Cumartesi, Haziran 08, 2013

Yeni Medyanın Yeni Eskilikleri




Güya yeni zamanlarda yeni medyalar var.

Bir: Onların anladığı, reklamın matbuattan internete kayması.

İki: Medya, eskiyken de, yeniyken de doğru dürüst haber filan vermezdi. Reklamı, sporu, magazini, burc, falı, bulmacayı, tv programlarını çıkarınca, geriye oldukça ince kağıt yaprakları kalırdı ve kalıyor. Örneğin, kafasını kuma sokmuş ama bir tarafı açıkta bir devekuşu olarak Türk basını, dış haberlere ortalama yarım sayfa bile ayırmaz.

Üç: Eski eskiliklerin yeni eskilik olarak yutturulmaya çabalanması eğlenceli.

Gelelim son olaylara:

Medya sınıfta kaldı.

Göstericiler de sınıfta kaldı.

Olayın gidişi şöyle oldu: 3-5 gün kimse konuyla ilgilenmedi. Sonra 1 haftasonu birden olaylar tırmandı. Yani, herkesin hazırlık yapacak zamanı vardı. Profesyonel haber fotoğrafçıları da oradaydı. İnternette konuyla ilgili hazırlanan derlemelere bakıyorsunuz: Sıfır. O da kopya bile çekmeyi bilmedikleri için.

Bir örnek: Biber gazı yedikten sonra, gözlere limon sıkmak yerine, gözleri karbonatlı suyla yıkamak gerektiğini, yani asidin gözlere zarar vereceğini ama bazın yarar vereceğini, ancak olaylar bittikten sonra öğrendik. Böylelikle, bugüne dek ben dahil binlerce kişi kendimizi çoban salatası niyetine kullandık.

Daha dün (7 Haziran 2013), alıcı gözüyle İstiklal Caddesi’ni turladım. O ne öyle? Yer gök seyyar satıcı ve tinerciler terör estiriyorlar. Şimdi kalkıp, ayak takımı isyanının böylesi sonuçları da olabileceğini göstersen, trol-sazan ikilemindeki halkımıza bunu anlatamazsın. Olmadı, o zaman arşivle kardeşim...

Peki, onlar ne yaptı?

Klişeler, klişeler... Graffiti edebiyatını bir kez daha keşfettiler, kezlerce daha yeniden keşfedecekler. Aşkın şeysini şeyttiler.

Tek sav:

Tarih yapmak ciddi bir iştir. (Asık suratlılık edebiyatını şeyttirin, e mi?)

İsyan daha da ciddi bir iştir: Rakibini küçümseyemezsin. Tarih, sulanmış ve/ya başarısız isyanlarla dolu. Spontan isyan, spontan olarak biter.

Son bir şey daha:

Gezide nöbete yatmış gençlerden birine sordum: Polis tam tekmil yeniden saldırırsa, geri çekilirler mi? Yanıt: Hayır. Kalırlar ama feci dayak yerler. (Aynı kişi, Cuma namazını kılanları da çok tatlı ve farklı insanlar olarak tanımladı. Ben olsam yemem, bir Türk-Müslüman’a asla ve kata sırtımı dönmem, Müslüman olsam bile, Türk olmayı geç.)

Sonuç?:

Böyle kitleye, böyle medya...

Böyle kitleye böyle isyan...

Böyle kitleye, ‘yav, 2013’te biz nerede yanlış yapmıştık?’ (2023 sorusu).

Dipnot: 2007’de de Gül seçilmeden önce, Ankara’da bir mitinge 1 milyon kişi filan katılmıştı. Tarihin değiştiğini söyleyen bir arkadaşıma, müsait bir tarafımı gösterip, ayva koçanını alacaklarını söylemiştim, öyle de oldu. Lütfen, bir kez olsun bizi yanıltın.


Cuma, Haziran 07, 2013

Açlar ve Toklar 2




Bunu da gördük:

“Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün verilerine göre her yıl 1.3 milyar ton gıda çöpe gidiyor.”


Kişi başına yaklaşık 200 kilo ediyor. Kişi başına günde yarım kilodan çok ediyor. Kişi başına günde yaklaşık 800-1.000 kalori ediyor. Gündelik gıda harcamamız kişi başına 2.000 kalori. Yani, yediğimizin yarısı kadar da yemek çöpe gidiyor, bu hesaba göre. Bunu yapanların global nüsfunu yarısı kadar olduğunu kabul edersek, 7 milyarlık Dünya’da 3,5 milyar kişi, kendi yiyeceğini yiyip, üstüne bir de diğer 3,5 milyar kişilik yemeği çöpe atıyor demektir.

Sırayalım özdeyişlerimizi:

Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.

Biri yer, biri bakar, öbürü ondan çalar.

Biri yer, biri bakamaz, çünkü arada 5.000 kilometre var.

Biri yer, diğer yiyemez, onun yiyeceğini de, öbürü yemeyip veya ona vermeyip çöpe atar.

Ne diyelim?:

Hoş geldin devrim.

Dipnot:

Bu haberin bir üstündeki haber:

“Gıda fiyatları artacak

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından hazırlanan ortak raporda, gıda talebinin küresel düzeyde yükselmesiyle fiyatların 10 yıl içinde yüzde 10 ila 40 artacağı öngörüsüne yer verildi.”



Dünya Sistemi ve Yeni Orta Çağ



Dünya sistemiciler, farklı ekollerde nüanslanarak, 5.000 yıllık dünya tarihinin, ekonomik determinist bir ölçütle tekparça bir sistem olduğunu savunurlar.

Bu sistem göreli yeni olduğu için, henüz tamamlanmadı. Bu da ona epeyi açık verdiriyor.

Bu azıklardan biri de, geçmişbilim için çok aşırı yorum sayılabilecek çıkarsamalar kullanırlarken, bunu günümüze ve yakın geleceğe uygulamaktan özenle kaçınmaları, bunun yerine imalar ile yetinmeleri.

Özet bir neden-sonuç ilintileri dizgesi:

Yerleşik / Aristo’sal mantıkta, 1 neden 1 sonuç getirir. Oysa, neden ve sonuç birbirini de getirebilir ki buna ‘döngüsel neden-sonuç ilintisi’ diyoruz. Bir de birebirlik bozulabilir: 2 neden 1 sonuç ve 1 neden 2 sonuç oluşturabilir.

Bunu asıl Orta Çağ açısından bir örnekleyelim:

Zamansal ardışıklık olarak, ‘Roma, Kavimler Göçü, Orta Çağ ve AB dünya hegemonyası (1500-1945)’ geldi.

