Cumartesi, Mart 14, 2015

Kendi IŞİD'ini Kendin Kur



Bu da oldu.
İran, kendi IŞİD’ini kendi kurmuş.
Bakalım ve görelim yüce mevlam neler eylemiş?:
“Musul’un IŞİD eline geçtiğini gören Tahran yönetimi, ‘Şii hilali’nin bozulmaması için IŞİD’in kopyası bir  örgüt kurdu.
...
‘El Horasani Tugayı’ adı verilen bu örgüt, yalnızca 9 ayda tüm teşkilatlanmasını tamamladı, ağır silah ve teçhizatla donatıldı. Kendi içinde parlamenterleri bile olan örgüt, IŞİD’in klonlanmışı gibi. IŞİD’in Suriye ve Irak’ta hakimiyet kazanması, komşu devlet İran’ın çıkarlarını tehlikeye düşürdü.”
Bu olay şunun devamı ve birliktesi gibi okunsa gerek:
“İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi, ‘Bağdat bizim başkentimizdir’ dedi.
İranlı öğrenciler ajansı İSNA'nın haberine göre, ‘Büyük İranlı Kimliği Konferansı’nda konuşan Yunusi, İran kültür coğrafyasının Çin sınırından Hint alt kıtasına, Kuzey Kafkasya'dan Basra Körfesi'ne ulaşan coğrafyayı kapsadığını savundu.
Kültür, medeniyet, din ve İranlılık ruhunun 'Büyük İran' coğrafyasına yayıldığını söyleyen Yunusi, ‘Bu bölgede doğal bir birliktelik sözkonusudur. Her ne kadar bazı farklılıklar birleşmeyi engellese de, gerçekte İran coğrafyası; Çin sınırından bugünkü Afganistan ve Pakistan'a, Kuzey Kafkasya'dan Fars (Basra) Körfezi'ne kadar olan coğrafi alan bu birliğin içerisinde yer alır’ değerlendirmesinde bulundu.”
Eh, boşuna dememişler:
Aç tavuk, kendini buğday ambarında sanır.
Bu ülke, daha 3 ay öncesinde, parçalanması % 100 olasılıklı olan bir ülke. Bir biçimde oportunist ve konformist bir tavırla paçayı geçici olarak sıyırdılar. Aranıyorlar resmen.
Dönelim asıl habere:
“Örgüt tıpkı IŞİD gibi ‘devlet yapılanması’ olarak kurgulanmış durumda.
Örgütün bakanları ve parlamenterleri de bulunuyor.”
İşte, zurnanın zırt dediği yer burası.
Geçmişbilimciler ve gelecekbilimciler, şu durumlara henüz ayamadılar son 25 yıldır, yani eski Doğu Bloku çköşü sercinden beridir:
Hem reel sosyalizm, hem de neo-liberalizm, global anlamda devleti tasfiye ettiler: En azından fiilen öyle oldu ama niyetleri o olmuş olmayabilir pekala.
Bu tasfiye edilen, en son devlet modu idi.
Daha önceki devlet modları, kültürlerde toplu bilisizlikte saklı duruyordu ama tıpatıp aynı olarak değil. Yani devlet, kategorik açıdan kendine özdeş bir tanım değil. Hem anı anına, hem de feodaldan sanayiye olduğu üzere, farklı kültür modlarında sürekli başkalaşan bir kurum. Tasfiye edilen, 1945-1990 devleti modeli idi.
Devletler tasfiye edilince, çok daha küçük devletler ortaya çıkar. Kaos da. (‘Bizim Fetret Devri gibi.) Şu ana uzunca bir ara-orta-kaos dönemindeyiz. Yani, eğer gelecekse, asıl-makro kaos henüz gelmedi.
Burada ve bu koşullarda 2 durum geçerlidir:
Hem, yıkıcı barbarlar yıktıkları devlet formlarını taklit ederler ama taklit ederken de onu dönüştürürler. Hem de, küçük devletler de, bir önceki devleti (Anadolu Selçuklu’nun Büyük Selçuklu için yapmak istediği gibi) aynen sürdürmek isteseler bile, onu dönüştürürler.
Buna, 1990 ertesinde 2 yeni yapı daha eklendi:
Bir: Kara-kara-para mafyanın devletsiz devlet / malforme devlet ama kesinlikle oto-organize bir yapı olarak devletsi yapısı.
İki: Sanal / finansal ekoniminin reel ekonomiyi tümüyle geçmesi ile feci derecede büyüyen, beyaz-kara-parasal zenginlerin parasal devleti (İsviçre Daha Beyaz Yıkar’ı).
Şerh: İsviçre’nin epeyi kara parayı aklayıp, en büyük finansal devlet olması ile Brezilya’nın Kolombiya’nın reel uyuşturucu sektöründen en çok nemalanıp, kendi iç beyaz-kara-paralı ve 30 milyonluk burjuvazisini (bir tür neo-lümpen burjuvazi) yaratması koşut oluşumlardır. Her iki durumda da paranın dini, devleti ve ulusu olmaz. Olmadı da, olmuyor da.
Bir şerh daha: Hollanda Doğu Hindistan Şirketi ve İngiltere Doğu Hindistan şirketi oluşumları da yüzyıllar öncesinde bile böyleydi. Padişahlara borç verip onları batıran tefeciler de öyleydi.
Ve buna üçüncü ek olarak, devlet kurmaya aday adayı terör yapıları (ETA, IRA, PKK) da eklendi.
Bunlar, hem mafya gibi kara-kara para kullandı.
Bunlar, hem büyük burjuvazi gibi beyaz-kara-para kullandı.
Dolayısıyla, hem de mafyanın kara para aklamasını kullandı.
Ancak özellikle Filistin oluşmalarının gösterdiği üzere, her terörist örgüt, artık yarının devleti gibi olmaya ve medya geştaltı tarafından öyle algılatılmaya başladı.
Yani:
IŞİD olsun, İran’ın Şii IŞİD’imsi de olsun, birer devlet aday adayı.
Kara para aklıyorlar.
Ancak, aynı zamanda diğer benzerlerine eklektik ve yapışık gibiler.
Ancak, en azından henüz ve şimdilik global bir metamorfoz oluşturacak denli, alt kritik eşiği geçemediler.
Yani:
Irak IŞİD’i tam devlet olamayacak.
İran IŞİD’i Büyük İran’ı kuramayacak.
Durumdan anladığımız budur.
Peki, ne olacak?
Tarihe birçok yeni yeni ve küçük küçük şerhler düşülecek. Belki onların bir bölümü, yeni devlet oluşumları için dersler / kıssalar oluşturabilir.
Örneğin Brezilya, mafya-devlet kurumuna yepyeni bir yorum getirdi ama yalnızca 20 yıllığına ve gizli olarak. Şu an, neo-liberal ve yepyeni bir iç-burjuvazi yaratma örneğinin kötü bir kopyası olarak kalmış / kilitlenmiş durumda yalnızca. Tarihe bunu bırakabildi ancak yani.
İran ise, yine de hiç belli olmaz.
Eski Persler, ilk gerçek Dünya fethi oluşumunun tetikleyicisi, bunu gerçekleştiren İskender oluşumunun katalizleyicisi olarak, tarihte önemli bir yer tutarlar.
Hatta,  henüz hiç göze batmasa da, İndo-Avrupa dillerin makul tek-ilk kaynağı olabilecek coğrafi bölge konumundalar. Ancak o Eski-Eski Persler, ne eski Persler, ne de şimdiki Farısiler.
Tıpkı bizim gerçek Türk olmadığımız ama o mirası üstlendiğimiz gibi...
Sonuç:
Tarih, görüldüğü gibi değildir. Yazıldığı gibi değildir. Her 50 yılda bir yeniden yazılır. Yalnızca yenilenler yazdığı için değil, savaşa hiç mi hiç girmeyen epistemikler (filozogların Lao Tzu gibileri diyelim) tarafından yazıldığı için de.
1945-1990 arası, insan-ötesi’nin yolunun kesinleştiği ve eksoduslaştığı dönem aynı zamanda. Şu anda post-human yapı, human yapı içinde % 50 üzerinde sağ kalm olasılığına sahip.
Ancak, ilk kendi öz-yapısı olacak olan ilk uzay devletinin kurulmasına en az 100 yıl falan var.
O zamana kadar, tarih yanlışlarına ve malzeme değiştirmiş form tekerrürlerine devam.
Yani, tarih tüm anlamsızlığına devam edecek bir süre daha. Sonra tarih-sonrası yazılacak.
İran’ın kendi IŞİD’i de buna katkı sağladı yalnızca.
Bunu bilselerdi, öyle yapmazlardı.

