Çarşamba, Nisan 19, 2017

Anarşizm ve Mülksüzlük

‘Ursula K. Le Guin Eleştirisi’ (19.04.17) metnini yazdıktan sonra bu zihnime takıldı:
Anarşizm illa ki mülksüzlük müdür?
Sonra Twitter’a şunları yazdım:
“Okura soru kipi: Anarşizm illa ki mülksüzlük müdür? Mülklülük hırsızlık bile olsa. Sonuçta, anarşistler de hırsızlık yaptı.”
Böyle bakınca tuhaf oluyor.
Eğer bir anarşiste göre mülkiyet hırsızlıksa ve anarşistler de hırsızlık yaptıysa, anarşistlere mülklülük yolu açılır mı?
Hemen hiçbir reel-anarşistin mülksüz olmadığına ve hemen hiçbir reel-mülksüzün (London’vari demiryolu serserisi, hobo, Kerouac, vd) de anarşist olmadığına dikkat çekerim.
Not-şerh 1: Anarşizmin bir adım ötesinin nihilizm sayılması geçersiz. Dünya tarihinde hiççi çok tez var. 19. Yüzyıl Rus nihilistleri, çarı devirmenin bir yolunu öngöremiyorlardı, öğrenilmiş çaresizlikleri bundandı. Anarşistler de, 50 yıl baktılar olmuyor, 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başında, cumhurbaşkanı, başkan, oligark, çar öldürdüler. Ondan sonra da anarşizm, Fransa Devrimi patentli bir sözcük olan ve devletin yarattığı terörle birlikte anılır oldu.
Devamında, mülkiyeti hırsızlık sayan Bakunin’in Neçayef üzerinden, hırsızlık-ötesi küçük burjuva suçlarıyla, hem de Marx tarafından suçlandığına, yine dikkatinizi çekerim.
Bu durumda, küçük burjuva ahlağını ve hukuğunu reddetmek, bir anarşisti kinizme mi taşır?
Not-şerh 2: Taoizmin şiddet içermediği, bedensel döğüşçü kung-fu’cuların (Konfiçyus yani) taoist olabilmesi nedeniyle, fiilen boşta kalan bir sav. Bu Konfiçyus-Lao Tzu nominal ve içerik kayması, nihilistlerde de yaşanmış oldu yani.
Not-şerh 3: İkircikli taoist-anarşist Shevek, tüm uzayzamanı aşabilen bir denklem kurarak, zaten yeterince kuramsal şiddet göstermiş oldu ve kuramsal şiddet, uygulamalı şiddetten daha yıkıcıdır, çünkü daha geneldir.
Dönelim başa:
Anarşizm, mülksüzlük müdür?
Mülk-lülük, şiddet midir?
Anarşizm, karşı-şiddet midir?
Sonunda, 21. Yüzyıl anarşizmi için çıkış noktası yakalayabildim.
(19 Nisan 2017)

Ursula K. Le Guin Eleştirisi

Kendisi bir yazar olarak, ‘Mülksüzler’de içerik olarak, ‘Daima Eve Dönüş’te nominal olarak, daima eve dönmeyi olumlamıştır.
Ancak, daima eve dönersen, ne mülksüz olabilirsin, ne de taoist.
Daima dönülen ev, (manevi de olsa) bir mülktür çünkü.
Sonsuz olmayan yol, yol değildir çünkü.
Şerh: Mülksüzlük, anarşistliğin olmazsa olmaz kuralı sayılmadığı için, ‘Mülksüzler’deki anarşist tezi boş geçtik.

(19 Nisan 2017)

Reha Ülkü Metinleri Nisan 2017

2.140 metin:

http://gelecekbilim.blogspot.com.tr/

+

1.692 metin:

http://blog.radikal.com.tr//bloglar/gelecekbilim

+


Politik Moment

Referandumun sonucu orta’da çıktı. Oy pusulalarına müdahale olduğu kesin. 1946’dan beridirki çokpartili demokrasi oyununun Türkiye’de artık tükendiği de ortaya çıktı.
Herşey AKP’nin üzerine kaldı. Erdoğan da yeniden AKP’li olacak, tam olacak.
Tersini düşünün:
2015’te veya 2017’de CHP’nin üstünlük sağladığını. O zaman faturayı o ödeyecekti.
Burada sözkonusu olan, halkın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmaması anlayışı değil, herkesin kendi hatasının faturasını ödemesi anlayışı sözkonusu. Bu anlayışa halk da dahil tabii ki.
Bizim parlamenter demokrasi anlayışımız bu:
Partiler dahil herkes ve tüzel kişiler, satılık olsa da, olmasa da, politik davranışlarından, oyundan ve oysuzluğundan sorumludur, sorulduğunda da hesabını verebilmelidir.
Dünya’da da neo-liberal üçkağıt tükendi, Türkiye’de de. Kabaca 2007’den beridir.
Türkiye’de, üstüne bir de 2013 Aralık’ta 1. Cumhuriyet tükendi.
Türkiye, 2014-2017 momentiyle fiilen 3’e bölündü.
Çakma müminler cemahiriyyesi, yeni devlet kurmak isteyenler bölgesi, Gavur İzmir Cumhuriyeti.
Anadolu’nun bir zamanlar 10-20 beyliğe bölündüğü düşünülürse, 3 devletçik dert değil. Zaten, hem 1. TC yanılmış devlet idi, hem de bu 3 müstakbel devlet-çik de şimdiden öyle. Çünkü devletin hemen hiçbir fonksiyonu ve altkurumu işliyor değil: onlar da o işlemeyen devleti miras alacaklar, TC’nin Osmanlı mirasını devraldığı gibi.
AKP’nin başımıza asıl açtığı ve ödemekten sorumlu olduğu dert 3’lü duvar:
Askeri, iktisadi, siyasi:
Askeri açıdan; 2014-2017 momentiyle, içeride 2 cepheli terör, dışarıda 2 ülkede savaş yaratıldı. Bu TC açısından bir ilk.
İktisadi açıdan; tümü AKP’ye fatura edilemeyecek bir fatura var ortada: 37 yıllık liberal dönemde, bedavaya el değiştirmiş 1-2 trilyon dolarlık KİT, banka, şu bu, üzerine de 1,5 trilyon dolar toplam borç (halk, şirket, devlet, banka, borsa, KİT yatırımı kalemleri). Tarım ve madencilik çökmüş, sanayi hala montaj sanayii, ithalat had safhada.
Siyasi açıdan; Dünya’da 2 partililik (özellikle ABD’de tükenmişken), ona özenmek. 2002’deki gibi, CHP gibi, muhalefet yapmakla hiçbir ilintisi olmayan bir partinin üzerinde iktidar olmak. Bağlı kuşu vurmak yani.
Bunların 3’ünün de tek tek düzeltilmesi en erken 25’er yıl alır. O sırada AB, ABD kalır mı, belli olmaz. Global makro krizler de yolda, onların sonucu da belli olmaz.
O nedenle biz, AKP’nin geri getireceği idam cezasının AKP’yi yargılaması kanısındayız.
Dipnot:
Savaş suçu ve insanlık suçu, zaman aşımsız idamlık suçlardır. Gerisinin idamlık olup olmaması tartışmalı kalır. Vatan hainliğinden adam asmak, bana her zaman melokomik gelir, çünkü bugünün haini, yarının kahramanı oluyor hep.
(19 Nisan 2017)

