya’ya komşu ki bu durum işi karman çorman ediyor. Keza, ABD ve Rusya hem savaşıyor, hem sevişiyor.
Osmanlı kurulurken, 2 yıllık gelirine denk gelen bir borca sahip değildi. Talan ve yağma ekonomisi, pasta varken geçerlidir, ekmek bile yokken değil. Ekmek yokken, yamyamlık vardır.
Siyaseten ise, Osmanlı zamanında bugünkü anlamıyla siyaset yoktu ama bugün ve burada var, hem de sağsız ve solsuz muğlaklıkta, Bizans entrikalı bir siyaset kompleksi olarak.
AKP, belki 2019’a, belki 2023’e kadar var ve ayakta kalacak, o kesin. Ancak, 2023’te TC kalacak mı veya ne olacak, o belli değil. Tek bir holdinginin 7 milyar dolar borcu varsa ve hükümetin bir bakanı, bu borcun yönetilemez olduğundan söz ediyorsa, işler çoktan batmış demektir.
Kriz gelecek o kesin. Bu krizin askeri, iktisadi ve siyasi griftliği belirsiz ve öyle de kalacak, hatta yaşanırken bile öyle olacak ve tanımlanmaz kalacak.
Yani AKP ve Erdoğan, 2013 Aralık’tan sonra işleri öyle bir sarpa sardırdı ki değil 40, 4.444 akıllı bile bu işi çözemez artık.
Bir kuramsal ve oto-anarşist olarak, bu kargaşayı ve keşmekeşi melankoliyle ve oblivion ile seyrediyorum.
(23 Mart 2018)             

BM'den Türkiye'ye: OHAL'i derhal kaldırın!


AB değil, ABD değil, BM. Durum ciddi o zaman. AKP ve Erdoğan, sonun sonuna girdi o zaman.
Bir haber:
“Birleşmiş Milletler, Türkiye'ye OHAL'e son verme çağrısı yapan 28 sayfalık bir rapor yayımladı. Raporda, OHAL kararnameleri sonucu çok sayıda insan hakları ihlali yaşandığı belirtildi; hukukun üstünlüğünün sağlanması istendi.”
AB, ABD ve BM, Türkiye’dekilerin daha ne kadar ezilmeye tahammül edebileceklerini test etmek isteyen bin deney varmış da, biz TC vatandaşları o deneyin kobaylarıymışız gibi davranıyor ve feci ağırdan alıyorlar. 2015 Temmuz’dan beridir durum böyle ama.
AKP’nin gitmesine 1,5-2 yıl daha var. Ortalığın sakinleşmesi bir o kadar daha alır.
Kendi hesabıma 4 yıl daha dayanamayabilirim. Hiç yarını olmadan onyıllarca yaşattılar bizi ve hala uygarlık varmış gibi davranıyorlar.
Açıkçası bu nedenle, BM’nin bu davranışını artık ciddiye alamadığımı belirtirim.
Tüm 3. ve 4. Dünya ülkelerinin kanı, canı çıkıyor. Bu; sömürü değil, katliam.
Bunun bir not olarak kayda geçmesini istedim:
BM’nin martavallarını yutmayan birileri var.
(20 Mart 2018)

