Pazar, Eylül 09, 2018

İsveç Genel Seçimleri: 8 Eylül 2018


Bir haber:
“… the centre-left bloc is sitting on 40.6% and the centre-right on 40.2%.
…
The populist, anti-immigrant party Sweden Democrats won 17.6% of the vote, up on the 12.9% it scored in 2014, but well below the 25% predicted in some polls.”
Yeşiller, sosyal demokratlar, sosyalistler mütteği olan sol blok % 40,6 almış.
Merze sağ ittifak % 40,2 almış.
Uç sağ ise, % 17,6 almış ama seçim öncesinde % 25 tahmin ediliyormuş.
Sandalye sayıları henüz belli değil ama tek bloğun iktidar olması mümkün görülmüyormuş.
Ek bilgi:
“The governing Social Democrats, led by prime minister Stefan Löfven, saw their score fall to 28.4%, the lowest for a century but maintained their record of finishing first in every election since 1917.”
Sosyal demokratlar, yüzyıldır en düşük oyu almışlar ama hala yüzyıldır hala bir nolu parti imişler. Bu da, parti tarih sahnesinde, Oğuz Atay repliğiyle, sağdan çıkacak, demektir.
Almanya dahil, Nordik ülkelerde, göçmen karşıtlığı ve AB karşıtlığı aynı partide. İngiltere’de ise, merkez sağ parti AB karşıtı idi ve son anda bundan vazgeçip, istemeden de olsa, ülkeyi AB’den çıkardı.
Buradan varılacak sonuç, bugün eğer demokrasi diye bir şeyden söz edilcekse, bunun söz edileceği son mekanlar olan yerlerde de, politik rasyonellik’in ortadan kalktığı.
Buna, Nordikler’in neredeyse 1500’lerde, yani çok geç dönemlerde hristiyanlaştığı, hemen ardından protestanlaştığı, yazıya da epeyi geç (1000’lerden sonra) geçtiği düşünülürse, Nordik irrasyonellik’in politik alanda epeyi riskli olabileceği ama bunun tam egemenlik kazanmasının 100-150 yıl alacağı tahmin edilebilir: Aklıma, ‘Atom Üssü’ndeki buz soğuğu absürdlük geliyor, tabii bir de ‘Vikingler’ dizisi.
Ek: İsveç’teki sosyal demokrat iktidarların, 1970’lerde (o zamanlar ambargoda olan) Güney Afrika Cumhuriyeti ile ticaret yapıp, insanlık suçu katılımı işlediği yönünde belirtiler var. Bu da, sağın yapacağını solun yapması ve solun yapacağını sağın yapması gibisinden politik absürd davranışlara, neo-liberal 1980 öncesinden bir örnek.
Burada ilginç bir durum var:
İsveç’te göçmenler de % 15-20, uç sağ parti oyu da % 15-20. Toplam sol ise % 40 oy almış. Bu bize, Hitler öncesiki % 33 sosyalist, % 33 komünist, % 33 faşist oy dağılımını imliyor: Sol üstün durumda ama sağ kazanıyor, çünkü soldakiler sağdakilerden daha kolay bölünüyorlar.
Alamancılar’ın AB’nin neo-Museviler’i olduğunu yazalı 20 yılı geçti.
Tarih geç intikal ediyor işte.
Ancak bu kez bu neo-Museviler, özellikle de Türkler, maçı faulsüz, şikesiz, sahaya seyirci dalmasız, şusuz busuz vermek niyetinde değiller. Haa, kendi toplam kamplarını kendileri kurup, oradaki görevlileri de kendilerinden seçerler, ayrı konu: Maksat aradan yüzde kapmak (kendi kemiğini kemirmek için kapmak) çünkü.
Neo-N-faşizm, tam da bu işte..
İsevç seçimleri de, bunun ön-açılımlarını vermiş işte…
Toplama kampı, İsrail ama asıl İsrail olması gereken eski-Doğu Almanya hayali diizisi, ne kadar trajikomiktiyse, bu AB’de neo-uç sağ partiler reel dizileri de, da o denli trajikomik olacak.
Ek olarak: Doğu Avrupa’da, hem komünizm yeniden yükselecek, hem de ırkçılık çok hızlı yükselip, Batı Avrupa’dakini geçecek, geçiyor bile aslına bakılırsa. Bir tür Hitler-öncesi almanya’nın ters çekimi gibi. Artı, Doğu Avrupa fay hattı, yüzlerce yıl boyunca önce din ve sonra da (din olarak) komünizm (aslında reel sosyalizm) üzerinden işledi, şimdi de bunların üzerinden işleyecek.
Kıssadan hisse:
Tarih tekerrür eder ama tersten de tekerrür edebilir.
Yani:
Yaşasın emperyalist İsveç.
Bakınız İstanbul ve Ayasofya:
Orada bir İsveçli’nin kılıcıyla taşa yazdığı Tosun metni hala mevcut.
En kısa zamanda Vikingler’i bekliyoruz efenim…
+
Dipnot:
‘Vikingler’ dizisinde Ragnar, Dünya’yı fethedip, önüne gelen hatunla şeyttirirken, evdeki hanımı da başkasıyla şeyttiriyordu.
Yani bu neo-Vikingler Dünya’yı fethederken de, karakafa göçmenler, kendi topraklarında sarıkafalılığı sona erdiriyor, erdirecek.
Bu, İngiltere için de hala böyle: Dünya egemenliğinden kendi adasında parçalanmaya.
(10 Eylül 2018)

Aforizma: Taoizm


Sonsuz olmayan tao, tao değildir, doğru.
Ancak, yaşam sonludur, o da doğru.
Dolayısıyla, bir insan, bir biyografi, bir yaşam, yaşamının sonlarına doğru, tao’dan çıkıp, onu kendisi için ve göreli olarak, sonlu kılmış olabilir. Çünkü, yaşam sonludur ve sonlu bir şey, sonsuz bir şeyin içinde, er veya geç sıfırlanır (sıfır-değer’e-limit’lenir). Oyundan çıkış, sıfırlanmamak için yani.
Bu, aynı zamanda taoist bir tez olan / sayılan, Ursula K. Le Guin’in fatal-dişil / matriyarkal faşist ‘daima ev dönüş’ü ile, benim bir Homo Posterus’un yaşamının sonlarına doğru, insana geri dönüşü (bakınız ‘Kendi’ öyküm ve ‘Bir Uzaycının Dünya’ya Geri Dönüşünde Söyledikleri’ felsefi metnim) olan vital-eril anti-faşist-maço-kılıbık patriyark ‘maalesef eve dönüş’üm, göreli olarak birbirine tez ve antitezdir.
İşte 2 çin romanı (bilimkurgu ve polisiye), bana bunları yaşattı ve düşündürdü.
Bu durumda eve dönmek, yoldan çıkmak (terk, bırakma, ihanet, vd) demek olmakta. Ancak, yoldan çıkmanın, hem semantik, hem etimolojik, hem de metafor epeyi anlamı var.
Bu, yazılsın. Nokta. Es.
+
Ek:
Son 22 ayki tüm travmalarım sırasında ve ertesinde, yazmayı bırakıp, geri kalan yaşamımda kendime yalnızca yaşama hakkı vermem, tam da filen bir yoldan çıkmadır, yazı-yazma yolundan çıkma olmakta.
(8 Eylül 2018)