Dipnot: İlk 5 uzay devleti formunun da, daha önceki insan devletleri formlarının tüm hatalarını yineleyeceğine, bir gelecekbilimci loarak eminiz. İnsan yavaş öğreniyor, insan-sonrası da öyle. Yoksa, ilk uzay devleti çoktan kurulmuş ve BM’ye girmiş olurdu.

Cuma, Mart 13, 2015

Cumhurbaşkanı da Kasımpaşalı, Kasımpaşaspor'lular da



E tabii, insan var, insancık var.
Kasımpaşasopr’lu futbolcular, Dünya futbol tarihine geçecek bir iş yapmışlar:
“Kasımpaşa, Ryan Donk ile 1-0 öne geçti. Ryan Babel’nin yerde yattığı sırada, Torku Konyaspor ‘lu oyuncular topun taça atılmasını beklerken, orta sahanın biraz ilerisindeki Ryan Donk, aşırtma vuruşu ile topu ağlara gönderdi.
Ryan Donk’un attığı golden sonra büyük tartışmalar yaşandı. Kasımapaşa Teknik Direktörü Shota, oyuncularından kaleyi açmalarını isterken, orta yuvarlakta santra esnasında iki takım oyuncuları anlaşmaya varıp, Torku Konyaspor’un gol atmasını kararlaştırdı.
Santradan aldığı top ile kaleye kadar ilerleyen Hasan Kabze topu boş ağlara gönderdi.”
Var mı böyle bir şey?
Var mı böyle insanlık?
Var mı böyle centilmenlik?
Var mı böyle ‘fair play’?
Tayyip’te yok. Onu biliyoruz.
O ne yaptı?
YSK’nin gayet hakemsel ‘queer’ bir davranışıyla, tepeden inme seçim iptaliyle yaratılan yeni seçimle, Jet Fadıl’ın yerine TBMM’ye girdi. En son da cumimam oldu.
(Jet Fadıl hapse girecekti ama AKP onu 5 sene idare etti.)
Evet, bir bakalım:
Hibinoluk yapan oyuncu gavur.
Centilmenlik yaptıran antrenör de gavur.
Eh işte, gavur var gavur var, Türk var Türk var.
Yani sevgili sağcı cumimamız, ‘ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ kadar olamadı.

Dipnot: Yalnızca çok önemli bir ayrıntı var: Hem UEFA, hem de TFF maçın iptalini isteyebilir, çünkü golü atan futbolcu kurallar uygun davrandı ve gloü isteyerek yemek kurallara aykırı. Ayrıca, İddaa bu maçı iptal eder, yine aynı nedenle.

Seçme Seçim Saçmaları

Bir:
“Yok artık… Bu kadar açık açık… Davutoğlu camide oy istedi!”
Bu adam günah işledi mi?
Evet.
Bu adam, diğer partilere aynı şeyi yapmaları için kapı araladı mı?
Evet.
Yaptırır mı?
Hayır.
Mavra durum şu:
Cami ABD’de imiş.
Davut’un sicil defteri kalabalıkmış:
Dah önce de, cami avlusunda siyasal konuşma yapmış.
+
İki:
“Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal 2015 genel seçiminde HDP’den adaylık sinyali verdi.”
Breh breh breh.
Babasının oğlu.
Babası da, 1983’te başımıza geçer geçmez, dakka bir gol bir, başımıza PKK’yi bela niyetine sardırmıştı. 3 liberalizm de Kürdistan’ın ekmeğine yağ sürdü.
Ancak bu arkadaş babasını geçmiş:
HDP’ye yanaşmasının nedeni, kendisinin yeni kurduğu partinin seçime girememesi imiş.
Babası gibi olduğu konu şu, başka partilere de yanaşmış:
Kendisi söylüyor:
“Sadece HDP ile değil, değişik partilerle görüşmelerimiz oldu.”
Artık, hangisi şey olursa...
+
Seçim ekonomisi nasıl olur?:
CHP’ninki gibi olur:
“55 bölgede bin 871 aday adayı ön seçime katılıyor. Aday adayların üyelerine yönelik propaganda ve tanım çalışmaları  hiç de azımsanmayacak bir ekonomik hareketlilik de sağladı. Aday adaylarının basılı malzeme, yemek ve tanıtım toplantıları için, 29 Mart'a kadar yaklaşık 100 milyon liralık bir harcama yapacağı öngörülüyor.
Bazı aday adayları asgari 20 bin lira, bazılarının ise 1 milyon liradan fazla harcamaya ulaşacakları, bir aday adayının ortalama 50 bin liralık bir masrafıyla, toplamda ulaşması beklenen rakamın yaklaşık 100 milyon lirayı bulacağı belirtiliyor.”
İşte, bunu 10 ile çarpın (4 ana parti için 4 ile çarpıp, diğer 30’a yakın için de 6 kat ekleyin).
1 milyar lira etmekte.
AKP de, seçim başına 2 milyar falan ulufe dağıtmakta.
Peki, bu paralar ne olmakta?
Buhar olup uçmakta.
Oysa, o paralarla yüzlerce kütüphane kurulabilir. TC’nin birinci sorunu eğitim olduğuna göre...
+
Toparlarsak ,bu seçim daha gerçekleşmeden önce, hiçbirşeyi değiştirmeyeceğini baştan kanıtladı.

Tüm alaturka partilere saçma seçimleri için bravo...

