Pazartesi, Mayıs 08, 2017

Ortaya 3,5 Karışık Politik Moment

Tarih ve gelecek, önceden yazılı bir senaryo veya kader gibi ilerliyor.
Görünen bu ama olan şu:
İnsanların orta ve uzun vadede eyledikleri tama yakın olumsuzlukların ve çok-çok az olumlulukların birikimi buralara getirdi bizi.
Tarihin ekonomik kümülasyonu sözkonusu değil ama toplu bilisiz politikada kümülasyon sözkonusu, en azından 50 yıllık vadede.
Fransa’da sağ-sol ayrımı geçersizleşeli onyıllar oldu ve hatta Çetin Altan bunu yazalı çook yıllar oldu. Açıklama: Altan, çıplak derili hassaslıkta bir Kafka’esk değil, oldukça geç politik-intikalli biriydi.
Sonra, cüzdanı sağdayken vicdanı solda olmaktan, cüzdanı soldayken vicdanı sağda olmaya gelindi.
Sonra, sosyalist geçinen emperyalist Fransız öpücüğünün Çad’da ve Suriye’de (yani eski sömürgelerinde) sivilleri katletmesi geldi.
Sonra, sosyalist partiye yuvalanmış sağcı truva atı geldi ve bir anda hoppadanak başkan babaları oluverdi. AB onu kutlarken, o Frexit’ten söz ediverdi ve faşist hanımı kutlayıverdi ki birlikte el altından da olsa çalışacaklar.
Bunun sonuçları ne?
En önemli seçimlere bile, % 50’nin altında katılma ve beyaz oy kullanımı.
Macron, sivil katliamlarını durduracak mı?
Hayır.
Macron, göçmenlerin ücretlerini yükseltecek mi?
Hayır: Fransızlar’ın ücretini düşürüp, onlara yarı ücrete iş alanı açacak yalnızca.
Bizde ne oldu peki?
Referandum biteli 22 gün geçti ve partiler ülkeyle değil, iç kavgalarıyla meşgul. İlk kez 4 partinin 4’ü de parçalanma tehlikesi içinde.
Bu, istikrarsızlık oluşması demek ama biz zaten istikrarda değiliz ki.
Not: 2 kaos dalgası, birbirine uygun hız, frekans ve doğrultuda gelirse, kozmos, yani düzen demek olabilir sonuç. Tarihte bunu gözledik.
Kaos dalgalarıyla, ülkesel tür (Fransa, Türkiye) örnekler var elde ve artı 6-7 müstakbel global kriz var: Su, gıda, ekonomi, iklim, petrol, nüfus, göç.
Açıklama: Global nüfusun artışının durabileceği sorunken, 1. Dünya için % 20-40’lık 1. ve 2. kuşak göçmen sorunu var. O nedenle göç ve nüfus 2 ayrı sorun olmakta.
Ancak tersine bakarsak, bu yanılmış devletlerin, son 50 yılda da zaten böyle olduğunu görebiliriz: ABD, 1945’ten sonra hiçbir savaşı kazanamadı. 2. Dünya Savaşı’nı da birbirini yok eden Alman ve İngiliz yapımı atom bombalarıyla kazandı: Kendi kazanmadı yani.
AB için, eski sömürgelilerin yeni göççü olması açmazı var. ABD için, YMCA / AB kökenli göçmen yerine, Dünya’nın tüm karakafalıları birleşin, kentlerde yağmalık mal çok, hepsi sizin, türü göç var artık.
Eski zenciler yeni zencileri ezse de, YMCA-Klu Klux Klan Nixon’u ile şopar Obama farkını ve benzerliklerini yaşadık bitti çoktan.
Eskiden köle isyanları vardı, şimdi eski sömürgelerdeki eski kölelerin torunlarını torunlarının gelip, başkenti istila, talan ve yağma etmesi var (bakınız tarihteki benzer Roma ve İstanbul olguları). Berlin % 20, Londra % 30, Paris % 40 yabancı dolu. Korkak Almanlar, Türkler’i saymaya kalkamıyor bile, çünkü 4 yerine, 8 milyon kişi çıkacak sonuç.
Böylelikle tarihin derslerine geliyoruz:
Roma da böyle battı, koskoca Britanya İmparatorluğu da.
Tarihteki diğer 13 çöküşte de zenginler, mallarının hiç bitmeyeceğini sanıyorlardı, şimdi de öyle sanıyorlar. Beyaz Rus oligarklarını devrim sırasında şişe geçiren Ruslar, şimdilerde yine hiç iflas etmeyeceği sanılan oligarklara boğulmuş durumdalar.
Geçmişte Moğollar veya Partlar gibi, çevredeki süper güçlerin batışıyla yükselen güçler vardı ama şimdi Brezilya, Meksika, Nijerya, Hindistan öyle değil ve Çin yolun sonuna geldi.
Geçmişte paranın ve kentin silindiği zamanlar vardı. İstanbul 1912 salgınında 1 milyondan 100 bine düşmüştü nüfus olarak.
7 milyarın 3’ü kendini besler ama kentli 4 milyarı değil: Yamyamlık tezimiz buradan kaynaklı.
Tarih çökebilir ama bilim ona koşut gitmeyebilir.
Eratosthenes MÖ 200, Sokrat, Platon, Aristo, İskender’den sonra vardı.
Nazi Almanya’sında çatır çatır bilim vardı. Orada ve o zamanda elde edilen bilgileri hala kullanıyoruz, Sobotta Atlası olarak.
Ekonomik, politik, askeri hegemonlar batabilir. Batsın.
Arzumuz; bilimin, sanatın, düşünün maksimum % 50’sinin silinmesi. (Teknolojik gerileme ve osilasyon da, tarihsel hesap dahilinde.)
Tarihsel kaygımız da budur zaten.
(8 Mayıs 2017)