AGİT ve Referandum

Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı, benim bildiğim NATO’nun yerini alacak, Avrupa Ordusu’na giden yolda bir adım olan bir kurumdu. Seçimlerle de ilgileniyormuş. Türkiye de, bu kurumun kurucu üyesi olduğu için, referandumu gözlemeye kendisi davet etmiş.
Gözlemciler, bazı oyların kuşkulu olduğu yönünde ön-rapor hazırladı. Bunu YSK’ye de verdi.
Buraya kadar sorun yok.
Sorun, bunu etkin olarak yapan kişinin Türk kökenli bir Avusturyalı olması. AKP’nin seçimlerde oynama yapabileceğini zaten önceden biliyorduk ama bunun açıklanmasını yabancı bir kurumun Türk kökenli bir üyesine borçlu olmak çifte, abes ve ters bir durum.
O üye, AKP’li olsa ne olacaktı?
Tarafsız mı olacaktı?
Kendi düşüncemin lehinde de olsa, taraflı birini tarafsız bir kurumda görmek istemem.
O üyenin Türkçe bilen bir Avusturyalı olması uygundu. Olmamış.
Dipnot:
Bu konuda ters-karşı bir örnek de, Almanya Yeşiller’in eşbaşkanlarından Cem Özdemir. Durup durup bazı yumurtalar yumurtluyor. Ne AB konjonktüründen, ne TC’nin son momentlerinden haberdar olmadığını açık seçik belli ediyor. O da beni çok rahatsız ediyor.
(18 Nisan 2017)

Salı, Nisan 18, 2017

Seçimler ve Sorumluluklar

Girizgah:
Yıllarca PKK hakkında AİHM’nde dava açılmasını ve kazanılmasını önerdim. Onlar ne yaptı? Koydular oraya Baskın Oran gibi birini, tüm uzlaşmalarda TC aleyhine karar aldırdı, sonra gidip HDP muadilinden milletvekili adayı oldu ve kazanamadı.
Asıl konumuz:
Seçim usülsüzlükleri.
Bu konuda da asıl sorumluluğun CHP’ye düştüğünü yazdık. ‘Oy ve Ötesi’ engellenebilirdi ve engellendi de. CHP’yi de engellerler ama yeterince değil.
Ancak, zerrece ariflik, zerrece sağduyu, zerrece bilgi  taşımayan slaktivistlerimiz ne diyor?:
“sizin o çomar dediğiniz insanlar var ya en ücra köyde en ufak yerdeki sandığı bırakmadı, takip etti.. siz de başında dursaydınız en azından mühür var mı nasıl var baksaydınız hepsini geçtim sonuç tutanağını alsaydınız çekseydiniz şimdi biraz daha farklı olurdu her şey. evetçiler hayvan gibi takip ederken siz burda olmamış yeaaa diye dövünüyorsunuz.”
Külliyen uygunsuz.
Hiçbir sandık başında AKP’li sıradan insan durmadı, onların kendi profesyonelleri var.
Sorun, CHP’li profesyonel olmamasında. Para verme bölümüne katılıyorum. Gönüllü olmazsa parayla olur. Kaldı ki sonuçlardan görüldüğü üzere, üçkağıt Anadolu’da yapılabildi, büyükkentlerde değil. Burada HDP’de de hata var: Seçmenin satılık, o zaman da bu kezliğine sen satın al bilader, hiç olmazsa mühürsüz oy kağıdı sayısını sapta.
Sonra, alıntıdaki slaktivistin en büyük hatası geliyor:
“sakarya, büyük taarruz halktan toplananlarla kazanıldı mesela osmanlı cephanesiyle değil..”
Sakarya, ne yazık ki SSCB parasıyla, silahıyla, stratejik desteğiyle (Rus generali cephede bizzat yer aldı) kazanıldı. Halk, artık savaştan bıkmıştı, askerden kaçmakla meşguldü (Halikarnas Balıkçısı’nı az kaldı idama götürecek olan gerçek). Eşraf ise, yasaklanmışlığına karşın, Konya’da Yunanlılar’a buğday satmakla meşguldü.
Sözü nereye bağlayacağız:
AGİT temsilcileri, YSK görevlileriyle seçimden 2 gün sonra görüştü, CHP temsilcileri değil.
Eğer AKP yargılanacaksa, bu uluslararası sularda olacak, bu CHP’nin muhalefet yaptığı TC içerisinde değil.
Kısacası:
Bilmeden yazmayın.
(18 Nisan 2017)