TC'nin Karşı-Torpido Sistemi



Ulusal savunma sanayimiz, giderek kendine yeterli konuma gelmekte. Tabii ki daha çook uzun yol var ama başlamak önemli. Türkler, belki de ilk defa bu işte, ‘Türk gibi başla ama İngiliz gibi bitir’ özdeyişini haksız çıkardılar. Ne yavaş gidiyorlar, ne de hızlı. On yılı aşkın bir süredir, TC’nin emperyalist olmazsa, parçalanacağını yazan, anti-emperyalist biri olarak, bunu tarihe not düşmek istedim.
Şimdi de karşı-torpido sistemi üretip teslim etmişler. Karşı-torpido sistemi, tanksavar veya uçaksavar gibi, torpidosavar bir sistem olarak düşünülse gerek.
“İlk milli torpido karşı tedbir sistemi
DAKA Projesi, 15 Nisan 2008 tarihinde başlayıp, 1 Ekim 2014 tarihinde tamamlandı. Proje kapsamında, AY sınıfı denizaltılar için 280, Preveze ve Gür sınıfı denizaltılar için 360 akustik aldatıcı ve karıştırıcı üretildi.
Projede Bilkent ve ODTÜ üniversiteleri ile TÜBİTAK BİLGEM alt yüklenici olarak görev alırken, DAKA ile ilk kez milli torpido karşı tedbir sistemi geliştirildi ve Türkiye bu sistemi üretebilen birkaç ülke arasına girdi.”
Birkço politik lidere atfedilen bir söz var:
“Siz savaşla ilgilenmeyebilirsiniz ama savaş sizinle ilgilenir.”
TC, savaşın feci yakın ilgilendiği bir bölgedeki bir ülke.
TC, tüm komşularıyla savaş derecesine varabilen sorunlar yaşamış bir ülke.
TC, müttefiğiyle bile (1974’te Kıbrıs’ta Yunanistan ile) savaşa girmiş bir ülke.
TC, şu anda yakınındaki / çevresindeki 10 ülke parçalanmak üzere bir konumda olan bir ülke.
En önemlisi ise şu:
1980-2010 arasında neo-globalist neo-liberalizimin ‘savaşma ,tüket’ geyiği / kıtırı bitti. Deniz tükendi çünkü. Barış bitti, şimdi savaş zamanı.
ABD ve AB, dünya savaşlarına benzin döken hegemon odaklar.
TC, NATO’da 60 yıl boyunca kendini onların koyunu yerine koyduran bir ülke (idi).
İşte, son 10 yıldır ulusal uçak, helikopter, tank yapma projeleri devreye girdi de, biraz düzeldik.
Ondan önce ne yapmıştık?
PKK’ye karşı, önce salakça onları yok sayan bir biçimde davranıp, on bin şehit verip, sonra onların silahları olan Kalaşnikof ile, NATO yasaklarına rağmen savaşmış bir ülke idik. Şimdi tüm NATO ülkeleri onu çaktırmadan kullanıyor veya modifiye ediyor.
Dahası:
Bin yılı aşkın süreden eski bir silah olan Tatar Yayı’nı modifiye edip, Kalaşnikof’tan bile bazı durumlarda daha etkin bir silah durumuna kullandık. Bu arada, Tatar Yayı da ordularda yasak genelde. Çok sessiz, çok hileli, çok sinsi bir silah çünkü. Doğrudan suikast için düşünülmüş çünkü. Suikastın kime yapıldığı belli çünkü.
Şerh:
En son, çok değil 2015 içinde, kendi tüfeğimizi yaptık ama sonuç fecaat oldu bizcesi. Kendi tabancasını kendi yapan Karadenizli geleneği bu ülkede mevcutken bu sonuç, Türkler’in arada bir eski hallerine rücu ettiğini imliyor. Eh, bir kusur kadı kızında da olsun, diyelim bari.
Projeyi gerçekleştiren tüm ekibin ellerine sağlık.

Dipnot: Projenin başındaki Faik Eken, lise sonda yatılı okulda 1 yıl boyunca oda arkadaşımdı. Bana daktilo öğrettiren odur, yani yazarlığıma katkısı mevcuttur. Kendisine sevgiler yolluyorum.

Çerçiliğin Kulağına Su Kaçıranlar 7



1990 yılından bir haber:
“Naki Turan Tekinsav, 6 yaşından beri kitap topluyor. Kütüphanesinde tamamı İstanbul ve sinema üzerine 50 bin kitap var. Naki Bey'i, annesini ve kitaplarını birbirinden ayırmadan yaşatacak bir formül buluruz belki, ne dersiniz? Turan Tekinsav, altı yaşından beri kitap toplayan bir ‘selüloz manyağı’dır, (böyle olduğunu biz değil, kendisi söylüyor). Bugün 63 yaşında olduğuna göre, demek ki 57 yıldır kitap peşinde, yalnız kitap. Başka hiçbir hobisi yoktur, hiçbir özelliği de. Aslında soğuk nevalenin tekidir. Kimseyle konuşmaz. Konuşsa da anlamazsınız, zaten o da sizi dinlemez. Onu beş dakika bir yerde, bir konuda tutamazsınız. Kısaca Naki Bey, yaşlandıkça aksileşen, tepeden tırnağa bir vehimler kumkumasıdır. Ama bu adam 57 yıldır kitap topluyor, yalnız kitap. Geçenlerde Naki Bey Beyazıd'a sahaflara gidiyordu, (35 yıldır gider. Kar, kış, kıyamet fark etmez. Ûstelik dolmuşsa, otobüse de binmez. Koca İstanbul'da o hep piyadedir.) Cağaloğlu Yokuşu’nun oralarda, birden Naki Bey'i soğuk bir ter bastı, başı döndü, göğsü daraldı, 15-20 dakika öyle kalakaldı. O günden sonra bu hal, Naki Bey'i sık sık yoklamaya başladı. Midesinden, ciğerlerinden huylanıyor ama kalp krizini katiyen kendine yakıştırmıyordu. Bu arada mum gibi eridi. Tanıyanlar şahittir, koca Naki Bey 10 gün içinde iğne ipliğe döndü. Meğer kalbi yokluyormuş da, haberi yok. Ta ki, bastona muhtaç oluncaya kadar. Dostları, birgün onu Çınaraltı'nda bastonla görünce, uzaylı görmüş gibi şaşırdılar. Naki Bey ve baston, olacak şey değil! Nihayet o da ikna oldu, Beyoğlu Belediye Hastanesi'ne gitti. Hakikaten kalpmiş. Karga tulumba yatırdılar. Ancak üçüncü günün gecesi Naki Bey, şapkayı kaptığı gibi hastaneden kaçtı. Kaçmak zorundaydı. Çünkü onun kitaplarından başka, 85 yaşında yatalak bir annesi vardı ve o hastanedeykcn annesine bakacak kimsesi yoktu. Babası, Naki Bey henüz altı yaşındayken çekip gitmişti. Kadın bir daha hiç evlenmedi ve o günden beri de bir gün olsun oğlunu yalnız bırakmadı. Askerde bile! Elinden tutup şubeye teslim etmiş, kışlanın hemen karşısında bir oda kiralayıp, iki yıl oğluyla beraber askerlik yapmıştı. Bu sırada Naki Bey'in hazırladığı listelere göre kitap toplama işini de yüklenmişti. Ana oğul hayatları boyunca yalnız bir kez ayrıldılar. O da Naki Bey'in 85 günlük İngiltere seyahati sırasında. (Naki Bey bu süre içinde, 45'i Londra sinematekinde olmak üzere, toplam 105 film seyretmıştir). Naki Bey, annesi ve kitapları! Şimdi bu üçlüden birinin kalbi tekliyor, biri yürüyemiyor, kitaplar ise almış başını gidiyor. Bugüne kadar Naki Bey'in başına ne geldiyse kitapları (*) yüzünden geldi. Kitapları yüzünden hiçbir işte tutunamadı. Kitapları yüzünden hiç evlenmedi, (tıpkı ünlü koleksiyonerlerden İbnülemin Mahmud Kemal ve Hakkı Tarık Us gibi). Hatta hiçbir kadına ilgi duymadı. Çünkü ona göre, ‘kitapların en büyük düşmanı kadınlardır’. Bütün bunlar yetmıyormuş gibi, Naki Bey kitapları yüzünden ev de bulamıyor. 1970'ten 1990'a kadar yedi evden kovuldu. Gerekçe hep aynı: Kitaplar yangın tehlikesi yaratıyor, kitaplar yüzünden ev çökecekmiş, hatta kitaplar pire yaparmış! Naki Bey şu sıralar yine ev arıyor, ama bulamıyor, bulmayacak da. Çünkü hiçbir geliri yok, beş parasız. Atılmak üzere olduğu evin kirasını bile ödeyemiyor. Öte yandan kalbi fena halde tekliyor, ancak annesine bakacak biri olmadığı için tedavi olamıyor. Ve tabii bunu işiten ‘sırtlanlar’ kitaplarını ucuza kapatmak için kapısını aşındırıyorlar. Efendim, Naki Bey'in durumu işte böyledir. Belki onu, annesini ve kitaplarını birbirinden ayırmadan "yaşatacak" bir formül bulursunuz diye rahatsız ettik. Bakî selamlar.
(*) "Naki Bey Kütüphanesi"nde yaklaşık 50 bin kitap vardır. Ve bu kitapların tamamı sadece "İstanbul" ve "sinema" üzerinedir.”
Kaynak: Cumhuriyet Kitap Eki, 31 Ağustos 1990, Sayı 28, S.10.
+
Naki bey, benim de müşterimdi.
Naki Bey, çoktan vefat etti.
Kitapları ne mi oldu?
Yarısı, ona bakmayı vaat eden ama kendine bile bakamayan bir hayırsızın eline düştü. Bugünün parasıyla tane 50 kuruşa falan satıldı.
Geri kalan yarısını Naki Bey, bir sendikaya bağışlamıştı. Onlar da, belli bir süre sonra tıpış tıpış bizim kucağımıza geldi.
Yani, o 50 bin kitaptan şu anda 1 tane bile yok ortada.
Anımsatırız:
Gezi Kütüphanesi’ndeki 8 milyon kitap da yok şu an.
Artık, kim daha fazla eşeğin kulağına su kaçırmış, okur karar versin buna.
Açıkça belirtiyorum, bence en büyük kabahat Naki Bey’de idi. Yiyemiyeceği tarrağın altına girmeyecek insan kişi...
Bu böyle biline...
Ya da başka bir deyişle:
Koleksiyonerlik, en tehlikeli psikopati türlerinden biridir.
Bunu dolaylı olarak belirten kişi, kendisi de abartılı bir koleksiyoner  olan Walter Benjamin’dir.