Pazar, Mayıs 07, 2017

Kök Diller ve Kullanımları

İbranice, 600’dan sonra İspanya’ya yerleşmiş Cervantes-1650 İspanyolca’sı konuşan Seferadlar tarafından belki 1.350 yıl sonra, 800 gibi Musevilik’i kabul eden eski-bitmiş Hazarlar (Eşkenazlar) tarafından 1.150 yıl sonra kullanılmaya başlandı. Bir sözlüğün ad bölümlerinin % 80’i son 100 yıla ait olduğuna göre, günümüz İbranice’si de özgün İbranice değil.
Latince, Roma’nın diliydi ama Roma biterken kabul edilmiş Hristiyanlık üzerinden gelip, onun bitiminden 200 yıl sonra başlayarak, yüzlerce yıl boyunca bilim dili ve lingua franca olarak kullanıldı. Bugün ise, Dünya’nın tüm dillerinden gelmiş canlı adları var, Türkçe’den Atatürk’lü olan olduğu gibi.
Türkçe, en geç 750’de kesin var olan biçimiyle 1.150 yıl sonra ama % 90’ı yeniden kurularak kullanıldı.
Bu dil süreçlerini izlersek, dillerde melezlenme ve safkanlaşma olayının kategorik metamorfozlanma üzerinden yeniden modellenmesi gerekiyor.
Bu metamorfoz, sözlü dillerin zaman içindeki salınımlarından ve dalgalanmalarından farklı bir şey. Yani sözlü ve yazılı dil metamorfozları, farklı süreçler izliyor.
Burada dilsel ozmosisler de var, buna sprachbund demişler ama uygun bir terim değil bizce. 2’si farklı yerzamanların farklı dilbilim terimleri olarak tanımlanabilir ama. Sprachbund 21. Yüzyıl’da kullanılmasa gerek yani.
Dipnot:
Genetikle ilgili bilgisel çıkışım, bir genetik uzmanı arkadaşım tarafından infialle karşılandı. Uzmanlar, kendi varlık tanım alanlarına girilince, tabuyu ihlal etmişim gibi davranırlar hep ama kendileri bilmedikleri alanlarda o bilgi ihlalini feci yaparlar.
Dille ilgili bu çıkışım da, infialle karşılanır veya yok sayılır bence. Oysa kendime göre, dilbilimde paradigmatik-devrim yapıyorum şu an.

(6 Mayıs 2017)

Adlar ve İçerikler

Amerikan veya Rus salatasına Macar salamı koyunca, İtalyan salatası oluyor.
Google Translate, Macar salamını İngilizce’ye çeviremedi, diğerlerini çevirdi.
Salamı tek olunca çevirdi ama.
Google’da amerikan salatası tarifinde soğan var ama bizde yok.
Google’da italyan salatası tarifinde şarap var ama bizde yok.
Bunun benzeri bir durumu, supangle / ingiliz çorbası tarifinde de gördüm: Beyazı da var, siyahı da.

Konu dönüp dolaşıp, Türkler’in mısıra, Mısır ülkesinden hareketle mısır demesi, ABD’lilerin hindiye Türkiye’den hareketle Turkey demesi ama bizim Hindistan’dan hareketle hindi dememiz, durumuna geliyor. Yani, metanın nereli olduğu değil, ilk olarak nereden geldiği tanımlı. Bugün AB veya ABD malı diye taa oralardan buralara getirilen metaların epeyisi Çin malı, o nedenle bir ara made in China değil, PRC (people republic of China) yazdılar. ABD’den Yanki malı hediye diye getirilen, Türk malı çikolata yediğimi de bilirim, üzerinde Türk malı yazıyordu.