Cumartesi, Eylül 08, 2018

Idlib, Putin’in / Rusya’nın Elinde Patlayacak


Az da olsa İran için de öyle ama yine de kazanımları olacak İran’ın.
Gelelim bunu yaratanın ne olduğuna:
Rusya Devlet Başkanı Putin, “Erdoğan genel olarak haklı. Ancak orada silahlı muhalifler yok. IŞİD ve Nusra adına nasıl ateşkesten söz edebiliriz?” yanıtını verdi.
Geçerli durum şu ama:
Putin, ne Nusra’yı, ne de IŞİD’i alanda silemez; onlar, ne Öso, ne de Esed ordusu çünkü. Bugüne kadar silemedi çünkü, üstelik onlarla gerçek anlamda hiç savaşmadı çünkü, düşmanını küçümsüyor yani çünkü. Onlar da, çoktan yavru-örgüt’ledi çünkü ki bunun böyle olacağı da önceden, üstelik CIA tarafından belirtilmişti. Diğer bir deyişle: Putin’in karşısında 2 değil, 22 örgüt/çük var.
Putin, büyük devlet sabitfikrine ve kısırdöngüsüne girmiş. Kazandıklarıyla yetinmeliydi bizce.
Ha bir de, Öcalan konusunda yaptığını bir kez daha yinelemiş: Düşmanını yine küçümsemiş: O adamların savaş geleneği, tam 39 yıldır bir savaşı gğrçe anlamda hiç yitirmedi, buna ilk moment olan 1979 Afganistan-Rusya Savaşı dahil.
Türkiye ne mi yapacak?
2,5 milyon suriyeli sivile sınırlarını açacak, üstelik bunu BM istedi bile çoktan. Arada 10 bin IŞİD ve Nusra elemanı da ülkeye gelecek. 2,5 milyon sivilin 1 milyonunu Erdoğan Batı’ya doğru serbest düşüşe salacak: Bunu yapınca ne olduğunu daha önce de yaşadık, Doğu Avrupa tam faşist oldu.
Eğer hata yapmaz ve Türkiye’ye bu kez saldırmazlarsa, bu Nusra ve IŞİD elemanları, en çok 6 ay sonra, ülkeyi transit geçip, AB ülkelerinde yeni terör dalgaları yaratacak (saldırırlarsa, fire verecekler ama yollarına yine devam edecekler).
Erdoğan da, o durumda şöyle diyecek:
“Ben size demedim mi?”
Bir de:
“Yapın bakalım şimdi ateşkesi…”
Alt bilgi:
Bazı telkinlerle IŞİD’cilerin Almanya’yı hiç vurmaması veya az vurması sağlanabilir. Merkel de, bunun bedelini öder: Al gülüm, ver gülüm veya uluslararası politikayı celep pazarlığına (ABD deyimiyle at pazarlığına) döndürdüler.
Bu savın destek notu:
Zamanında ABD, FKÖ kendisini vurmasın diye, o zamanın parasıyla FKÖ ileri gelenlerine 150 milyon dolar ödemişti. Arafat ve karısı da, o paraları bir güzel yemişlerdi.
Bunu kimler mi anlatmış?:
1982’de Araplar’la İsrail’e karşı yanyana dövüşen Türk devrimcileri… Bizimkiler (500 kişide 100 kişi falan) ölmüşler, Araplar kaçmışlar.
Tarihten ders alacaksın ki tarih tekerrür etmesin.
(7 Eylül 2018)

Cuma, Eylül 07, 2018

Devalüasyon, Enflasyon, Liranın Dolar Karşısındaki Gerçek Değeri


Bir tez ve bir haber:
“Grafikte TL’nin en değersiz olduğu dönem Tansu Çiller ’in başbakanlığı döneminde 1994’teki kriz sırasında kaydedilirken, son günlerdeki söz konusu döneme yaklaşıldığı gösterildi. Bugünkü veriler üzerinden geçmişin reel kur eşleniklerini hesaplayan Robertson, 1994’te dolar/TL kurunun 7.47 ile zirveyi gördüğünü ve uzun dönemli ortalamaya göre yaklaşık yüzde 50 daha ucuz olduğunu belirtti. Robertson’un hesaplamalarına göre, TL şu an uzun dönemli ortalamaya göre yaklaşık yüzde 42 daha ucuz.”
Öncelikle itiraz:
1923-1983 arasında serbest kur yoktu. 2001 öncesinde serbest kur yoktu. Yaklaşık 2010 öncesinde de, kur savaşları yoktu. Ekonominin klasik kuralları ve göstergeleri, 2001 ertesinde eski gösterge-kurallar ülkesel olarak da, global olarak da aşırı zorlandı. Yani bugünkü kurlar, bir reel-gösterge falan değil. Olağan koşullarda bir ekonominin enflasyon ve devalüasyonu kabaca eşitse o ekonomi yolunda yürüyordur ki bizce 1983-2001 arasında öyleydi.
2001 krizi, çaprazın biraz açılmasını düzeltti.
Şimdi gelelim metne:
Doların şu an 11,20 olmasını gerektiğini önesürüyor. Bundan o denli emin değiliz.
Öyle olabilmesi için, son 16 yıldaki enflasyonun her yılının neredeyse 2 katı olması gerekir ve bu türden ekonomist görüşler 16 yıl boyunca bunun böyle olduğunu hiç önesürmedi.
Diğer bir deyişle:
Dış ödemeler dengesi hariç Türkiye ekonomisi, şu an 2001-2002’dekinden ne daha iyi, ne de daha kötü. 1983-2018 arasıki borçlanmanın her 10 yılda bir 2 katına çıkması olağan: Her 10 yılda bir 100, 200, 400, 800, (son 5 yılda ve şu anki vatandaşın kişisel borçları hariç) 1.200 milyar dolar diye gitti zaten.
Ayrıca biz hala, hiperenflasyon gibi, hiperdevalüasyon pek olmayacağı kanısındayız, tabelalar kapanıyor çünkü, borsada da öyle.
Dolar aşırı değerli veya lira aşırı değerli olabilir, oldu da zaten. Şu an dolar, değil 11,20, 111,20 bile yapılabilir, bu kurgusal bir şey çünkü. Önümüzdeki 1 yıl içinde 200 küsur milyar nakit ödememiz ve 100 milyar naktimiz var çünkü: Birileri kalkıp, o dolarları borç vermek için 111,20 kur isteyebilir yani.
Neo-liberal dönem, ekonominin kurallarını o denli bozdu ki arttık altın, döviz ve borsa aynı anda artabiliyor ama bu eskiden olmazdı.
Şimdi hiperdevalüasyon olabilir.
Türkiye, tarihte 2 kez buna yakın deneyim yaşadı: İkisinde de, dolar 1 gecede 3 katı oldu.
Şimdilerde 1,4-1,5 katı olduğuna göre, maksimum 2,15 katı daha olabilir ki bu da 15 lira demek. Onu da, eğer yapacaklarsa, bir önceki durumda yaptıkları gibi, 2-3 aya yayarak yapacakları baştan belli zaten.
Bizim tezimiz ise, doların reel değerinin 8-8,5 lira bandında olması gerektiği: 2018 sınırları içinde.
Dolar, istediği kadar uzun süreye yayılarak yapılsın, 15 lira yapılırsa, Türkiye ekonomisi durur. Bunu onlar da bilirler zaten. O nedenle, bunu yapabileceklerini sanmıyorum ama gerekli görürlerse yaparlar da.
(7 Eylül 2018)