Dipnot: Konunun faşizmle ilintisi, Franco Nero’nun başrolünü oynadığı, ‘Skandal’ filminin finalinde de güzelce açımlanır.

Salı, Mart 10, 2015

Thatcher, Merkel, Le Pen: Anti-8 Mart



İngiltere, Almanya, Fransa.
AB’nin en büyük 3 ülkesi.
O ülkelerden 3 kadın lider.
2 tane bir numara, 1’i bir numara aday adayı.
3’ü de sağcı...
Tesadüfün rektum deliği yani...
2’si kadın başbakan oldu. 1’i önümüzdeki 3-5 yıl içinde olacak (Le Pen).
Biz bunu yazdığımızda, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün ertesi günü olmakta. Bu yazıyı da, o günden 1 gün önce tasarlamıştık.
Şimdi, kimse kalkıp da, üçünü de erkeklerin böyle yaptığını söylemesin.
Merkel, eski Doğu Almanya (bir zamanların reel sosyalist ülkesi) doğumlu.
Bu Le Pen, faşist partiyi faşist parti yapan adamın kızı. Yani, arkasında bir erkek var. Da Hitler, Eva Braun’u bile dişi Hitler yapamadı ki...
Bunlar, dişi Hitler’liği fersah fersah geçti ki...
En baştan söyleyelim:
En azından, 2. Dünya Savaşı ertesindeki G-7 ülkelerinde ve bizde beyaz Türkler için geçerli olmak üzere belirtmiş olalım, 1968 kuşağını yaşamış birileri, bunlara karşıdır ve bunlarla birlikte feminist olamaz.
Çünkü bunlar, feminizmi de faşist kılarlar ve faşist feminizm mevcuttur ve bir kadın tarafından tanımlanmıştır:
Yani, nasıl ki bizim Hürrem Sultan geçmişte dolaylı matriyarkal gerontokrat idi ise, bunlar da şimdide doğrudan matriyarkal gerontokrat. Yani, yaşlı iktidarı. Yani, birilerini ezme, sörüme, ve yok oluşa sürükleme eğilimindeler. Demokrasi eğiliminde değil.
Zaten, Thatcher’ın lakabı ‘Iron Lady’ idi.
Evet, aynı sözü yineliyoruz:
“Kadınları artık, eşit hakta olduğu denli, eşit sorumluluk ve eşit yükümlülükte yanımızda görmek istiyoruz.
2029 Global Krizi’nde ve 2028 Devrimi’nde kadınların, kendiliğinden % 50 olarak var olmasını ve yer almasını istiyoruz.”
Dipnot 1: ABD’de de, 3 dışişleri / savunma bakanı olarak, bayan Clinton, Albright, Rice örnekleri vardı.

Dipnot 2: Thatcher-İngiltere 1980, Merkel-Almanya 2000, Le Pen-Fransa 2020 de ilginç bir yerzaman akışı.

Pazartesi, Mart 09, 2015

Kadının Derdi Ne?



Bir kadınlar günü haberi daha:
“Paris Moda Haftası'na katılmak için Fransa'ya giden Tuba Ünsal'ın uçaktaki hali yolcuları şaşırttı. Ünsal, yolculuk boyunca yüzüne yaptığı özel maske ile uçtu. Bu fotoğrafı Instagram hesabından da paylaşan Ünsal, ‘Makeup artistim bu maskenin beni efsane güzelleştireceğini söyledi’ yazdı.”
Breh breh breh...
‘Make-up artisti...’
Picasso musun, Rembrandt mı mübarek?
Yapanın da yaptıranın da feci artiz olduğu kesin ama...
‘Efsane güzelleşmek’...
Breh breh breh...
Manken kızımız, aynı zamanda dilbilimci galebam...
Tabii, asıl soru şu:
Yahu, bu kızı uçakta nasıl öyle tuttular?
Yüzündekinin plastik patlayıcı kimyasalı olmadığına nasıl ikna oldular?
Tabii, AKP müdahili bir ülkenin uçağında bunu sormak feci biçimde abesle iştigal olmakta, farkındayım...
En güzeli de şu:
“Yolculuk esnasında yüzüne maske yaparak, uçaktaki ekip başta olmak üzere herkesi şaşırtan Ünsal, bu görüntüsünü sosyal medya üzerinden de paylaştı.”

Kızımız, çok çok matah bir şeyler becerdi, Ay’a filan gitti, muhakkak internette paylaşması laazım, dii mi yani?