Cumartesi, Mayıs 06, 2017

Suriye Bölünürken

Son anlaşmayla Suriye’nin bölünmesini taraflar kabul etmiş oldu. Esed’in kalması da kabul edilmiş oldu. ABD masada yoktu ve muhalifler de anlaşmayı reddetti.
Ortay çıkan politik ve askeri momentin yorumları farklı farklı.
Çatışmasızlık bölgeleri şunlarmış:
“Türkiye Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada çatışmasızlık bölgeleri "Suriye'nin İdlib vilayetinin tamamı, Lazkiye, Halep ve Hama vilayetlerinin belli bölümleri, Humus vilayetinin belli bölümleri, Şam/Doğu Guta bölgesi ve Deraa ve Kuneytra vilayetlerinin belli bölümleri" olarak açıklandı.”
ABD iyice dışlanmış:
“Rus haber ajansı TASS'ın haberine göre, çatışmasızlık bölgeleri ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun savaş uçaklarına da kapalı olacak.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, TASS'a yaptığı açıklamada "Çatışmasızlık bölgelerinde havacılık faaliyetleri, özellikle de koalisyon güçlerinin, öngörülmüyor. Önceden bildirerek ya da bildirmeyerek" ifadelerini kullandı.
Temsilci, "Koalisyon uçaklarının faaliyet gösterebileceği tek yer Irak Şam İslam Devleti'nin hedefleri", dedi.”
Bu, uygulanabilir mi?
Bizce hayır.
Ancak, ABD’yi takmayan askeri durumlar ortaya çıkıyor. Önemli olan bu.
ABD ne yapabilir peki?
Hiçbirşey.
Türkiye içinse durum değişti:
“Bu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için büyük bir risk. Ancak anlaşma, geçici bir çözümün garantörü dış güçlerin ilk kez bir hedefi gerçekleştirmek uğruna risk alacakları anlamına gelecek.”
Bu Batılılar durumu gerçekten kavrayamıyor:
Türkiye, şu an zaten 2 ülkede 2 cephede savaşta. Bu da, içeride 2 cephede terör demek. Bu durum, 2 yıldır böyle.
Türkiye, ABD askerlerini vurabileceğini bile açıkladı. Anlaşma, Rusya’nın da bunu yapabileceğini ima ediyor.
Sonuçta genel durum, tarafların sürekli taraf değiştirdiği, köşe kapmaca oyunu gibi oldu çıktı.
Türkiye buna zaten alışık ama ABD değil. Zaten anlaşmanın amacı, ABD’ye bölgeden deheleyelim, aramızda anlaşsak da olur, anlaşmasak da, anlayışında.
Aranot: Türkiye’nin emperyalistleşmesi sürecinin, Türkiye’yi bir neo-koloni / neo-vassal kılan 35 yıllık bir neo-globalist neo-liberalizmin ardından, bu projenin başındaki kişinin tek adamlığa soyunup, bunu beceremeyen yarı-otoritesi altında başlaması ironik oldu. Aklımıza Kadı Burhaneddin Beyliği ve öyküsünün sonu geliyor.
Yani, tarihte bu tür durumlar ne ilk, ne de son.
Eğer 100 gün, 1.400 günün bir göstergesiyse, Trump başkanlığı kıvıramadı ve kıvıramayacak. Savaştan ve yıkımdan gerçekten hiç anlamıyormuş. Kendini hala, ‘Çırak’ programında emir veren patron sanıyor.
Çöküş dönemlerinin bir göstergesi göç dalgaları ise, bir diğer göstergesi de bu türden tuhaf politikacı öyküleri.
En son ve en önemli kriter ise, halkın aşırı borçlanması. Borçlar nedeniyle hapishanelerin dolması. Antik Yunan’da da böyle oldu, Roma’da da.
Suriye’nin bölünmesi bir çöküş döneminin devrilen küplerinin en önemsizlerinden birinin kırılıp dökülmesi yalnızca yani.
Çok parçalıyken veya iç savaştayken dış-emperyalist olan ülkeler de var tarihte ama Suriye onlardan olamaz gibi.

(5 Mayıs 2017)

Cuma, Mayıs 05, 2017

En Çok Kazanan Türk Yazarlar

Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, artık varmış:
Kitap birim fiyatı, 20-30 lira arasında.
Telif hakkı oranı, % 15 olmuş.
En çok satan Elif Şafak, 300 binden az fazla birim kitap satmış. (Çok kitapla.)
20. sıradaki Nejat İşler, 200 bin kitap satmış. (Tek kitapla.)
20 kişilik listede 14 kişinin adını bile duymadım. İyi okurum, 30 yıllık kitapçıyım.
2’si hariç, hepsi roman yazarı.
Gelelim fasulyenin faydalarına:
Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed 1’i, 1946-1996 arasında, toplam 1 milyon, yılda ortalama 50 bin sattı. Şu anki sayının daha aşağı olması için neden yok.
Aziz Nesin, 100 kitapla 300 bini yakalayamamış olabilir. Her kitabı her yıl basım yapmıyor çünkü ve ortalama tiraj 3 bindir ülkemizde.
Bize her gün sorulan Emrah Serbes ve Mümin Sekman gibi yazarlar listede yok.
Sağ cenah yazarları listede yok.
1’er kitabı 1’er milyon satan Ahmet Altan ve Recep Bilginer de listede yok.
Sonuncu saptama, çok-satar listelerinin ve yazarlarının durumunu gösteriyor.
(5 Mayıs 2017)

Popülizm Nedir, Ne Değildir?