TC: Gidenler ve Gelenler: Neo-Alaturka-Kavimler Göçü


Haber şöyle:
“İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, 2016 yılında 24 bin 545 kişinin Türkiye vatandaşlığından çıktığını açıkladı. Vatandaşlığa geçen yabancı sayısı ise 14 bin 194 oldu.
…
Almanya uyruğuna 20.692, Avusturya 1.667, Hollanda 659, Bulgaristan 540, Norveç 195, ABD 101, Sırbistan 85, Danimarka 76, Fransa 58, İsviçre 44, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda 38, Belçika 37, Yunanistan 35, İsveç 33, diğer ülkeler uyruğuna 285.
…
Türkiye vatandaşlığına geçenlerin tam sayısı şöyle sıralandı: Bulgaristan 667, Azerbaycan 1.158, Suriye 3.429, Rusya 1.003, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1.130, Afganistan 444, Kazakistan 364, Almanya 282, Moldova 340, Ukrayna 546, Yunanistan 292, Gürcistan 359, Romanya 137, Çin 62, diğer uyruk 3 bin 981.”
Birinci Dünya’ya gidiyorlar, Dördüncü Dünya’dan geliyorlar: Ümmileşmek dediğim ve simgelediğim bu. Türkiye’yi veya İstanbul’u terkedenler de, en eğitimli ve en paralı kesim. Yani, Türkiye’ye gelenler; cahil aptal ve parasız olanlar. İstisna: Araplar’ın bir bölümü paralı ama.
Bu oran; 20. Yüzyıl başındaki gibi, 12 milyon kişide giden 2 milyon gayrımüslim (% 25), gelen 3 milyon Müslüman (% 25) gibi değil, daha düşük oranda. Ancak, yalnızca (en kaymak) %0 1 gitti ama ülke battı. Ne gelirse gelsin, ülke daha batıyor ve zaten 80 milyon nüfusa ek, 4 milyon Suriyeli geldi, o da ülkenin 10 milyonluk bölümüne.
En ironik durumlar şunlar.
Türkiye, Dünya’da hem dışarıya en çok göç verenlerden, hem de ülkesine en çok göç alanlardan.
Artı, Türkiye’nin yaptığı gibi, nitelikli nüfusu dışarı verip, niteliksiz nüfusu içeri almayı, ABD de yapıyor, AB ülkeleri de (örneğin Fransa da).
Dolayısıyla, 1877-1922 arasındaki göçler, Osmanlı’nın sonu oldu ve bu göçler de TC’nin, ABD’nin, AB’nin sonu oldu. Yıl 1918 idi, yıl 2018: Yalnızca 100 yılda çok büyük bir hata dizisi, kezlerce yinelenmiş.
Bu arada, Roma’nın da Kavimler Göçü nedeniyle battığını anımsatmak gerekli. Özellikle de, mezarında yatan sanatçı gelecekbilimci Asimov’a ve bilimci gelecekbilimci Flechtheim’a, çünkü 2’si de, Roma’nın batmasından kaçınmak için, 1945-2015 arasında yapılanları, daha doğrusu 1. Dünya’nın yaptıklarını desteklediler. Hatta ilki ABD’de, ikincisi Almanya’da, bu konuda oligarklara / iktidarlara danışmanlık yaptı. Ve sonuç ortada:
Tarih yine battı ve çöktü.
Ku ku: Hari Seldon neredesin? Geldiysen, çık ortaya…
Çıkış:
Dünya Sistemi’cilerin ve gelecekbilimcilerin, bu konuda tarihte onlarca örnek varken, konuya hiç dikkat etmemeleri ilginç. Bir de, bu göçmenlerin getirdiği salgınlara: Örneğin göçmenlerin mutasyonladığı grip ve virüsü, artık Türkiye’de yıllardır öldürücü bir hastalık durumunda ve bunu bizzat yaşadım, ölüyordum.
(20 Mart 2018)

Perşembe, Mart 22, 2018

No Maps for These Territories: William Gibson Belgeseli


Link:
Jenerik berbat. Filmin yapım yılı olan 2000 değil, ancak 1980 tarihli bir filme uygun.
Siberuzay ayrı şey, öyle olduğu sanılan elektronik sanat ayrı şey. Bu türden kavram çakıştırmalarını önce Batılılar yapmış, bizde de sürüyor hala.
Not: Bu yanlışta, Siberuzay başlıklı bir kitapta, Gibson’un siberuzay görselleştirilmiş durumunun da payı var. Oysa gerçek görsel siberuzay, ‘Ghost in the Shell’de olan ve onun ilki 1994 tarihli, 2000’den önce yani. Ki onda da bazı benzer elektronik sanat anıştırmaları mevcut.
Gibson’un konuşmasında bozuk bir şey var. Ağzında bazı dişler eksik olabilir, konuşması öyle olabilir. Çünkü Türkçe’de de böyle konuşan tipler gördüm, paflamalı pıflamalı. Ama ortak yanları yaşlı olmaları. Ne dedikleri anlaşılmıyor.
(20 Mart 2018)