Pazar, Mart 08, 2015

2029 ve 2048



2029, 1929 Global Krizi’nin ardılını simgeliyor.
2048, 1848 Global Devrimi’nin ardılını simgeliyor.
Tarihin 25-30 yıllık dilimlerden başlayıp, 250-300 yıllık dilimleri uzayan 1-5 ölçekte / ölçütte çevrimleri var.
2000’den bu yana, 15 yıllık sürede hem gelecekbilim, hem de geçmişbilim (tarih) üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktayız ve gördük ki bu çevrimler işliyor.
Şavalak tarihçilerin sandığı gibi, bir olayın irdelenebilmesi için, üzerinden en az 50 yıl geçmesi gerektiği kanısında değiliz.
Yine şavalak tarihçilerin kullandığı, tarihin belge yazımı olduğu kanısında da değiliz. Tarih yazımı, tümdengelimsel çıkarsamalar dizisidir. Üstelik temel bilimlerde bile bu böyledir. Var olan bilgilerin % 99,99’u çıkarasamadır, birincil veri değil, bu CERN verileri için bile böyledir: deney yapılır açıklama 2 yıl sonra gelir o nedenle.
Tarih için tümdengelimsel olarak, kendisi 50 yılda oluşturulmuş olan Dünya Sistemi kavramsal çerçevesi mevcuttur. Makro-makro değişmesi de pek mümkün değlidir artık.
Yani, TC dahil olmak üzere, tarihin tüm makro oyuncuları o dizge içinde panoramalıdır.
Gördük ki 2000-2015 arasındaki olaylar da, sanki planlıymışçasına, o dizgenin içinde kalmak üzere işledi.
1950-1980 arasındaki dönemde, 2. Dünya Savaşı’ndan ardından gelen yıkımdan kazanılmış özgürlük dönemi, özgürlüğün israf edilmesi nedeniyle, 1980-2010 arasında neo-global neo-liberalist kölelik / zulüm / işkence / sömürü olarak yaşandı.
Ara şerh: 1950, 1955 olarak; 2010, 2005 olarak kabul edilebilir. Böylelikle de, 30 yıllık dönem, 25 yıllık olabilir.
2005’ten veya 2010’dan beridir, sistemde bir süreksizlik mevcut. Bu, aşağı gidiş demek. Yani bu, 2030-2040 arasına kadar iniş demek.
Ara şerh: Gelecekte geçmişe bakıldığında, şu an olabildiği gibi, herhangi bir süreksiz olayın başlangıç tarihinde anlaşmazlıklar olabilir, 1. Sanayileşme’nin 1750’den başlatılıp başlatılmaması gibi. Dolayısıyla gelecekte de, sözünü ettiğimiz tarihler konusunda farklı fikirler ortaya mutlaka çıkacaktır. Bilimciler düşünce birliğini pek sevmezler, onun yerine varlık nedenlerini, uysa da kodum uymasa da kodum, modunda farklı düşüncelere dayandırırlar. Tabii hiç kimse de, tarihin akışını tek başına yorumla değiştiremez. Yani 2029 ve 2048, şimdiden orada lök gibi durmakta ve ışımakta.
1929 Krizi gibi krizlerin ardından, kapitalizmin kendini yiyen bir canavar olduğu ve krizin onun doğasında olduğu önesürülür hep.
Ancak:
Parayı kapitalizm icat etmedi.
Ticareti ve sömürüyü kapitalizm icat etmedi.
Büyük devletlerin genel denklemini kapitalizm icat etmedi.
Krizi kapitalizm icat etmedi, tarih sayılan şeyde krizler hep vardı, var ve var olacak da.
Tarihsel çevrimleri kapitalizm icat etmedi.
Yalnızca, makro bilginin oluşturulması için, 5 milenyumluk veri gerekti. Bir de epistemik alt kritik eşiğin aşılması ve birilerinin bu bilgiyi akıl etmesi gerekti.
Olan şudur 1945-2015 arasında:
ABD, Dünya’nın bir numarası oldu ve bunu harcadı.
Bu, bunun için kısa bir dönem sayılmaz. ABD 1900’lerden beridir çıkışa geçmişti ve bir devlet / ülke maksimum 100 sene depar atabiliyor. ABD de, 11 Eylül 2001’de deparını bitirdi ama bu 2010’da kesinleşti ve görüngüleşti. Eh ABD de, kabaca 1910-2010 arasında 100 sene yemiş.
Eskiden AB öyleydi, şimdi ABD öylesini yaptı:
% 1, Dünya zenginliğinin % 50’sinden çoğunu aldı. 7 milyarın 2-4 milyarı ise aç oldu.
Tarihte bile, köle isyanları, Spartakus’lar falan var. Şimdi de, daha kolay koşullarda olan % 99, Rin Tin Tin’den daha geç olarak intikal ederek isyana geçmekte.
Ara 3 şerh:
Bir: Eskiden cüzdanı sağda vicdanı solda olan Fransızlar, cüzdanı sola kayınca, vicdanını sağa kaydırdı ve neo-faşist partiyi % 30oy oranına çıkardı. Bu, tarih açısından ilginç, ironik ve sürpriz bir örnek oldu.
İki: Buna karşılık eski Doğu Avrupa’da eski komünist partiler hala % 20 oy alabildi. Eğer, Stalin zamanında serbest seçim olsaydı, SBKP % 20 oy falan alamazdı.
Üç. Bu, yeni bir Stalin-Hitler durumu değil, kesinlikle değil. Bu, Thatcher-Merkel-Le Pen durumu (ve bu da ayrı bir metnin konusu), yani matriyarkal faşzim durumu, tarihte ilk kez değil bizce (ve bu da ayrı bir metnin konusu).
Devam:
Yani, 2010’dan beridir var olan kriz, 2030’kadar sürecek gibi. 2007 Global Krizi kabul edildiğinden dolayı da 2032 (ABD başkanlık seçimi) bir dönüm noktası olabilecek pekala.
Sonra, 2055-2077 arasında, dene-yanıl ama mutlaka kaybet devrimcik denemeleri yaşanacak, bu kesin. Yitirecekler, çünkü SSCB-Çin derslerini hala kimse iyi okuyamadı.
Burada önemli olan şu:
21. Yüzyıl’ın yavaşlama, duralama, mayalanma, bulanma, belirsizleşme dönemi olacağı 1945’te kesin belliydi, çünkü 1914-1945 arası çok çok hızlıydı. Belki de tarihin en hızlı dönemiydi.
1986 post-modern dönemi ile de bu başlatıldı. 2001 11 Eylül ve 2013 Wikileaks, birer süreksizlik dönemi oldu ama ikincisinin önemi hala anlaşılamadı, Bilgi Çağı kendi rüştünü o zaman kanıtladı. Şu an, post-4-modern dönemdeyiz. Ancak, artık bu döneme yeni bir ad gerekiyor. Anımsayalım: Orta Çağ’a adı, o bittikten epeyi sonra kondu. Birileri koyar elbet.
Demek ki:
15 yıl iniş ve sonra 20 yıl çıkış gibi, önümüzdeki 35 yıl. Ancak, hep silkelemeli, sürprizli, belirsizlikli...
Yani kriz, hep sürecek...
Kriz, fırsat ve tehlike demek.
Meraklısına öneriler:
Krizin tehlike bölümünden kaçın. Fırsata girişmeyin. Marjinal değilseniz tabii ki.
Sakın risk almayın, özellikle de normal bireyseniz, çoluk çocuğunuz varsa.
Sakın,sistemi düzeltmeyin, kendinizi harcamayın (aydının sakrifay / kefaret dönemi bitti, aslında hiç olmadı) o kendi kendine düzelir. Kendi kendine de battı zaten. Batırmadığın bir şeyi düzeltmeye kalkma, düzeneğinden anlamazsın zaten.
Sistemin dışına çıkın.
Küçük ve yarı-kapalı ekonomik sistemler, yani komünler oluşturun. En boktan dönemlerde bile bunların işlediği tarihte kayıtlı ve kanıtlı.
Melezelenni, demeyeceğim. Younu şaşıranlar onu yapar zaten. Siz de yolunuzu feci şaşırdınız zaten...