Göç ve/ya İsyan

5 bin yıllık tarihte gözlendiği kadarıyla, kitlenin, halkın, toplumun 2 seçeneği var:
Göç veya isyan.
Göç pasif tepki, isyan aktif tepki sayılıyor.
Ancak, tuhaf bir durum var:
Tarihin toplamında göçler, isyanlardan çok daha fazla aktif sonuç vermiş.
Üstelik, tarihin tam da göçlerin aşırı arttığı bir dönemindeyiz ve bu durum bir kez daha, bu kez doğrudan ve içeriden gözleniyor. Mülteciler ve göçmenler toplamı, Dünya nüfusunun % 4-5’i kadar oldu. Göç veren bölgeler, Dünya’nın % 20’si bile değil; göç alan bölgeler, Dünya’nın % 20’si bile değil. Diğer bir deyişle, Dünya’nın % 15’lik bir bölgesinden diğer bir % 15’lik bölgesine % 5’lik mutlak, % 35’lik göreli oranlı bir göç silsilesi sözkonusu. Bugün epeyi AB ülkesindeki 1. ve 2. kuşak göçmen oranı % 20’yi geçti. Örneğin Almanya’da kültürel olarak, Türkler almanlaştırılamadı ama Türkler Almanya’yı türkleştirdi. Nordik bölgeler içinse, ırk değişimi sözkonusu.
Tarihe bakınca, 400 küsur yıl Dünya fatihi kalmış AB’nin, bir zamanlar belki % 50’sinin başkalarınca sömürgeleştirildiği görülüyor: İberya, İtalya, Yunanistan, kısacası tüm güney Avrupa, artı tüm Doğu Avrupa. İngiltere gibi epeyi sapa rotada olan bir ada bile Fenikeliler ve Vikingler tarafından sömürgeleştirilmiş. Aradan geçen yüzlerce ve hatta binlerce yıla karşın, oranın halklarında bunun genetik izi var. Yani göç, çok uzun vadeli etkilere sahip ama isyan pek öyle değil.
İsyanlar ise, pek pek % 1-5 sonuca varabiliyor. Geri kalan isyanlarda halk, cırk oluyor / ediliyor. Osmanlı 600 bin Alevi’yi, Çin 2 milyon hristiyan Çinli’yi yok etmiş. Şeyh Bedreddin isyanının sonu da belli.
Tarih bu açıdan bakınca, açıkça çok cilveli. Görünen ile olan birbirini pek tutmuyor. Şu anki AB ve ABD oto-asimilasyonunun varacağı yeri, tepedeki hiçbir politikacı göremedi, göremiyor, Alamancılar’ın varlığına karşın.
Kişisel seçimim mi?
Göç ama yolculuğu hiç sevmem.Kaldık yine TC’nin mapuslarına ve mezarlarına.
(18 Nisan 2017)

Pazartesi, Nisan 17, 2017

Politik Hataları Yinelemek

İnsanlar, tarihten ders almıyorlar.
İnsanlar, kendi hatalarından da ders almıyorlar.
Erdoğan, AKP erken genel kurulunu Mayıs 2017’de yapıp, Kasım 2017’de erken genel seçim ve erken cumhurbaşkanı seçimi niyetindeymiş.
Özal ANAP’ı, Demirel DYP’yi ne yaptı gördük. Erdoğan görmemişe benziyor.
Erdoğan kendi ağzıyla söylediği, 2014-2015’te 16 ayda 3 seçim hatasını bir kez daha ve daha kısa sürede (7 ayda) yapmak niyetinde gibi.
Erdoğan’ın planı 2002 meclisi: AKP ve CHP. CHP, muhalefeti beceremediğini, son 15 yılda gayet güzel sergiledi.
Ancak, ekonomik kriz AKP’nin üzerine kaldı böylelikle. Triple V (W + V) krizi Dünya atlatamayacak ki Türkiye atlatsın. Pasta yemeye alışmış seçmenini evsiz çorbasıyla idare edemezsin ki.
2 ülkede savaş bu koşullarda geri tepmez artık. Ancak terör, geri tepecek yine.
ABD’nin ve AB’nin desteğini çektiği böyle bir tabloda, kimse ayakta kalamaz.
Sonuçta olan bize olacak, devrilen küplerin en altında ezileceğiz yine.
(17 Nisan 2017)

Seçim Arefesi Anekdotları

Mekan: Taksim Gezi meydan merdivenlerinin tepesi.
Birini Sloven, birini Hırvat saydığım, 2 televizyon kameramanı ve spikeri ikilisiherhalde seçim öncesi gece çekimi yapıyorlar.
1 zenci, Hırvat saydığım spikere kendi telefonuyla kendi selfisini 2 kez çektirdi.
Türk bir annenin çocuğu, kameramanın ayaklarının çevresinde dolandı.
Ortadoğulu saydığım 2 kadınlık 1 ekip, Hırvat kameraman ve spikerle diyalog kurdu. Böylelikle 3 tv ekibi oldu.
Zenci geri geldi ve kameramının önünde durdu.
Aşırı derecede kısa, 2 Doğu Avrupalı gençkız geçti. 1’i küçük memeli ve sütyensizdi.
Kadın spiker konuşmaya ve yayına geçti. Tüm sunucular gibi, aşırı hızlı konuşuyordu.
Tüm bunlar olurken, son gün ışığı gece karanlığına devrildi.
Sol diz altındaki bacağım feci ürtiker kaşıntılı oldu.
Sular İdaresi’nin arkasına cami yapımı için kazı ve hafriyat taktakları sürüyordu.
Göreli güzel bir bahar gecesi için, meydan boş sayılır, az turist var.
Zenci hala buralarda. Hırvat spikerle diyalog kurdu.
Kürt bir çocuk, benim Hırvat saydıklarıma, ‘Where are you from?’ dedi. Kameraman Bulgar, spiker Romen olduğunu söyledi.
Dişi, kirli beyaz renkli, ufak tefek bir köpek, aramızdan tedirginlikle geçti gitti ve çevreye korkar bakışlar fırlattı.
Ortalıklarda hiç polis yoktu.
Romen spiker, Sloven saydığım kıza, kimle söyleşi yaptığını ve ne sorduğunu sordu. O da İstanbul Üniversitesi’nden bir hocayla söyleşi yaptığını belirtti.
En sonunda ben, evsiz çorbasını içmek için, Firuz Ağa Camii’ne doğru yola koyuldum.
(15 + 17 Nisan 2017)