Çarşamba, Eylül 05, 2018

Felaket Yönetimi: This War of Mine


Bilgisayar oyununun tematiği:
“Örneğin karakter, tecavüze uğrayan bir kadını kurtarınca, bir kahramana dönüşmez. Kurtarma eyleminin sonunda bir ödül kazanacağına dair herhangi bir ileti de bulamaz. Buna karşılık, sessiz kalıp sığınağına güvenli şekilde döndüğü zaman da, oyun tarafından cezalandırılmaz. Karakterin ruhsal durumu gerilemeye, hareketleri yavaşlamaya ve bazen durmaya başlar. Ruhsal durum memnun, normal, üzgün, depresif ve parçalanmış gibi derecelere sahiptir. Parçalanmış karakter, işlevlerini yitirir, toplayıcılık yapamaz, eğer yardım edilmezse, intihar edebilir veya sığınağı terk edebilir. Yapılan seçimler, karakteri bir kahraman haline getirmediği gibi anlatı düzeyinde onu olduğundan daha kötü bir insan olarak da temsil etme yoluna gitmez. Bu da, yapılan seçimin sadece anlamsal boyutunu ortaya koyarak, hem savaş deneyimini gerçekçi bir biçimde aktarmaya hem de savaş oyunu deneyimine eleştirel bir bakışla yaklaşmaya çağırır. Bu türden etik seçimler, aynı zamanda hayatta kalma amacına odaklı eylemlilik halini de sorgulamaya açar. Oyuncu karakterinin öleceğini, hatta onun ölümüne bağlı olarak sığınakta ilaç bekleyen diğer sivil arkadaşının da hayatını kaybedebileceğini bilmesine karşın, yaşlı adamın yakarışlarıyla başbaşa kalarak bir karar vermeye zorlanır. Oyun metni, ona başkasının hayatı pahasına hayatta kalma seçeneğini verirken, temel amacından uzak ama etik bir eylemde bulunma şansı da vermiş olur. Böylece This War of Mine oyun deneyiminde sadece eleştirel bir perspektif açmaz, aynı zamanda klasik hayatta kalma temalı strateji türünden de farklılaşmaya başlar. Buna karşın This War of Mine’ı daha militarist bir oynanış ile tamamlamak da mümkündür. Karakterler silah tamir edebilir, topladıkları çeşitli malzemeler ile patlayıcı üretebilir ve hayatta kalmak için saldırabilirler.”
(DİJİTAL OYUNLARDA SAVAŞ ANLATISI VE MUHALİF BİR ÖZNELLİK BİÇİMİ OLARAK “KURBANI OYNAMAK”: THIS WAR OF MINE, Özge Sayılgan.)
Sivillerin gözünden yaşanan ve oynanan, artı Bosna Savaşı veireliren göre temellendirilmiş bir oyun.
Öncelikle:
Oyunun tüm reklamları ve sinemasal fragmanları melodram modunda. Oysa bu oyun, bildiğimiz savaş simülasyonu ve siviller için olduğundan dolayı da, tek ve biricik.
Artı, bazı ayrıntılar:
Oyunun özetinin alıntılandığı, akademik bir tez olan metnin başlığı geçersiz. Savaşta siviller kurban değildir, çünkü bazı siviller savaşta harp zengini olurlar, askerler değil.x
Problem çözücü ve gerçekten daha gerçek simülasyon olma durumu, makalede / tezde hiç irdelenmemiş. Oysa alıntı, tam da o konuyla doğrudan ilintili: Kaçmak önce geliyor, e tabi ortalıkta görünmemek de (çünkü keskin nişancılar var) ki bu da Türk atasözünün ne denli geçerli olduğunu kanıtlıyor.
Çok basit: O savaşta yüzlerce sivil, keskin nişancılar tarafından öldürüldü. Öldürülmeyenler, yaralalanıp veya yaralanmaan sağ kalanlar, bugün hala sağlar, yani o bilgilere sahipler: Pazar yerinde bir noktadan noktaya, belki de en uzun ama en sağlam yoldan nasıl gidileceğini öğrenmiş birileri olarak yani.
Savaşan bir kentte (avcı değil) toplayıcı kültürel mod uygulaması, bence gerçek ve kurmaca bir yaratıcılık dehası ve birçok başka alana uygulanabilir, çünkü tüm felaketler birbirine dönüştürülebilen genel denklemlerden oluşurlar. Burada sağ kalma denklemi, günlük minimum kalori tüketimini edinmek, tehlike gerettiriyorsa, toplayıcılık beden enerjisini yitirmeyecek kadar uzun süre saklanmak, bunun için de mümkünse önceden kalori depolama gibi parametrelerden oluşuyor: Aynen anda dolan ve boşalan bir havuz problemi gibi yani: Havuzun bir noktadaki az suyu, ölüsün demek.
Burada ahlak ilkesinden çok, savaş suçu hukuğu ilkesi geçerli. Yani, ölüm cezalı olan tecavüzün veya talanın kayda geçedse, kurşuna dizilirsin: O zaman da, suç işleyeceksen, yakalanmadan işleme sınırı geliyor ortaya…
Asıl önemlisi, metinde anlatılan ahlak ikilemi, aslında bir sağ kalam sorsudur, yanlış seçimde ölürsün.
Yani, bu da bir sağ kalma oyunu ama daha gerçekçi bir sağ kalma oyunu ki bu da optimal bir felaket yönetimi demek.
(5 Eylül 2018)

2020 Momenti: Bitmiş Küreselleşme: Bir Gelecekbilim


1967 küçülmesi ertesindeki genel durumlarda, kendi pazarını genişletmek için ABD, 1980 gibi neo-liberalizmi, globalizmi, (hesapça) serbest uluslararası ticareti Dünya’ya pompaladı.
Trump, 2016’dan sonra bunu ABD iç pazarını korumaya dönüştürdü.
Sözü geçen 40 yıllık sürede ABD, kendi global askeri, iktisadi, siyasi hegemonyasını kendi elleriyle bitirdi: Yumurtayı çekiçle kırarak.
AB, 1950-2010 arası süreçte tüm kıta Avrupa’sına büyümek isterken, kendini küçültmeye geçti.
Bu süreç içinde Rusya, 1980-1990 arasında gerileme, 1990-2000 arasında çökme, 2000-2020 arasında ise çıkış dönemleri yaşadı.
Çin ise, 1971-2020? arasında çıkış yaşadı ama onun çöküşü geldiğinde tam gelecek ve tüm Dünya7yı kafaüstü yere çakacak.
1960-2020 arasında 3. Dünya, 77’ler, G-20, şu bu vardı ama geri kalan ülkelerin hiçbirisi bunların yerine aday adayı olamadı.
Avustralya ve Kanada rahat çıkışta. Brezilya ve Hindistan çıkışta ama dingildek çıkışta.
Dolayısıyla, 2020 sonrası Dünya, toplamda global gerileme dönemi demek.
Ancak asıl sorun, diğer makro global krizler nedeniyle: Onlar daha hızlı ve daha büyük gelen gerileme-küçülme dalgaları demek.
(4 Eylül 2018)

Yazar Nehir Erdem Biyografisi, Kitapları, Senaryoları, Alıntısı


En son başı bağlı kızların Beyoğlu’nda içtiğini gördükten sonra, bunu da görmüş olduk.
Biyografisi:
“İstanbul doğumlu, aslen Trabzonlu bir ailedendir. Beylerbeyi Lisesi mezunu.
“Boğaz çocuğu. Beylerbeyi sahilinde kurmuş çocukluk düşlerini, genç kızlık hayallerini. Eğitim yaşamı da aynı yerde geçti. Hayatını düşünmeden emanet edeceği adamla evleneli uzun seneler oldu. Ona dost bir kızı, evine neşe bir oğlu var. İki oda, bir sofa evinde, kelimelerine, cümlelerine ortak ettiği ailesiyle yaşamaktan mutlu."”
Gülesim geliyor ama gülmeyeceğim. Şunu diyeceğim: İslami tarz bir ‘Küçük Ev’ dizisi repliği gibi. Çift tırnak içi çift tırnak alıntı, kendisinin anlatısı.
+
3 yıldaki eserleri:
“bu kadının üç yıl içinde dört tane senaryosu var;
sen anlat karadeniz,
ver elini aşk,
şahane damat,
inadına aşk…
bitmedi, aynı üç yıl içinde dokuz tane de kitabı var;
deli divane,
huysuz ve ruhsuz,
iki entrika bir düğün – ismail,
aşkın adı yahya,
aşk olsun – 1,
aşk olsun – 2,
görünenin ötesinde,
çiçek kızlar,
barut – lodos’un oğulları.”
Breh breh breh. Analar ne dişi aslanlar doğuruyor...
+
Alıntı:
““bebeğim sakin ol, doktor bu ay kesin öğrenirsiniz dedi ya… geçen ay göstermemiş ama bu ay kesin gösterirmiş.”
“of inşallah gösterir aşkım…”
bir an duraklayan mehmet, aklında yanan bir ampulle anında yeliz’e döndü.
“eğer erkekse göstersin tabii de, ya kızsa yaa… şu hale bak, göstersin diyip duruyoruz. bacaklarını kırarım kızsa ve gösterirse…”
duyduklarına inanamayan yeliz elini deli işareti yaparak salladı.
“sen valla delisin. çığır açtın aşkım kıskançlıkta… ultrasonda cinsiyet görmeye giden kaç baba senin gibi düşünür acaba?”
omuzlarını silken mehmet yoldan gözünü ayırmadı.
“bana ne be elalemin genişliğinden… benim kızım öyle orasını burasını açıp gösteremez.”
gözlerini kapayıp geri yaslanan yeliz bıkkınlıkla konuştu.
“sür mehmet, allah aşkına konuşmadan sür şu arabayı… zaten canım burnumda heyecandan.”
muayene odasına girdiklerinde, mehmet endişeli ve kızgındı. yeliz’in kulağına eğilip fısıldadı.
“bir tane kadın doktor yoktu değil mi? bula bula yarma gibi herif buldun doktor diye. ben bu adamı bir gün öldürürüm, haberin olsun. bir de, eveeett yeliz hanım, açalım karnımızı, demiyor mu? ne açıyosun lan sen, ne açıyosun puşt!”
yeliz uzanıp kocasının dudaklarını öpmeye başlamıştı. bu adama ger geçen gün daha fazla aşık oluyordu. hele böyle şapşal olduğu zamanlarda…
“sakin ol benim seksi odunum. böyle kızınca çok dayanılmaz oluyorsun, bak valla kilitliycem kapıyı atlıycam üstüne…””
Buna da gülesim geliyor ve güleceğim.
Çok basit:
Selim Temo, Kürtler’in oto-asimilasyonunu yazmıştı.
Bu da; modernleşecek, dünyevileşecek alaturka İslam’ın ve alaturka İslamcılar’ın kendilerini oto-asimilasyonu işte…
O yazılmış işte…
“Aklında yanan ampül” yaa…
AKP’nin ampülü o besbelli…
Tabii ki aklında değil o, alnında…
(3 Eylül 2018)