Gerçeğin çöl-labirentine hoşgeldiniz...

Körlerle Sağırlar Birbirini Ağırlar



Olay medya-tava değil, medya-mangal olmuş, tam kebaplık:
“İngiltere ’de Dünya Kitap Günü kutlamalarına ‘Grinin Elli Tonu’nun ana karakterlerinden Christian Grey kostümü giyerek giden 11 yaşındaki Liam Scholes, etkinlik kapsamı dışında bırakıldı.
Scholes’un kıyafetinin uygun olmadığını düşünen öğretmenlerin çocuğa James Bond gibi giyinmesini tavsiye etmesi ise, birçok kişinin tepkisini çekti. Öğretmenleri eleştirenler, Bond’un insanları öldüren bir karakter olduğuna dikkat çekti.
...
Öğretmenlerden birinin okula Dexter kostümüyle gittiğini söyleyen Scholes, ‘Seksin cinayetten daha rahatsız edici olmasını anlayamıyorum’ ifadesini kullandı. Scholes, oğlunun filmi izlemediğini ve kitabı okumadığını da vurguladı.”
Pu ha haa...
Ne haber ama...
Kaç yanlış var?, sayarken şaşırdım.
Dünya Günü’nde İngiltere’de İngiliz yazar Shakespeare hak getire: Hani, İngilizce’ye 2 bin küsur sözcük katan adam. Hani, oyunları Dünya’da en çok oynanan adam. Hani, eserleri 300 küsur kez film yapılıp rekor kırmış adam.
Sözü edilen her 3 kahraman da, film kahramanları oysa.
Öğretmenler, serbest sekstense öldürmeyi yeğliyorlar anlaşılan.
Daha doğrusu öğretmenler, artizliğin belli çeşitlerini yeğliyorlar anlaşılan.
Ayrıca seks, cinayetten epeyi pozisyonda, daha rahatsız edici olabilir.
Öğrenciyi destekleyen annesi, herhalde ‘Grinin Elli Konu’ndaki pozisyonları hayal ediyor ve yeğliyor.
Öğretmenler ise, Bond’un ve Dexter’in öldürerek manita götürdüğü kanısındalar herhalde ki bu pek de asparagas bir haber sayılmazdı doğrusu.
Vah ki vah...
Bir zamanların ‘toprakların güneş batmayan imparatorluk’, şimdilerde ise eski sömürgesinin yeni sömürgesi olan ülkenin haline bak.
Dipnot:
Şu haber beni kopardı resmen:
“ABD'de sinema salonları, 14 Şubat'ta vizyona girecek Fifty Shades of Grey (Grinin Elli Tonu) izleyicilerinden, aralarında kelepçe, kırbaç, ip ve kravatın da bulunduğu çeşitli nesneleri getirmemesini istedi.”
Sanırım insanlar, tarihteki sinema salonundaki ilk orjiyi yapıp, Guinnes Rekorlar Kitabı’na geçmek falan istiyorlar.
Düşünebiliyor musunuz şöyle bir haberi?:
‘Grinin Elli Tonu’ filmini oynatan sinemanın girişinde, sado-mazohist orji yapmak isteyenler için, fantazi araçları karaborsası oluştu. İzdihamı önlemek isteyen yetkililer, satışlara film gösterisinden 2 gün önce başladı.
Çoktan söyledik efenim:

Sodom-Gomor’da uzatmaların uzatmalarını çoktan geçtik. ‘Nuhun Gemisi’ hakemi hibinoluk yapıp, tufanı ve atom bombalarını geciktiriyor. O da IŞİD sayesinde, aazz sooğğraaa....

Cumartesi, Mart 07, 2015

Göze Göz, Dişe Diş, Kısasa Kısas



Şeriatın bu kuralı ilk kez uygulanmış:
“İran'da kısasa kısas cezası ilk kez bir kezzap saldırısına uygulandı. Bir genci, yüzüne kezzap atarak kör eden saldırgan, aynı yöntemle kör edildi, kulağı kesilerek alındı.”
Bu, ilkelliğe geri dönüş değildir. Gelişkin olanın kullanışa yatmamasından hareketle, öze dönüştür. Yani (tersi önesürülse de kısasa kısaslı olan) Hammurabi Yasaları’na geri dönüştür. Zaten, bu hukuk ileksini de ilk Musevi Kutasl Kitap’ı keşfetmiş falan değil. Bu kural, tek tanrılı peygamberlerden önce de yazıdan önce de vardı zaten.
Burada sorun öykünün devamı:
Kurban bu konuya ne dedi?
Başta suçlu, şimdi maktul, bu konuda ne dedi?
Her ikisi de bundan sonraki yaşamlarını nasıl sürüdürcekelre/
Çevrelerindekiler bu konuda ne dediler ve yaptılar?
Tabii asıl soru şu:
Bu tarz ceza, suçu azaltacak mı?
Yoo...
Bilindiği kadarıyla hiçbir ceza, hiçbir suçu azaltamadı.
Burada önemli olan şu:
Silahlarda da bu türden bir öze dönüş var ve bu genelde tarihin gerilemesinin şimdiye dek dikkat etmeyen bir yönü ve bir regresyon (hem kültürel, hem  zihinsel).

Yani, bu cezayı birinci anlamıyla değil ama ikincil anlamıyla Yeni Orta Çağ’ın bir göstergesi sayabiliriz.

Cuma, Mart 06, 2015

Siber-Coint



Diyoruz, Avrupalılar konuyu aşmışlar, evlilere özel aldatma sitesinden sonra, e-esrar sitesi de kurmuşlar:
“Hollandalı bir şirket, gerçeğine yakın tat ve ve kokuya sahip ‘elektronik esrar’ üretti. ‘E-joint’ adı verilen elektronik esrarın, kasları gevşettiği ve kullanıcılara rahatlama hissi verdiği belirtiliyor.
...
Toksik madde ve nikotin içermeyen elektronik esrarın ‘% 100 doğal’ olduğu ve yasal olarak satılacağı belirtiliyor.”
Sanal seksten sonra, sanal trip:
Uç uç, aşağı inmesen de olur, hatta kalırsın.
“Hollanda'nın Delft kentinde bulunan ‘E-joint’ adlı şirket, son yıllarda yoğun biçimde kullanılmaya başlanan ‘e-sigara’dan ilham aldı.”
Oohh, suyundan da koy, e-sigara da varmış.
İnanın tüm bunları, konuya ilk siberuzay kavramını 1984’te sokan William Gibson bile tahayyül edememiş olabilir kanımızca.
Vurgu:
Bilgisayar simülasyonları, örneğin uçuş simülasyonları, gerçekten daha gerçek olalı beridir epeyi oldu. Hatta, o uçuş simülasyonlarını kullanan bir pilot, çok zor bir durumda uçağını indirmeyi başardı.
Ancak:
Şu andaki gerçek yaşam / duyu-dil / algı / bellek simülasyonları ise, şimdilik epeyi ilkel durumda. Ya da başka bir deyişle, gerçeğin epeyi kötü bir taklidi durumda. DVD ile VCD arasındaki farktan fazla fark var aralarında.
Gelecekte olamayacağını önesürmüyoruz ama şu an, esrarın tribini, e-esrarın yakalaması mümkün değil kanımızca. Üstelik Hollanda, e-esrara gerek duydurmayacak denli, esrar konusunda özgür bir üke.
Eğer, esrarın zararlarından uzak durmak istiyorlarsa, yolu bu değil kanımızca.
Esrarın uzun vadede bağımlılık yaptığını ve kişiliği çökerttiğini 25 yıldır belirtyoruz, tümüyle doğrudan gözlemler yüzünden.
Şimdi de,  diğer epeyi e-X gibi, e-esrarın da, tıpkı internet bağımlılığı gibi, zihne zarar vereceğini ve uzun vadede bağımlılık yapacağını önesürüyoruz.
Haklı çıktığımızda ise, ölmüş olacağız herhalde. Yani, 30-40 yıl daha yaşayamayacağız.