Cumartesi, Nisan 15, 2017

Dil Federasyonu ve Dil Teması

Dilbilim konusunun nasıl 200 yıl öncesinin zihniyetinde boğulup kaldığını gördüm.
Ben ne dedim?
Halklar; ad, ırk, dil, din değiştirebilir.
Şimdi ne diyorum?:
Diller ayrı gruplara ayrılıp, değişik kültürlerle temas olan alanlarda değişik gramerler kazanabilir. Türkçe; önce Çince, sonra Arapça, en son da yapay-öz-Türkçe gramer kullandı.
Buradan (daha önce dolaylıca belirtmiş olduğum biçimde) ne çıkar?:
Türkik, İndo-Avrupa ve Aram dilleri arasındaki etkileşim, onları da metamorfozladı. Yani, bu dillerin proto-formları da, halihazırdaki formları da dingildek yapıda ve dilbilim tanımında.
Dünya dillerinin hiçbirinde veya tekinde, örneğin İngilizce’de standart bir hece tanımı yok. Daha ne olsun?
Bunun anlamı şu:
Analitikleşen diller, standart birime limitlenemedi henüz. Bu ancak, Türkçe’nin 1.500 yıllık yolu 15 yılda alması gibi kestirme yoldan olabilir. Yoksa, Almanca Beta’nın 50 yıllık absürd hikayesine döner iş.
Sentetik diller ise, Çince’nin hala 2 bin hece-birim?’li olması durumunda. Çinliler’e 30 morfem-fonem deseniz, almanlar’ın betaya gösterdiği tepkiyi gösterir.
Olmaz. Neden olmaz? Çünkü olmaz.
Burada yapılacak iş, tek tek eski kökenli sözcükleri taramak yerine, varolan dildeki bulutsu içiçelikteki eski, orta, yeni yapıları tanımlamak.
Ben bu konunun üstesinden gelemem. Bunu epistemik bir konuda ilk kez yazdım. Ancak, ne göç yollarını ve tarihlerini tam biliyorum, ne de Dünya dilleri gruplarının ana niteliklerini. 25 yılda yalnızca onu öğrenebilirim ama geri kalan yaşamımı tek bir konuya vermeye niyetim yok.
Saptamamla yetineyim:
Diller birbirleriyle karşılaşınca, kategorik etkileşim olur, bazı öğeler eksilir, bazı öğeler katılır, bazı öğeler metamorfozlanır.
(15 Nisan 2017)

Perşembe, Nisan 13, 2017

Sokak Kedisi Severken Mutfak Eldiveni Takan Gençkız

Tam Ekşi Sözlük başlığı gibi oldu.
12.04.17 günü böyle birini gözledim. Yaptığı, kültürel bir  gösterge olarak, beni çok ilgilendirdi. Bu, yeni bir davranış, kedi evleri gibi, hurdacıdan mal alırken aynı eldiveni takan sonsuz ergenlerin davranışı gibi.
Bence kızın kediye karşı alerjisi filan yoktu.
Sokak kedisini sevmeyince, kendisinde herhangi bir manevi eksiklik de oluşmayacaktı.
Titiz biri veya annesi titiz biri.
Konuyu genişletelim biraz:
Eskiden yalnızca gençkızlarda olan ama şimdilerde giderek 50 yaş üstüne doğru ilerleyen tuhaf bir davranış var:
Bir sokak kedisi görünce, inilti-çığlık arası tuhaf bir ses çıkarıp, kediye pike yapıyorlar. Bu davranış gençkızlarda abartılı el kol hareketleri ile dikkat çekmeye yönelik ekler içeriyor.
İlginçtir ama bu davranış turist kadınlarda da var.
İlgi çekme arzusu mu?
Belki, bir bakıma.
Ne yaptığını biliyor mu veya yaptığına dikkat ediyor mu?
Hayır. Çünkü bu tür insanlar, kısa eteklerini çekiştirip dururlar, bacakları görünmesin diye, yani dış görünüşlerine aşırı önem verirler. Öyle acaip bir çığlık-iniltinin sakil kaçtığını bilseler, öyle yapmaktan uzak dururlar.
Bizim bakış açımızdan kültürel gösterge yorumu, kültürel gösterge epistemiğinin adreslemedir. Bu davranışın da adresi, kendisi nev-icat olduğu için, benzer nev-icat davranışlarla benzerliğidir.
Sokaklarda gezdikçe, kedi evlerinin tasarımı mı diyeceğiz, mimarisi mi, her neyse onun tasnifini yavaş yavaş yapmaya başladım.
Burada bilinçsizlik var:
Altı üstü bir ambalaj için karton kutu atığı ama onun da bin bir çeşidi var ve onu ikincil nedenle kullanan kişi, o tümel kümeyi bilmiyor.
Aynı şey, plastik eldiven takan kız için de geçerli:
Bulaşık eldiveni, mutfak eldiveni, yemek fabrikası eldiveni, çakma market cerrah eldiveni, gerçek cerrah eldiveni ayrımlarını bilmiyor.
Önemli olan o eldivenlerden hiçbirinin kediye dokunmak için yapılmamışlığı.
Bu da bir gözlem ve bir yorum dizisi işte.