Popülizm, pragmatisttir, oportunisttir. Duruma göre davranır ve fırsatçıdır yani.
Bütün meclissel partili politikacılar, az veya çok popülisttir. Halkın beğeneceği ve kabul edeceği kıtırlar atarlar yani.
Ne değildir peki?
Sezin Öney’in sandıkları değildir.
Bir: Elit düşmanlığı değildir.
Onun yerine; eğitimsiz, genç ve ilk kez oy kullanan, ev kadını, fakir, köylü, taşralı oyu severliğidir ama bu tanım, 3. ve 4. Dünya ülkeleri için geçerli. Fransa’da bu, cüzdanı sağdayken vicdanı solda iken, cüzdanı sola kayınca vicdanı sağa kayan, 12 yıl zorunlu eğitimli, aşağılık seçmenler gürühudur tanım olarak. Ve artı, aşırı sağcı adayın karşısına çıktı diye sevinilen sözde-merkezci adayın, ilk tez olarak Frexit’i telaffuz etmesidir. Ve artı, sözde-sosyalist iktidarın Suriye’de sivilleri öldürmesidir.
İki. Toplumu kutuplaştırma değildir.
Onu zaten toplum, mayoz ve çok parçaya bölünerek kendi hep yapıyor. Türkiye için bu; sağ-sol, Alevi-Sünni, Kürt-Türk olarak kullanıldı ama daha 100-200 kategori var, bunu kimse söylemiyor. Ne tutarsa yani, tutmazsa, kategori değiştir.
Üç: Ötekileştirme değildir.
Ötekileştirme söylemi baştan geçersizdi. (Bakınız konuyla ilgili diğer metinlerimiz.) Fransa gibi 600 çeşit peyniri olan yerde 599/600 öteki olunca, bu tanım havada kalıyor.
Dört: Tutarsızlığın çekiciliği değildir.
Sağ veya sol, hiçbir politika veya politikacı, orta veya uzun vadede tutarlı değildir, istese de olamaz zaten.
Gelelim AB ülkelerinde, aşırı sağın yükselmesi üzerinden popülizm söylemine:
Durumlar:
Doğu Avrupa’da aşırı sağın yükselmesi yerine, eski komünistler yükseliyor.
Doğu Avrupa; önce ortodoks, sonra reel sosyalizm, şimdi de fakirlik ve/ya 2. sınıf avrupalılık durumunda olageldi. Zengin olmadıkları için, göçmen de almadılar. Dolayısıyla orada aşırı sağ kendine kültürel zemin bulamadı.
En çok göçmen alan batı Avrupa ülkesi Almanya’da en güçlü aşırı sağ geleneği var. Hitler’cilik hiç ölmedi aslında. Merkel göstere göstere, ‘Holy Germen 4. Reich’a götürüyor AB’yi.
Not: Burada ironik bir durum var: 2. Dünya Savaşı bitince Almanya, Doğu Avrupa’daki 24-44 milyon Alman kökenliyi kendi ülkesine almadı, onun yerine 5-6 milyon konuk işçi aldı ve bugünkü aşırı sağ, o göçmenler nedeniyle var.
Dolayısıyla bugünkü aşırı sağ, eski reel sosyalizm gibi, reel faşizm. Duruma göre faşizm yani.
Faşizm geleneğinde de, en büyük yalanı söylemek var ama bu reel sosyalizmde de aynen var.
Bugünkü Doğu-Batı Avrupa fay hattı, Almanya-1930 gibiki Hitler ve diğerleri (sosyalistler ve komünistler) gibi % 50-50. Sağ-sol da % 50-50. Yani, kutuplaşma değil, aşırı-dengelileşme tehlikeli olan şey. Aşırı denge, kalıcı statiklik demektir.
Şerh: Bizce, ‘halkçı’ adıyla anılan ve öyle sanılan partiler, asıl popülist olanlar: Eski SHP’li Karayalçın’ın Ankara belediye başkanı iken, AKP’den daha çok ulüfe dağıttığıyla övünmesi türünden bir popülizm bu.
Çıkış ve açımlama:
1975 ve sonrası doğumluluk, köşe yazarlarımıza da sirayet etmiş. Elif ne, mertek ne, bilemiyorlar. Elifi mertek diye kakalamaya çabalıyorlar, öncelikle kendilerine ama. Çünkü kafaları merteğin kendisini alamıyor, sayı saymadıkları ve sopa yemedikleri için.
Momentimiz, Sodom-Gomor momenti.
Momentimiz, faşizm-engizisyon momenti.
Böyle koşullarda popülizm tartışılmaz.
İçerisi tımarhane, dışarısı toplama kampı, durum tartışılır. Öncelik sırasının ilk 7’sinde ancak 1 diğer kişi bulunabilmesi tartışılır. İronik olarak ‘müslümanlaşma’ adı verilen 3. şık durumu tartışılır.
% 90 kaçmak, % 10 ortalıkta görünmemek tartışılır.
Kaçanlar kaçtı, kalanlar ne b.k yiyecek?, tartışılır.
Yangında kurtarılacak ilk şey, olunacak ilk kitap, tartışılır, eğer varsa tabii.
Haa, bir de:
Tuvalet kağıdı mı, zımpara kağıdı mı, tartışılır.
Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, başkan babamızın kışı öyle söyledi.

(5 Mayıs 2017)

Ölümsüzlük Olan ve Olmayan

Ölümsüzlük yolunda ilk adım ilaçlarla başladı. Örneğin antibiyotikler, olağan koşulllarda öldüren birçok hastalığın ölümcüllüğünü (sonradan ortaya çıktı ki geçici olarak) ortadan kaldırdı.
İkinci adım organ nakilleriyle atıldı. Ancak ilk organ nakilleri, gerekli bilgiye sahip olunmadığı için erken ölümlerle sonuçlandı ve epeyi bir süre organ nakilleri çok çok azaldı.
Bu ölümlü organ nakilleri ilk başta ölümlülüğü arttırdı, çünkü eğer hasta nakil yaptırmasaydı, 1 yıl yerine, çürük organıyla 3-5 yıl daha yaşayacaktı. Ancak bu ilk nakilliler, tarihin kobayı ve eğitim zayiatı oldular. Sonuçta, bugün organ nakilleri aşağı yukarı % 100 başarılı.
Sonuçta, G-7’de 1900’da 40 olan ortalama yaşam beklentisi, 2000’de 80’e çıktı.
2017’de ilk kafa-gövde nakli yapılacak: Donanım ölümsüzlük ama ilk adımında 80 yıl daha yaşam.
2045’te insan zihni yazılımlaştırılacak: Bu kuramsal olarak ilk gerçek ölümsüzlük demek olacak.
Bunların dışında; siborg ölümsüzlük, robot-androit ölümsüzlük de tanımlı şimdiden. Yazılım ölümsüzlük de, ister internette / siberuzayda sürer, ister bir bilgisayarda / donanımda sürer.
Bilimsel, sanatsal, düşünsel eser bırakmak da, bir bakıma göreli ölümsüzlük sayılıyor. Buna dış bellekte / kültürde ölümsüzlük denebilir.
Çıkış:
Ancak gerçek ölümsüzlük; zihin-değil / zihin-öte, canlı-değil, özdek-değil olmak durumunda. Çünkü diğerleri, 10 bin yıldan uzun süreler için pek uygulanabilir görünmüyor.