Roma Roma iken, ‘Pax Romana’ diye uyduruk bir terim olmasına karşın, (Batı) Roma MÖ 200 – MS 400 arasında Avrupa’nın ve halklarının savaşlarla tam anlamıyla canına okudu.

Buna biz sevgili (öyle denilen ama kesin olmayan) proto-Türkler’in Orta Asya’dan dıgıdak dıgıdak taa (o zamanlar) Macaristan’a dek gelip, geriye Roma’nın sonunu getiren Hun Attila’yı çıkaracak bir askeri miras bırakması eklenince, kıyım arttı.

(Açıkçası, kavimler, göçleri ve birbirleri içinde erimelerine yönelik tarihlerin hiçbirine güvenemiyoruz. Tüm modeller, tüm gerçekleri ve olguları açıklayamadığı gibi, tersine onlarla çelişiyor ama tarihçiler de insan olduğu için, buna çare olarak, yeni ve farklı bilgi üretmektense, birbirleriyle dogmatik savaş yapmayı yeğliyorlar. O nedenle, biz de güneşin altında söz söyleyebilmek için, saçmalama hakkını kullanacağız.)

Şimdi, bu durumda:

Roma’nın çöküşünün değil de, uzun süreli varlığının Avrupa’yı tüketip Orta Çağ yaratması, Kavimler Göçü’nün Orta Çağ’ı yaratmasından daha olası ve bu da klasik neden-sonuç dizisini bozuyor ve arada neden-sonuçsal bir senkop oluşuyor.

Le Goff’un ‘Orta Çağda Entellektüeller’ kitabında açımladığı üzere, Orta Çağ bilgisel açıdan rönesansı öncülleyecek duruma, entelektüellerin halkın içinden kopup, kampüs-üniversite içinde elitist bir yalıtıma girmesi (ve bunun da olağan olarak sıradan insanları bilime düşmanlaştırması ve yabancılaştırması) sürecinin de imlediği üzere, çok dar bir çevrede bilgi birikimi, hem Orta Çağ’ın (simyacılık), hem de (prenslerin sanatçı beslemesi yoluyla) rönesansın göstergesi olabiliyor.

Günümüz içinse, hiçbirşey yaratmayan Roma ile hiçbirşey yaratmayan ABD çakışıyor.

Demek ki dünya sistemcilerin tersine davranan bir neo-dünya sistemici olarak, ABD’nin yeni Orta Çağ’ı ve geleceksel ardılı neo-(n)-rönesansı yaratması süreçlerine bakabiliriz ki bu metin bunun yalnızca girişinin girişi olabilecek.

Yani, elimizde neo-Roma olarak ABD ve yeni kavimler göçü mevcut. (Bu süreç; ABD ve SSCB’nin farklı tarafları desteklemesi sonucu oluşan, 3. Dünya’nın ilk kez sanayileşmesi (ki o zaman buna ‘2. Sanayileşme’ denmişti) ile birleşip de, yeni kentleşme ve ardından (örneğin 1970’lerin devi olan Japonya’da 1990’lardan beridir) yeni çökme çığı yaşanması olarak da yaşandı ve yaşanıyor.)

Jacques Attali, ‘Yakın Geleceğin Tarihi’nde ABD’ye bir şans tanır ve uzlaşma yolunu seçebileceğini önesürer ama şimdiye dek, tarihte uzlaşmış bir en büyük hegemon devlet yok.

Kaldı ki ABD, 2007 ile gerçek bir yeni-çöküş sürecine (bizim deyimimizle 2029 Neo-Global-Krizi’ne) doğru gidiyor.

Burada ilginç bir gözlem var:

Bazı insanlar, hala Dünya’yı İngiltere’nin veya Rockfeller’in yönettiğini sanıyor. Oysa ki global makro-makro fonlara baktığımızda., bunun Norveç gibi kimsenin bilmediği odaklarda toplandığını görüyoruz. Keza, yeni açıklanan 32 trilyon dolarlık en zenginler kara parasının listesinde tüm ülkelerden insanlar var, tıpkı dolar milyarderleri listesinde olduğu gibi ki bu bir Rockfeller kartelini mümkün kılmıyor; öyle olsaydı 5 yılda 1 milyarder listesi üçte bir oranında değişmezdi. Haa, Google’ın veya Apple’ın başındakilerin, Rockfeller kültürel dedelerine benzer davrandığı da bir gerçek ve bu onların sonu demek olacak er veya geç. Zaten ‘forward’ işlemli ekonomi artık frensiz. (Bunun da sonu, onun yasaklanması ve altının er veya geç yeniden yükselişi, hatta parada altına geri dönüş olarak yaşanacak.)

Girişin girişi için, son vektör:

Acaba; yeni Orta Çağ’ın yıkımlarını, tarihte ilk kez olarak yavaşlatmak, gelecek olan yeni rönesansın potansiyel yaratıcılıklarını engelleyecek mi?

Koyut: Bunu yazıp yayınlamak değil, aklından bile geçirmek, gelecekbilim açısından bunun etkili olması demek.

Ara veri:

Asimov sanatsal / bilimkurgusal / Roma tabanlı gelecekbilimi, buna yanıt vermez (bakınız ‘Vakıf’ yedilemesi). Ancak, düşüncenin akla gelip ilk ifade edildiği dönem olan, 2. Dünya Savaşı’nın yıkımlarından çok sonra, 1980’lerde (Asimov’un hiç algılayamadığı) neo-globalist neo-liberalizmin, aslında 2. Dünya Savaşı’ndan beter olan yeni yıkımları başladığında, kendi kendine değil de, editör zoruyla yazdığı yeni eklerde, hiç de kendisinden beklenmeyen biçimde, (Vakıf x anti-Vakıf’lı) düalizmin dışına çıkar, üçüncü, dördüncü ve beşinci şıkları da sisteme katar.

Asıl gelecekbilim kurucusu / patentçisi Alman Flechtheim ise, gidip Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ne yıllarca danışmanlık yapar, tıpkı Attali’nin bunu Fransa’da Fransa Sosyalist Partisi için yaptığı gibi. Oysa gelecekbilim ilkesi, tarihi yapanların tarihi bilmemesi varsayımına dayalı olduğu gibi, gelecekbilimi yaratanların sisteme dahil olmadığı varsayımına da dayalıdır. Yani Attali ve Flechtheim, daha ilk adımlarını attıklarında epistemolojik olarak bitmişlerdi.

Konuya kaos matematiği açısından bakarsak, göründüğü kadarıyla elimizde tarihsel olarak çok fazla (Popper gibi, hatta Feyerabend gibi) epistemelojik faşizmli müdahale olduğu gerçeğine varıyoruz.