(12 Nisan 2017)

Çarşamba, Nisan 12, 2017

Türkler Yapınca Eğreti Duran Şeyler

Başlık Ekşi Sözlük’ten alıntı. Oradaki örnekleri beğenmedim. Uymamış.
Kendi gözlemlerimi sıralayayım:
İlkin içki:
Türkler’in viski içmesi, görmüşüyle de ayrı dert, görmemişiyle de ayrı dert. Atlayanlar arasında, 40’ından sonra erkekler viski içerler. Ona içmek de denmez, koklarlar. Viskinin üzerine, bir de rakı içerler. Öteki ayılar, çiğ köfteyle viski içebilirler.
Bunun koşutunda, rakıcı, viskici, şarapçı olma muhabbeti vardır. Lan öküz, haftada bir sosyal sosyal içersin, o tempoyla içkinin farkını ne anlıycan?
Sonra turizlik:
‘Abi, New York’ta bilmem neyi bilmem ne lokantası gibi kimse yapamaz’ muhabbetti.
Sonra Alamancılık:
“Almanlar olmasa, Almanya güzel yer.” Türkiye’de Alman, Almanya’da Türk.
Kısacası Türkler; yemeyi, içmeyi, sevişmeyi bilmezler, öğrenemezler, öğrenmeye de kalkışmazlar. On binde birlik nezih kesimden söz ediyorum.
Kadınlar giyinmeyi bilmezler, özellikle de korku filmi efekti çantalarıyla. O çantalarda da hiçbirşeyi bulup çıkaramazlar.
Özel müzeler:
Nesi gavurlarınkinden farklı ve olumsuz, dense, bulup çıkaramam, çünkü yurtdışında hiç müzeye gitmedim, çünkü yurtdışına hiç gitmedim ama müzecilik lisansüstü okudum. O kitaplarda ve makalelerde okuduğumuz ne varsa, tersi var bizim özel müzelerde. En önemlisi konseptsizlik: 2 bin tane tablo kakalanıp, bunu itiraf etmiş koleksiyonerimiz gibi, kendilerine kakalanmış malları biraraya istifleyip müze yapıyorlar. At-kelebek ilintisi oluyor o zaman da.
En son ve en büyük.
Batılılaşma:
Yahu, insan 180 yıl aynı yöne gidip de, bir yere varamaz mı? Türkler varamadı işte.
O nedenle de, Zaytung esprisi:
Malazgirt’ten çıkıp, bir daha dönseler, belki bu kez olur.

(12 Nisan 2017)

Salı, Nisan 11, 2017

Politik Moment

Bu kez politik bir moment olduğunu söyleyemeyeceğim.
Trump da apolitik bir politik, Erdoğan da.
Trump, CEO veya dolar milyarderi gibi ABD’yi ve Dünya’yı yönetemiyor, yalnızca yakıp yıkıyor.
Erdoğan, üstlendiği muhafazakar-liberal gömleği çıkardıktan sonra, yönetici olarak yönsüz kaldı. Tek adamlığının bile bir yönelimi yok. Günü kurtarmak istiyor yalnızca.
Tabii, bu Türkiye özeli ve Dünya geneli de durum da bir politik moment olmakta. Çöküşün bir öncesiki adım muğlaklıktır zaten. Ya da, düşmeden önce yalpalarsın.
Tuhaftır ki tarih, abartılı olarak hep hegemonların en yüksek hegemonluklarını anlatır durur ama gerçek duraklamaları anlatan bölümler hep eksiktir.
Uzun süren devletlerdeki iktidar süreksizlikleri de fazla kurcalanmaz. Ne yazık ki Dünya Sistemi’ciler bile bunu yapmaz.
Oysa bu tür dönemler, tarihin yarısı demek. Kafalarına uymayan verileri yok sayanlar, yalnızca Dünya Sistemi’ciler değil, Darwin öyle, Marx öyle, Freud öyle.
O nedenle bu yeni iktidar boşluğu durumunda; kitlenin, iktidar seçkinlerinin, entellektüellerin ne yapacağını öngörüyle yazamıyoruz. Ancak, hepsinin de ne yapacağını bilmediği kesin.
Peki, insanlar ne yapacaklarını bilmediklerinde nasıl davranırlar?:
Saçmalarlar, paniklerler, boş davranırlar, yönsüzleşirler, rasgeleleşirler.
Olacak olan da bu sanırım,
(11 Nisan 2017)

Pazartesi, Nisan 10, 2017

Tarkovsky, Perestroyka, Çernobil

Tarkovsky’nin babası aslen Ukraynalı imiş.
Çernobil de Ukrayna’da.
Çernobil reaktörü patladı. Tarkovsky öldü. Aynı yıl.
Perestroyka. Aynı yıl.
Bir dönem kapandı, bir dönem açıldı.
Tarkovsky, 20. Yüzyıl değil, 19. Yüzyıl sanatçısı olduğu kanısındaydı. 21. Yüzyıl’ı da görebilirdi ama göremedi.
‘Stalker’in oyuncusu, asistanı olan karısı ve Tarkovsky, aynı hastalıktan ölmüşler ama epeyi farklı yıllarda. Filmin çekildiği mekan olan kimya fabrikasından zehirlendikleri kesin ama bazıları, bunu SSCB yöneticilerinin yaptığı kanısındalarmış.
Başka bir erkek film yönetmeni, kazara reaktörün patladığı dönemde, Çernobil bölgesinde karısıyla belgesel film çeker. Karısı kanserden ölür. Adam, bunun da belgeselini yapar.
Kimileri kendiliğinden erken ölür, kimi kazara erken ölür, kimi erken öldürülür.
Hep merak eder dururum:
Tarkovsky, 81 yaşında hangi filmi çekerdi ya da 8. filmini hiç çeker miydi?
Çünkü, kendisi gibi SSCB lanetlisi olan, babasının arkadaşı, ‘Dr. Jivago’nun yazarı Pasternak, ona yalnızca 7 film çekebileceğini söylemiş. Tarkovsky de, mümin bir spiritüalist idi.
Doğrular, yanlışlar. Doğrular, yalanlar. Düşünceler, duygular:
Aralarında 21. Yüzyıl’da bile hala denge kurulamadı.
(9 Nisan 2017)