Çok Bilen, Çok Yanılır: Uğur Güraçar Yanılmış


Meslekten büyüğümüz olan Uğur Bey, sabitlerden, en eskilerden ve bu işin en büyüklerinden. Ancak, bunca yıllık deneyimden sonra, şunları dememesi daha uygundu:
“Efemera toplayanlar risk alıyor yani!
Efemera toplayanlar sadece efemera topluyorlar, yatırım yapmıyorlar. Yatırım değeri yok bunların. Neye tekabül ediyor? Soru bu! Sadece efemera da değil Bir çizgi roman koleksiyonu, hiçbir zaman Dostoyevsky ya da Nazım Hikmet veya Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmed Hamdi Tanpınar kitapları kadar değer kazanmayacak. Hele hele bu çizgi roman literatürünün Türkiye için anlamı daha da zayıf. Anlatılan hikayelerin bizimle hiç alakası yok! Kültürel karşılığı yok. Sadece birileri için nostaljik anlamı var. Pecos Bill toplayanlarla Dostoyevsky veya Tanpınar baskıları toplayanlar arasında Pecos Bill ile Dostoyevsky veya Tanpınar arasındaki kadar entelektüel fark var ve bu fark çok şeye tekabül eder?”
(Nisan 2018 tarihli bir söyleşiden.)
“Bir çizgi roman koleksiyonu, hiçbir zaman Dostoyevsky ya da Nazım Hikmet veya Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmed Hamdi Tanpınar kitapları kadar değer kazanmayacak.”
Hata:
1930 tarihli Superman nüshaları, uluslarası müzayedelerde 1’er milyon dolara gitti. İşin tuhafı, o tarihlerde Robert College ve ülkede bolca ABD’li varken, Türkiye’den hala öylesi bir nüsha çıkmamışlığı tuhaf. Muhakkak ki çıkacak o nedenle, belki çıktı ve yurtdışında satıldı bile, ayrı konu.
Bazı Türkçe çizgiromanların 10 bin lira ( = çok değil, 2 ay önceki kurla 2 bin dolar gibi) ettiğini de, Uğur Bey bilmiyor herhalde. Toplam sayı olarak, 1928 sonrasında 15-20 bin nüshadan söz ediliyor ve bazılarını gören yok, rivayet var yalnızca. 1965 ve öncesi basımlı tüm Türkçe çizgiromanlar iyi para ediyor. (1965 ve öncesine ait olan) 5 bin çarpı 2 binin de, 10 milyon dolar ettiği kısa yoldan anımsansın. Kimse vermez değil, veremez ayrı konu.
Leonardo’nun 30 defterinden bilinen 15’inden 1’ine de, Gates zamanında 30 milyon dolar verdi ki bu kitap değil, efemera olmakta.
Dolayısıyla; efemera, obje, kitap koleksiyon üçlüsü içinde, ortalama fiyat olarak kitap, en son sırada yer alıyor.
Türkiye müzayedelerinde son 30 yılda, 10 bin doları galiba 1-5 kitap geçti ama Atatürk imzalı bir fotoğraf 30 bin dolar etti.
Efemeraların önemi ise şurada:
Onlarda gayrıresmi ve gizli tarih var. İşe yarar her efemeradan bir makale çıkar. Ki zaten kitaplar da, belge diye o eferemeralardan yararlanır.
Kitapların elyazısı veya daktilo edilmiş kopyaları ile basılmış nüshaları arasında, aşağı yukarı her zaman fark bulunuyor (bilgisayar öncesi azmanlardan söz ediliyor). Bu kopyalar da efemera demek, Batı’da önemli görülen kritik edisyon (burada: karşılaştırmalı basım) için gerekli olan malzeme demek.
Kitaplar ise, kitap işte. Kataloglu. Çok özel durumlar dışında, Dünya’daki tamama yakın matbu kitap kayıtlı durumda ama efemera öyle değil, dipsiz kuyu, bilinen ufuksuz derya. Onların da derleme-katalog- kitapları yapılmış ama, Türkiye’de de…
Artı, çıkış olarak:
Bugüne kadar basılmış tüm kitapların %o 999’u bilgisel açıdan hiçbir işe yaramaz ya da yineleme ve dendenlemedir.
Kitap, fetişsel / putperestçe koleksiyonluk bir malzeme değil, bilgi edinmek içindir.
Kitap; sahip olmak, kilitli dolaplarda saklamak için değil, okumak içindir. O kilitlenip saklanan kitapları, araştırmaları için arayan onlarca araştırmacı var Dünya’da.
Yani, kitabın koleksiyonu olmaz. Olmaması, daha ahlakidir.
O nedenle de, durdurulan Google kitap bedava yayın projesi kesinlikle gereklidir.
+
Dipnot:
Superman / çizgiroman eleştirisi, Dostoyevski eleştirisi kadar bilgisel değerli ve eleştirisel anlamlıdır. Çünkü, popüler kültür kuburdur ama kültür de, tarih de, gelecek de, kuburun gittiği yönde akar, Dostoyevski’nin gittiği yönde değil.
Şerh: Kafka’nın gittiği yönde de akar, ayrı konu. O nedenle de, 2’sinin birarada okumasını ve kritik eleştirisini yapmak gerekir.
(3 Eylül 2018)