Yasakları aşmanın yolunu, tıpkı biz Türkler gibi, minareyi çalan kılıfını hazırlar, yoluyla bulan Felemenkler’e de (Öztürk Serengil deyimiyle) şepke...

Kadınlar da Porno Sever



Bir araştırma yapmışlar:
“Dünya üzerinde her 100 kadından 23’ü porno izliyor. Bu oranın kadınlarda en yüksek olduğu yaş ortalaması ise 18-24. En düşük ortalama ise yüzde 17 ile 45-54 yaş aralığı kadınlara ait.”
Ortalama 10-20 dakika kalıyorlarmış bir sitede. Bu da ön sevişme veya tahrik olma süresi demek.
Beni şaşırtan şey, gençlerin daha çok porno izlemesi. Tahrik olabilmek için, pornoya gereksinim duyacaklar, daha çok yaşlılar oysa ki. Demek ki moruklar hayal güçlerini tercih ediyorlar.
Teknolojik alet kullanımına gelince:
“18-24 yaş aralığı cep telefonunu tercih ediyor. 25-34 ve 35-44 yaş aralığı da, cep telefonu ağırlıklı olarak porno izliyor. 45 yaş sonrası ise, en çok masaüstü bilgisayarı tercih ediyor. Tabletler bu konuda pek rağbet görmese de, yine de en çok tablet üzerinden porno izleyen kullanıcılar 45-64 yaş aralığından çıkıyor.”
Bunun bir anlamı olabilir mi?
Gençler evden dışarıda seks veya masturbasyon yapıyor, gibi bir sonuç çıkabilir. Moruklar ise, bunu evde yapıyor, gibi.
Peki, bunun ağırkanlılık veya teknolojik eski kafalılıkla bir ilintisi olabilir mi acaba?
Bir de tablet bilgisayarın, teknoloji işlevi açsıından, arada kaldığı gibi bir sonuç da çıkabilir: Hafif isteyenler için cep telefonu, ağır isteyenler için kişisel bilgisayar mevcut.
Bir de eskiden öyleydi ama yeni kuşak ön-sevişmek için değil de, masturbasyon için porno izliyor gibi.
Herşeyin yalnızca 10 yılda olup bitmesi de ilginç.
İnternet ve arama motorları icat olunalı beridir, en çok aranan konu hala seks.
Demek ki hala cinsel devrimlere gereksinimlerimiz var.
Hala ailevi seks, konuyu doyurmuyor.
Hala tensel özgür seks, konuyu doyurmuyor.
İnsanlar hala partner bulmakta zorlanıyorlar.
Bencesi tuhaf...

Çünkü, konuda bundan ötesi Sodom-Gomor, hatta şu an için bile böyle...

Perşembe, Mart 05, 2015

Radikal # 4 Saat Projesi Nedir?



Ödül kazanmış bir projeymiş:
“Pazarlama ve iletişim dünyasının seçkin isimlerinden oluşan jürinin yaptığı değerlendirme sonucunda 2014 yılına damgasını vuran projeler belirlendi.  100 ajans ve 131 reklamverenden 568 projenin, ‘Araç, Yöntem ve Platformlar’ ile ‘Stratejiler ve Hedefler’ olmak üzere iki ana bölüme ayrılan toplam 28 kategorideki  rekabetinin sonucunda  toplam 72 çalışmaya ödül verildi.  Mixx Awards Türkiye 2014'ün  kazananları, yarışmanın uluslararası ayağı olan Mixx Europe 2015'e katılmaya hak kazandı. Her yıl kategori birincileri arasından seçilen Yılın En İyisi Ödülü bu sene, Radikal ve TBWA \ İstanbul’un “Radikal #4Saat Silinen Haberler ” projesine verildi.”
Peki, içeriği neymiş?:
“Her türlü haber, blog yazısı, bilgi ve özgür düşünce 'uygunsuz' bulunduğu takdirde, yalnızca 4 saat içinde silinecek.
Radikal'in kampanyasının amacı, bu konuya dikkat çekmek.
Radikal.com.tr ana sayfasından, Facebook ve Twitter hesaplarından başlattığımız 4 saat projesi ile bu sürecin altını çiziyoruz.
Bazı haberleri, fotoğrafları, köşe yazılarını ve tweet'leri 4. saatin sonunda siliyoruz.”
Peki, neden o süre içinde, yani son 1 yılda bu nedenle silinmiş şeylerin listesi taranmadı?
Peki, kim hangi direktifle onları sildirdi/ sildiriyor / sildirecek?
Nasıl bir projedir bu?
Tanımsız tanımsız...
Peki Radikal, bu projeyle ve bu ödülle neden gurur duymakta?
Bu proje, nasıl bir pazarlama projesi olmakta?
Radikal, herşeyi satmak için mi yapmakta?
Mixx ödülleri şu imiş:
“Pazarlama hedefleri, iletişim stratejisi
Uygulama ve medya kullanımı
Sonuçlar, kanıtları, ROI”
Yani Radikal, iyi satmış bu fikri...
Bravo...

İşte bu nedenle, sırtımızın tuştan kurtulması mümkün olamaz...