(4 Mayıs 2017)

Tarih Olan ve Olmayan

Tarih olan şey, MÖ 3000 ile MS 2000 arası.
Birinci tarih olmayan şey, tarih-öncesi olarak MÖ 48000 ila MÖ 3000 arasıki 45 bin yıllık dönem. O dönemde insan türü, Afrika’dan tüm Dünya’ya yayıldı ve tüm iklimlerde ve coğrafyalarda sağ kalmayı becerdi.
İkinci tarih olmayan şey, 1957-2017 arasındaki 70 yılda (yani tarihin anlamlı dilimi olan 50 yıldan çok sürede), Homo Posterus olgusu ile ortaya çıktı.
Tarih öncesinde de, içinde de, sonrasında da, bunların birbirine Verhulst geçişimleri sürdü, sürüyor, sürecek. Örneğin yazının ve 0’ın icadı birer homo-posterus’laşma sıçraması edimi idi (yazı, 3 ayrı mekan-zamanda; 0, 2 ayrı zaman-mekanda icat edildi).
Dünya Sistemi, tarih sayılanın % 50’sinden azını epistemikleştirdi. Ancak, tarih atlası bu biçimiyle bile bir periyodik tablo ortaya koydu ve tarihte sikluslar bilgiye döküldü ve haritalandı.
Tarih ve (ister tarih-öncesi olarak, ister tarih-sonrası olarak) tarih-değil, tez ve antitez ikilisi olarak, bildiğimiz diyalektiğe sonra, poliyalektiğe limitte varır epistemik açıdan.
Şerh: Gross’vari bir tezin antitezini soğurması (Friendly Fascism) tezi de hesaba katılmalı, ister ayrı bir kategori olarak, ister diğerlerinden birinin alt-kategorisi olarak.
Yani:
Tarih, tarih-değil’i soğurur (buna asimilasyon dahil, ister ayrı kategori, ister alt-kategori olarak.
Tarih ve tarih-değil, sentezlenir.
Tarih ve tarih-değil, birbirinden ayırtsızlaşır.
Tarih ve tarih-değil, birbirinden uzakta etkileşir (Homo Sapiens’in ve Posterus’un birbirinden öğreneceği çok şey var).
Tarih ve tarih-değil kompleks sayı gibi, kompleks tarih olur.
Devamı yazılmalı.
Nokta. Es.
(4 Mayıs 2017)

12 Eylül Davası Düştü

Gerekçesi de şuymuş:
“Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen ve dönemin genelkurmay başkanı, 7. cumhurbaşkanı Kenan Evren ile hava kuvvetleri komutanı emekli Orgeneral Ali Tahsin Şahinkaya'nın yargılandığı davada, sanıkların ölmüş olmaları nedeniyle, davanın düşürülmesine karar verildi.”
İyi de olmaz ki.
Eğer, suçlu oldukları kararına varılırsa, onlara karşı epeyi insanın tazminat davası açma hakkı doğar.
Davanın düşürülmesi şu anlama gelir:
Biz zaten niyetli değildik.

(4 Mayıs 2017)

Dünya Sistemi’nde Küsurlar, Artıklar, Frekans Sarkmaları

Saptamalar:
Bir:
3 yıldan başlayıp 400 yıla uzanabilen sikluslar arasında EKOK / EBOB türü bir ilinti kurmak, imkansıza yakın durumda. Böylelikle, ortak bir faz çakışması yaşamaları mümkün değil. Tarihsel olgularda her zaman artık-küsurat var. Zaten , artı olsun, eksi olsun, asıl döngüleşmeyi ortaya çıkaran bu vektörler. Yoksa, tarih teleskopik bir dizi olurdu, osiloskobik değil.
İki:
Aynı zamanda, bu sikluslar arasında da homojensizlik var, Bunlar da ek olarak artık küsuratlılık yaratıyor. Diğer bir deyişle, tarihsel istatistikte hata fonksiyonu, hala ana-akım fonksiyonu kadar etkili. 2. Sanayileşme’nin 1. Sanayileşme’den sapmasını ve metamorfozlanmasını ve artı Homo Posterus’u ortaya çıkaran bu süreç olmakta.
Üç:
Homo Posterus’un MS 2000-7000 için, Homo Sapiens tarihi ve Dünya Sistemi modeline nasıl nakşedileceğine ilişkin henüz bir önerimiz yok ama olmak zorunda kalacak, ölmeden önce yani.
Dört:
Bu durumda Homo Posterus şimdilik, küsur diğer kıta tarihleri, denizcilik tarihi (Madagaskar’ın doğu kıyısına yerleşilmesi), iktisat-askeriye-siyaset x bilim-sanat-düşün x ahlak-din-hukuk triyalektik trilemmalarına ek değişken-girdi olmakta.
Beş:
2001-2017 itibarıyla, yani 21. Yüzyıl’ın ilk altıda biri için bu parametreler, tarafımızdan modellenmiş veya modeli değillenmiş durumda. Dünya Sistemi’nin % 10’luk kapsam durumuna karşın, bizim modelimiz % 50’nin üzerinde bir bütüncüllük arzetmekte. Ancak, % 75 kesinliği yakalayabildik mi, ondan emin değiliz ve zaten en az % 10’luk bir tarih-kaosu boşluğu / sapması olduğu kanısındayız. Bu da belirlenemezlik ve hatta bilgileştirilemezlik demek. En azından şu anki koşullarda.
Çıkış:
Bu konuda daha yazılsa gerek.
Nokta. Es.
Dipnot:
Homo Posterus olgusu, tarihi osiliskobik olmaktan, teleskobik olmaya yol çatallandıran bir tarihsel ve tarih-ötesel novum olabilir.
(4 Mayıs 2017)