Şu Benim Savaşım / Benim Bu Savaşım: This War of Mine


Semantik çeviri ilki, gramatik çeviri ikincisi: This War of Mine.
Bu, bir savaş oyunu.
Farkı, sivillerin gözünden anlatılması.
Bosna Savaşı gözönüne alınarak tasarlanmış.
Ne yazık ki savaşla ilgili yanlış ve geçersiz savları var: Savaş seçim değildir, onlardan biri.
Tito 1980’de öldü. 40 yıl boyunca Yugslavya’nın tek omurgası ve tek harcaydı. Yani, o ölünce, herşeyin böyle olacağı belliydi. Ki bunu Necati Cumalı da görmüş, İhsan Sabri Çağlayangil de.
Tito 1980’de ölmüş, savaş 1992’de başlamış: Arada 12 yıl var, kaçmak için 12 yıl.
Hitler 1922’de var, 1936’da kesin var ama 1941’de hala kaçmayan Museviler de var. Kaçmak için 5-19 yıl süre sözkonusu.
İkisinin farkı yok birbirinden, özellikle de ilki daha önce olduğu ve tarihten öğrenmek zorunlu / seçimsiz olduğu için. Zaten tarih bilgisi bunun için var.
O nedenle, oyunun tezlerinden biri olan, savaşlar seçilmez, önermesi geçersiz. Saraybosna 1992’de olan herkes, o savaşın geldiğini biliyordu, bilmek zorundaydı. Dr. House’ın dediğince: Bilinenleri bilmek yetmez, bilmediklerimizi de bilgisel olarak üretmek durumundayız. Bunda da seçim yok yani…
Ancak oyunun farklı yanı şu:
“Örneğin, karakter tecavüze uğrayan bir kadını kurtarınca bir kahramana dönüşmez. Kurtarma eyleminin sonunda bir ödül kazanacağına dair herhangi ileti de bulamaz. Buna karşılık, sessiz kalıp sığınağına güvenli bir şekilde döndüğü zaman da, oyun tarafından cezalandırılmaz. Karakterin ruhsal durumu gerilemeye, hareketleri yavaşlamaya ve bazen durmaya başlar. Ruhsal durum memnun, normal, üzgün, depresif ve parçalanmış gibi derecelere sahiptir. Parçalanmış karakter, işlevlerini yitirir, toplayıcılık yapamaz, eğer yardım edilmezse, intihar edebilir veya sığınağı terk edebilir. Yapılan seçimler, karakteri bir kahraman haline getirmediği gibi anlatı düzeyinde onu olduğundan daha kötü bir insan olarak da temsil etme yoluna gitmez. Bu da, yapılan seçimin sadece anlamsal boyutunu ortaya koyarak, hem savaş deneyimini gerçekçi bir biçimde aktarmaya hem de savaş oyunu deneyimine eleştirel bir bakışla yaklaşmaya çağırır. Bu türden etik seçimler, aynı zamanda hayatta kalma amacına odaklı eylemlilik halini de sorgulamaya açar. Oyuncu karakterinin öleceğini, hatta onun ölümüne bağlı olarak sığınakta ilaç bekleyen diğer sivil arkadaşının da hayatını kaybedebileceğini bilmesine karşın, yaşlı adamın yakarışlarıyla başbaşa kalarak bir karar vermeye zorlanır. Oyun metni ona başkasının hayatı pahasına hayatta kalma seçeneğini verirken, temel amacından uzak ama etik bir eylemde bulunma şansı da vermiş olur. Böylece This War of Mine oyun deneyiminde sadece eleştirel bir perspektif açmaz, aynı zamanda klasik hayatta kalma temalı strateji türünden de farklılaşmaya başlar. Buna karşın This War of Mine’ı daha militarist bir oynanış ile tamamlamak da mümkündür. Karakterler silah tamir edebilir, topladıkları çeşitli malzemeler ile patlayıcı üretebilir ve hayatta kalmak
için saldırabilirler.”
(DİJİTAL OYUNLARDA SAVAŞ ANLATISI VE MUHALİF BİR ÖZNELLİK BİÇİMİ OLARAK “KURBANI OYNAMAK”: THIS WAR OF MINE, Özge Sayılgan.)
Sivilller var ve kahramanlık yok.
Bu askerli savaş oyunların tam tersi. Onlarda, askerler ve kahramanlık var.
Bu, bir sağ kalma simülasyonu oyunu, yani ondan gerçekten bir şeyler öğrenebilir ve sivil olarak savaşın içinde yer alabilirsiniz.
Oyunun sinemasal fragmanları ise, melodramın cılkını çıkarmış.
Oysa herşey Conan’n dediği gibi.
“Ya sen, ya o. Ya sağsın, ya ölüsün. Bunda duygusu yok.”
Askerli savaş oyunlarında da, bu sivilli savaş oyununda tartışılması gözden kaçan şu.
Tek başına olmak mı / davranmak mı daha iyi, işbirliği ve işbölümü mü?
Felaketler tarihi (savaşlar dahil), her ikisinin de geçerli olduğu yerler ve zamanlar olduğunu ama toplam durum dağılımının pek determinist olmadığını imliyor.
Dolayısıyla, bunun simülasyonunun yapılması gerekli.
Öğrenmek için, felaketi önlemek için, felaketi yönetmek için, felaketin hasarlarını azaltmak ve yaralarını sarmak için.
(3 Eylül 2018)

Salı, Eylül 04, 2018

Eşek İnciri, Olmuş Ejder Meyvesi


Egeliler bilebilirler:
Sonbaharda ortaya çıkar. Kaktüs meyvesidir. Dışı dikenlidir. İçi sulu ve tatlıdır. Satıcılar bulaşık eldiveniyle soyarlar, ellerine diken batmasın diye.
Eşek inciri yerine, frenk inciri de derler.
Cumhurbaşkanlığı kokteylinde ise bu, ejder meyvesi olmuş. E tabii, eşek inciri adını taşıyan cumhurbaşkanlığı menüsü olamaz diye herhalde…
Bir bakalım, bu nesne ne imiş diye:
“Ejder meyvesi, bilimsel anlamda Hylocereus cinsi çeşitli kaktüs türlerinin tatlı pitaya olarak adlandırılan meyvesidir. En önemlisi ve yaygın olanı da, Hylocereus cinsinden olanlardır. Ancak bu cinsin yanında, Dünya’da çeşitli halklarca, Stenocereus ekşi pitaya cinsinden kaktüs türlerinin meyvesi de bu adla bilinmekte ve çeşitli ülkelerde bu türün meyveleri de kültür olarak yetiştirilmektedir. Dahası bir kısım bilim insanları, Hylocereus cinsini bağımsız bir cins olarak değil, Stenocereus ailesi içerisinde göstermektedir. Buna ilaveten, Perulular’ca, (Cereeae) cinsi nadir bulunan Peru elma kaktüsü de (Cereus repandus) pitaya adıyla tanınmaktadır.”
(Haberde 10-20 yazım hatası vardı.)
Tanesini bırakıp suyunu içmek de, bize bir fıkrayı anımsattı nedense…
(3 Eylül 2018)

Vaiz: Çizgiroman ve Dizi: Teolojik Tartışmalar


Çizgiromanda Vaiz’in ilk kasabasını, onun içindeki Genesis yok ediyormiş ama dizide insanlar, Tanrı’nın gittiğine / olmadığına ikna olunca, sapıtıp aşırı kötüleşiyorlar ama yine de az kasıtla, çok kazara kendi kasabalarını kendileri havaya uçuruyorlar.
Burada teolojik tartışmalar var:
Eğer Genesis kasabayı havaya uçurduysa, bunu kasabanın kötülüğü nedeniyle mi, dolayısıyla kendi iyiliği nedeniyle mi yapmış oluyor? Sonuçta, Tanrı da Sodom-Gomor’u haritadan sildi ve iyiliğin Yeryüzü’ndeki gücünü arttırdı (hesapça)..
Ayrıca, 1940’lar Türkiye-Adana-Hozlu ‘haritadan silinen ilçe’ öyküsü, dizinin ilk sezonunun son bölümüyle neredeyse tıpatıp aynı. Bu durumda, bu benzerlik nasıl açıklanacak?
Burada asıl tartışma güç-iktidar ekseninde:
Şeytan, İnsan’ın Tanrı eliyle kendi üzerinde iktidar kurmasına karşı çıkmış. Kendisinin (dolayısıyla insan üzerinde) iktidarı daha çok hak ettiğini düşünüyor, tüm politikacılar gibi.
Şeytan, Ontos’tan gelen bir Evil / Devil / Kötü değil, fenomeni / davranışı / isyanı onu öyle tanımlamış.
Şeytan’ın gücünün ve İnsan üzerindeki iktidarının yüksekliği, göreli yeni bir dönem olan Orta Çağ Hristiyan mitolojisine ilişkin, arkaik zamanlara değil. Ayrıca o zamanlar, 2 tektanrılı din de, asıl ilk neden ontolojisini / metafiziğini yeni yeni tanıyordu.
Orta Çağ mitolosine göre Şeytan, Tanrı’dan bile iktidarlı olabiliyor, en azından İnsan üzerinde. Asıl teolojide dğil.
Çizgiroman Vaiz’deki versiyonda ise Tanrı, Genesis’in bile kendisini (her ne demekse) seveceğini düşünerek, onu kendi eliyle yaratıyor. Genesis ise, sakar bir bebek gibi davranıyor hep. Ya da asi bir evlat gibi. Zamanl çok değişti tabii, artık eski evlatlar yok.
Dizi Vaiz’de ise öykü, Tanrı’nın İnsan’ı (bilmem kaçıncı kez olarak) sınaması üzerine dayalı.
Ortada bir Genesis-İnsan dayanışması sözkonusu. Genesis, gidip ne Şeytan’ı buluyor, ne de Tanrı’yı yani.
Oysa Genesis, melez de olsa bir melek, yani İnsan’dan üstün, yani kendisinden astta olan bir şeye yanaşıyor.
Genesis, bir melek ile bir demon melezi. Demon ise, en büyük olan Satan / Evil / Devil kavramından çook küçük durumda.
Çizgiroman Vaiz’de Tanrı, Genesis iyilik eklenmiş kötülük, Şeytan ise kötülük eklenmiş iyilik durumunda tanımlı. Dizide ise Şeytan, Genesis’e vuslat olamadan En-Kötü-Tetikçi tarafından, hem de Cehennem’de öldürüldü. Teorik ve mitolojik olarak bunun mümkün olamaması gerekli, çünkü Cehennem, Şeytan’ın evi durumunda ki bu da, 11 Eylül 2001 ve ABD’nin kendi evinde vurulması demek.
Şeytan, Orta Çağ’da öyle tanımlansa da, klasik çizgide mutlak kötü değil. O nedenle mutlak kötülük Evil olmakta.
Yani her durumda, Genesis’in ev olarak kendine (hangi tür olursa olsun) bir İnsan seçmesi, öyküsel olarak anlamlı değil. Sonuçta, Söz de (dediğini yaptırmak da) büyük veya en büyük bir güç de, iktidar da değil: Söz tümel değil, tikel bir şey çünkü, en azıdan sözdili olan Söz.
Sonuçta, Genesis-İnsan versus Tanrı-Şeytan öyküsü anafikrine böyle gelmiş olduk işte. Sonrası, ‘Genesis-İnsan versus Tanrı-Şeytan’ metninde. (Devam metin, öncül metinden önce yazılmış oldu.)
Çıkış:
Her 2 ikilinin de içe ve dışa doğruki kırınımsal / frktal mantıksal yayılımları, 21. Yüzyıl’ın her tür ahlaki, dini, siyasi, hukuki artışmalarının dayanağı olacak gibi…
Vaiz’in yazarının bu metinler dizisinde yer alan anafikirlerin birini bile aklına getirmediğine eminiz. Popüler kültür de bu demek zaten: Toplu bilisiz yaratı.
(3 Eylül 2018)

