Çarşamba, Mayıs 09, 2018

Alaturka Post-Neo-Liberallerin Absürdizmi


‘Akıl kuburu’ dediğimiz şey, şu anki politikacıların yaptıkları şeyler. Deli zırvasını geçen şeyler eyliyorlar habire.
Mayıs 2018 itibarıyla, TC’lilerin sırtında 6 kalemde (devlet iç ve dış, vatandaş kredi, yabancı yatırım, banka ve sanayi dış) 1,5 trilyon dolar borç var. Artı, 1,5 trilyon dolarlık 35 yıllık hiç israfı var. Artı, 1,5 trilyon dolarlık KİT’lerin gitmişliği ve bitmişliği var. Artı, yılda 20 milyar dolarlık gıda ithalatımız var.
Sonra ne oluyor?
İktidar kendi aleyhine olabilecek bir biçimde erken seçim kararı alıyor. (Biz, Erdoğan’ın bu yükü taliplerin sırtına devirip tüyebileceği kanısını hala koruyoruz.)
Bakalım vaadlere:
İktidar emeklilere biner lira ikramiye dağıttı.
İktidar, milyarlarca dolarlık vergi, şu bu affı getirdi, getiriyor, getirecek.
Çöpe atılacak ve milyonlarca dolar maliyetli seçim propaganda malzemeleri hazırlanıyor.
İnce, gençlere yılda 2 kez (milli bayramlarda) 500’er lira harçlık vaat etti.
Ne eder?
10 milyon öğrenci için, her yıl 2,5 milyar dolar.
Akşener, vatandaşın 8 milyar liralık (2 milyar dolarlık) kredi borcunu devlete yazdırıp sileceğini ve affedeceğini vaat etti.
AKP, belki 16 senedir 15-20 milyon kişiye yakacak, yemek, sosyal market, şu bu dağıtıyor.
Da, kim çalışacak ve üretecek o zaman?
Devlet ulüfeyle vatandaşı beslerse, o vatandaş çalışır mı?
Borcu habire affedilen biri, nasıl olsa ödemeyeceğini düşünüp, yeni borçlar yapmaz mı?
Yabancı kaynaklar, Türkiye’nin dolar borçları için, bir kereliğine tek kalemde ve ek olarak % 3’lik artış talep ettiler. Yani, bizden açıktan 30 milyar dolar daha talep ettiler, haraç niyetine, yeni borç vermek için tefe niyetine.
Dünya’da para bolluğu bitti.
Türkiye’de para bolluğu hiç olmadı. Taşıma suyla değirmen döndürüldü hep. Ve o değirmenin suyunu kestiler.
Bunu seçimden önce yapmalarını, Erdoğan’a dolar üzerinden % 10-20 faiz veya iktidardan düşme seçenekleri tanımalarına bağlıyoruz. Bu arada, Erdoğan gitse, İnce gelse de, Türkiye o faizi ödeyecek.
Kimsenin tasarrufa ve tutuma geçmeye niyeti yok. Tekne battı ama hala öyle.
1,5 trilyonun (konkardato filan ilan edip) 500 milyarını ödeyecek olsak da, 800 milyar dolarlık brüt GSYİH’nın kabaca % 10’u ekstra tasarruf ile yılda 80’den, ancak 7-10 yılda bunu ödeyebiliriz hesabı görünüyor, faiz binecek çünkü.
Beleş yemeyle doymuş ve (Tevfik Fikret’vari olarak) hatta patlamış 80 milyonu 10 yıl aç dolanmaya kim ikna edebilecek bakalım.
Savaş, salgın, kıtlık eder, o kesin. Tarih ettiğini söylüyor.
Bu, yıkımlı yol.
Yıkımsız ve barışçıl yol ise, sıkı bir tasarruf dönemi.
Alışmış kudurmuştan beterdir, atasözüne göre Türkiye halkları, tekdir yerine kötek ile adam olacak gibi görünüyor. Sopayla adam olamayan da ölür zaten. Ölmüş de zaten. TC de, son 5 yılda birkaç bin kişilik telefatı eğitim zayiatı olarak kaydetti zaten.
(8 Mayıs 2018)

Witcher: Oyun ve Dizi: Çapraz Medya Karşılaştır-Karşıtlaştır


2 tahminim birden doğru çıktı bu kez:
Bir: Bir oyunun film yapılmadan doğrudan dizisi yapılacak.
İki: Oyunun dizisi, sinemasal olarak oyunun sinemasal fragmanından epeyi geride bir konsepte sahip.
İki Bir: Oyunun sinemasal fragmanındaki sinemasal öğeleri birebir kullanmışlar. Bu uymamış.
İki İki: Oyunun sinemasal fragmanlarından biri (A Night to Remember) sinemasal olarak başyapıtlardan biri. Bu, gözönüne alınamamış.
Gözardı edilmişe benzeyen nedenler:
Mikkelsen bir efsane:
Bir: ‘Hannibal’ dizisini yaptı.
İki: Epeyi sinema filmi var, belli bir kariyeri var ve orada bu Ornta Çağ konsepti içinde çok başarılı bir filmi var.
Üç ve Dört: Hem uzun ve konulu (ama konuşmasız) reklam filmi çekti. Hem de kodjima’nın müstakbel oyunu ‘Death Stranding’in sinemasal fragmanlarında başrollerden birinde. Del Toro orada döktürmüş (devamının gelebileceğinden çook kuşkuluyuz).
İşte tüm bunların üzerine bu konsept fragmanı olmamalıydı.
Ancak Netflix, bir zamanlarki HBO’nun yerini almak arzusunda şu an. Bu fragmanda muhakkak düzeltmeler yapacaktır. İşte o müstakbel ve olası düzeltmeler, sizce çapraz medyada 2018 ortası 2019 ortası için ilginç gelecekbilim ipuçları verecek.
Sanat hala ilerliyor ama biz hala bunun son bakışta aşk olduğu kanımızı koruyoruz.
Daha çook son bakışta aşklar ve onun kuşakları gelip geçecek. Biz faniler sanat ekollerimizle birlikte geleceğiz ve gideceğiz.
‘Ben Ülkü’ olarak 60 yaş momentimde parmağımı basıp da, ‘ahan da, bu benim sanatım, bu benim son bakışta aşkım, bu benim tesellim, bu benim eksodusum ya da o tahayyülüm’ dediğim çizgi budur işte.
(7 Mayıs 2018)

Unu Tamam da, Yabancılaşmışlık Arendt’lik


Bir Atatürk portresi. Altında ‘eskiden ‘Unutamam’ yazıyormuş. Erdoğan’a ‘tamam’ demek için, onu ‘Unu Tamam’ yapmışlar.
Unu tamam da, yağı ve şekeri nasıl acaba?
Helva mı yapıyordunuz acaba?
Birinci Cumhuriyet’i gömdünüz, onun 40’ının helvası mı acaba?
Arendt, buna yabancılaşmanın sözünün bile edilemediği bir öte-yabancılaşmışlık tanımı koymuş.
Batan budalalar gemisinin tayfaları, deli saçmalarına yenilerini eklemeyi sürdürüyor.
(9 Mayıs 2018)

Salı, Mayıs 08, 2018

Neşet Ertaş’ın Kemiklerini Un Etmek


İş Bankası şöyle bir iş eylemiş:
“İş Sanat, Türkiye’nin en büyük sanatçılarından, türkü ve bağlama üstadı Neşet Ertaş'ı özel bir konserle anıyor. “Neşet Ertaş’a senfonik saygı duruşu” niteliği taşıyan ‘Gönlüm Hep Seni Arıyor’ başlıklı konserde, Ertaş’ın türküleri, koro, senfonik orkestra ve dört solist için şef Serdar Yalçın tarafından düzenlenmiş haliyle dinleyicilerle buluşacak. Yalçın’ın, 2010’da UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” seçilen Neşet Ertaş’ın eserlerinin senfonik bir orkestra tarafından seslendirilebilmesi amacıyla tekrar düzenlediği türküleri, uluslararası başarılarıyla dikkat çeken soprano Gülbin Günay, senfonik türkülere olan özel ilgisiyle öne çıkan alto Zeynep Halvaşi, dünyada özellikle Donizetti operalarının aranan seslerinden tenor Bülent Bezdüz ve opera sanatçılığının yanı sıra özgün türkü yorumlarından oluşan ‘Buram Buram Anadolu’ isimli albümüyle müzik çevrelerinin dikkatini çeken bas bariton Zafer Erdaş seslendirecek. Konserde bu isimlere eşlik edecek İstanbul Opera Orkestrası’nı ve koro şefi Sema Subaşı'nın çalıştırdığı İstanbul Opera Korosu’nu ise şef Serdar Yalçın yönetecek.”
Bu ne iştir beyler?
Bu adam, benzeri bir şey istese, kendisi yaşarken bunu yapmaz mıydı?
Neden yapmadı?
Neden yapmak istemedi?
Neden sahneye her daim tek sazla çıktı?
Bu insan, bin yıllık bir geleneğin belki de son temsilcisiydi. Başka ülkelerde, bu türden geleneklerden olduğu gibi sürdürülür.
Bu insan, kendi biricik tarzını, babasına karşı çıkarak, onun tarafından kovulmacasına yaratmış ve sürdürmüştü.
Bazı ensesi kalınların masabaşında kendi keyifleri için bu türden fantezilere girmeleri; ölmüşlere saygısızlık, absürd, sanatı kubura çevirme olmakta.
Sizin paranıza da, plaza gökdeleninize de…
(8 Mayıs 2018)