Perşembe, Mayıs 04, 2017

Fotoğrafta Gerçekçilik ve Doğrudanlık

Fotoğraf, görsel algımıza, duyumuza, duyu-dilimize dayalı bir sanattır.
Görmek doğrudan değildir, dolaylıdır. Rengi, biçimi, uzaklığı, devinimi ayrı ayrı görürüz, sonra onları zihnimizde birleştiririz. Bu bebeklikte öğrenilen bir şeydir. Doğuştan kör olup, sonradan ameliyatla gözleri açılanların bir bölümü bu senkronizasyonu, yani görmeyi hiç öğrenemezler.
Ayrıca biz aslında; yeşili, maviyi ve kırmızıyı görürüz renk olarak, sarıyı ve diğerlerini değil. Zihnimiz onu bu 3 renkten üretir. Doğrudan sarı renk göremiyoruz yani.
Bu, fotoğraf için de böyle:
Bugün fotoğraf kuralları olarak anlatılan epeyi şey, nöroloji bilgilerinin tersi yönde, çünkü fotoğrafçılar zahmet edip görmenin fizyolojisini öğrenmiyorlar.
Bilimsel bilgi, % 99,99 sanatsal bilginin üzerinde ve ondan önce gelen doğruluktadır.
Artı görsellikte dolaylılık zamanda da mekanda da vardır:
Yavaş ve hızlı çekimleri sinemada kullanırız. Fotoğrafta ise, çok hızlı olduğu için ayırsayamadığımız devinimleri, aynı kareye süperpoze ederiz.
Keza, teleskobik ve mikroskopbik fotoğraf olmasa, ne gökadaları, ne de mikropları göremeyiz.
Örneğin, renkli olarak gördüğümüz gökadalar aslında renkli değildir, yani biz onlara uygun bir uzaklıktan baktığımızda, bir bakışta renk göremeyiz. Fotoğraftaki renk, çok uzun süreli pozlamalarla elde edilmiştir. Bir bölümü de yanlış renktir (false color).
Ancak tüm bu saydıklarımız doğurdan bilgi olmasa bile, gerçekçi bilgidir ve gerçekliğin modelini oluşturmamızı sağlar.
Daha da ileri gidersek:
Nasıl ki Bruegel’in resimleri gerçekçiyse ve aslında onlarca anlık-karelik resim / fotoğraf karesinin süperpozesiyle oluşturulmuşsa, fotoğrafta da bu yapılabilir. Bununla montaj-kolaj birbirine karıştırılmamalıdır. Bu daha çok, gökadaların uzun süreli pozlamalarının ve değişik açılı görüntülerinin fotoğraf yazılımları aracılığıyla tek kareye dönüştürülmesidir.
Kaldı ki 21. Yüzyıl’daki Bilgi Çağı’nda, gerçeğin ve gerçekliğin bir modeli, fotoğraf çekmeye başlamadan önce de, zihnimizde oluşmuş olabilir ve biz tümdengelimsel bir fotoğraf yaklaşımı kullanabiliriz. Zihnimizdeki modeli fotoğraflaştırırız, tabii açıklama notunun da olması koşuluyla.
Argüman:
Birbiri içine ve/ya içinden geçebilen birden çok gerçeklik modeli olabileceği kanısındayız. Bilimin doğrucu ve sanatın güzelci yaklaşımı bunun için ikili bir örnek (bu durumda düşüne iyi kalıyor).
Dolayısıyla, bizim gündelik yaşamın kültürolojisi olarak Kuburkent 2017 projemizle, Homo Posterus savımız ve projemiz çelişmez ve çatışmaz.
Hannah Arendt’in şeytani kötülüğün sıradanlığısı ile Heidegger aşkı da öyle.
Çıkış vektörü:
Kendimizden ve başkasından verdiğimiz bu örnek ikilemesi, düşün terimleriyle aşkınlığa ve içkinliğe yönelik 2 vektörü imler.
Gerçekçilik ve dolayım, her 2 yöne de ayrı ayrı veya birarada doğrultulmuş olabilir.
(4 Mayıs 2017)