ABD küreselleşmeyi bitiriyor mu?


Güzel soru.
İlhan Uzgel bu soruyu yanıtlamaya çabalamış. Saptaması şu:
“Küreselleşmenin altında yatan fikrin kaynağı neoliberalizmdir. Finansallaşma, özelleştirme, ücretlerin baskılanması, gümrük duvarlarının indirilmesi, yani serbest ticaretin desteklenmesi, üretim ve tüketim süreçlerinin giderek ulusaşırı nitelik taşıması, bir bölgedeki gelişmenin dünyanın başka bir bölgesini daha hızlı ve daha derinden etkilemeye başlaması ve buna eşlik eden postmodern, bireyci, hazcı kültür ile kimlik siyasetinin öne çıkması küreselleşmeyi tanımlıyordu.”
Öyle değil imiş.
Wallerstein, Arrighi, Frank ve Amir, ‘Genel Bnalımın dinamikleri’ kitabında, 1983 momentinde sorunun daralan pazar olduğunu belirtiyorlar.
1945-1983 arasında da bu daralmanın iki kez yaşandığını imliyorlar. (Bu kadro, marksist eğilimli tarihçilerden oluşmakta.)
Böyle olunca kürselleşme şunlar demek:
Pazar yapılamayan ülkenin haritada bilinmesi. Bakınız: Arap Baharı.
G-7 yerine, G-20 ülkeleri düzeni.
% 15 global nüfus kapitalizmi yerine, limit maksimum % 50 kapitalizm uygulaması (ki orada durud).
Devamında:
% 50 katılım, hızla % 30’a düşecek gibi.
Yanısıra, G-7 içinde de, % 100’den % 50’nin altına düşecek gibi.
Yani zenginleşme çabası, yeniden fakirleşme getirecek gibi.
Ek:
Aradan 38 yıl geçti. Hala; kimin, neden, kim için bu çılgın tüketim salgınını yarattığını merak eder dururum. Kimsenin işine yaramadı çünkü.
Devam:
“2016 tarihli IMF raporu 2012’den bu yana dünya ticaretinin, kendisinden önceki dönemin ortalamasının yarısından az büyüdüğünü belirtiyor.”
ABD-ABD küçülmesi 2007’de başladı, 2012’de globalleşmiş demek ki.
“Ancak asıl sorun, sürdürülebilir büyüme ve sürdürülebilir borçlanma diye bir şeyin olmaması. Tamam bu, ‘mortgage’ krizi de demek ama aslında, verilen paraların aslında geri alınamayacağı baştan biliniyordu da demek.
Küresel finansal hareketlerde ise, 1990-2008 yılları arasında dünya ekonomisinin yüzde 23’üne ulaşmışken, günümüzde bu oran % 6’ya indi.”
Bunu şimdi söylemeleri, söyleyebilmeleri, söylemeye cesaret edebilmeleri ironik. Çünkü eğer zamanında bunlar yazılsaydı, olay baştan önlenebilirdi.
Bu arada dikkat:
Türkiye’de sanal finans market, reel sektör marketinden hala daha büyük durumda.
“BM’nin yayınladığı Yatırım Eğilimleri Monitor’üne göre, 2016 ile 2017 arasında bütün dünyada doğrudan yatırımlarda % 16 azalma olduğu belirtiliyor.”
İşte bu: Küçülmenin asıl kanıtı bu. Çünkü yatırım yoksa, büyüme de yoktur.
Daha önce negatif kahinler türünden epeyi metin okumuşluğumuz var ama dayanak veri yoktu. Oysa bunlar gerçek dayanak veriler.
Ancak diğer bir gerçek şu:
Çökme noktasına gelmemiş ekonomiler, el freniyle küçülürlerse, devrilmezler. Birileri sağ ve ayakta kalacak yine de yani. Türkiye değil ama.
(3 Ağustos 2018)

Pazartesi, Eylül 03, 2018

NEK’ler: Biyoloji; Virüsler ve Hücreler


Virüslerin içindeki iç-iskelet-iğ proteinlerin, virüs içindeki DNA’ları tuttuğu kanısındayım. Hücrede böyle bir iç-iskelet-iç proteni sistemi var çünkü. İkisinin de işlevi, belli organellerin boşlukta sallanmaması.
Bu dikkate alınarak, virüslerin içine saf su şırıngalansa, ne olur merak ettim. DNA parçalanır mı ya da kendini üretmeye başlar mı?
Aynı deney, hücre çekirdeğine, mitokondriye ve kloroplasta da denenebilir.
Artı:
Virüs öldürücü spreylerin, onların dış çeper proteinlerini parçaladığı belli ama DNA’larını parçaladığı belli değil. Dolayısıyla bu virüs ilaçları, aslında yalıtık olan virüs DNA’larının serbestçe insan bedeni içinde dolanmasına yol açıyor demek. İnsan DNA’sının epeyi oranda etkisizleştirilmiş virüs DNA’sı olduğu düşünülürse, insan türü farkına varmadan kendine yepyeni mutasyon yolları açmış demektir.
Not:
Olağanda virüs, çeperini hücre içinde bırakıp DNA’sını ürettirip, yeniden hücre çeperi inşa ediyor / ettiriyor gibi. Yukarıda sözünü ettiğimiz biçimin, buna etkisi de araştırma konusu olsa gerek.
(3 Eylül 2018)

Genesis-İnsan versus Tanrı-Şeytan


Bu öykü, ‘Vaiz’in hem çizgiroman, hem dizi öyküsünde, bu 2 ikilinin savaşını anlatabilir.
Sonuçta Şeytan, Tanrı’ya İnsan yüzünden itaatsizlik etmiştir. Genesis-İnsan birleşmesi, Şeytan-Tanrı işbirliğini mümkün kılar.
Artı: İlk ikiliyle baş edebilecek tek gü ikinci ikilidir.
Notlar:
Tez-antitez birlikteliği, diyalektik argümanına girer mi, emin değilim.
2 tez-antitez birlikteliği, kuadralektiğe ve dloyasıyla poliyalektiğe girer mi emin değilim. 2 cümledeki tanımlardan ayır ayrı emin değilim, birarada değil.
Yani:
Tez-antitez birlikteliği poliyalektiğin yolunu kesiyor / tıkıyor diye tahmin ediyorum.
Ki bu da:
Gelecekbilim için, çok tuhaf bir kurmaca-gerçek içiçeliği demek. Gelecekbilim yerine, bilimkurgu-fantastik ikiliğini de / içiçeliğini de geçirebiliriz, mitoloji – popüler kültür ikiliğini de / içiçeliğini de.
Ki bu da:
Burada ve bu kez, çizgiroman-dizi ve oyun-çizgiroman ikili içiçeliği demek olmakta.
Dolayısıyla:
Kırınım-fraktal (birbirine?) geçişim, sentez veya ozmosis dışında bir seçenek odemek.
(2 Eyül 2018)