Metin Çulhaoğlu Negasyonu: Kapitalizmin Gelecekbilimsel Felaket Yönetimi


Çulhaoğlu, kapitalizmin gelecekte bir daha asla refah devletine izin vermeyeceğini savunuyor.
"Kişisel kanaatim, dünyanın artık o liberal ya da burjuva demokrasisi dediğimiz dönemi, geri gelmemecesine geride bıraktığı, kapitalizmin kendi yapılanmasının ise o refah devleti modeline bir daha asla ve asla izin vermeyeceği."
Bizce bu, dşünmeden ve hisle yapılmış bir öngörü. Murat Belge, Türk Solu’nun düşüncesel değil, hissi olduğunu belirtir ki bu da kuramsızlık demek, çünkü kuram, duyguyla değil, düşünceyle, bilgiyle, doğruyla, gerçekle yapılır.
5 bin yıllık Dünya tarihinin tek bir bütün olduğu konsepti, kendilerini marksist gelenekten sayan Dünya Sistemi’cilerde de var, tüm tarihin sınıf savaşımı olduğunu belirten Marx’ın kendisinde de var.
Tarihe bütün olarak bakınca, onda sikluslar olduğunu  görüyoruz. Bu sikluslar, kabaca 400’er yıllık ama kader (gerçekleşmesi birebir zorunlu) değiller veya tam tersine birden çok çöküş siklusu da mümkün: Avrupa; 400’lerde Kavimler Göçü ile, 800’lerde Vikingler ile, 1200’lerde Moğollar, 1 değil, 3 kez çökertildi. Koşut olarak da, birden çok premature rönesans da oluştu.
Dünya Sistemi, 2000’den beridir tarihin çöktüğünü / çökeceğini, 2000’den önce kendi modeliyle öngörmüştü. Tarihin ironisi olarak bu gidişat, hegemonların kendilerini göçertmesi olarak yaşandı ve yaşanıyor.
Bin küsur yıllık Orta Çağ’ın ardından, AB’nin Aydınlanma Çağı 1600-1950 olarak maksimum 350 yıl sürdü: 50 yıl da bir duralama dönemi yaşadı ki bu da 400 yıl ve bir makro-siklus ediyor.
Gelelim hegemonların refah devletine bir kez daha izin verip vermeyeceğine.
1950-2000 arasında Dünya hegemonu ABD idi. ABD, Roma tipi bir devlet: Kendi toprakları içinde, kendi iktidar seçkinlerine bile refah devleti sağlamayı düşünmeyen türden bir çukur devlet (asgari ücretle tek başına yaşayamıyorsun örneğin). Köleler ise, sürünerek yaşamakla ölmek arasında seçimlere sahiplerdi.
MÖ 3000 – MS 1700 arasındaki kölelik tarihine bakınca, bazı yerlerde ve zamanlarda kölelerin, pekala AB 1960 asgari ücretlisi kadar refah bir yaşam sürdüğünü görüyoruz. Bazı zamanlarda kölelerin günde 1-2 litre bira hakkı vardı ve yasalara göre köle sahipleri kölelerine eziyet veya işkence demezlerdi. Ki bugünün koşullarında 7 küsur milyarlık Dünya’da, yeni dönemin yeni göçleri nedeniyle, 90 milyonluk yeni köle bir nüfus da oluştu. Bunun bir üstü de, Vietnam’daki ayda 25 dolarlık asgari ücret düzeyi.
Bu, 2018 momenti. Ancak, 1968 momenti epeyi farklıydı, Fransa’da işçiler daha yeni bir model araba alabilmek için grev yaparlarken (Abidin Dino’nun anılarından alıntı), iktidar seçkinleri, özellikle küçük burjuvazi, cüzdanı sağdayken vicdanı soldaydı, yani işçilere karşı hoşgörülüydü.
Tarihin acımasız bir ironisi olarak, o günkü refahı sağlayanlar da göçmenlerdi (konuk işçiler veya ekonomik göçmenler), bugünkü ekonomik krizi sağlayanlar da, düşük ücretle çalışan aynı göçmenler (yani onların çocukları veya torunları). Bu da, doğrudan yabancı düşmanlığı demek, sol arasında bile.
Sol, bu süreci sosyolojik açıdan hiç izleyemedi.
Ancak bunun antitezi, bugünkü solun slaktivistçe göçmenseverliği veya azınlıkseverliği değil.
Bu, işin bir noktası.
İkinci noktası şu:
1988’de ekonomik üretimin % 70’i kullanılabilir iken, bugün % 33-40’ı kullanılabilir durumda, yani artı-değerin önemli bir bölümü sanallaştı ve reel sektörün (yatırımın, şuyun buyun) dışına gitti.
Bu süreç de, paranın icadından beridir var. Kralları tefecilere faizleri ödeyemediği için batan ülkelerle dolu tarih. Bugün tüm G-7 ülkeleri 2 yıllık GSYİH’ları kadar borçlu ve bu, ödenebilir bir borç değil, maksimum 1 yıllık olanı ödenebilirdir ekonomi kurallarına göre.
Bu 2 noktayı Batı çözebilsin, yine refah devletine geri döner.
Bu barış yoluyla çözüm yolu. Tarih genelde savaş yoluyla çözümün olageldiğini bize söylüyor. O da, göçmenlerin oranının % 20’yi geçmesi. Roma, 400’lerde topraklarına yerleşmelerine izin verdiği barbar göçmenler nedeniyle batmaya başladı.
Ki yine tarihin ironisi olarak, o zaman da bahane yine dindi. Roma, 500 yıllık tarihinin 400 yılında hiç akletmediği bir biçimde hristiyanlaşma takınağına girip de (MS 395), üstüne bir de barbarları Hristiyan yapacağım diye debelenince, onlar da ortalığı yakıp yıktılar. Bugünkü ‘neo-con’ların evangelizmi böylesi çakma bir din bahanesi: Müslümanlar köşeye sıkıştırıldıkça, Batı’yı yakıp yıkıyorlar şu anda da.
Tarihe bakınca, böyle dönemlerin ardından dalga dalga halk isyanlarının ve katliamların geldiğini görüyoruz. Bu kez solun bu dalgalar içinde yeri yok. Lümpen bir isyan dalgaları silsilesi bu. Tıpkı Gezi’nin başlangıçtaki durumu gibi: Sol olmadıklarını özellikle ve vurgulayarak açıklamışlardı, sol olaya sonradan aradan kaynadı.
Çulhaoğlu’nun bunları biliyor ve sonra analiz yapıyor olması gerekir.
Günümüz momentinde bilgi de var, kuramsal model de. Üstelik, son 18 yılda herşey yemek tarifesi gibi gidiyor ve Batı kendi iktidarını eritiyor. Bunun 2018’in ilk yarısında Suriye’de, hem Rusya, hem ABD, hem de AB için geçerli olduğunu savaş alanından naklen izledik.
Peki, yakın vadede ne mi olacak?
Anadolu beylikleri dönemi gibi onlarca devletçik olacak. AB’de kurulmayı bekleyen 20-30 devletçik var.
Sol tüm gidişatta ne mi yapabilir?
Dalga dalga gelen marjinallerin anormalliklerini vakanüvis olarak kaydedebilir. Çünkü bu neo-marjinaller başta kendilerini olmak üzere, tüm sistemi yok edebilecek bir neo-nihilizm içindeler. IŞİD kobalt-60’ı akledemedi veya bulamadı ama birileri bunu er veya geç yapacak.
Evet, solun yapabileceği tek şey bu:
Yaşanacak kıyametimsinin boyutunu küçültmek.
Dipnot:
Kapitalizm, Almanya ve İtalya üzerinden bu yıkımı 1920’lerde ve 1940’larda olarak 2 kademede daha önce de yaşadı. Bu da önemli: Daha küçük dönemli sikluslar da var. Yani, 250 yıllık kapitalizmin ilk iç bunalımı değil şimdiki.
(8 Mayıs 2018)