Bunun panzehiri henüz yok. (Uygulanabilir ama yanılabilir alternatif yol(lar) tasarlanabilir.)

Burada duruyoruz. Es.


?


 



Koyacağım başlıklardan hiçbiri, oto-sansürümü geçemedi.

Haber şu:

“Gezi'de cuma namazı

Bir ilk yaşanıyor... Antikapitalist Müslümanlar Gezi Parkı'nda cuma namazı kıldı.”


Aklıma hemen İran geldi. Orada da solcular dincilerle ibirliği yapmıştı. Tabii sonradan gittikleri yer, dinciler tarafından yollandıkları, idam sehpası veya hapishane oldu.

Bir haber, aslında reklam, aslında beleş mal talebi daha:

“Gezi fotoğraflarınızı gönderin, arşivleyelim.”


Hani, tilki tavukları arşivler ya, öyle bir şey bu.

Buraya binlerce fotoğraf gönderileceğine de eminim.

Ooff of...

Yine oto-sansür...


Perşembe, Haziran 06, 2013

Ütü 1 Sent


“Rezistans 19,99 dolar.”

Bu, 1970’lerin (ABD basımı mizah dergisi) ‘Mad’inin absürd esprilerinden biriydi. (Hala çıkıyor.)

Bunun kezlerce gerçek olduğunu gördüm.

Oradaki espri, küçük puntolu satış sözleşmeleri üzerineydi.

Ancak, ana espri de bu durum için geçerli oldu:

“Apple’ın 2014 sonuna doğru piyasaya sürmesi beklenen akıllı saati iWatch hakkındaki iddialar, yeni bir gelişmeyle iyice güçlendi. Apple’ın, birkaç ay önce iWatch için ‘kıvrımlı batarya’ patenti başvurusu yaptığı ortaya çıktı.”


Açıklama ise şöyle:

“Batarya içindeki yüzeylere, 85 derece sıcaklıkta kıvrımlı tabakalar kullanılarak milimetre kare başına en az 0.13 kilogram kuvvet uygulanmasıyla, batarya hücresinde kıvrım oluşturulabilir.”

İlk sorumuz şu olabilirdi:

Bunun patenti alınabilir mi?

Şu andaki ABD’li veya global hukuksal eğilim öyle demek ki...

Şekilden görünen, pillerin birbirine geçeceği. Bir de, saat tabanına oturtulacakları.

Bir soru daha:

Elektronik saat üreticileri, örneğin Swatch gibileri, neden bunu (böylesine ergonomik bir tasarımı) akıl edemediler şimdiye dek?

Sonuçta pil, saatından daha çok para getirecek olabilir.

‘Mad’ esprisi buydu.


Açlar ve Toklar

Breh breh breh...

Kapitalizm nelere kadirmiş:

“The Economist, dünyada açlık sınırının altında yaşayan sayısının 20 yılda 2 milyardan 1 milyara indiğini yazdı.”


Tabii, şu yazılmamış:

O 1 milyar kişi, açlıktan çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş olabilir. Onların yerini, karnını doyuranların çocukları almış olabilir pekala. Malumunuz aç-ölü biri, çocuk da yapamaz.

Haberin devamı şöyle:

“30 yılda 680 milyon vatandaşını açlıktan kurtarmayı başaran Çin, bu gelişmede başrolü oynadı.”

Eh, Hindistan gibi kalabalık ülkeleri hesaba kattın mı hesap tamam...

Yani konu, Tokyo’daki evsizleri ve çöpten yemek yiyenleri kapsamıyor. Keza, Türkiye’yi de: Türkiye gibi ülkeler, Barrett tarzı neo-liberalizme neo-globalizmin zorbalığıyla eklemlendi.

Çok basit: Köyde kimse açlıktan ölmez, ne de olsa toprak var. Ancak, kentte açlıktan ölen çok, çöpten yemek yiyen de.

Neo-liberalizm, tarım işgücünün tasfiyesi ile bedava (ayda 25 dolara) işgücü teminine dayalı (AB’de bu 2.500 dolar).

Yani, Vietnam’da iş bulan biri, Almanya’da 100 kişiyi işsiz bırakıyor. Böylelikle de, yılda 250.000 Alman Almanya’yı terkediyor.

Nasıl ama?

Yerse...

Eğlenceli bir örnek:

Bizim THY, grevi yasaklayan bir yasa çıkartınca, Lufthansa Havayolları haksız rekabetten dolayı dava açıp, THY işçilerine grev hakkı tanıttırdı.

Bu örnek, açlar ve toklar arasındaki etkileşimin, bilindik örüntülerde işlemeyebileceğini gösteriyor.

Bu metnin göstermek istediği bu.

Yeni Orta Çağ, yeni sömüren-sömürülen ilişkileri...

Dipnot: Ha, bir de Orta Çağ, küçülen kentler ve dolayısıyla da küçülen dağıtım ağları (kabaca tiracet) demektir.


Kurda Sormuşlar

“Ensen neden kalın?”

O da demiş ki:

“Kendi işimi kendim görürüm.”

Haber şu:

“Sosyal medya, ABD’deli ‘Occupy Wall Street’ hareketinden Arap Baharı devrimlerine kadar etkisini fazlasıyla gösterdi. New York Üniversitesi Sosyal Medya ve Sisyasi Katılım (SmaPP) laboratuvarı, Türkiye’de yaşanan Gezi protestolarının Twitter’da yarattığı trafiği ölçtü. 31 Mayıs gününü kapsayan araştırma, protestoyla ilgili 24 saatte en az 2 milyon tweet atıldığını ortaya koydu.”


(‘ABD’deli’ ibaresine dikkat.)

A, evet: Asıl medya sınıfta kaldı. E zaten, hep sınıfta kalmadı mı ki?

E, tamam: Kendi işimizi gördük ama biz de sınıfta kaldık.

Neydi o onlarca trol-sazan avı?

Tamam, kendi işimizi görüyoruz. Ancak böyle görürsek, mabadımız ve burnumuz feçesten kurtulmaz.

O 2 milyon mesajın kaçı, 1 ay sonra okunabilir olacak?

O 2 milyon mesajın kaçı, biraraya getirilince durumun panoramasını ortaya koyar?

Konuşamadığı konuda susmayanlar, Akif Beki gibi olmaz mı?

(Beki gibi olmak şu: İsyan, itiraz, inat, vd, hepsini birbirine bulamış: Mental ve kültürel konfüzyon.)

Devam:

1 Mayıs 1977’ye ilişkin içeriden çekilmiş tek bir görüntü yok elimizde.

Peki, Taksim’deki on binlerce kişinin cep telefonuyla çektiklerinden kaçı biraraya getirilince, direniş belgeseli olabilir?