Mandacıyım, Mandacısın, Mandacı: Elif Şafak: Türkiye kendini uzaklaştırsa da; Batı, halkın direnişine yardımcı olmalı


Bunun haminne kuşağı da böyleydi: Halide Edip gibi…
O nedenle biz; 7 tepede 3 İstanbul 1915 oldu, 77 tepede 33 İstanbul 2015, diyoruz.
Halkın direnişi deyince, Kurtuluş Savaşı sırasındaki 21 halk isyanı aklımıza geliyor…
1940’lardaki Adana Hozlu’daki bir cücenin anüsünün başlattığı ve ilçeyi haritadan silen halk isyanı geliyor.
1960’lardaki halk isyanları da, 1971’de 1 milyon muhbir vatandaş ile ve 1980 ertesinde 600 bin işkence ile sonuçlanmıştı.
Yani Şafak, sayı saymayı da bilmiyor, sopa da yememiş…
Tarih feci sopa yemiş ama…
Yine yemekte ama…
Halk, Erdoğan’dan çok daha fazla Batı’ya karşı, çok daha fazla Batı’dan uzakta ama…
“Büyük bir kültürel değişim yaşanıyor ve kendisini günlük küçük detaylarda belli ediyor. Yapay bir kabileciliğe itiliyoruz ve etnik, dini, tarihi olarak Batı’dan tamamen ayrı olduğumuz söyleniyor. Hiçbir zaman onlardan biri olmayacağız. Kültür, yeni savaş alanı haline geldi.”
Değişim falan yok ortada, yalnızca aslımıza rücu ediyoruz.
Yapay kabilecilik yok, asıl kültürel durum kabilecilik, klancılık, aşiretçilik çünkü…
Batı taraftarlığı ve karşıtlığı, 1838 Tanzimat’tan beridir problematik. Türkiye halkları Doğulu olmayı seçti ama rta Asya’ya gitmek falan derdinde değiller. Tıpkı, Alamancılar’ın Almanlar’ın Almanya’sına bile göz diktiği gibi, işgal ve talan zihniyetinde ve toplu bilisizliğinde halklar. Üretmeyelim, çalalım ve tüketelim zihiniyeti egemen…
Kültür her daim bir savaş alanı idi. Buna, taa Tanzimat’ta ayacaktınız, artık çok geç.
“Türkiye’de daha seslerini duymadığımız çok sayıda insan, -kadınlar, öğrenciler, azınlıklar, tutkulu bir şekilde çoğulcu demokrasiyi desteklemeye devam ediyorlar.”
Sen bir çektir git Şafak…
Benim savaşımı sahiplenme…
Sen git avrolarını yurtdışında ye ama gelip burası hakkında ahkam kesme…
Pamuk gibi, Sancar gibi, sömürge valisi ağızlarına girme, kenar mahalle ağzından farkı yok bunun…
(4 Eylül 2018)

Uğur Gürses Negasyonu: Yarım saatte 1.763 kişinin 'yarı fiyatına' döviz almaya koştuğu yerde ahlaki çöküntüden bahsedilir mi, bahsedilmez mi?


Önce özetler:
Halk Bankası’nın internet sitesi, geçen cuma günü (31.08.18) o anki döviz kurunun yarısının az aşağısı olarak fiyat yayınlar. Yarım saat çinde bu fiyattan 1.763 kişi döviz alır. Sonra işlemler durudurulur. Halk Bankası genel müdürü, o paraların geri aldığını önce sürüyor ama bu hem yasadışı, hem pratik olarak mümkün değil ki zaten o dövizi alan, o parayı transfer etmeyi de akıl eder.
Haber de başlıkta.
Neden bahsedilmez?:
Bir: Bu, ilk kez olmuyor, 1994’te ve 2001’de de olmuştu.
İki: Ahlaki çöküntü için çok daha büyük bir nüfus ve toplam beklenirdi. Eğer açıklanan sayılar geçerliyse, adam başı 2 bin dolar gibi bir miktar görünüyor. 1994’te ve 2001’de bu miktar çok daha fazlaydı.
Gürses’in dayanakları:
"İcradan bile mal edinmeyi ayıp sayan bir toplumun geldiği yer üzücü.”
Geçersiz bir saptama. Alabilen hemen herkes icradan ev alır, çünkü üçte biri veya daha düşük fiyatlıdır. İcradan mal alma da eski, koşutu gümrükten beleşe mal alma da.
Türkiye’de ahlakın çöktüğü ne zaman açıkça anlaşıdı, biliyor musunuz?
1999 Ağustos depreminde, talan için birileri taa Samsun’dan geldi (bakınız televizyon haberleri), analar kızlarını sattılar (bakınız Karamürsel bölgesine ilişkin bir belgesel).
Oysa, ondan 40 küsur yıl önceki bir depremde yabancı gözlemciler, en çok kamu dayanışması olan global deprem olarak onu kayıtlamışlardı.
Tabii ki Türkiye’de ahlak çöktü ama sözü geçen olay bir kanıt sayılamaz yani…
(2 Ağustos 2018)

Cücenin Anüsü Hozlu’yu Haritadan Nasl Sildi?


Böyle yazınca, olay Aziz Nesin öyküsü başlığı gibi oldu ama gerçek ve aynıyla vaki. (Hoş, onun da öykülerinin özü çoğunluk gerçektir ve aynı dönemde geçer.)
Bu olay, Can Kozanoğlu’nun ‘Acemi Eğitimi’ kitabında anlatılıyor:
Baba Kozanoğlu, 1940’larda Adana’nın (o zaman var olan) bir ilçesi olan Hozlu’da genç bir hakim.
Bir cücenin bir ağanın oğulları tarafından poposu yakılıyor, cüce kaçarken bir kuyuya düşüyor, kuyudan poposu ıslak çıkıyor. Buradan hareketle bir şeyh, kıyametin 2 gün sonra kopacağını kehanetliyor:
(Yecüc ile Mecüc öyküsü 1 cüceye indirgeniyor, bazı ayrıntılar öyküden çıkarılıyor, uysa da kodum, uymasa da kdum, durumu yapılıyor.)
İnanmadınız, değil mi?
Sonrası, daha da inanılamayası:
Halk, şeyhe inanıyor.
Son 1,5 günde halk filmi feci koparıyor, kendi hayvanlarını kesip yiyor, dul kadınlara tecavüz ediyor, vd, vb…
Sonra da, kıyamet falan olmuyor falan tabii…
Eee, o ana kadar devreye girmemiş olan devlet, ne işe yarıyor?
Giriyor işin içine… 3-5 kişiyi asıyor. Bütün ilçeyi sürüyor. Sonra da faili meçhul bir yangın çıkıyor. İlçe haritadan siliniyor. Kendi memurlarını da cezalandırıyor.
İşin tuhafı, baba Kozanoğlu dahil, devletin memurları da, az veya çok kehanete inanıyorlar ama devlete de leke sürdürtmüyorlar ki bu ikililik, üzerinde akademik tez yazılası bir durum: Devlet kıyamete kadar, hatta daha sonrasında da korunmalı (memur / kapıkulu) zihniyeti…
Girin internete, Adana-Hozlu diye bir kayıt yok. Çünkü o zamanlar, tıpkı şimdiki gibi, konuyla ilgili yayın yasağı konmuş. E tabii ki yargılamalara da…
Bence kitabın adı, ‘Eğitim Zayiatı’ olmalıymış, çünkü Kozanoğlu, bu türden yaşadığı beş benzemez ve tesadüfün anüs deliği durumlarla yaşadığı acemi eğitiminden sonra, filmi koparmış.
42 yaşında anılarını yazmış örneğin.
500 sayfalık (başkasının kendisiyle yaptığı) söyleşi kitabı yapmış örneğin.
Ancak, kendisini bir bakıma haklı gördüm:
Daha da inanılamayası öyküler var çünkü kitapta:
ABD’de seri katil olamayan bir katille Kozanoğlu’nun maceraları gibi: Kozanoğlu, ona Türkiye’den Ümit Besen kasedi getirtiyor, çünkü bu beceriksizin hapisteyken Türk bir hücre arkadaşı varmış, o zamanki tavernacı, şimdiki elektro-bas gitarcıyı o da oradan tanımış ve sevmiş. Katilin Kozanoğlu’nu öldürmek isteyip istemediğini, Kozanoğlu da hala tam çözememiş.
Yaşamımda ilk kez fazla tecrübenin bir insanı fazlasıyla harcadığını okudum. Olay, ‘Martin Eden’dan daha beter ve daha gerçek.
Yine de, bu kitap için yazarı alkışlıyorum ve yaşamının yazmadığı bölümlerini de yazması için, olayı bisliyorum.
(2 Eylül 2018)