Andrey Tarkovsky ve Sanat Kavramları

Tarkovski kendini, 20. Yüzyıl’a değil de, 19. Yüzyıl’a ait bir sanatçı sayarmış, Tolstoy’lar dönemine ait yani. Onun gibi bir de Boris Pasternak vardı ve ikisi, Pasternak’la arkadaş olan Tarkovsky’nin babası aracılığıyla, tanışırlarmış zaten. SSCB, klasik Rus edebiyatı geleneğini bozduğu için, 1917-1987’de o yazarlar çıkamadı yeniden. 200 yıl aynı şeyi yazmak da acaip bir şey aynı zamanda.
Ben de; 1. Dünya’nın 18. Yüzyıl’ı anlayışıyla yazılmış 19. Yüzyıl romanlarını 20. Yüzyıl’da okuyup, 21. Yüzyıl’ın ilk dahisi olma hayallerini kurdum bir 3.-4. Dünya ülkesinde.
Tarkovski, romantizmi ve panteizmi de farklı tanımlamış. Romantikleri fazlasıyla bireysel teşhirci bulmuş, bu açıdan idealizmi yeğlediğini imliyor ama bence romantizm-idealizm eşlenik gibi. Onun panteizm saydığı şey ise, animiz, çünkü bildiğimiz doğa canlılıkçılığı, işin içinde gökadalar falan yok, çiçek böcek var yalnızca.
Tabii burada sanatın çokça duygusallığı, azca davranışsallığı var. Davranışsız-kognitif nitelik-yan, sanatta veya sanatçı Tarkovski’de boş anlamlı semantikte. Bunu, ‘Solaris’ romanı ve Lem düşüncesi üzerinden, ev takınaklı ‘Solaris’ filmi ile açıkça kanıtlamış. Duygusalca hayran olduğu annesi üzerinden de, pasif ama aşırı-matriyarkist olmuş.
2017 momentiyle çapraz medya, bunları elinin tersiyle süpürüp attı çoktan. Benim olmak istediğim dahilik, çapraz medyanın bilim-sanat praksisi dahiliği, bunu bilimkurgu-gelecekbilim sentezi ve sentez mümkünsüzlüğü üzerinden belki 30 yıl boyunca tarttım durdum.
Sanırım, beni engelleyen o taa 300 yıllık geri çekme idi: 18. Yüzyıl zihniyetiyle 21. Yüzyıl’da düşünemezsin.
Nasıl ki sanatın içine 20. Yüzyıl’da fotoğraf ve sinema girdiyse ve eski Yunan’ın 6 sanatı, 9 sanat olduysa, çapraz medyanın açtığı yol ile de yeni aşamalar yaşanacak. Bu da, ancak 21. ve 22. Yüzyıl zihniyetiyle mümkün olabilir. 23. Yüzyıl’da çapraz medya da tekleyebilir, çünkü işin içine organik-tam-holografik-sanat girmiş olacak.
Tarkovski bana bunları hissettirdi.

(9 Nisan 2017)

Pazar, Nisan 09, 2017

Taoizm, Anarşizm, Evsizlik

Taoizmin kurucusu Lao Tzu, savaşan devletler döneminde, Çin’de ortalığın fazlaca karışması üzerine, vatanını (yani ev-ülkesini) batıya doğru yolculukla terkeder, böylelikle de teorisinin praksisini zorunluluktan uygulamış olur.
Anarşizm için bu konu irdelenmemiş ve bu durum çok ilginç.
Devlete karşı olan bir teori, ev-ülkeye de karşı olmak durumunda. Çünkü mülke karşılık sözkonusu. Ev-ülke bir mülklenme durumu ki zaten mülk, hem meta, hem de devlet demek Arapça’da.
Ancak, benim fazlasıyla icracısı olduğum evsizlikle (homeless) ev-ülkesizlik ve ötesinde de, ev-gezegensizlik çok-çok farklı şeyler.
Aradaki ayrım şu:
Küçük burjuvanın gündelik yaşam mantığında, menzil olsun olsun 2-3 kilometredir ama ülke için 1-2 bin kilometre, Dünya içinse 20 bin kilometredir (Dünya’nın yarı-çevresi olarak). Artı, nicel değişimler kendiliğinden nitel değişimlerdir.
Anarşizm, devletsizlik açısından / olarak 1-2 bin kilometre menzilinde dolaylıca-tanımlı.
Tersinden bakılırsa ve sorulursa, bireysel komün yaşamındaki yaşama hacmi, bir mülk müdür, bir ev midir?
Yatılı okul yatakhanesi ergenlere ev olamıyor, bunu doğrudan yaşadım, yaşadık. Çünkü orada toplu yaşamın zorunlulukları bireyselliği epeyi eziyor, yalnız kalmak mümkün değil gibi.
Danimarka yapımı ‘Komün’ filminin fragmanını izlediğimde, öyle bir yerde yaşamayacağıma karar verdim. Oysa belki 40 küsur yıldır, öyle bir yerin hayali zihnimin gerilerinde hep dururdu. 40 küsur yıllık toplumsal yaşantım, o idealle ilgili olumlu duygularımın hepsi alıp götürmüş.
Dolayısıyla benim durumum, evlilikle evsizlik arasında arafta sıkışıp kalmış oluyor.
Shevek, ev-gezegen Urras’ı yeğliyor ve daime eve dönüyor. Onun eşi olarak Takver ise, evden ayrılma gereğini bile duymuyor ve durumu sorgulamıyor ve dişi-kuş hep yuvada kalıyor.
Oysa Eva Siyau’nun gerçek yaşamı, bir kadının bekar ve evli olarak, evlerini kaç kere ve nasıl, idealleri uğruna terkedebileceğini gösteriyor ki onun yaptığı Lao Tzu’nun savaşta ülkesini terketmesinin de üzerinde bir duygusal-aşkınlık.
Bu konu daha açımlanmalı. Nokta. Es.
(9 Nisan 2017)