Dr. House ve Dr. Hannibal


2’si de birer dizi.
2’sinin de başrolündekiler doktor.
2’sinin de başrolündekiler deli.
‘Hannibal’de ‘Dr. Hannibal’ denmiyor ama.
İlkinde bir doktor, deli doktorluğu olmayan bir doktorluk nedeniyle, bedenen sakat kalır ve deliliği bundandır, çünkü kendisini sakat bıraktıran kadın, onu düzeltmek isteyen (eski) karısıdır.
İlkinde kendi de deli olan bir deli doktoru, çocukluğunda başkaları tarafından delirtilmiştir. Sevgililerini, kendileri birer deli ve deli doktoru olan kadınlar arasından seçer.
‘Dr. House’un aradan belli bir süre geçtikten sonra, devamının çekilmesinin güzel olacağını düşünmüşümdür hep. Hatta, bunun için notlar da aldım, devam öykücükleri ve soru kipleri olarak yani.
Olmadı.
Onun yerine, ‘Hannibal’ 2021’de yayınlanacakmış, onu öğrendim.
‘Hannibal’ bittiğinde, bitimi belirsiz sonlu idi.
Benim için asıl son, ölmesi gereken birini öldürdükten sonra, iyice denetiminin yitiren polisin, asıl hedefinin Hannibal’i öldürmek olduğunu farkedip, onu öldürmesi ama Hannibal’inde giderayak onu da öldürmesi biçiminde.
Ana fark şu:
Hannibal, kendisinin öldürülmesini istiyor, bu başından beridir belli ama ancak kendisini öldürebilecek birinin kendisini öldürmesini kabul eder. Bu durumda, 2 taraf da birbirini öldürür ve kendi de ölür.
Bu, Vikingler’in savaşta yenemedikleriyle ticaret yapması deliliğine benzemesi önemli. Bu, kültürel bir delilik, Hannibal’in durumu ise zihinsel bir delilik.
Dr. House için ise, ölmek veya öldürmek bir problematik değil, yalnızca bir tıp bulmacası. İkizlerden birini yaşamaya, diğerini ölüme mahkum etmesi ama bunun yazı tura gibi olması öyküsünde olduğu gibi, onun için birincil olan şey, tıp probleminin çözümü.
Tabii artı olarak da, 2’sinin geçici bir planda bile olsa, diyalogları epeyi ilginç olurdu.
(20 Mart 2018)

Kemal Sunal’den Nefret Edebilmek


Önnot: Bu metni bana yazdıran, Ekşi Sözlük yazarı lemre’ye teşekkür ederim.
Alıntı:
“ve ne tesaduftur ki -ister inanin ister inanmayin-, artik kemal sunal'in bir filmini internette (mesela youtube'da) seyretmek isterseniz altinda sonu gelmez kufur ve hakaretlere tanik olarak iciniz parcalanir. kemal sunal'a dahi bir dunya hakaretler ve cok agir ithamlar edildigini gorursunuz. olusturulan kin ve nefret kulturunde, yalanci tarihcilik, sahtekar maneviyatcilik gibi zehirli ve oldurucu silahlar kullanilarak yeni nesiller kemal sunal'a bile nefretle bakar hale gelebilmistir.”
Evet, yurdum insanı bunu da yapabilmiş sonunda.
Ancak, Kemal Sunal filmlerine Youtube’da baktığımda, denildiği gibi, filme veya oyuncuya yönelik hakaret içeren mesaj göremedim. En az 10 filme baktım.
Bir tek şunu bulabildim.
“Ben ÖMER: iste tek partili devrin yedigi haltlardan bir misal.  kerkük, musul bi yana serefsizler kendi köyümüzü bile ortadan bölüp insanlari rezil etmisler. serefsizlerin vatan, vatandas diye bi ince düsüncesi, hassasiyeti yoktu ki. bu filmin öyküsü sadece bir öykü degil, buna benzer cok seyler yaptilar.”
Kullanıcının resmi Erdoğan. Gerisini siz anlayın.
(20 Mart 2018)