Göç Dönemleri ve Tarihsel Çöküşler Notu

Sümerce yalıtık bir dil imiş. Bu da onların Mezopotamya’ya göçle geldiğini düşündürtüyor.
Artı, deniz halkları dönemi var. Viking Çağı var. Moğollar var. 2000’den sonraki global % 4’lük göç oranı var.
13 çöküş döneminin 5 tanesi için böyle yani.
Bu da, büyük göçlerle çöküş dönemlerinin birbirine yakın olduğunu imliyor.
Göçler ve çöküş dönemlerinin neden-sonuç ilintisi, yarı yarıya döngüsel bizce.
Talancı göçler, büyük hegemonların büyük sermayeli büyükkentlerine doğru oluyor. İş bulucu göçler de öyle.
Büyük hegemonların büyük sermayeli büyükkentleri aynı zamanda, ekonomi-dışı bırakılan belirli bir yüzde demek: Coğrafi olarak, nüfus içi demografi olarak ki buda açların devinmesi demek.
Örnek:
2. Dünya Savaşı ertesinde 14-28 milyon Alman kökenli insan, Doğu Avrupa’dan kovuldu. 1960 ertesinde Almanya, o nüfus eksikliği nedeniyle 4 milyon Türk aldı. O 4 milyon Türk’ün bir bölümü nedeniyle, her yıl 150 bin eğitimli Alman genci Almanya’yı terkediyor şu sıralar.
Şerh:
1. örnek: Bölgesel büyük göçler, tarihsel çöküş dönemlerine denk gelmeyebiliyor. 1877-1922 arasındaki 45 yılda Türkiye’ye 3 milyon kişi geldi, 3 milyon kişi gitti ve başlangıç nüfusu 12 milyondu ve bu durum, tarihte kayıtlı en yüksek oranların üst sırasında. Bu durum, askeri ve siyasi nedenle idi, pek iktisadi nedenle değil.
2. örnek: 1800-1900 arasındaki ABD, Avrupa’dan toplamda çok yüksek göç aldı. O sayede Dünya hegemonu oldu. 1950 sonrasında ise hep 3. ve 4. Dünya’dan göçmenler aldı. 19. Yüzyıl göçleri, ABD’yi YMCA yaptı, 20. Yüzyıl göçleri ABD’yi karakafa yapmak üzere. Bu da, ABD’nin iktisadi, askeri, siyasi yönelik vektörlerini etkileyecek, aslına bakılırsa etkiledi bile çoktan. Arada neden-sonuç ilintisi olmasa bile, ABD’nin karakafalılaşması ile global hegemonluğunu yitirmesi, birbirine koşut olarak ilerledi.
Not: Bu büyük göçler durumu, Afro-Avrasya dışındaki bölgelerde de görülmüş. Ancak, oralarda büyük çıkışlar olmadığı gibi, büyük çöküşler de olmamış tarihte.
İlk 5 bin yıldaki göç rotaları aşağı yukarı aynı kalmış ama artık globalizm nedeniyle, sabit rotalar ortadan kalktı gibi. İnsan kaçakçılığı rotaları sürekli değişiyor çünkü.
Daha önceki dönemlerde bu kayıtlı değil ama bu son büyük göç dönemindeki büyük çöküşü göçlerin beslediği salgınlar yaratabilir.
Çıkış notumuz bu. Nokta.
(3 Mayıs 2017)

Çarşamba, Mayıs 03, 2017

Reza Zarrab İntikalde

Hah, işte şimdi sadede geldik:
Zarrab’ın 2 Mayıs 2017 tarihli ifadesinden:
“Başsavcılığın teorik olarak bankaların karşı karşıya olduğum suçlamalara ilişkin, zarara uğramış mağdur taraf olmalarına karşı, bazı savunmaların bankaların, bazı savunmaların benim zararıma olabileceğini anladım. Mesleki tecrübelerine güvendiğim için birlikte çalışmaktan memnunum ve bir çıkar çatışması olacağını düşünmüyorum.”
(Bunu İngilizce mi dedi, yoksa başka bir dilde mi?, sorusunun yanıtı haberde yok.)
Meali:
Devletler anlaşırsa, onları görüştüren avukatlarım beni satarlar. Bunu anladım.
Hakim, kıtırları yutmadığını açıkça söylemiş.
1,5 yıl sonra, duruşmalar başlamış oldu.
(3 Mayıs 2017)