Peki, neden yalnızca yemekçi, ilaççı, çekimci yoktu?

Neden işbirliği ve işbölümü yoktu?

Dile kolay 1 hafta. Ordu bile 1999 depreminde 3 gün istop etmişti hepi topu.

Evet, prova yaptık. Sırada daha genel prova var. Prömiyerde şimdiden gümledik, bu böyle biline...

Dipnot. Bu metin yazıldığında, 5 Haziran 2013 tarihli uyarı grevi henüz gündemde yoktu.


Kavimler Göçü, Roma’nın Sonu ve Günümüzde Yeni Orta Çağ

Roma büyük bir devlet idi. Tarihte en büyüklük sıralamasında 3. olur. (Birinci İngiltere, ikinci Rusya veya tersi.)

Roma Antik Yunan’ın devamı idi veya öyle sayılır.

Roma bir uygarlık sayılır ama öyle değir. Roma’nın en ünlü şeyi hukuku sayılsa da, Hammurabi hukuğu vardır ama bir Roma hukuğu yoktur. Bildiğimiz sömürgenlerin mülkiyetçi yasalarının en acımasız formlarını içerir.

Roma’nın tarihe Hannibal’i, Spartakus’u ve Attila’yı hediye etmesi ilginç.

Roma, gelecekbilimin bilimkurgu kanadındaki Asimov’un, uygarlık kurtarma operasyonu (Fukuyama’dan ve Huntington’dan 70 yıl önce sunulmuş) olarak model aldığı devlettir.

Roma’nın sonunu Kavimler göçü getirmiştir.

Roma bitmiş, Orta Çağ başlamıştır.

Roma bitmiş ama onların en ciddi rakibi Germenler (bugünkü Almanlar), Kutsal-Roma Germen İmparatorluğu’nu kurmuştur ve bu olgu barbar-uygar ilişkisi açısından ilginç bir örnektir.


Günümüzde de yeni bir Orta çağ’dayız.

Bunun görünen en büyük müsebbibi ABD. (AB 1945 itibarıyla kaput oldu.) ABD-AB ilişkisi de, barbar-uygar ilşkilerine epeyi benzedi: Germenler gibi eskiden sömürgesi oldukları yerleri yeni sömürgeleri yaptılar.

ABD’nin tekkutuplu kalmasında gözden kaçan 2 durum var:

SSCB, zaten ABD’nin tam rakibi değildi. Artı: AB göçmeseydi, ABD’ye meydan kalmazdı.

Yani, bu açıdan ‘dünya sistemiciler’in, Moğol İmparatorluğu veya Sasaniler için belirttikleri durum ABD için de geçerli olabilir:

Dünya ve tarih genel bir iniş / kriz dönemine girerken, ortalığın boşluğundan yararlanıp, kısa ama parlak bir dönem yaşamak. Bu bir.

Bugün de yüksek nüfuslu bir kavimler göçü var. ABD’nin kendisi yalnızca bir göçmen-ülke zaten. 300 küsur milyon nüfusla yılda 2 milyon kişi filan (legal ve illgeal olarak) göçmen alıyor sürekli. Bu iki.

Yani, yeni Orta Çağ için, ana-direk 2 konum da mevcut.

Tarihe bakalım:

Ufukta süper güç aday adayı olarak Brezilya ve Hindistan var.

Çin nasıl ABD’den büyük bir bela yarattıysa ama er geç (herşey taşıma ve ithal olduğu için) çökecekse 8ki zaten Çin de bir boşluktan yararlandı, eski-SSCB’ninkinden), Brezilya da onlardan büyük bela olur. Çünkü tarihin resmi-kriminal ilk devleti ve dünyanın uyuşturucudan en çok para kazanan ülkesi onlar.

Hindistan ise, tam 3. Dünya uykusunda. Zaten bir altkıta olarak bir ülke de sayılamayabilir.

Geriye bir şey kaldı mı?

Evet, küsuratlar: 180 minik ülke filan.

Orta Çağ’ın bir özelliği de, bugünkü modern AB’ye o yoldan gelinmesi: Almanya, Kutsal Roma-Germen’den sonra, yeniden ancak 20. Yüzyıl’da birleşti. O zamana dek bir sürü prenslik vardı. (Küçük devletlerin kültürel fermentasyonu, büyük devletlerden daha çok arttırması özel bir durum: Herhalde daha çok ve yakın temas-etkileşim oluşuyor.)

Peki, tüm bunları anlattık. Ufukta ne görümekte?:

Çin hesabınca heyecanlı günler.

Soru şu:

Fetret Devri yeniden olsa, hangi şehzadeyi seçerdiniz?

Ben hiçbirini seçmezdim ve kellem giderdi.


Çarşamba, Haziran 05, 2013

Anadolu Tarihi ve Günümüz



Çarpıcı bir gerçek: Tarıma ve dolayısıyla yerleşik yaşama ilk geçen bölgelerden biri olan Anadolu’nun, bugünkü sınırlar anlamında (Trakya dahil veya değil), biraraya getirilmesinin MS 1650’lere dek sürmesi, yani 10 milenyumdan uzun bir süre alması.

Anadolu’nun beylikler döneminde, neredeyse 20 bölgeye bölünmüşlüğü de diğer bir gerçek.

Olağandır: Anadolu, klasik anlamda Kuzey-Güney (zengin-fakir ki eskiden ya da belki MS’ya kadar bu durum tam tersine idi, yani Kuzey Güney ve Güney de Kuzey idi) ve Doğu-Batı (Pers-Yunan, Doğu-Batı Roma, Hristiyan-Müslüman) ayrımının tam ortasında yer alır. Persler Yunanistan’ı ve ardından tersine İskender de İran’ı fethetti. Osmanlı Viyana’ya dek gitti ama Uzakdoğu Asya’daki Filipinler bugün Hristiyan.

İster iktidar seçkini olsun, ister kitle olsun, kimse buna böyle bakmaz. Herkes Ali kıran baş kesendir. Örneğin, bugüne kadar devlet kuramamış Kürtler, Büyük Kürdistan hayali peşinde bu sıralar.

Murat Belge’sinden İzmir Ticaret Odası başkanına kadar birçok kişi, verip kurtulma noktasında olageldi.

Son 20 yılda Irak 3’e bölündü, Suriye de öyle olabilir. Eh, bu hesapta koskoca TC’ye 81 vilayet bırakmak, kimsenin aklına gelmez herhalde.

Tarihin Orta Çağ’larında ve/ya iniş dönemlerinde devlet sayısı çok artar. Şimdilerde de öyle olmakta: AB’de bile, İspanya’sından Belçika’sına birçok ülke, bölünmek için sıra bekliyor.