Pazartesi, Mayıs 07, 2018

CHP’nin Acıklı Durumu: Muharrem İnce Asansörde


Bu insancıklar mı Türkiye’yi kurtaracaklar?
Taşıma sığasını geçmiş bir asansörden inmeyi akıl edemeyenlerden söz ediyoruz:
İnce, kendi iniyor.
Sonra da diyor ki:
“Bu kafayla iktidar olunmaz.”
O kafa, 16 yıldır aynı kafa.
O kafayla muhalefet de olunamaz.
Olunamadı da zaten.
(7 Mayıs 2018)

Kuran’dan Bazı Ayetler Çıkarılsın


İnanması imkansız görünüyor ama bu olmuş. Böyle bir şeyi birileri istemişler:
“Fransa’da aralarında eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin yanı sıra 3 eski başbakan, Yahudi ve Hristiyan cemaati temsilcileri ile yazarların da bulunduğu 300 kişinin ‘şiddeti ve Yahudi karşıtı fikirleri yaydığı’ gerekçesiyle Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılması yönündeki bildirisine Türkiye’den tepki geldi.”
E, nolcek?
Eski Ahit’te de, Yeni Ahit’te de şiddet yanlısı bölümler var Onlar da çıkarılacak mı?
Bu Sarkozy, şarkıcı bozmasını metres tutup, Versay Sarayı’nı kerhaneye çeviren biri.
Ayrıca, Yahudi karşıtı ne demek?
Hristiyanlık’ın kendisi tümden Yahudi karşıtı değil mi?
Akıl tutulmasını geçtik, akıl batmasını geçtik, akıl sıçmasına geldik sonunda.
Hadi, denilen yapılabilir bir şeydi ve yapıldı diyelim.
Filistinliler’in İsrail düşmanlığı neden azalsın ki?
Adamlar, ülkelerini dağdan gelip bağdakini kovana kaptırdılar.
70 yıl önce her 2 tarafa da verilen sözlerin 1’i tutuldu, 1’i tutulmadı.
Adamlar neden isyan etmesin?
Herkes Sarkozy’nin uzak akrabaları değil ki Naziler’e ülkesini bırakıp kaçsın.
Tam rezillik bu.
(7 Mayıs 2018)

Pazar, Mayıs 06, 2018

TC Politik Moment 06.05.17


AB, ABD, G-7 ile karşılaştır karşıtlaştır:
Bu kategorilerdeki ülkelerdeki sağ-sol ayrımının geçersizleşmesi ve saçmalaşması durumu, Türkiye’de meclisteki 5 sağ partinin birbirlerinden ayrımının geçersizleştirilmesi ve saçmalaştırılması durumu olarak yaşandı, yaşanıyor, seçim bitene dek de yaşanacak. Seçimden sonraki tahminimiz, uç milliyetçi ve uç dinci bir iktidarın fiilen geçersiz ama sözce geçerli tek adamlığı olacak ve geçerliliği de 2 yılı geçemeyecek.
İnsanlar yaptıkları işi iyi yapmalı ve o işin-oyunun kurallarına uymalı, diye düşünürüz. Bizdeki vekiller işin temsil ve idare bölümünü tümüyle kubura ve kabire batırdılar. Tuhaf bir biçimde de, o denli uğraşmalarına karşın, 1. Cumhuriyet’in tamamını bir türlü gömemiyorlar.
Bunlardan önce satılık oy ve 4 parti momenti vardı. Satılık oyun bile yolunu şaşırması ve artan sayıyla 5 parti momentine geldik. Bu süreç, Brown hareketinden çok, difüzyon-dağılma gibi gerçekleşti. Seçmen, oyunun adresi açısından neredeyse % 50 oy belirsizliği yaşıyor. Ancak oy verme yüzdesi, hiçbir biçimde % 75’in altına düşmeyecek. Devletin oy vermeyi bir haktan çok, vergi veya askerlik gibi) bir görev sayması da bunda etkili. Sonuçta bu kararsızların oy vermesinin de bir anlamı kalmadı, çünkü verdikleri partiyi seçiyor olmayacaklar.
2015’te de belirsizlik vardı. 3 yılda % 3-4 yeni seçmen geldi, % 2 seçmen vefat etti ve böylelikle % 5-6 seçmen yenilendi. İşte belirsizliği arttıranlar onlar: Aynı insan kümesi, kendisine nasıl (ve zorunluca) ibadet etmesi gerektiğinin söylenmesini de istemiyor. AKP’lilerin 2018 deist tartışması oradan kaynaklandı.
En önemli gerçek şu:
AKP sayesinde hem şeriatçılık sıfırlandı, hem de en son Afrin Savaşı momenti üzerinden milliyetçilik. Kore Savaşı’nı kimse sorgulamadı ama Afrin’i AKP’liler bile sorguladı. MHP ise, 1960-2020 arasında Afrin gibi bir olguyu hiçbir biçimde beceremezdi. Üstelik, elde 1974 CHP-MSP Kıbrıs örneği var.
Ekonomik kriz de hiçbir biçimde ertelenemez, önlenemez, sürdürülemez borçlu durumda. Atilla kararı, Demokles’in kılıcı gibi tepemizde duruyor. Enflasyon, işsizlik ve devalüasyon, ekonomi kurallarına aykırı olarak hep birlikte artıyor. Çünkü, yatırım artmıyor ama tüketim hala var.
Toplam 1,5 trilyon doların (vatandaşın kredileri, yabancı yatırımlar, devlet iç ve dış, banka ve sanayi şirketleri dış) üçte biri ödenir kanısındayız, çünkü faizlerle son 35 yılda % 100’den fazlası çoktan ödendi zaten.
Sonuç:
AKP ve Erdoğan kazanır ama her ikisi de iktidarı sürdüremez. Erdoğan’ı satacak ve yargılanmaya götürecek dönek AKP’liler muhakkak çıkacaktır. Sonrası çorap söküğü gibi gider.
Diğer tüm partiler ve olmayan sol, muhalefet ve mücadele olarak sıfırlar ve hatta eksiler.
Dünya’daki isyan dalgası bize de gelecek.
Göçmen sorununun çözümü yok. Suriyeliler Nazi-Musevi ilintisine sürüklenebilir.
Burada en önemli noktalar:
Erken seçimlerin hiçbir anlamı yok.
Kazanacağı belli olan tarafın kazanmasının da bir anlamı yok.
Muhalefetin muhalefetliğinin de bir anlamı yok.
Sokak veya kitle direnci olasılığı görünürde sıfır ama kargaşa ve sivil kökenli terör olasılığı görünürde % 50.
Diğer iktidar seçkinleri (ordu, işadamları, medya, entellektüeller) etkisiz eleman durumunda toptan.
Bizim politik sıfırlanmamız böyle oldu işte.
(6 Mayıs 2018)