Çarşamba, Mart 21, 2018

Orhan Bursalı Negasyonu: Artık Çok Geç


Kendisi 4 yazıdır şu savı temel alan bir yazı dizisi yayınladı:
“2016 Aralık ayında Temiz Seçim Platformu Sözcüsü Yaşar Okuyan, “AKP’ye oy vermeyenlerin seçim listelerinden bir bir ayıklandığını ve AKP’nin seçmen listelerinin tanziminde seçime yüzde 8-10 önde başladığını” açıklıyordu.”
Biz, en bayından beridir bu savdayız zaten.
Olay, taa Özal zamanında başladı. AB kriterlerine uymak için, nüfus sayımlarında nüfus, daima daha az gösterildi. Bugün CIA ve TC kayıtları arasında 5 milyon kişiden fazla fark var.
Artı, bu kayıttan silinme olayını bizzat kendimiz 2010’daki seçimde yaşadık. Geçersiz de olsa, AKP lehine olmayan oyumuz nedeniyle, hem Nüfus Müdürlüğü’nde, hem TUİK’te, hem Mernis’te kezlerce kayıtlanmış adres bilgimizi değiştirildi, başka kente alındı.
Bursalı, buna taa 2007’de ayabilseydi, belki birşeyler değişirdi.
Ancak, şu anki koşullarla artık çok geç.
Örneğin ben, kalkıp da, kaydımı İstanbul’a alıp da, CHP lehine oy kullanmam.
CHP, tüm genel başkanlarıyla, AKP döneminde tam bir işbirlikçi görüntüsü çizdi.
Kılıçdaroğlu kalkıp da, MHP adayını desteklediğinde de böyle oldu.
O nedenle, 40 yıllık Kani, olmaz Yanni…
Bedreddin’in dediği gibi:
Madem ki bu kere(ler) mağlubuz…
Kendi minicik sokakta politik aktif metin dizisi eylemimizi eyleriz, bize yeter. Yeter de artar bile…
Hiç olmazsa ülkeye ve geleceğe zararımız yok CHP gibi…
Artı, AKP gitsin, CHP gelsin, olayın azalarak da olsa aynı çizgide (özgürlüksüzlükte) süreceği kanısındayız zaten. Buna önyargı değil, deneyim deniyor. CHP, tarihinde hiçbir zaman özgürlükçü bir parti olmadı, olamadı değil, olmayı tahayyül etmeyi bile denemedi.
Artı, bu 1,5 trilyon borç nasıl ödenecek, onu epeyi merak ediyorum. Alacaklıların ödeme için, muhakkak B planı, C planı vardır. Onları da, önümüzdeki kısa gelecekte göreceğiz.
Yani, dememiz odur:
AKP, baktılar, iyice sardırıyor. CHP ile görüşülür el altından. Anlaşılır, taahhütler alınır. Bir bakarız, CHP% 40 ile tepemizde.
Yani, ne ABD, ne de AB henüz, AKP gitsin, demedi…
(20 Mart 2018)

Türkiye’de Araştırmacı Gazetecilik


Ülkemizde bu konu şöyle işliyor:
Devlet içinde bir grupçuğa gıcık diğer bir grupçuk o grupçuk aleyhindeki belgeleri, kendisine uygun gördüğü bir gazeteciye servis ediyor. O gazeteci onları yayınlıyor. Patırtı kopuyor. 2 grupçuktan 1’i güçleniyor, diğeri zayıflıyor ama her zaman aleyhine belge yayınlanan taraf, kaybeden taraf olmuyor. Kimi olay, geri tepiyor ve kamuoyu o grupçuğu daha çok tutar oluyor.
Öncelikle, bir gazetecinin veya herhangi bir kişinin devlet içindeki belgelere ulaşması, olağan koşullarda imkansızdır. Ancak devlet, kazara kendi belgelerini çöpe atar, bu G-7 ülkelerinde bile çok olmuştur.
Sonrasında o gazeteci, o belgeleri almakla manen satın alınmış olur, belli bir yöne hizmet ediyor olur.
Savaş gazeteciliği de böyledir.
‘Ateş Altında’ filmi bunu gayet güzel açımlamıştı. O film, Reagan’ı seçtiren film olarak kabul edilir.
O nedenle, öldürülenler dahil, bu ülkedeki araştırmacı gazetecilere saygı duyduğumuzu söyleyemeyeceğiz açıkçası…
(20 Mart 2018)

İşyurtları Kurumu 50 binden fazla mahkûmu günlüğü 14 liraya çalıştırıyor


180 işkolunda faaliyet gösteren Adalet Bakanlığı bünyesindeki İşyurtları Kurumu’nda bugün 50 binden fazla mahkûm çalıştırılıyor. "İşçi mahkûm"lara günlük 14 lira ücret ödenirken, sigorta primleri de yatırılıyor.
İçeride 250-300 bin mahkum var. Çalışan oranı ciddi bir oranda yani.
 “Böylece 1 Ocak 2018 itibari ile Asgari ücret brüt 2 bin 29 lira, net bin 603 liraya çıktı.”
Asgari ücret aylık net 1.603 lira. Günlüğü 73 lira.
Beşte birinden az eder.
Yani devlet, kendi koyduğu yasalara kendi uymuyor.
Sonra da bir bakan çıkıp, Suriyeli çalışanlar olmasa, inşaat sektörünün çökeğini söyleyebiliyor. Onlar da asgari ücretten aşağıya çalıştırılıyorlar.
Benim merak ettiğim şey ise şu:
Sigorta primini beşte bir yevmiye diye mi yatırıyorlar?
Yani, olayı hangi mevzuata uydurabiliyorlar?
(19 Mart 2018)