Hatay’ın veya Kuzey Kıbrıs’ın ilhakını övenlerden değilim. Hatay’ın Suriye’nin olması düşüncesi de yadırgı aynı derecede.

Peki, ne olacak?

Birleşik Türkiye’nin insanların daha az nefret edilir olması yolunda, daha ehven-i şer olduğu kanısındayım. Aynı TC’nin bana işkence yapmışlığı da sinir bozucu.

İbn-i Sina hesabınca, entellektüel ülkesizdir. Devrim bile yapsa, kitle ve iktidar seçkinleri dışında yer alır. Almazsa, entelejensiya olur, yani bir tür ayakçı (örnek çok da, kendime dava açtırmayayım).

Bugün ne Rusya Lenin’in Rusya’sı, ne Türkiye Atatürk’ün Türkiye’si. Dolayısıyla onlar beceremediyse, bugünkü Kürtler’in Kürdistan’ı 10 sene sonra yandı gülüm keten helva demektir. Bugünkü Araplar gibi emperyalistlerin kucağına otururlar. Aslına bakılırsa, Kuzey Irak’ta oturdular bile.

1960’ların başını çocukluğumda özgür olarak yaşadım. Özgürlük nedir?, çok iyi biliyorum. Düşünen biri için bu ekmekten önce geliyor.

Yeni Orta Çağ’da özgürlük bitti. Engizisyon ve faşizm zulmü birarada.

Demek ki Anadolu, belki bir kez daha yatay ve/ya düşey olarak yeniden bölünebilir. Bunu da, onun birleşik kalmasını ister gibi görünenler ve/ya öyle davrananlar da sağlayabilir. Sonuçta Lenin ve edimleri, bugünkü Rusya’yı bir bakıma sonuçsadı.

Gelecekbilim-geçmişbilim bireşimi böyle çıkarsattırıyor.


Gidenler ve Kalanlar


Yeni bir Orta Çağ’ın parametrelerinden biri de, artan göçmen sayısı olmakta...

Ancak nedense, kimsenin aklına gidenler ve kalanlar arasındaki ayrımları irdelemek gelmemiş.

Bir bakalım:

“Türkiye'de geçen yıl 2 milyon 317 bin 814 kişi şehir değiştirirken, en fazla göç alan şehirler sırasıyla İstanbul, Ankara ve İzmir olarak gerçekleşti.”


Demek ki neo-liberalizm, hala İstanbul’u taşı toprağı altın saydırıyor.

Neo-liberalizmin son 30 yılında en 15 milyon kişi kentlere göç etti.

Bunun % 1-5’i sınıf atladı. Geri kalanı ileri marjinal oldu ya da ekmek için çöp karıştıran.

1960-1990 arasında 4 milyon Türk yurtdışına gitti. 1 milyonu falan yabancı ülke yurttaşlığına geçti. Epeyisi emekli oldu. Bunların 1., 2. 3. kuşak çocukları ise 500.000 ile 1 milyon kişi arasında bir nüfus olarak Alamancı kırması, yani ne Türk, ne de Alman olarak aramızda yaşıyor. On binlerce kişi tarikatlara para kaptırdı.

Aynı süreçte ve dönemed, gevşeyen sınır korumamızdan, yılda 250.000 kişiden 7-8 milon kişi içeri girdi. Rivayete göre, 1 milyonu Türkiye’de çalışıyor ve/ya ikamet ediyor.

Bir de İran 1980’den, Bulgaristan’dan, Halepçe’den, Suriye’den transit kaçanlar var. Onlar da milyonu geçiyor.

Bulgar Türkleri arasında Türkiye-Bulgaristan arasında 3 kere gidip gelenler tanıdım. Onlardan biri, eğer Bulgaristan Türkiye’ye karşı savaşsaydı, hangi taraf para veriyorsa, o tarafta savaşacağını açıkça beyan etti.

Suriye göçmenlerinin Hatay halkını ve ekonomisini nasıl alt üst ettiğini hala okuyoruz.

Yani:

Göç şişede durduğu gibi durmuyor.

Göç aslında kültürel-topolojik bir yoğrulma. Daha önce hiç yüzyüze gelmemiş 2 kültür karşılaşıyor, çarpışıyor ve çıngar çıkarıyor. Yani multi-kulti, boş bir hayalden ibaret. Baksanıza, Merkel bile ondan vazgeçti.

İronik olan, yeni rönesansın fermentasyonunu ve yeni kültürel üretim güçlerini de bu göçler sağlayacak. Kapalı kültürlerin AB’ninki gibi gevşediğini ve dinamizmini yitirdiğini görüyoruz genelde.

Yani, 2 ucu feçesli değnek bu göç konusu...


Salı, Haziran 04, 2013

Birtek vs. Küçükaydın: Ağaç ve Orman: Güncel ve Tarih

Son günlerde, 100’ün üzerinde kişinin son olaylar hakkındaki düşüncelerini okudum. İkisine de katılmasam da, olaya geniş açılı panorama ile bakmaya çabalayan 2 kişiye rasladım: Faruk Birtek ve Demir Küçükaydın.

Birtek biraz akademisyen, Küçükaydın birazdan çok 1968’li kalmakta. Yine de, terazinin iki kefesine konulurlarsa, bir denge durumu yakalanabilir.

Her ikisi de durumu tarihsel gerçeklerle / olgularla ilintilendiriyor.

Birtek şöyle diyor:

“Çünkü ben mutedil, barış sever, Sufilikten ilham alan Müslümanlığı çok seviyorum. Müslümanlığın bu unsuru çok önemli. Müslümanlığı Muaviye'ye kaptırmak çok yanlış bir şey. Sonunda Kerbela çıkıyor.”


Yorum:

Öncelikle, düalist bakış açısına dikkat. Oysa, tam da o olay triyalist veya triyalektik bir durumdu: Kerbela’ya giden yolu Hariciler yarattı ve toptan yok edildiler; bugün ise geriye Şiilik ve Sünnilik kaldı. Daha da önemlisi, her 2 taraf da, taraf tutarak onların tarihi yazımını yadsır.

Bu triyalektiğe ve dolayısıyla poliyalektiğe geri döneceğiz.

Küçükaydın ne demiş?:

“İkincisi, Askeri bürokratik oligarşi esnektir. Burjuvazi kadar hatta ondan daha esnektir. Bizans iken, Osmanlı ile ittifak kurup, kendini yenilemiştir. Osmanlı olunca, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, Çok Partili Rejim gibi dönüşümlerle muazzam bir esneklik gösterir ve bugüne kadar gelir örneğin.”


Of of of, of ki ne of.