Cuma, Mayıs 04, 2018

Çizgiroman, Bilgisayar Oyunu, Film: Çapraz Medya Dönüşümleri


Renkli çizgiromandan filme dönüşüm, ‘300’ ile ilk özgün örneğini verdi. Devam filmi o kadar başarılı değildi.
Siyahbeyaz çizgiromandan filme dönüşüm, ‘Sin City’ ile ilk özgün örneğini verdi. Onun da devam filmi o kadar başarılı değildi.
2 örnekte de devam filmleri, ilkinin birebir aynısı olarak kopyalandı. Dolayısıyla, burada uygunsuz parametre o oluyor. Yani, her çizgiroman cildi tek başına ve devam öyküsünden bağımsız olarak film yapılır.
Ki zaten bu, çapraz medya yaratmanın, başta kavramsal çerçeve koysan da koymasan da, her türün (çizgiromanın, oyunun, filmin) kendi iç kurallarına bağlı sınırları vardır.
Oyun ‘Assassin’s Creed’, popüler kültür tarihine ilk resmi-ticari çapraz medya ürünü olarak geçti. Daha yapılmadan önce; roman, çizgiroman türü yan ürünlerinin yaratılacağı belliydi.
Ondan yapılan ilk film (2017) başarısızdı. Başrol oyuncusuna fazla yüklenilmişti ve o sanıldığının tersine, çok başarılı bir oyuncu değil (Fassbender).
Burada epeyi ters bir durum var:
‘Assassin’s Creed’in Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda geçen öyküsünün, bilgisayar oyunu sinemasal fragmanı örneği, epeyi başarılıydı.
Yani eğer film, o kısa filmdeki akışa uygun birebir yapılsaydı, vasatın üzerinde olurdu, öyle yapılmadı, vasatın altında oldu.
Burada durup 2018 Mayıs momentiyle saptamalar ve gözlemler yapıyoruz:
Çizgiromandan yapılan filmler, Marvel ve DC Comics fecaatleri dahil, başarısız ürünler hala.
Bilgisayar oyunundan yapılmış başarılı film ise hala yok ve en az 50 oyun film yapılmış durumda. Üstelik ortada ‘Mario’ filmi fecaati de var.
Buradan 2 çıkarım yapabiliriz:
Bir: Çizgiroman daha eski tarihte yaratılmış bir popüler kültür ürünü olduğu için, dene-yanıl onda daha çok örnek verdi.
İki: Çizgiromandan film yapmanın kuralları, örneğin ‘300’de olduğu gibi, çizerin filmin yaratım aşamalarında doğrudan yer alması gibi, daha çok belli oldu.
Ekstra:
Üstelik ortada bilgisayar oyunu zihniyetiyle (RPG mantığıyla) yapılmış epeyi güzel film-örnekler var. Yani aslında, oyundan film yapmanın kuralları da belli ama oyunları film yapmaları için seçilenler onları bilmiyorlar ve uygulayamıyorlar.
Bu arada siberuzayda geçip de, RPG mantığıyla film yapılmış senaryoların işlemediği gibi bir tezi de buraya notlamış olalım. Yani, siberuzayda geçen filmlerin yapılma mantığı, bir zamanlar çizgiroman için, şimdilerde bilgisayar oyunu için olduğu üzere, henüz bilinmiyor. Ancak onun için de, çok eski ‘Freejack’ (Hopkins) filmi örneği ortanın üstünde olarak var elde.
Biz bu koşullarda şu ilkeleri önerebiliriz o zaman:
Bilgisayar oyununun asıl karar vericisinin / yaratıcısının, onu yaratırken, filmini kimin yöneteceği ve başrolde kimin oynayacağı, çizgiromanını kimin çizeceği gibi, çapraz medyasal devam / yan / birleşik öğelerine en baştan karar vermişliği ve seçmişliği gerekiyor. Ancak ona göre üretim programı yapabilirler zaten.
Tüm bu koşullarda bile hala, belki 2050’ye kadar, bu çapraz medya tümleşik popüler kültür ürünü oluşturumunun tamamlanamayacağı kanısına vardık. 1 veya 2 kuşak çapraz medya üreticisinin arada harcanması gerekecek ve bu da 10-20 yıl alır en az.
Çıkış:
Bilgisayar oyunu sinemasal fragmanının sonul ürününü yaratan ekibin, 3 dakikalık değil de, 120 dakikalık aynı ürün filmi yapıp yapamayacağının bir sınanması gerek, diyoruz. Sonuçta del Toro, ‘Death Stranding’in uzun-kurmaca filmini yapabilir gibi duruyor ama o zaten epeyi uzun ve eminiz epeyi de kısa film çekmiş durumda.
(2 Mayıs 2018)

Bosch, Bruegel, Dürer, Güzel x Çirkin Resim-Fotoğraf, 1 Mayıs, Dünya Solu, Popülizm


Bosch, Bruegel, Dürer; ayrı ayrı kişiler / tarzlar ve peşpeşe zamanlı olarak, sıradan insanları görselleştirdiklerinde, onları oldukları gibi, yani çirkin resmetmişler ve görselleştirmişler. Bruegel’in resimleri, birebir tasvir niteliği taşır, yani o insanları yolda görseniz, tanıyabilirsiniz.
Bu, 500 yıl önce böyleydi. ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’ yazıldığında veya deneme türü icat edildiğinde de böyleydi yani. Yaklaşık aynı zamanlardı.
Aradan 500 yıl geçti. Kitleseverlik, proleteryaseverlik, işçiseverlik tezahür etti. O tezahürün bir altküme tezahürü, 1 Mayıs işçilerini güzel (ve ellerini kafasından büyük)s resmetmekti.
1 Mayıs 2018 tarihli, Dünya’dan en güzel 1 Mayıs fotoğrafları konulu fotoğrafları görünce, bunlar aklıma geldi.
Oysa kitle, proleterya, işçi genelde çirkindir. Zaten insanların % 99,99’u çirkindir.
Çirkin insanları güzellermiş gibi resmetmek veya fotoğraflamak, uç sağın popülizmiyle aynıdır: Yalan söylem ve hamaset: Emeğin çirkin emekçiyi güzel kıldığı hamaseti.
Ki zaten Stalin SSCB’sinin ve Hitler Almanya’sının kendi halkları hakkındaki güya belgeselleri birbirinin tıpatıp aynıdır. Hatta bir SSCB’li yönetmenin, TC’nin 10. yılı nedeniyle (1933’te) yaptığı belgesel de öyledir ve diğerlerinin tıpatıp aynıdır.
1945’ten beridir Bilgi Çağı’nda yaşadığımızı herkes kabul ediyor ama doğru bilgi vermeye kimse yanaşmıyor, çünkü düşünmeye kimse yanaşmıyor. Güzel, duygunun işidir; doğru-gerçek-bilgi, düşüncenin işidir.
Bu epistemofobi, post-modern sanatın takıntısıydı. Orhan Pamuk, bir zamanlar romanın dilegetireceği kesin doğru olmadığını, olsa da romanın işlevinin bu değil, eğlendirmek olduğunu söylemişti. Sonra da kalkıp, doğru diye Ermeni katliamından dem vurup, Nobel edebiyat ödülünü almıştı.
Tezlerin ve antitezlerin birbirinin yerine geçmesi veya ayırtsızlaşıp aynı işleri yapması ilk kez olmuyor. Bugünün sosyal demokrat geçinenleri de, karşıt olduklarını önesürdükleri uç sağın söylemlerini kullanıp, güzel yalanlar söylemeyi sürdürüyorlar, üstüne üstlük bunu savunup, bize sanat diye yutturmaya kalkıyorlar.
Bu Dünya’da da böyle, Türkiye’de böyle…
Sanatçılar doğrudan ve çirkinden öcüden korkan çocuklar gibi korkuyorlar: Doğru ortaya konulunca, hayalet görmüş veya ‘böö’denmiş gibi davranıyorlar.
Bu da onları, Fassbinder anlamında sentimental faşist ve yalancı kılıyor.
Bruegel de on binde bir azınlıktı, bunları söylerken biz de öyleyiz. 500 küsur yıldır minval aynı yani.
(1 Mayıs 2018)