Çarşamba, Mart 04, 2015

Neo-Tango Notları



Sonunda...
Teşekkürler Youtube, yarım hız özelliğini ilk kez kullandım... (Bu, bir reklam değildir, bakınız Magritte ve Foucault.)
Bir tango dansı bu, onu ilk kezinde doğrudan yarım hızda izledim:
Tam 25 yıldır tangoyu tamı tamına böyle hayal ettim ben. Mükemmel ötesi bir şeydi, güzelliği acıtıcı bir izlenimdi.
Evet, o eksi bir anından sıfır anına ancak yeni geldim.
Müzik de o hızda olmalı, bu çok çok önemli.
(Gövdeler uygun, biraz gençler, biraz daha kısa ve kalın gövdeli olabilirler belki ama bu, daha da sonraki ileri-çözülecek-problem ve meta-tango problematiği şimdilik.)
Şerh 1:
Linkteki klipteki dansın adı da yeni tango ama benimkisi ondan epeyi farklı bir yeni tango, dolayısıyla yeni-yeni bir daha gerekebilir sonradan. Artı, Piazzolla’nınki de yeni tango idi. Yani, şimdilik elimizde 3 tane neo-tango tanımı mevcut.
Başlangıç bu idi, epsilon ek ise şu:
Yalın, ‘Bir Bahar Akşamı’ ve ondaki aralara serpiştirilmiş olan alaturka-modern-dans planları:
Ondaki modern dans planı, kesmeli-yavaş planda yapılmış, onu da yavaş plana alınca, dans bambaşka bir şey oldu çıktı ve onu da ayrıca başka bir konu olarak (kamera hızı – göz hızı diyalektiği olarak) irdelemek gerekli.
Şerh 2: Bu dans, hız açısından masabaşı kurgulamalı, yani homojen ve sürekli görüntülü değil.
Şerh 3: Bu heterojen-süreksiz hızdaki dans planının hızıyla bir kez daha oynanınca, hız algısı bozuluyor. Bunun kamerasal bir şey mi, gözsel bir şey mi olduğunu henüz bilmiyorum, bunun retineks poliyalektiği olduğunu biliyorum.
Şerh 4: Bu dans planındaki dansçılar genç, zayıf, uzun ve hafif gövdeliler. Tango yapacakların bizdeki alaturka karşılıkları, göbek dansı yapan kadın olabilirdi ama o da uymuyor bir biçimde ve bu da ayrıca irdelenmesi gereken bir konu (yerellik ve özgünlük-caz sentezlik açısından).
Konumuza geri dönelim:
Klipteki en önemli hareket savrulma. (Bunun sözel ve motor semantiği ayrıca çalışılmalı.)
Tangoda bu savrulma, dönme momentumu ve dönem ataletiyle (rotational inertia) elde ediliyor. Zaten kısa ve kalın gövdeler de o işe yarıyor ama benzer gövdesel yapıdaki, göbekli bir Arap erkek tango yapsaydı, berbat olurdu, Arap kadın olmazdı gibi, işin çinde göbek dansı kıvraklığ var ne de olsa...
Tangodaki bu savrulma, klipteki yarım hızla çok görünür, hatta acıtıcı güzellikte oluyor: Tangodaki, kadınla erkeğin aslında birbirini itmesini motor olarak çok çok iyi mecazi ifade ediyor.
Asıl önemli olan şey ise, o tangoyu gerçek yaşamda o yarım hızda uygulayabilmek. Sanılacağının tersine, tüm danslarda yavaş hız, hızlı hızdan daha çok enerji harcatır ve koordinasyonu çok çok daha zordur.
İşte, burada buto’ya geliyoruz şakkadanak: Durmayı modern dansta bir tek onlar biliyor ve göstermiş durumda.
‘Tango Notları’nda, bu yarım hız tangoyu izlemeden önce, bunu tümdengelimle imlemiştik, şimdi de tümevarımla imlemiş olmaktayız.
Çıkış soru kipi:

Yahu, bunu yüzyıldır neden hiçbir tangocu (teorisyen ve pratisyen) göremedi, başta Piazzolla (üstelik tam da o hıza limitlenen bir tango bestecisidir kendisi)?

Salı, Mart 03, 2015

Çerçiliğin Kulağına Su Kaçıranlar 6



Bir haber:
“Hurda toplamak için yarış atı çaldılar
Kocaeli’nin Kartepe ilçesinde bir haradan, yaklaşık 100 bin lira değerindeki 2 yarış atı çalan şüpheliler adliyeye sevk edildi. Zanlıların çaldıkları atları hurda toplama işinde kullanacakları iddia edildi.”
Doğrudur, yapılmıştır.
Kendi gözlerimle neler gördüm:
1990’lı yıllar boyunca, günümüzde ulusal bağımsızlık geyikleri yapan etni mensupları aracılığıyla, Beyoğlu ilçesi sınırları içinde, ne kadar yaşlı, azınlık mensubu, tek başına yaşayan kadın var ise, evi soyuldu, yağmalandı, üzerine bir de dövüldü.
Benim depom bile 1 kez soyuldu.
Bir kişinin 4, bir kişinin ise 2 kez deposu soyuldu.
En ironiği, benden çalınan mallar, kaç yıldır hala piyasada dolanıyor.
Bizde adet tuhaftır:
İşlerin % 90’ı esnaflar arasındaki mezatlarda döner. E tabii ki, aynı mallar dönüp durur. Bunun darphanesi yok ki yenisini basasın.
2000’lerde bit pazarına gerçekten nur yağdı. Boğazkesen Yokuşu 10 yıl önce bomboşken, şu an 50’nin üzerinde çerçi, ikinci el eşyacı, sahhaf, plakçı, şu bu mevcut orada.
Küçük sermaye gerektirdiği için, güvenlik görevlisinden bar işletmecisine kadar, herkes bu işe dalıyor. Öyle olunca, bir şeyler alıp satmak gerekiyor. Kendi sattığım malımın, müşteriden dönüp dolaşıp, Fikirtepe hurdacısına gittiğini, oradan da esnaf eliyle bana doğru yeniden geldiğini bizzat izledim.
Burada işin kulağına su kaçırmak şu noktada vuku buluyor:
Hiç kimse hiçbirşey bilmiyor. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıpmış. Bunlar, öğrenmiyorlar da. Soruyorlar ve dinlemiyorlar da.
En trajikomiği de şu:
Müşterilerimiz ve esnaflarımız vefat ediyorlar, çünkü bu iş daha çok emekli / yaşlı işi. Öyle olunca, onların malları yine bize geri dönüyor. Bir zamanlar 100’e sattığınız malların, bugün 3’e 5’e müşteri bulamadığını izliyorsunuz.
Yani anlattığım şu:

Ortada ne kantar kaldı, ne de topuz...

Pazartesi, Mart 02, 2015

Eşcinsellerin Zihin Bulanıklıkları ve Panzehir Niyetine Nötroseksüelin Zihin Berraklığı

2 haftadır Facebook'ta bir eşcinsel grubundayım. Zihinleri gerçekten çok bulanık. Bu akşam, beni yordukları sırada, 2 ve 1 önceki metinler / NEK'ler zihnimde oluştu.

NEK: Geometri / Fizik

Bir önceki metinden hareketle:
Uzayın x, y, z koordinatlarının biri Euclid’yen, biri Riemann’yen, biri Bolyai’yen olabilir. Bu durumda bunların birbiriyle etkileşimleri:
Bir: Klein Şisesi veya Pretzel Çöreği türü uzaysal düğümler yaratibilir.
İki: Bunların düğümlenip açılmaları, hiperbolik ve/ya parabolik uzaysal biçimde olabilir.
Üç: Yani, 3 farklı boyutu birbirine özdeş olmayan bir uzay, hiçbir biçimde homojen-sürekli olamaz ve hatta herhangi bir durumda süreğen / sabit kalamaz / duramaz.

Dört: Farklı boyutların, yani x’in, y’nin ve z’nin zaman serisi olarak birinden diğerine dönüştüğü veya herhangi ikisi arasında salındığı durumlarda da böyledir ama istisnasal olarak, bir özel denklem karışımında, bir dengeli-süreğen uzay karışımı oluşturulabilir gibi.

NEK: Geometri

Klein Şişesi ve Pretzel Çöreği, birbirinin geometrik tersidir. Klein Şişesi’nin kendi yüzeyinden geçtiği uzay noktaları birbirine özdeşsizdir, Pretzel Çöreği’nin noktaları özdeşlidir. Biri yalnızca yüzeydir, biri masiftir. Düğümlülükleri, parabolle hiperbolünkü gibi ters fonksiyonludur ama tam-doğrudan değil. Klein Şişesi masif olursa, işte o zaman Pretzel Çöreği’nin başka bir türlü ama asıl karşıtı olur: O da düğümlüdür ama o düğüm yırtmadan açılamaz.