Bu bakış açısı, Kıvılcım’ın 1971 darbesini destekleyen bakış açısıdır.

Asker esnek falan değil. Savaşmayı bile unuttuklarını 1983’ten beridir itiraf ettiler. Birbirlerine ihanet ettiklerini itiraf ettiler (Eşref Bitlis olayı, vurulan üst rütbeli subay olayı, en son da Ergenekon olayı). İhanet esneklik değil, esnekliksizlik, yani köşeye sıkışmadır. ‘Ben gümbürtüye gideceğime, başkası gitsin’ hesabıdır.

Ayrıca, askerin askere, asker ve polisin birbirine birden çok kez silah çektiğinin yaşandığını unutmuş bir saptamadır.

Bu nokta önemli, çünkü son isyanda Gümüşsuyu’nda asker-polis çatıştı ve askerler sivillere yardım etti.

Bir ondan, bir ondan, devam:

Sıra Birtek’te:

“...Türkiye'nin insanı, bu kadar çatışmayı, karşı karşıya getirilmeyi, kutuplaşmayı, yok edilmeyi, hiçe sayılmayı kabul etmek istemiyor.”

Tam tersine: Türkiye halkları mayoz bölünmeyi sever.

Sağ-sol diye de bölünür, şimdiki gibi sağ-sağ (ulusalcı-şeriatçı) diye de bölünür. 50 sol fraksiyon ve 50 de tarikat olur bu ülkede.

Son olaylar, bildiğimiz burjuvanın işi. Sosyal medyada böyle ancak onlar örgütlenebilir çünkü. Eh burjuva, Fransa Devrimi’ni yapsa da, dönektir, döner, sonra yeniden kralcı olur. Burjuvazi de, kendi içinde alt-orta-büyük olarak bölünüktür ve bunların çıkarları çatışır.

Eh, nihilist sıkılmışlarımız da çok.

Bir de, kuramsal anlamda ciddi anarşist gençler var. Onlar, devlete karşı, herşeye karşı...

Bakalım Küçükaydın’a:

“Tıpkı Roma-Bizans’ın aldığı Osmanlı aşısıyla Doğuda hızla gelişmesi ve iki yüz yıl önce Selçuk aşısı alarak, kendisini Ege sahillerine kadar kovalayan İran’ı, ta bugünkü sınırlara kadar sürmesi gibi; Kürt aşısı almış, parlamentoyu da ayıbını örten bir asma yaprağı olarak, ayıp yerinin üstüne koymuş, Türk-Kürt askeri bürokratik oligarşisi de, mezhep ve aşiret çatışmaları içinde bunalmış Suriye ve Irak halkına da bir kurtarıcı gibi görünüp, Bağdat ve Şam’a kadar yayılabilir.”

Orda dur: Bu, harp zenginici ve Kuzey Irak’ta 20 küsur yıl önce ticaret yapmaya başlayanların ideolojisi.

Yahu, eski dünya imparatoru İngiltere Körfez Savaşı’nda, hem de sosyal demokrat sosyal demokrat, ABD’nin peşine takıldı da, öölecene yayılabildi mi? Onun yapamadığını Türkiye nasıl yapacak? Hadi, olmayacak hesap tuttu diyelim, bu ABD’nin zararına olmayacak mı? ABD buna izin verir mi?

Peki, ya Kürtler Türkler’e ihanet etmeyecek mi? Etmedi mi?

Gelelim bizim yorumumuza:

Tayyip’in 10 yılı doldu. Miyadı da doldu. Bizde darbeler bile, 10 yılda başlayıp bitiyor da, yenisi bile oluyor.

Miyadı dolan tüm muktedirler gibi, kendini dev aynasında görüyor. Yangına benzin döküyor. Durum bu.

Beni güldüren Müslümanlar’ın bu aymazlığı:

Yahu, asıl kuvetli olduğunuz zaman, niye aymadınız da, ortalığı düzlemediniz?

Son 1 yıldır birçok olay AKP’yi tüketti. Daha kapıda savaş var, global ekonomik kriz var.

Evet AKP, TC emperyalizmine soyundu ama yeterince özgüveni yoktu. Sonuçta, iktidara ABD fıştığıyla gelmiş bir parti. Sonuca varamadı 10 yılda.

Evet AKP, taşıma sıcak ve kara para ile 10 yıldır ekonominin tekerleklerini döndürüyor. Bugün borsanın yarım günde % 7 çakılması gibi, gerçek bir krizin aynı anda 100 milyar dolar para çıkışı demek olacağını mı da bilemediler?

Evet, elma şekerinin elması bitti. Şimdi, sap kime girecek?

Tabii ki % 99’a girecek.

Ancak o % 99, 1923’ten beridir bir türlü ısınamadığı 1. Cumhuriyet’i yıkarsa, altında kendisinin kalacağını da göremedi. Daha az nefret edilir olmaktansa, daha çok nefret edilir bir kitle oldu. Sonuçta da, trajedi komedi oldu.

Çinliler’in dediğince: Heyecanlı zamanlarda yaşarız inşallah...


% 1 ve % 1

Zenginler ve fakirler:

“Raporda en dikkat çekici bulgu ise en zengin yüzde 1’lik dilimin 135 trilyon dolarlık küresel servetin 52.8 trilyon dolarlık bölümünü elinde tutması oldu.”


İlk % 1, bu kadar imiş.

Yani, kabaca global gelirin % 40’ı (amortismanlar filan var o % 100’de) hula hup.

Peki, son % 1 ne kadar imiş?:

1 milyar kişi aç imiş, yani % 14,5.


Peki, son % 1 ne kadar gelire sahip olabilir?

Ev yok, yemek yok, ulaşım yok, vd, vb...

Yani, pratikte sıfır. De sen ona, % 1’in % 1’i (bu tersine Lorenz dağılımı): Eder, %oo 1.

Böl 40’ı on binde bire:

Eder 400.000.

Yani ilk % 1, son % 1’in 400.000 katına sahip ve harcıyor.

Hani, tüm insanlar birbirine eşitti?

Hani, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde insanların aç kalmama hakkı vardı?

(Buraya şerh: Tayyip’in 8 milyar liralık kömür dağıtımı, yalnızca oy içindir.)

Nahan da, peri masalınız bu işte: Yalnızca bir kabus...


Pazartesi, Haziran 03, 2013

İsyan, Medya, Sosyal Medya ve Gerçek



En çarpıcı görünebilecek saptama ile en baştan başlayalım:

Bir isyanda anlatılabilecek bir gerçek olmayabilir. Ontik, fenomenik, epistemik anlamda olmayabilir.