Post-Metafizik, Rasyonalizm, Fallibilism, Agnostizm, Yeni Orta Çağ, Kampüsçülük, Ansiklopedicilik


Önşerh: Konuyla ilgili bir önceki metnimizde alıntıladığımız parçadaki, konunun Heidegger üzerinden açımlanmasını, tümüyle bir yanlış anlatma çabası kabul ediyoruz.
Genel epistemolojik retrospektif ve perspektif:
Tarihin iniş ve çıkış dönemleri var. İniş dönemlerinde epistemolojik olarak; irrasyonalizm, agnostizm, hedonizm, skeptizm artıyor. Çıkış dönemlerinde; rasyonalizm, (bilinircilik anlamında ve agnostizmin antitezi olarak) gnostizm ve determinizm artıyor. Ek: İniş dönemlerinde, hazcılığın / hedonizmin antitezi olan acıcılık da / püritenizm de artabiliyor diğerlerinden ayrı olarak.
Bunun için elimizde Antik Yunan, Orta Çağ Avrupa’sı ve günümüz semi-globalliği dönemleri var. Günümüz semi-globalliği (% 50 globalliği), Aydınlanma Çağı’nın, pozitivizmin, rasyonalizmin, determinizmin ardılı ve antitezi bir dönem. Moment tanımlama babında: Avrupa-Aydınlanma momenti, globalliğin % 5-10’u demekti.
Ek: Makro-kültür Çin de, benzeri dönemleri yaşamış ama eski zamanlarda global tarihsel gidişe daha kapalı ve özgün-iç sikluslu olarak. Artı: Diğer tarihsel makro-kültür Hindistan’ın akışı ise, o denli açıkseçik çizelgelenmemiş gibi duruyor.
Antik Yunan metafiziği, fiziğin, yani var olanın bilgisinin tanımının bittiği ve yetmediği yerde tanımlanmış. Şans eseri iyi de olmuş.
Orta Çağ metafiziği, fizik olanı limitte tümüyle dışlamaya yönelmiş ama bu ancak, Aydınlanma Çağı’nın idealizminde ve romantizminde bütünsellik kazanabilmiş.
Aranot: Bu durumda Platon idea’sı ve Kant’ın mutlak düşüncesi, felsefenin tarihsel perspektifi içinde, ister istemez agnostik kalıyor ama onlar aslında daha determinist-epistemik çabalar içindeymiş.
Tarihsel akış içinde felsefe kavramları; iktisadi, askeri, siyasi çıkışlarla da koşut sayılan çıkışlarda yükselmiş gibi görünüyor ama eşzamanlı olarak değil. Antik Yunan’ın tam da zirvedeyken sıfırlanması bunun için uygun bir örnek.
Post-metafizik’i zamansalca Heidegger’den başlayarak değil de, 1945 ertesiki politik momentle bağıntılı saydığımız biçimde, post-modernizmin başlangıç dönemine bağlayalım. Basit örnek: 2. Dünya Savaşı ertesiki tüm (global hegemon) ABD sanat akımlarının başında birer ‘neo-‘ eki vardı. Ki zaten ABD’nin, tıpkı Roma gibiki çukur devlet’liki de bu demek. ABD AB’nin, Roma Yunan’ın ardılı zaten.
Biz yıllarca kaos matematiği üzerinden determinizme ve taa 1980’de, tam da neo-liberalizmin eşiğinde ekonomik determinizme antitez yazdık.
Genel veri tabanımız şuydu çünkü: Tez, eğer kendini gerçekseyemezse veya hegemonluğunu yitirirse, antitezine dönüşür: Fazla ilericiliğin gericiliği ardıllaması ve 1960’lar ertesiki 1980’ler gibi. Artı uç örnek: 1918 ertesiki Alman sosyalizminin ve komünizminin 1936 Nazizm’ini ardıllaması gibi.
Böylelikle rahatlıkla şunu diyebiliyoruz.
Neo-liberalizm başarısız oldu ve kendi antitezi tezler doğuracak ve az da olsa doğurdu bile çoktan. Ki Trump ABD’sinin iç korumacı iktisadi politikaya dönmesi de bunun en açık göstergesi.
Ek olarak AB’nin, bizce % 20’lik göçmen ümmiliği dalgası ve azınlık slaktivizmi yüzünden, kendi Aydınlanma sanatını, bilimin, felsefesini kendi elleriyle gömmesi var.
Bu durumda, bilgi ve düşünce eriyor.
Bu durumda tek çare, kampüsçülük ve ansiklopedizm ki bunu Orta Çağ karşılığı summa’cılık. E tabi, hayvan Sezar’lar gelip İskenderiye Kütüphanesi’nin yakacaklar elbette, o nedenle desantralize bir bilgi derlemesi gerekli.
Wikipedia global ansiklopedi bizce.
Tüm Dünya’ya yüzlerce küçük kampüs kurulmalı veya var olanlar korunmalı ve yalıtılmalı.
Bizim asıl tezimiz, post-metafizikçiliğin bunları yıkacağı ve yakacağı yönünde, tıpkı Sezar’lar gibi…
O zaman da saklanıp, ‘Fahrenheit 451’deki gibi, herkesin birer kitap olması son seçeneği var.
+
Ek tartışma:
Ek tanım: fallibilism: The principle that propositions concerning empirical knowledge can be accepted even though they cannot be proved with certainty. Focusing on the epistemic responsibility aspect of justification inclines us to fallibilism about knowledge. (Kaynak: Google Translate.)
‘Yanılabilircilik’ diye çevrilebilir bu tanım. Eski ‘kuşkuculuk’ gibi yani.
Tümarımsal akıl yürütme için esprili bir önerme vardır: 1-99 arasındaki tüm sayılar 100’den küçük olduğu için, 100’ü de 100’den küçük saymak.
Tümdengelim ise;  mutlakçılık, idealizm, saltık akıl yürütme vd demek.Geçerlilik yerine, tutarlılık demek.
Diğer bir deyişle: İnsan türü felsefi açıdan; ya inişte, ya yokuşta, düzü bulamıyor bir türlü.
Gözlem ve deney tabii ki % 100 güvenilir olamaz. Deney aletlerinin ve deneycinin hataları var çünkü. Gözleme ve deneyi % 100 güvenilir saymak ise, pozitivizmin özü idi. Hatalar çıktıkça ve tarihin inişinde akıl sahipleri aptallaştıkça, ona güvenilirlik azaldı.
Bu genel aptallaşma ve genel cahilleşme, şu anda içinde yaşadığımız türden dönemlerin alameti farikası gibi. Post-metafizik de onun yollarından ve araçlarından yalnızca biri gibi.
+
Çıkış:
Bu, post-metafiziğin olumsuz / eksi yönleri üzerine bir eleştiri metni oldu. Olumlu veya nötr yönlerine eleştiriler ve irdelemeler için de, ayrıca birer metin yazılması gerekli.
Nokta. Es.
(2 Eylül 2018)