Perşembe, Mayıs 03, 2018

Her Durumda Felaket: İlginç Bir Vaka


Öyle bir vaka ki kurgulasan, bu denli abartılı olamazmış:
“Virginia eyaletinin Fairfax kentindeki havuzda hiçbir tecrübesi olmadığı ve doğru düzgün İngilizce bilmediği halde müdür yardımcılığına başlayan Fijalkowski’nin sinir krizi geçirmesi üzerine, olay yerine polis çağrılmıştı. Havuzun dışından geçen birinin çektiği videoda, 8 polis memuru, genç adamın kendini suya gömmesini, aşağıdaki borulara tutunarak suyun altında kalmasını ve ağzından çıkan hava kabarcıklarının yavaş yavaş tükenmesini, kollarını kavuşturarak izliyor. Suya atlamak isteyen cankurtarana da engel oluyor.
Videoda, suyun altından hava kabarcıklarının yükselmesi durunca cankurtaran, “Havuza girip kurtarabilir miyim?” diye soruyor, bir polis memuru da “Burada sertifikalı tek cankurtaran sensin, sen bilirsin” yanıtını veriyor. Sudan çıkarıldığında nefes almayan ve kalbi atmayan genç adam, kalp masajı yapılmasının ardından gelen ambulanstaki defibrilatörle yeniden hayata döndürülüyor.
Fijalkowski, 100 bin doları aşkın hastane faturası üzerine dava açma yoluna gitti. Polonya’ya geri dönen genç adam, daha erken kurtarılsaydı, bu kadar büyük hasar görmeyeceği ve faturanın bu kadar kabarmayacağı iddiasıyla dava açtı.
Fairfax Polis Teşkilatı ise, polis memurları için hayati tehlikeyi bertaraf etmedikçe zihinsel sorunlu kişilere müdahale etmediklerini, beklemeden suya girselerdi Fijalkowski’nin onların da boğulmasına yol açabileceğini savundu.
Fairfax Emniyet Müdürü Edwin Roessler, “Onun hayatını kurtardılar, o ölmedi. Hayatınızı kurtardığı için dava mı açacaksınız” diyerek ekledi:
“Biri zihinsel rahatsızlıktan ötürü nöbet geçirdiğinde, yapmak isteyeceğiniz son şey, ona elle müdahale etmektir. Nöbetin yatışması için zaman geçmesi beklenir.””
Tam Nasreddin Hoca fıkrası hesabı:
Herkes haklı.
Ama durum çapraz.
Bu arada Polonyalı adam intihar mı etmek eğilimliyse, taa ABD’de nasıl iş bulabilmiş?, o belirtilmemiş.
Adam haksız, yüzme ve İngilizce bilmeden havuzda ne işi var? Kendi rahatsızlıklarını orada tek bilen sensin.
Kurtarması gerekenler, hukuken haklı ama ahlaken haksız.
Hastane fırsatçı, o nedenle ahlaken haksız. Bedavaya yapmaları gereken işe, 100 bin dolar fatura çıkarmışlar.
Benzeri başka vakalar da olmuş:
Uyku hapıyla intihar eden sahibini uyandırmak için, onun yüzünü kemirerek, onun yüzsüz kalmasına neden olan köpek, onun yüz nakli yaptıran sahibi ve sonra onun kanser olup ölmesi vakası var.
Bizde de, kendisine ihanet ettiğinden kuşkulandığı karısını vurmaya giderken, onun evinin önünde hırsızlık kuşkusuyla tutuklanıp, uzun süre hırsızlıktan hapis yatıp, sonra yanlışlık anlaşılıp, beraat edip, devlete tazminat davası açan adam var.
Yani gerçek yaşamdaki bazı durumlarda, yalnızca felaket var.
Ve bu tip felaketler çok özel ve özgün felaket yönetimleri gerektiriyor ve seçimlerde / kararlar da çoğunluk öznel ağırlıklı oluyor.
Bu vakadaki görevliler, prosedüre uygun davrandıkları için, ceza almazlar gibi görünüyor.
(1 Mayıs 2018)

Haziran 2018 Erken Genel Seçimi ve İttifak Kuralı


Emre Kongar şöyle demiş:
"Gücünü yitirmekte olan Erdoğan/AKP iktidarı, Meclis’teki çoğunluğunu korumak için, bu seçimde, akla, mantığa ve Anayasa’ya aykırı olarak ‘partilerarası ittifak’ kavramını ve bu ittifakın seçim barajını aşmasıyla ilgili garip bir kuralı devreye soktu: İttifak eden partilerin toplam oyu % 10 barajını geçtiği takdirde, o ittifakın içindeki bütün partiler, barajı aşmış sayılacak ve milletvekili seçimlerinde, aldığı oy kadar milletvekili çıkarabilecek.”
İyi de bu durum, AKP’nin aleyhine de işleyebilir.
Bir: HDP herhangi bir partiyle, hatta Hüda-Par ile işbirliği yaparsa, barajı geçer.
İki: İyi Parti zaten 2 partiyi desteklediğini açıkladı.
Üç: Geriye kaldı Saadet Partisi. Onun barajı geçmesi için, % 5-7’lik bir ortak bulabilmesi gerekir ki bu zor.
Tüm durumlarda bağımsız adayların durumu ayrı kalıyor. Kamer Genç gibileri, her devirde, hatta Danışma Meclisi’nde bile kendilerine yer açabildi. Anadolu’daki adaylık, büyükkentlerdeki gibi değil, ailelerin veya tek kişilerin tekelinde.
Bu durumda toplamda diyelim 3 ayrı grup, fazladan milletvekili çıkaracak. Bu vekillerin tümünün CHP’den eksileceğini ummak safdilliktir.
Artı, şu var:
Tıpkı AKP ve Erdoğan’ın oylarının ayrı olması gibi, İyi Parti’nin ve Akşener’in oyları da ayrı.
Not. Ki bu durum, çokpartili tarihimizde yeni bir eğilim olarak kayda geçti.
Son olarak da:
3 ayrı grup % 10 desen, CHP de % 25 desen, AKP-MHP % 50 etmiyor, sandalye olarak yani.
Ve en son olarak da:
Bildiğimiz Bahçeli, koltuklarını kaptıktan sonra, Erdoğan’ı yarı yolda bırakacaktır ki tersi de geçerli.
Yani:
2019 seçimlerinden 2-3 yıl sonra, yani 2021-2022’de gerçekleşecek herşey, AKP’nin kendi adımıyla, 2019 sonuna alındı.
Bu savaş ve bu kriz seçimi kazanmış olsa da, şimdiki koşullarla Erdoğan’ı 5 yıl taşıyamaz.
Atilla’nın mahkumiyeti artık idam ipi oldu.
(1 Mayıs 2018)

Çarşamba, Mayıs 02, 2018

Kapitalizm ve Yabancılaşma


Yabancılaşma nedense birebir kapitalizme mal edilir. Oysa, öyle olmayabilir. Öyle olmayabilirliğin nasıllığını açımlamaya çabalayacağız bu metinde.
Kendi metinlerimden bir alıntı:
“Dönüp dolaşıp herşeyin suçunu kapitalizme yüklüyorlar ama bu yabancılaşmışlık ötesi yabancılaşmışlık, hem kapitalizmde, hem çöküş dönemlerinde, hem de büküm dönemlerinde gözleniyor. Büküm dönemleri, tarihçiler ve sosyal psikologlar tarafından üzerinde çalışılmış konu değil pek.”
Biz, şu an için; tarih / gelecek uzun dönemde kesinkes limitlerine ve asimptotlarına varacak olsa da, kısa ve orta dönemde yaşanacak dalgalanmalar nedeniyle, gidişat yönü henüz belli olmayan bir büküm dönemi tanımlıyoruz ve metinlerimizde bunu epeyi imledik. Büküm dönemi, tarihsel yol çatallanmasının tek boyutlu görünümüdür de aynı zamanda.
Bu koşullarda, Arendt’in tanımladığı yabancılaşmanın sözünün bile edilemediği derecede yabancılaşmışlık momentini, yabancılaşma-öteleme-N vektörleri olarak genelliyoruz.
Buradan da, akıl tutulması, akıl batması, akıl batması-ötesi durumlarını tanımlıyoruz.
İşte Arendt’çi anlamda yabancılaşma-n-N, akıl batması ötesi-1-n momentleri sırasında gözlenebilir. İkisi arasında birebir ilinti de olmaz / yoktur.
Böylelikle biz, 2. Sanayileşme sonu görüngülerinin bazılarının, kapitalizmin belli niteliklerinin bittiğini imlediğini de önesürmüş olmaktayız. Bunun bilincindeyiz.
Aranot: Bizce adını koyduğumuz bu yabancılaşma-n-N ve akıl batması ötesi-1-n, Homo Posterus’u proto-görüngülerinden birkaçı. Sapiens’lerin potansiyel Posterus’lara karşıki toplu bilisizlikteki (tutum veya davranış olarak) tavrı yani: Bir tür, daha akıllı ve daha bilgili birine karşı, olduğundan daha aptal ve daha cahilce davranmak gibi.
Kapitalizmin biten bazı niteliklerine gelince, kabul edilmeyecek biçimde, kapitalizmin artık yenilik (özellikle teknolojide) üretemediğini önesürüyoruz. Oysa, kapitalizmin tanımı süreklli yeni teknoloji üreten bir kültür olmasıydı ki zaten 1. Sanayileşme başlangıcından beridir varlığını teknoloji ile tanımlamıştı.
Nasıl ki Einstein-Planck-Heisenberg bilimsel-paradigmatik trilemması, 100 küsur yıldır temel bilimleri durdurduysa, Google-Microsoft-Apple teknoloji trilemmasının da ileri teknolojide aynı şeyi yaptığı kanısındayız.
Bunun da göstergeleri olarak, son 10 yılda uğraştıkları projelerin teknolojiyi ilerletici değil, durdurucu olmasının artık görülmüş olmasını kabul ediyoruz. Akıllı telefonun interneti, giyilebilir bilgisayar (saat veya gözlük), şu bu, hem gereksiz, hem aşırı tekrarcı ürünlerdi. Egroups veya Geocities türü sitelerin kapatılması ise, potansiyel ilerleticilerin yok edilmesi demek oldu. Yani, hem kendi ilerlemiyor, hem de ilerleyenleri yok ediyor tarzı çifte bir teknolojik gericilik bu.
Hem ileriye, hem geriye yönelik vektörler de, yolları çatallanan bahçe demek oldu.
Kısa vadeli tahmin olarak, aktivasyon enerjisini aşan az sayıda geleceksel sıçramaların, tarihin bir çöküş momentinde soğurulup yok edileceği kanısındayız.
Nokta. Es.
(1 Mayıs 2018)