Tamam, medya hemen hiçbir zaman gerçeği yazmaz, artık öyle. Ancak, eğer yazacak bir şey yoksa ya da medya yazmayı literal anlamda beceremiyorsa, ne olacak?

Sosyal medyanın, benim de en az 1 tane ekleyebileceğim, 17 tane yalan söylem dalgasını da gördük. Troller ve sazanlar 7/24 işbaşında.

Tüm bu panorama, agnostik veya dezenformatör görünebilir. Sorun burada: Yeni bir çağda yeni olay türleriyle yüzyüzeyiz. 1 Mayıs 1977’de, 1 Haziran 2013’te olduğu gibi, genelde birbirine silah çeken gruplar, birarada olmazdı. Bunda lümpenlik de var, aşmışlık (transandentallik) da var.

Yani, olgular çokyüzlü / polimorf-poligon.

Çok basit bir durum var: Olaylar oldu ve ertesi günü borsa çakıldı.

Al başına belayı...

Nı ha haa, yendik ulan pis kapitalizmi, değil...

Adi terörizler, yedi paracıklarımızı da, değil...

İsyan deyince, aklıma hep ‘Bitmeyen Kavga’nın finali geliyor: Yaşlı eylemci, kimbilir kaçıncısını gömdüğü ve öyle olmaması için, hep dizginlemeye çabaladığı, bir gencin katledilmiş cenazesinin başında, ajitasyon söylevi çeker.

1 haftalık 1 isyan dalgası yaşadık. İyi oldu. Ölü toprağımız üzerimizden atıldı. Öğrenilmiş çaresizliğimiz bile travma yaşadı. Titredik ve ayıldık.

E, sonra?

Genel grev gelecek mi?

Orada İstanbul’u felç eden koskoca THY grevi var. Taksim’deki eylemcilerden kaçı onlara destek verdi ya da grevden haberdar?

Buradaki gerçeğin bilgisi olarak, eylemcileri gözleyen 1 helikopterinkine karşın, İstanbul semalarında grev nedeniyle rötar yapıp turlayan onlarca uçağın uğultusu vardı, sorun onu dinlemekte.

Borsa düştü, tamam. Batan gemiyi ilk önce fareler terk eder.

Vali, emniyet müdürü, belediye başkanı görevden alıncak mı?

Hayır. 3-5 polisin canını yakacaklar yalnızca. Emirleri verenler yerlerinde kalacak.

Hükümette bir değişiklik olabilir mi?

Maazallah. Kafasında vardıysa, vazgeçmiştir. Kasımpaşalı inadı tuttu.

Bu durumda isyan yalnızca bir prova idi.

Peki, neyin provası?

Bu gerçeğin bilgisini eylemcilerden ve okurlardan bekliyorum.

Ayrıca, vaka nüvislik sürecek. Elçiye zeval olmasın.

Dipnot: Önümüz yaz tatili. Ondan sonra da 4 seçim peşpeşe.


Pazar, Haziran 02, 2013

İsyanın İlkeleri




İsyanın Dinamikleri 3

İsyan görünmezdir, şaşaalı değil.

Miting türü fazla görünen eylemler isyanın ruhunu bozabilir. İsyanın direnişi, devletin işlememesine dek gider. Mitingler bunu yapmaz ve amaçlamaz.

İsyan uzun sürelidir, kısa süreli değil, belki yıllarca kadar uzun süreli... 2007 mitingi de çok ilgi çekmişti ama Gül yine cumhurbaşkanı olacak düzenek için seçmen oyu bulabildi. Daha da kötüsü o mitinge katılanlardan bazıları o seçimde gidip AKP’ye oy kullanmıştı.

1917 ve 1949 devrimleri oluşana dek, onlarca büyük isyan vuku buldu.

İsyan üzerinde oturduğu sandalyeyi kaldırmaya çabalamaz, düzeni değiştirmeye yöneliktir.

Bugünün hesabıyla, insanlar düzene feci bağlı ve bağımlı. Sosyalist 1968’lisi de öyle, AKP oyvereni ümmisi de...

İsyanın dozu, sivil itaatsizliği geçer.

Şimdiki yasalar sivil itaatsizliği illegal saymakta.

İsyan isyankarların biyografilerini değiştirir.

Dava insanı olmak böyle bir şey...

İsyana ilişkin çok ilke var. Bunlar isyandan isyana da değişebilir. Yeni öğeler de icat edilebilir.

İsyana hoşgeldiniz eylemseverler...


İsyan, Sosyal Medya, Troller ve Sazanlar




İsyanın Dinamikleri 2

İsyanın dinamiklerini irdelemeyi sürdürüyoruz.

Öncelikle, bu durumu başka bir metinde irdelemeyi de hesaba katarak, bir durumu tanımlayalım:

Bu isyanın durmasında 2 etken de rol almış olabilir:

Biri duygusal deşarj olma, ikincisi doğal olaylar gibi engelleyici ama polis müdahalesi gibi olmayan durumlar.

CHP’nin Kadıköy mitingini Taksim’e alması deşarj sağladı. Bir tür zafer duygusu yarattı.

Pazar sabahı başlayan sağanak yağmur, eylemcilerin dağılmasında rol oynadı. E tabi, pazartesi bir işgünü, pazar günü eve gidip dinlenmeleri de gerek.

Gelelim, bu isyanda ve Arap Baharı gibi global sayılan ve öyle sayılan ama öyleliliği kuşkulu isyanlarda çok rol oynamış sosyal medyaya.

Pazar günü bir ara Facebook durdu. Bu da, kapatıldığı yorumunu getirdi.

Sosyal medyada trol ve sazan çok. Troller Wikipedia’da şöyle tanımlanmış:

“Trol, Vikipedi'ye katkı sağlayan kullanıcıların, hizmetlilerin ve program geliştiricilerin katkı sağlamasını 'kasten ve maksatlı' olarak engellemeye çalışan kullanıcıdır.”


Ekşi Sözlük’teki tanım ise biraz farklı:

“internet alemlerinde ... forumlarda, eksi sozluk gibi bilgi paylasimini hedefleyen platformlarda ortaliga sacma sapan bir laf atip rahatsizlik veren insanlar icin kullanilan bir terminolojiymis.”


Buradaki anlamı sazan avcısı gibi bir şey.

İşte, bu isyan dalgasında sosyal medyada sazanlar ve troller boldu:

“Gezi Parkı'yla ilgili sosyal medyada dolaşan 17 yalan

Fatih Çipil isimli bir kullanıcı kişisel blog'unda, Gezi Parkı'nı provoke etmeye yönelik sosyal medyada dolaşan 17 yalanı yazdı.”


Okunmasını öneririm. Epeyi mavra olanları var.