Salı, Mart 20, 2018

Neo-Kavimler Göçü Olgusu: Göçmen ve Robot


Ucuz işgücü sağlayan ve yabancı yatırım çeken Doğu Avrupa ülkeleri, kendilerinden Batı Avrupa’ya işçi göçü yasağının kaldırılmasıyla, son 7 yıldır azalan istihdam açığını robotlarla kapıyormuş:
“… 100 Çek şirket arasında yapılan bir anket, geçtiğimiz yıl şirketlerin 3'te 1'inin eleman sıkıntısı nedeniyle siparişleri geri çevirdiğini ve şirketlerin yüzde 25'inin otomasyon planlarına ağırlık verdiğini ortaya koyuyor.
…
Doğu Avrupa'da bir süredir şirketler maaşları yükseltiyordu fakat bu durum nüfusu hızla yaşlanan bölgede gençleri kalıp çalışmaya ikna etmek için yeterli değil. Doğum oranlarının böyle düşük seyretmesi halinde Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan'ın toplam nüfusunun 2050 yılında 8 milyon kişi azalarak 56 milyona ineceği tahmin ediliyor. Ekonomistler; Almanya, Hollanda, Fransa gibi Batı ülkelerinde bile eleman sorunları yaşandığına dikkat çekerek, işgücü sıkıntısının 2020 yılına gelmeden Doğu Avrupa ekonomisi üzerinde baskı oluşturmaya başlayabileceği uyarısı yapıyor.”
Onlar da robotlaşıyormuş:
“Frankfurt merkezli Uluslararası Robot Federasyonu'nun (IFR) verilerine göre geçtiğimiz yıl Orta ve Doğu Avrupa'da kullanılmaya başlayan robot sayısı önceki seneye göre yüzde 28 artarak 9 bin 900 oldu. IFR, 2020 yılına kadar bölgeye yapılan robot satışlarının yıllık ortalama yüzde 21 ile Avrupa ortalamasının iki katı artacağını öngörüyor. İmalat sektöründe 10 bin işçi başına düşen endüstriyel robot sayısını gösteren robot yoğunluğu 137 ile Slovenya ve 137 ile Slovakya'da bulunuyor. Bu ülkeleri 101 ile Çek Cumhuriyeti, 57 ile Macaristan, 32 ile Polonya izliyor. Polonya'da robot yoğunluğunun az olmasının sebebi çok fazla Ukraynalı'nın burada çalışmasını bağlanıyor.”
İlginç bir fark var:
Vietnam’da ayda 25 dolar asgari ücret varken bile, ÇÜŞ’ler robotlaşıyor. Burada sözkonusu olan şey, aradaki mesafenin taşıma maliyetlerine yansıması. Yoksa, ayda 25 dolar yerine, 1.500 dolar asgari ücret, daha karlı olmazdı.
Bu da, Neo-Kavimler Göçü’nün ironik bir olgusu olarak kayda geçti.
(19 Mart 2018)

Sokakta Politik Aktif: Kitlenin Adabına Çüş diyebilmek


Kitleyi talandan, tecavüzden, cinayetten, işkenceden uzaklaştırmak gerekli artık.
Kitleye Allah korkusunu yeniden öğretmek ve kazandırmak gerek artık.
Kitleye haklarından önce ödevleri, sorumlulukları, yükümlülükleri olduğunu, eylemleri nedeniyle cezaya maruz kalacağını anımsatmak gerekli.
Kimse şunu görmüyor:
AKP’nin seçmeni 20 milyon olsun. 4 milyon Suriyeli getirdiler. AKP seçmeni eğitimsizdi zaten, tam ümmi oldu. Ümmi kitleyi, son zamanlarda yaşandığı gibi, suya götürüp susuz geri getirmek kolaydır.
Bunun karşıtı da, aydınların onları eğitmesidir, gütmesidir, dövmesidir.
Bu, jakobenlik falan değildir, 35 yıllık bir ceremenin ödetilmesidir.
Gecekondularını yapanları, işkenceye gitsin diye, ihbar ettikleri için örneğin…
1982’de İstanbul’da % 95 evet oyu verdikleri için örneğin…
Den den de, den den diye gider…
Eğer kitleyi çüşlemezsen, kitlenin düşebileceğinin dibi yoktur. Daha beterini bulur. Yamyamlığın da kötüsünü bulur. 1999 depreminde kızını satan anaların da daha kötüsünü bulur.
Bulur da, bulur…
Çüüş ya kitlee….
(19 Mart 2018)