Takver'in Tercihi

‘Mülksüzler’ romanında, kadın kahraman Takver, erkek kahraman Shevek’ten bir çocuk doğurur. Toplumsal dert zamanında çocuğu alıp, Shevek’i kendi haline terkeder. Takver’in tercihi çocuğudur. Shevek’i ölüme terkedebilir yani.
Klasik katolikler, hamile anneyle doğacak çocuğun yaşamı arasında tercih yapmak gerekince, çocuğu seçerlermiş.
Günümüz yaşamındaki kürtajda, müstakbel olamayan anne ve baba, doğmamış çocuğa tercih edilir.
Tersini yapıp, çocuğu doğurup, ona bakacağım diye, tüm gençliğini heba eden gençkız ve genç erkekler de mevcuttur.
Konuya bu açıdan bakılmamış yani:
Yalnızca birini seçeceksen, hangisini seçersin? Niye?
Takver’in ve dolayısıyla romanın yazarı Ursula K. Le Guin’in seçimi, matriyarkidir.
Matriyarki, patriyarkinin iktidarına bir panzehir değildir, yalnızca iktidar / muktedir güç odağı değiştirimidir.
Takver çocuğu tercih ettiğinde, aslında aynı zamanda çocukerkillliği (pedokrasi) de seçmiş olur.
Burada, çocuğun babasız büyüyebileceği ama annesiz büyüyemeyeceği gibi, püriten artığı bir zihniyet vardır.
Bu metnin yazılmasının asıl nedeni, Lu Guin’deki matriyarki sevdasıdır. İngilizce okumalarımızda, bu konunun irdelenmediğini gördük.
Dipnot:
‘Mülksüzler’ ile ilgili olarak, Wikipedia’da yaptığımız ek de sonradan silindi. Nedenini anlayamadık. Oradaki eklemede, ‘Mülksüzler’in iç ve dış kronolojik sıralamasının, yazarın daima eve dönme kavramıyla ve matriyarki ile ilintili olduğunu yazmıştık.

(9 Nisan 2017)

Cumartesi, Nisan 08, 2017

Trump Suriye'yi Bombaladı, Nolcek?

Bir şey olmayacak. Planlı bir hareketti.
Obama, Arap Baharı’nı yarattığına göre, Trump’un oralarda atom bombası patlatması filan gerekir.
Trump, yeni ve değişik bir Yanki-şahin kanadın adamı. Bu, Nixon-McNamara acımasızlığının ötesi demek: Yalnızca Kamboçya’da 3 milyon sivil öldürmüşlerdi.
Krallı ve petrollü olanları bir yana ayır, ‘ABD tüm Araplar’ı düzlemek peşinde’ gibi bir durum oldu artık. Cep telefonu satmaktansa, klasik meta olan silah satışını yeğlediler.
ABD, 280 milyon Arap’ı çiğ çiğ ve diri diri yer, sonra da kemiklerini TC’ye bırakır. Kore’deki taşaron savaşçı devlet durumuna doğru gidiyoruz yeniden.
Ancak farklı bir durum var:
30 yıl sonra ABD yargılanabilir güçsüzlükte olacak ve bugünün savaş suçlarının zaten zaman aşımı yok. Bizdeki Evren’in sıyırtması gibi bir durum geçerli olmayacak yani.
Burada sorun AB’de, Merkel orgazm histerisi içinde gibi. Adını Eva yapmaya hazırlanıyor gibi. Kendine çorbadan ekmek çıksın istiyor. 1992’deki Slovenya’yı tanıması ve eski-Yugoslavya iç savaşa sürüklemesi faşizmi sürüyor ama bu, Erdoğan’ın dediği değil: ‘4. Reich’ hayali. Türkiye de Makedonya’yı tanımıştı ama hiçbirşey olmamıştı, Makedonya’nın BM’ye girmesi zaman almıştı.
Bu ‘duvarın yıkılmasıyla horozlanan Birleşik Almanya faşizmi’ durumu, ABD için de geçerli. Dünya’nın pek pek yarısını globalleştirebildiler ve 5 yıldır oran geriye gidiyor ama ABD hala horoz geçiniyor ortalarda.
ABD, Suriye’ye girip, orayı dümdüz edebilir ama bunu 30 ülkede daha yapamaz artık.
Olaydan en çok IŞİD karlı çıktı ve Trump, avının IŞİD olduğunu önesürdüydü. Düşman Rusya ama, bunu herkes gördü.
En güçlü hegemonların hegemonya savaşında sırılsıklam salaklıklar yaptığını gözlediğimiz bir döneme girdik. MCNamara’nın gösterdiği üzere, CEO’lar veya dolar millyarderleri savaş yönetemiyor.
Sonuç mu?:
Trump ekonomisi 1,5-2 yıl canlanacak, sonra tüm Dünya kafaüstü çakılmaca. Maksimum 100 bin ölü daha. IŞİD gider, (n+1) gelir.
Trump, bombanın pimini çekmiş oldu.
(7 Nisan 2017)