Oyun ve Simülasyon


Oyun, kuralları gerçek yaşamdakilere pek benzemeyen bir oyundur. Simülasyon, kuralları gerçek yaşamdakilere tümüyle benzeyen bir oyundur.
Bu açıdan bakınca bilimkurgu ve gelecekbilim, hem oyun, hem de simülasyondur; kaçış olarak değil ama, çıkış / eksodus olarak, türün yok olmasına panzehir yol çıkışı olarak.
Oyunun simülasyonluğu, henüz büyümemiş ama büyümek isteyen çocuklara göredir: Yaşamın zor ve karmaşık kurallarını simüle edebilmeyi öğrenebilmeleri için, basit ve sadedir.
(28 + 30 Nisan 2018)

2. Yeni, Sözcük Oyunları, Graffiti, Ot / Kafa, Feneon, Twitteratür


Olay; 20. Yüzyıl başındaki ‘1.-18. Louis’ / ‘1.-6. Mehmed’ türü sözcük oyunları değil. Onlar da sözcük oyunları ama ayrı bir dalcık o çizgi.
Olay, 2. Yeni’deki ‘en hızlı kirlenen renk beyaz’ türü sözcük oyunları. Altı boş ama görünürde derin anlamlı sözcük oyunları.
Bunun yanısıra artı, sözcükleri noktalama imleriyle bölüp anlamlarını çoğaltma dalgacığı da vardı ama o tutmadı nedense.
Bu sözcük oyunları tanımındaki doğrusal programlama sınır çizgilerine:
Feneon’un 3 satırlık öykücüklerinin (180 karakter) yaklaştığı kadar, Hemingway’in 6 sözcüklük (maksimum 50 karakter) öykücükleri ile bile, twitteratür ile bile (eskiden 140, şimdi 280 karakter) yaklaşılamadı, graffitiler ile belki teğetlendi.
Feneon öykücükleri öz-töz anlambirimleri içeriyor: Öykü başlıyor ve bitiyor bile. Onun öykücükleri, Adnan Veli ile Sait Faik tipi mahkeme haberinin / öyküsünün usaresinin usaresi, hulasasının hulasası doğrultusunda gelişti.
2. Yeni bunlarla ilgilenmedi bile. Gerçekle ilgilenmedi bile yani. Böyle olunca, geriye / beriye abidik gubidik anlam saçmalıkları kaldı 2. Yeni’nin yaptıkları olarak.
Ot / Kafa çizgisi, bunu Metin Üstündağ 1988 olarak, cümleden / paragraftan (yine 3 satır sayılabilir) aldı, 20 yılda metin ve yazar demetlerine dönüştürdü, şu anki moment o. Yeni Gelen dergisi de, bu formülü, reçeteyi, tarifi, denklemi Mart 2018 sayısında tulumladı bir güzel.
Biz bunları 2. Yeni edebiyat çizgisine bağladığımızda, estetiko-politik açıdan, 0., 1., 2., 3. liberalizm dalgalarını birbirine bağlamış ve tek bir liberalizm, şeyselleşme, yabancılaşma, yabancılaşmışlığının sözünün bile edilemeyeceği aşamada yabancılaşma aşamaları toplamları olarak, kültürel bir dekadans olarak tanımlamış oluyoruz.
(20 + 30 Nisan 2018)

Matematik Felsefesi: Kompleks Sayılarda Apsis-Ordinat


Reel sayılarda x ve y birbiriyle karşılıklı bağımsız tanımlıdır.
Oysa kompleks sayılarda reel ve imajiner bölümler arasında, y’nin / i’nin 4. üssü eşittir x gibi bir iç-ilinti vardır.
Bu iç-ilinti statiktir. Yani bir kereliğine ve sabit tanımlıdır.
Reel Dünya’daki / Evren’deki boyut / parametre / apsis-ordinat sistemlerindeki x, y, z ve t’ler birbiriyle keotik-dinamik ilintilerle tanımlı olabilir.
Epeyi fizikçi, 20. Yüzyıl’ın başından beridir, zaman ve mekan boyutları arasında iç-ilinti öngörüyor. Kaluza’nın 1 boyutun 3 veya 3 küsur boyut olabilmesi tezi, sabit bir iç-ilinti varsaymıyor ama değişken olarak da tanım yok, yani tanım belirsiz.
Biz epeyi zamandır, zamanın ve mekanın, artı maddenin ve enerjinin, 10 üzeri eksi 18 saniyeden kısa sürelerde, birbirlerine ve başka şeyler dönüşüp geri döndüğü kanısındayız. Bir tür titreşim / salınım sözkonusu yani.
İşte bunun iç denklemleri, bu kompleks sayılar tanımlamasıyla başlayıp en karışık denklemlere uzanabilir.
Matematik felsefesi açısından bu, tanımların mutlak değil, koyutsal-değişken olduğu, yani matematiğin de bir dil olarak epeyi sınırının bulunduğu yönünde bir anlam taşıyor.
(30 Nisan 2018)

Salı, Mayıs 01, 2018

Dünyadan en güzel 1 Mayıs fotoğrafları


Yeter ki gel bana, senede bir güün, senede bir güün.
Doğruyla gelme ama güzelle gel, yani yalanla gel.
Bir gazetenin 1 Mayıs fotoğrafları haberi başlığı böyle:
Mücadeleyi kazanmak için bize güzel fotoğraflar değil, gerçek, doğru, geçerli, bilgi veren fotoğraflar gerekli. Onlar da hep çirkin, daima çirkindi, hala da çirkin.
İşte o nedenle biz, bunu da beyinsizlik ve sentimental faşizm sayıyoruz.
Nokta.
(1 Mayıs 2018)