Burada hepsini anmayacağız. Anacağımız nokta, toplam paylaşımlarının yüz binleri bulması. Yani, ülkemizde sazan ve trol bol bol bulunuyor.

Ancak, bunların hepsi acemi ve amatör.

Ya, profesyonel dezenformatörler devreye girerse ne olacak?

Troller bile sazanlaşacak ve onları mal bulmuş Mağrıbi gibi paylaşacak. Çığ / domino etkisi oluşacak. Halkımız her daim olduğu üzere, yalan söylemleri gerçek sanacak ve o anki duygusal durumla infilae gelecek.

Bu ülke, Atatürk’ün evinin yakıldığı haberiyle 6-7 Eylül olaylarını gerçekleştirdi.

Demek ki günümüzde bunun üsleri olabilecek bir etkiden söz edebiliriz.

Bundan sonra dersimiz isyan.

Son isyana katılanlar, zafer kazandıklarını hissediyor olabilirler ama gerçek pekala bambaşka olabilir.

Bugün işyerlerindeki insanlar duygusal doyumlarıyla haftasonu maceralarını paylaşıyor olabilirler.

Oysa sanki bir sonrakine hazırlığa başlamak daha iyi bir yol gibi...

Eğer, bir sonrakinde böyle bir sazanlık silsilesi yaşayacaklarsa, Sait Faik’in Sinağrit Baba’sı onları yalnızca seyreder, yani  rakı sofralarında meze oluşlarını (ayran mı idi acaba?)...


Cumartesi, Haziran 01, 2013

İsyanın Dinamikleri


Bir ‘39 Harami’ fıkrası vardır, bilenler bilmeyenlere anlatsın. İsyanın dinamiklerinden biri, o fıkradaki gibi işler. Oldukça lümpen yoldan işler ama işler.

Görünen o ki halkımız Tayyip’in 10. yılında kafasına taş düşmüş Rin Tin Tin gibi, birden canlanıp isyan moduna geçti.

Haftanın 7 günü Taksim civarında olduğum ve görüntüm itibarıyla, pamuk tüccarına benzeyen bir görünmez adam (bir bakıma da ‘Scanning Darkly’deki gibi) olduğum, için yazdığım herşey bu sayede edinilmiş doğrudan gözlem verileridir.

İsyanın dinamikleri, özgür irade sayılandan ve kitle psikolojisinden ayrıdır. Bir tür otonom kaotikliği vardır.

Bir de, devrimlerde de olduğu üzere, isyanlarda kritik eşikler ve/ya topolojik düğümler vardır. Belli bir olay, olgu, tarih, sembol çevresinde bir tür yoğunlaşma yaşanır. Eğer yeterince yoğunluk oluşursa, iş devrime kadar gider.

Buraya kadarki veriler, 1917 ve 1949 için de geçerli. Özellikle 1949, taa 1911’den başlayan uzun vadeliğiyle bu konuda dikkati çeker.

Şerh: Önemli bir tarihsel olayı, örneğin 1949’u, 1949’da (devrim süreci esnasında), 1951’de (Kore Savaşı esnasında), 1968’de (Maoizm olarak), 1989’da (Tiananmen olarak), 1999’da (neo-devlet kaptalizmi olarak), birbirinden çok farklı yorumlayabiliriz. Daha da önemlisi, yorumlamadıklarımız, yorumladıklarımızdan çok daha önemlidir. Bu da, bazan çok çok istisna durumlar yaşanınca ortaya çıkar.

Dönelim Türkiye’ye:

Halklarımızda genel bir lümpenlik ölü toprağı vardır:

1982’de % 92 evet dediği şeye, 1983’te % 44 hayır diyebilir bizimkiler.

Gecekondusunu öğrenciye yaptırıp, darbe olunca onu ihbar eder bizimkiler.

Sonuçta, Tayyip’in oylarının hepsi Müslüman oyları değil, daha çok üssel taşralı zenginkondu oyları. Daha bugün birinin, ‘bunlar Müslüman ise, ben değilim’ dediğini duydum.

Bizde zenginkondu biçiminde (Brezilya’da ise uyuşturucu parasıyla 40 milyon orta direk biçiminde) tezahür eden, neo-globalist neo-liberalizm oyları daha çok AKP’de. Daha önce ANAP ve DYP idi oyların adresi.

E tabi, her zaman olduğunca deniz bitti.

İsyan dinamikleri, oi şbirlikçilerin isyancı kimliğine giyinmesi ile de başlayabiliyor.

Bir de heyecan arayan orta-burjuvalar çok.

Asıl en kalabalık grup gençler. Onlar haklı olarak zaten herşeye karşılar.

En büyük destekçi, mekan Beyoğlu olunca, alternatif seks grupları.

İsyanın dinamiklerinden biri, bu rasgele erişimli grupların birleşmesi ve/ya çözülmesi ile oluşabiliyor. Şu anda herkes işbirliği halinde, bu açıkça ortada. Baksana futbolistler bile işin içine girdi.

İleşitim biçimi olarak sosyal medya kullanılınca, ‘trol’ avı çok oluyor doğal olarak. Gerçekle hiç ilintili olmayan mesajlar geldi bana örneğin. Oysa, zaten olayların içindeydim. Gördüklerim ise çok farklıydı.

Bütün isyanların sınıfsal ve/ya maddi kökenli olduğuna ikna olmuşlardan değilim.

Bu isyan da daha çok manevi kökenli, daha orta burjuvanın can sıkıntısı var. Bir de maneviyatı yitirtilmiş Müslümanlar ve maneviyatı hiç olmamış büyük burjuvalar var (Boyner Taksim AVM’de yer almayacakmış örneğin).

Dolayısıyla, başta söz edilen ilk kritik eşik, bu isyan dalgası için aşıldı ama devamı için zaman ve bilgi birikimi gerek.

Evet, kitleye bir isyan bilgisi gerek:

Gençler, ne vur-kaç taktiğini tam yapıyorlar, ne de küçük gruplar içinde tam ve hızlı etkileşim sağlayabiliyorlar.

Tamam, Shevek türü oto-anarşist yapı da bir şeydir ama orada (Mülksüzler’de)  olduğu gibi ‘ulan, isyan etmeyi bile beceremiyorsunuz’ olur sonunda.

Olsun, tarihin tabii ki zamanı çok, acelesi de hiç mi hiç yok.

Gönül ister ki bu isyan dalgası kazansın. O olmazsa, gönül ister ki bu isyan dalgası bari geleceklere zemin oluştursun.

Yoksa, benim kızım bina okur döner döner gene okur, olur her zamankince.

Sonucu henüz bilmiyoruz. Göreceğiz.