Cuma, Nisan 07, 2017

Bilime Aykırılık: Yavuz Dizdar

Kendisi şöyle demiş:
‘Hayatınızdan çıkarın’ diyebileceğiniz neler var’ diye sorarsanız bilim adamları olarak geçtiğimiz yıllarda bunu çok tartıştık. Birinci sırada olan yoğurt hâlâ ilk sıradaki yerini koruyor.
…
Dolapta bekleyen yoğurdu haftalar boyunca üstten yemeye devam etseniz bir şey olmuyor.”
Peki, elektrokromotografik analize ilişkin bir kayıt, yani bilimsel bir kanıt var mı beyanatta?
Hayır.
Bunu bir bilimci yapmış.
Yoğurt üreten şirketler dava açsalar, kazanırlar.
Ayrıca sürekli yoğurt yiyen biri olarak, yoğurdun dolapta bozulduğunu kezlerce ve bizzat gözledim.
Tüm hazır gıdalarda artık bozulmayı geciktirici kimyasallar var. Bu doğru. Ancak bunlar onlarca. Yoğurtta hangilerinin olduğuna, hangilerinin daha önce kanser veya hasta yaptığına ilişkin kayıt yok ortada.
Benim merak ettiğim bir şey var örneğin:
Yoğurda kıvam versin diye, bildiğimiz çamaşır kolası konur. Yoğurdun tadından kolayca anlaşılır bu. Aldığım yoğurdu atmaya kıyamadığım için, paşa paşa o kolalı yoğurdu da yerim, daha endüstriyel yoğurda geçilmediği, mandra zamanlarında bile.
O bileşik, kanser veya başka bir hastalık yapıyor mu, diye hep merak eder dururum.
Epeyi yoğurdun katkıda suyunu çıkardığı kesin. Ancak, Tikveşli kaymaklı yoğurda param yettiğinden beridir, onu yerim. Göreli pahalıdır ama tadı yoğurt endüstriyelleşmeden önce de aynıydı, sonra da aynı.
Yani, bilimcinin yapacağı okuru veya dinleyiciyi yönlendirmektir.
Tabii, bir de ABD gibi yerlerde yoğurt diye satılan o acaip şeylerin bileşimini analiz ettirmekte yarar var. Nasıl olup da, onların üzerine ‘bu yoğurttur’ diye yazılmasına izin veriliyor, anlamış değilim.

(6 Nisan 2017)

Ali Bayramoğlu Değillemesi

Girizgah:
Bayramoğlu, liberal demokrat sayılanlardan. Yani, 2002-2010 arası Erdoğan’ı destekleyenlerden.
Şerh: Liberal demokrat demek, demokrat olmayan liberallerin varlığını kabul etmek demektir ama onlara sorarsan, liberalizm kendiliğinden demokrattır. Balık, (söylemde) baştan kokmuş yani.
Bayramoğlu, diğerleri gibi, liberalliği oportünizm olarak bildi ve uyguladı. Sol cenah matbuat sayılan Radikal’de genel yayın yönetmeni olamayınca, sağ cenah matbuata geçti.
Şimdi asıl konu:
Bayramoğlu şöyle demiş:
“Ali Bayramoğlu: Bence Abdullah Gül gizli hayırcı; Erdoğan'ın demokrat olmadığını ilk günden görüyorduk.”
İşte bu dezenformasyon, hem de kendi hakkında dezenformasyon. 10-50 kişi arasındaki değişen kadrolu ve imajlı liberal demokrat gazeteci yazarlar, 2015 seçimlerine kadar, Erdoğan’ı gayet demokrat görüyorlardı. Bayramoğlu da onlar arasındaydı.
Olay, bir zamanların ‘komünizm gerekiyorsa, onu da biz yaparız’ mantığına dönüştü. Erdoğan’ı övmek de bunlardan, onu düşürmeye çabalamak da.
Bunları akil adam diye başımıza saldılar ama bunlar ne zekaca, ne de bilgice akil değiller. Toplumun sürüsel duygularını sıvazlayıp, kendilerine pasta parası çıkardılar / çıkarıyorlar yalnızca.
Bayramoğlu’ndan 2 alıntıyla daha, konuyu bağlayalım:
“Muhafazakâr siyasi geleneğin özelliklerinden biri, çok açık siyaset yapmamak, açık ifade etmemek, bütünü parçalamamak.”
+
“…muhafazakâr kesim içinde, kapalı ve nasıl davranacağı belli olmayan, araştırmacıların bile haklarında net bir fikir beyan edemedikleri bir grup var.”
Kendini de tanımlamış, son 15 yıldır AKP sayesinde pasta yiyenleri de.
Sözü edilen demografik grup ise, bildiğimiz kararsız seçmenin gündelik yaşam içindeki versiyonu. Oyunu ve poposunu birilerine satacak ama kimin kazanacağına karar veremiyor. Verse, anında o yana geçecek. Yani, onun karar verememesi, aslında kararsızlık durumu ağırlığını yaratıyor ki kaos matematiğinde bu, bir kritik eşik limit olarak tanımlıdır. 2017 referandumu için bu, % 40-40-20 gibi açıkseçik bir ara momentte. Tarihte ilk kez bir kesim, sandığa gitmeyeceğini açıkça beyan etti. Hegemonlar oyunun kurallarını ırzına geçtiler, kitle ise küstü oynamıyor.
Bayramoğlu’nun bilmediği tehlikeli bir gerçek daha var:
Bu kararsızlar; bu kez eline silah verilip sokağa salınmak üzere, milis güç yapılan ayaktakımı, başıbozuk, lümpen proleterya. Yeniçeriler’in bitiş döneminde yaptıkları gibi, soyulacak yer bulamayınca, kendi mahallelerini soyan tipler.
Bir de, hırsız-yazar Mehmet Kartal’ın saptadığı üzere:
Hırsızlar artık nam olsun diye, soydukları evlerdeki insanları öldürüyorlar. (1990 saptamasıdır.) Lümpenlerin kaybedecek namı var yani, o da ne demekse.
Bayramoğlu’nun süreci, bunları yoktan yarattı ve besledi. Yine tıpkı yoktan var edilen Yeniçeriler gibi.
Bir zamanlar demiştik:
Eski çeri yoktu. Yeniçeri geldi. O gitti, Nizam-ı Cedit (Yeni Düzen) geldi. O gitti, Harbiye geldi. Harbiye de, 2010 ertesinde gitti / götürüldü ama yenisi gelmedi henüz (2017 momenti).
Liberaller devleti yıktılar ve altında kaldılar. Artık mülklüler ve katil-hırsızların hedefi durumundalar.
Bayramoğlu da öyle…
(7 Nisan 2017)