Murat Belge, Tarihten Güncelliğe, Güncellikten Tarihe, Negasyon, Vd


Belge, ‘Birikim’in ilk dönemindeki yazılarından başlayarak, Türk solunda; popüler kültür ürünlerinin kültürolojisi ve estetiko-politiği, deneme, eleştiri alanlarında en dişe dokunur yazar oldu. Ancak, 1990 sonrasında lime lime dağılıp gitti.
Bizce özel yaşamının bileşimi, yani menopozlu kadınlara kentiçi rehberliği, gurmelik, bir artizle evlilik gibi, tam da marksist deyimle, burjuva dekadantı bir yaşam formu nedeniyle böyle olup gitti bu. Çünkü çıkış noktası, bunlarla hiç ilintisi olmayan biçimde, DP bakanı bir babadan gelme oğulluk idi. Epeyi muhafazakar bir kökenden, cebine ve uçkuruna söz geçiremeyenliğe uzanan yolu, AKP’liler de onun gibi geçtiler zaten.
Olsun, ‘Tarihten Güncelliğe’ eseri her daim baki kalacak. Tıpkı, Ertuğrul Özkök’ün yeniden bastırtmadığı ‘Sanat, İletişim ve İktidar’ ve sonraki tuhaf gazeteci çizgisi gibi.
Belge, Türk Solu’nun denemeyi küçümsediği ve dışladığı kanısında, 1980 gibi. Ancak, dayanak olarak verdiği kavgasız tartışma değil ana nirengi noktası. Deneme, ‘bana göre böyledir’ deme bireyliği demektir. Türk Solu ise, tam Zamyatin’vari bir ‘Biz’ anlayışı ile birinci tekil kişi kipinde konuşur. O nedenle de, herkes lider olmak ister ve sürü hep bölünür.
Özkök, kafasına nereden estiyse, Avrupa’nın bireyi geç keşfettiği kanısında. İyi de denemenin mucidi Montaigne, bir bireycilik akımıyla gelmedi ki yazın tarihine. Baktı tarih kubura gidiyor, görevlerinden istifa etti, emekli oldu, cukkayı sağlamladı, şatosuna yerleşti ve yazdı. Kendi kendini birey kıldı yani. ABD’vari bir bireycilik genelliği, olsa olsa internet cemaati oluyor. AB işi olsa da, öyle olur.
Dolayısıyla Belge, kendi adına söz edemeden, genel deneme savlarında kalmış. Oldukça klişe, basmakalıp, genelgeçer savlar kullanmış. Bilimkurgu ile ilintili olanı ise evlere şenlik:
“Blimkurgu, bu bilinçaltı titreşimlere verilmiş bir cevap. Daha doğrusu, bir sözde-cevap. Cevap kılığına girmiş spekülatif bir gıdıklama. Yapısını belirleyen de bu: Bilinmeyenin dehşetini, bilinenin rahatlığıyla dengelemek.”
(Tarihten Güncelliğe, sayfa: 146.)
Bunu yazdığında yıl 1982. Asimov, Vakıf ve Robot dizilerinin epeyi kitabını yazmış ama 12 cildi henüz tamamlamamış. Mülksüzler yazılmış. Neuromancer yazılmış. Fassbinder bile internet konulu film yapmış. Bunların hepsi bilimkurguyla doğrudan ilintili sanat eserleri ve Belge bunlar yokmuş gibi yazmış.
Bilimkurgu, 1990’lardan sonra yerini kaptırdığı gelecekbilime karşı, belki 150 yıl boyunca bilimden daha bilimsel olan sanat dalı biçiminde davrandı. Saygı kazandı. İlk atom denizaltısının adı ve ilk ABD uzay üssünün yeri Verne’den alıntı.
Yani, daha önce de yazdığımız gibi, ayırsamadığımız biçimde daha en baştan nesnellikten ve geçerlilikten uzakmış. Kitabının adı da, ‘Güncellikten Tarihe’ olmalıymış zaten.
Dönüp dolaşıp kafama takılıp duran soru ise şu:
En akıllısı Deli Bekir, onu da köstekle yatır durumu, Türk deneme yazarlarının makus talihi olmaktan ne zaman çıkacak?
Daha da önemlisi, solcu ve/ya insan olmanın birinci koşulunun kendine karşı dürüstlük olduğunu ne zaman anlayacak bu adamlar?
90 yıl bitti, 1. Cumhuriyet gömüldü üstelik.
Çıkış:
Belge’nin Türk Edebiyatı ile ilgili 2018 kitabı elimize henüz ulaşmadı. Onu da ayrıca yazacağız.
(27 Nisan 2018)



Diyalektik: Yeniden Tanım


A tez, B antitez olsun.
A n veya N sayıda öğeli olabilir (yani az veya çok sayıda), B de öyle. Bu durumda, A ve B için 4 durum tanımlı olabilir; n-n, n-N, N-n, N-N.
Arakesitleme ise, bu durumların tümü için, % 0-50 ve % 50-100 olabilir. Eder 8 durum. Örneklersek: % 1 arakesitlilik durumunda, karşıtlıkların pek bir önemi olamıyor. Dekadans veya uzaktan etkileşim için, bu durumlar daha uygun önkoşullar olur.
A ve B, birbirinden 0, az, orta, çok uzakta olabilir.
Başka bir açıdan bakılırsa:
Karşılaşma olabilir veya olmayabilir. Çelişme olabilir veya olmayabilir. Çatışma olabilir veya olmayabilir. Sentez olabilir veya olmayabilir.
Dinamiklik açısından bakılınca:
A ve B öğeleri, 0 veya % 100 hızla eklenip çıkarılıyor olabilir. Ya da bunu uzun dönemli bir sentez süreci gibi de düşünebiliriz: Sonuçta Marx, devrimin gerçekleşmesi için, 1848-1871 için devrim oldu-olacak demediğine göre, 1871 sonrası için en azından 100 yıl vade düşünmüştü ama çocuğun adını koymamıştı, çünkü hemen hiçbir devrimci 100 küsur yıl sonraki devrimi bilerek, onun için uğraşmazdı, halada çoğu uğraşmaz, çünkü 21. Yüzyıl’da bir davanın peşine bir yaşam boyu takılacak bir idealizm pek geçerli değil.
Metamorfozluluk açısından bakılınca:
Devrim / sentez süreci dışında A’nın ve B’nin altöğeleri, kendi içlerinde başkalaşım yaşıyor olabilirler. Bu, bir tür dış-bireşim veya öte-başkalaşmış-bireşim sayılabilir.
Başka bir açıdan bakılınca:
A’nın B yerine geçmesi veya B’nin A yerine geçmesi, bakışımsız olarak mümkün. Bu da 3 durum demek: 1’inde, A, B yerine geçerken; B, A yerine geçmeyebilir.
Başka bir açıdan bakılınca:
Epsilon veya tam-1 öğe olarak, süreçte bir dış öğe daha var olabilir. Bu C; katalizör olabilir, mikro veya makro olabilir, triyalektik yaratabilir, vd… Bu triyalektik, 3 öğeli diyalektikler değildir. C, A ve B’nin tezliğinin ve antitezliğinin tanımlı olduğu parametreler üzerinden değil, başka bir veya birden çok parametre üzerinden reaksiyona / etkileşime girer.
Çıkış: Görüldüğü üzere diyalektikler birden çok parametre üzerinden tanımlanabiliyor. Tüm bunların derlenip tam sınıflandırılması ve haritalanması mümkün mü henüz bilmiyorum. Örneğin, neden-sonuç ilintilerinin bir bölümünü gerçek yaşamdan örnekleyemedim hala, bu konuya ilk girdiğim 1986’dan beridirki 32 yıldır yani.
(24 Nisan 2018)

Uygarlıkların ve Barbarlıkların Oluşumu, Silinmesi ve Yer Değiştirmesi


Önnot: Bu metin açık uçlu bitecektir ve Dünya Sistemi’nin bazı varsayımlarını soru kipinde bırakacaktır.
Uygarlıkları 2 biçimde tanımlayabiliriz:
Bir:
Bilim, sanat, düşün üçlü eşlenikliği olarak.
İki:
İktisat, askeriye, siyaset üçlü eşlenikliği olarak.
Dünya Sistemi ikincisini ağırlıklı olarak irdeliyor.
2 eşleniklik, farklı yer ve zaman barbarlık ve uygarlık yoğunlaşmaları kayıtlıyor.
Dünya Sistemi’nin öncülü olarak Batı-Doğu ikilemi, yine Dünya Sistemi’nin Afro-Avrasya merkezli sistemini baştan kabul ediyor.
Bu bakış açısı, Batı yükselirken, Doğu’nun indiğini ve tersini de kayıtlıyor. Yükseliş ve iniş yerine, uygarlık ve barbarlık da diyebiliriz.
Tarihte, iktisadi-askeri-siyasi eşlenik bütünler varken, bilim-sanat-düşün eşlenik bütünler yok. Zirve bütünleri değil, zirve parçacıkları var. Örneğin 0, iktisadi, askeri, siyasi, bilimsel, sanatsal zirve olmayan Hint 800 ve Maya 1250 uygarlıklarında bulunmuş.
Bu açıdan Batı kavramının icadına neden olan, 4 engizisyon ve 4 rönesans ertesiki Aydınlanma Çağı Avrupası’na bakınca, orada da bilim, sanat, düşün eşlenikliği zirvesi görmüyoruz: Örneğin, Klasik Avrupa Müziği kesinkes müziksel bir zirve değil, en güçlü olduğu savunulan harmonide (kontrpuanda) özellikle değil.
Yine de, Avrupa Aydınlanma Çağı, İslam’ın Ön Asya 11. Yüzyıl zirvesinden sonraki en önemli zirve. Bu açıdan ikisi, Batı-Doğu tezini ve antitezini oluşturuyor. Özellikle de dünya Sistemi’ci ve Avrupa-merkezci bakış açısından.
Not: Bu da, bir başka tezin antitez olması durum ve örneği: Tez eksilerek, antiteze doğru akıyor ama ana kavram doğrultuları aynı kalıyor, yalnızca üstlenen sahip değişiyor.
İlkinin yoğunlaşması, 600-1100 arası ve 500 yıl gibi, epeyi uzun bir önsüre almış. Mekan ise, İslam’ın merkezi Arabistan değil, MÖ 500 – MS 500 arasında Dünya’nın uygarlık yoğunlaşması veya merkezi diyebileceğimiz Ön Asya’da oluyor. Yani, bir tür miras alma ve ardıllık sözkonusu.
Avrupa Aydınlanması da, 500 yıl sonra İbn-i Sina tıbbı ve Aristo Mantığı üzerinden aynı mirasın ardılı ve üstlenicisi oluyor.
Ancak biz burada, Dünya Sistemi’nin ısrarla savunduğu üzere, bir merkezi-global uygarlıktan söz edemiyoruz. En sonki globalizm, en sert zorbalıkla bile, Dünya nüfusunun ancak yarısına kabul ettirilebildi ve bu da, 3 milyon ölü ve 50 milyon göçmen yarattı: Bu; uygarlık değil, barbarlık olmakta.
Geçmişteki tüm İpek Yolu momentleri ve özellikle kuzeyden güneye, karadan denize 4 ayrı rotası da, 2000 neo-global merkezi uygarlığı denilen şeyden daha global ve merkezi idi: Çünkü işin içinde zorbalık yoktu. Son moment, zorbalığı tüketince (yenilince veya artık öldürülecek insan kalmayınca) tersine ve uygarlıktan barbarlığa döndü.
Bunu Roma da böyle yaptı.
Çeyrek olarak Antik Yunan da.
Dörtte üç olarak koloniyalist AB de.
Tam olarak ABD de.
Devletçilerin devleti yıkması veya tasfiyesi gibi, uygarlıkçılar da uygarlığı barbarlığa dönüştürdüler.
Bunun klasik ve genelgeçer marksist söylemle (kapitalizmin her daim vahşi olduğu gibi bir söylemle) uzaktan yakından ilintisi yok. Marksistler, tarihe asla ve kata bu kadar nesnel ve bu kadar tümel olarak hiç bakamadılar, Dünya Sistemi’ciler dahil.
Dolayısıyla, burada bir tür ozmosis tanımlıyoruz. Ozmosis yoğunlaşma da yaratabiliyor, difüzyonla dağılma da. Şu anda, yeni AB, eski AB olamadığı ve bilim-sanat-düşün bütününü üstlenemediği veya taşıyamadığı için uygarlık difüzyonda ki bu da yeni bir barbarlık çağı demek.
Olay; orta ve uzun vadeli gelecekte, daha önceki Aristo eserleri ve İskenderiye Kütüphanesi süreçleri benzerleri olacak. Dolayısıyla, bilim-sanat-düşün tümleşiği için şimdiki önerimiz, mümkün olduğunca çok desentralizasyon olacak. Tersi durumda, Romalı Sezar’ın yaktığı kütüphane ve IŞİD’in yıktığı antik eserler oluyor.
Ve elde var Eratosthenes’in eserlerinin, aslında ona karşı olan zihinlerce ve altkültürlerce yüzlerce yıl saklanması ve aktarılması durumu.
Yeni barbarlık çağında bu oldu oldu, olmadı iki bin yıl uygarlık silinir.
Bu konuda hepten soru kipinde kalıyoruz. % 85’lik kesinlikteki gelecekbililimiz bu soruyu yanıtlayamıyor, o kadar uzun vadeyi de modelleyemiyor.
Homo Posterus yol parçacıklarını, bu hesabın dışında tutuyoruz.
Artı, insan türünün nükleer silahlarla bu iki bin yıl içinde kendini tümüyle yok etmesi şıkkını çok çok düşük olasılıklı sayıyoruz. 1945-1990 arasında bu olsaydı, olurdu. Tarihin istatistikleri böyle: 5 bin yılda 50 yıllık ve % 1’lik örnekleme, bütünü temsil edebilir.
(23 Nisan 2018)

TC İçin Kısa Vadeli Gelecekbilim


Kısa vade ile Haziran 2022’deki muhtemel sonraki genel seçimi kastettik.
Aslında Kasım 2019’da olacak genel seçim, Haziran 2018’e alındı. Bu da, hem her ne olacaksa onu erkene alma, hem de şu an oldukça muğlak olan genel (iktidasi, askeri, siyasi) durumun kesinleşmesi demek olacak.
AKP’nin ve Erdoğan’ın bu seçimleri, şu ya da bu yoldan kazanmak için herşeyi yapmış olduğuna şimdiden emin olabiliriz. Yani, Erdoğan başkanlık hayalini yarım porsiyon olsa da, yaşamış olacak.
Bu 4 yılda, suikast veya erken ölüm sözkonusu olabilir mi?
Gerekmez bizce. Ekonomik kriz daha kolay ve etkili bir yöntem. Ne kadar etkili ve becerikli olup olmadıklarını hep birlikte göreceğiz. Not: IMF şıkkından başka şık gerekli bizce.
İstifa olabilir mi?
Gerekse de, olmaz bizce.
Yıldırım kalır mı?
Kalmaz bizce. Daha da pasif biri getirilir.
İşin siyasi yanı kolay Erdoğan için ama iktisadi ve askeri yönü epeyi zor.
180 derece ters dönüp, yeniden çözüm sürecinden dem bile vurabilir, Batı’dan para alabilmek için.
Suriye’deki ve Irak’taki Türk askeri varlığı ise, 4 yıl daha sürdürülebilir sürdürülmesine de (ki zaten 4 yıldır oradalar), astarı yüzünden pahalıya gelebilir. Orada olduğumuz için bize kızmayan ülke yok çünkü. Bu kadar açmaz da TC’nin boyunu aşar bizce.
İç siyasi baskı, sonsuza limitlenecek gibi. En önemli gerçek bu. AKP ve Erdoğan artık korkmayı bile geçti, o kadar çaresizler. Bu erken seçimler, onları ipe bile götürebilirdi çünkü.
Dünya’da şeriatımsı mahalle baskısının en yeni ve en farklı olguları yaratılacak bizce. Olmadık yerlere cami yapımı sürer. Tekel bayilerinin eksilmesi sürer. Ancak bunlar eski çizgi zaten. Yeni çizgiler epeyi absürd-korkunç olarak eklenecek bizce ve şimdiden tahminde bulunamıyoruz.
Kılıçdaroğlu’nun veya o zamanki CHP başkanının tutuklanıp içeri alınması mümkün.
HDP’nin savaş alanına dönmesi fazlasıyla mümkün. Ki bu da yeni bir parti demek.
MHP de, İyi Parti de eriyip gidecek, kaybolacaklar yani. Ki zaten Bahçeli’nin yaşam miyadı da dolmak üzere.
Yani, siyaseten görünen fiilen 2 partili durum: CHP ve AKP. 2002’de şikeyle yaratılan durum yani.
Bu 4 yılda erken genel seçim beklenmiyor. Yerel seçimlerin sonucu değiştirmesi beklenmiyor. Olmadı Erdoğan, illerin hepsine kayyım atar.
Dönüp dolaşıp sorunsal; iç terörde kaç canını gideceğine, dış savaşlarda kaç şehit verileceğine, AKP tırpanının kaç kişinin yaşamını sıfırlayacağına (işten atılma, içeri atılma, vd) geliyor.
4 yıl için yanıtımız sırasıyla; 1-2 bin, 3-4 bin, 50-100 bin.
En başından beridir, ibreti alem için zekat keçisi katliamı dediğimiz de bu: Masum ve herhangi 100 bin kişi.
Gerisi için hiçbirşey değişmeyecek. Kitle hep aynı yaşayacak.
Hele hele kara-kara, beyaz-kara, beyaz-beyaz para akışı sağlanırsa, AKP’nin ikinci balayısı bile başlayabilir.
Halk isyanı mı?
Beklemiyoruz.
Darbe mi?
Beklemiyoruz.
Dış müdahale mi?
Bekliyoruz. Ancak yetersiz olabileceği kanısı da taşıyoruz. Çünkü son 3 yılda; NATO, ABD ve AB, Erdoğan’a karşı hiçbirşey yapamadı.
Yabancılaşmanın sözünün bile edilemeyeceği bir yabancılaşma derecesine geldiğimiz için, müstakbel durumları anlatacak yeni diller veya dil altalanları gerekli.
Biz yasımızı ve ağıdımızı bu dil üzerinden ırlayacağız.
4 yıl daha gitti.
1975 ve öncesi için yaşam bitti.
1985 ve sonrası için yaşam sürecek.
Ara kuşaklar için durum dingildek.
Sanat, en önemli teselli olmayı sürdürecek.
Sonuç:
TC cephesinde pek yeni bir şey yok yani.
(22 Nisan 2018)