Naturalist Fotoğraf Tezleri

Bir:
Romanda, önce realizm, sonra o yeterli bulunmayınca, naturalizm geldi. Yani naturalizm, realizmden daha realist sayılmış o zamanlar.
İki:
Resimde naturalizm ve realizm aynı şey sayılmış.
Üç:
Fotoğrafta 19. Yüzyıl anlayışıyla, realist-naturalist resimden yola çıkarak naturalist fotoğraf tanımlanmış.
Dört:
Ancak:
Bizim en usta saydığımız, realist veya naturalist resmin temsilcisi yaşlı Bruegel’in resimleri, ‘genre painting / tür resmi’ olarak tanımlanmış.
Bizim fotoğrafta da aradığımız realizm veya naturalizm, işte bu Yaşlı Bruegel’inki.
Güler tarzı fotoğraf, bu tür fotoğrafı, buruş buruş ihtiyar, salya sümük çocuk fotoğrafı olarak görmüş ve uygulamış. Bu, sembolizm ve artı romantizm olmakta, gerçekçilik değil.
Ek not: Biz 21. Yüzyıl bakış açımızla, sembolizmi ve romantizmi ayrı ayrı şeyler değil, anti-realizm olarak, simgeselcilik-romantizm eşlenikliği olarak görüyoruz. İkisi de duyguculuk, düşüncecilik değiller.
Bruegel’in köylüleri şu an yaşasalar ve önümüzden geçseler, onları resimden aynen hatırlarız, o kadar kesinkes belirgin bir görsel-epistemik sözkonusudur.
Şerh: Buraya, Magritte’in ‘bu bir köylü değildir’ ikilemini sokmuyoruz.
İşte biz bunu 21. Yüzyıl’da, 2000-2040 arasında yapmaya çabalıyoruz. Savaş muhabiri veya fotomuhabir olmadığımız için de, gündelik yaşamın ayrıntılarını fotoğraflıyoruz. Sokak çocuğuyuz çünkü, hep yaşadığımız yer orası çünkü.
Sonra onları derliyoruz, ayıklıyoruz, eliyoruz, sınıflandırıyoruz, bir kavramsal çerçeve içinde haritalıyoruz ve ortaya Kuburkent İstanbul için % 1 oranlı bir örnekleme çıkmış oluyor 100 kare ile.
Kurusıkı kovanı mı fotoladık, o içinde yaşadığımız yakın zaman-mekan içinde kullanılmış oluyor.
Apartman sepeti mi fotoladık, o içinde yaşadığımız yakın zaman-mekan içinde çok-çok sık kullanılıyor oluyor.
Ayrıca, görsel öğe olan fotoğrafları sözdilisel öğeler olan metinlerle destekliyoruz. Açıklamalar ekliyoruz ki epistemik harita daha kesin olsun.
Biz bunu yapmak için düşük verimli kaldığımızı düşünüyoruz.
Ara Güler gibiler, 2,5 milyon kareleri ile bunu mükemmelen becerebilirlerdi ama bunu denemediler ve hatta denemeyi hayal bile etmediler, edemediler. Biraz da çıkarları, kasıtlı bir dezenformasyona yöneltti olanı. Tam kesin gerçek olan fotoğraf satmıyor çünkü ve onlar fotoğrafı para kazanmak için uyguladılar hep.
Olsun:
Ben kalfa olayım, onlar usta olsun; ben amatör olayım, onlar profesyonel olsun; ben anonim kalayım, onlar ünlü olsun.
Sonuçta fotoğraflarımı, geleceğin fotoğrafını inşa edebilecek genç kuşaktan binlerce kişi gördü. Elifle mertek birbirinden ayrıldı.
Gerisi onların işi. Ben üzerime düşeni yaptım.
Nokta.

(2 Mayıs 2017)

İnstagram 51.-100. Kare Notları

Bir:
Kuburkent örüntüsü, sıkılıktan biraz gevşedi. Duygusu, zehir yeşilinden biraz uzaklaştı yani.
İki:
Konu kırınımlaştı, saçaklandı. İstanbul Banalite Atlası’na da kaydı örneğin.
Üç:
Bir tek, sokakta bulduğum kurusıkı kovanı çok sert duygular yaşattı bana. 1 yıl içinde 3 katil tanımam sonrasında da aynı şeyi hissetmiştim: Noluyoz lan? Onda da hiçbirşey olmadı, bunda da hiçbirşey olmayacak ama duygu çarpıcı yine de.
Dört:
Açıkçası, ikinci 50’yi hiç çekmem sanıyordum ama şimdi üçüncü 50’yi de çekeceğimi biliyorum.
Beş:
Bu 2 x 50 = 100’lük dizi, fotoğrafta kuramsal yaklaşımımı da, uygulamalı yaklaşımımı da etkiledi ve değiştirdi. Bazı çekimlerin bu kadar kolay (kendilğinden) olacağını bilmiyordum, bazı çekimlerin bu kadar zor, hatta imkansız olacağını bilmiyordum. Umulmadık kadrajların ve karelerin tezlerimi doğrulayacağını ve (işlemsel) sağlayacağını bilmiyordum.
Altı:
Sonuçta bu proje tümelin içinde, tikelce belki ancak % 1-5 oranda verimli oldu ama kendi üslubunda yeni ve farklı bir çizgi oldu aynı zamanda. Okuduğum fotoğraf dergilerinde (özellikle ‘İz’de) benzeri hiçbir yaklaşım görmedim.

(2 Mayıs 2017)

Salı, Mayıs 02, 2017

Nejat İşler'in Artizliği. Gerçek Hesap bu Değil

İşler ilk kitabını yazmış. Çok artizce.
Kitabının ilk % 40’ını okuduktan sonra, tamı tamına böyle düşündüm.
1972 doğumlu olmasına karşın, 1975 sonrası doğumlu, ebedi ve ezeli ergenler gibi. Herşeyi bininci kere yaşasa da, ilk kez yaşıyormuş gibi.
Tesadüfen meslektaş çıktık. Onun sözünü ettiği seyyar kitapçılar, Bayazıt’tan tanıdıklarım.
Zaten sorun da burada başlıyor:
Nişantaşı’nda 1 kitabı, Bayazıt’takinin 3 katı fiyata satarsınız. Onlar da sattılar zaten. Yaşamı kolayından yaşama durumu. Herşeyi olur sanma durumu.
İşler, biyografisinin ‘sudaki balığın suyu bilmemesi’ kadar bilinçsizliğinde.
Rumelihisarı Ali Baba  1984-1998 alkolik tayfasını bilen bilir. En az yarısı 2000’lerin başında alkolden öldü. İşler de o yolda. Ben de o yoldaydım. 6 yıl antabuz yuta yuta, az kaldı renkkörü oluyordum ama alkolü bıraktım.
Seçim yok yani:
Sarılık bahane, alkol şahane.
İşler, bir Bukowski olamamış yani.
Ola ola, amatör küme klüp başkanı olmuş.
İnsanların neleri nelerin yerine ikame olarak kullandığını düşündükçe gülüyorum.
‘Kaybedenler Klübü’ filmiyle, gerçek kaybedenlerin hiçbir ilgisi yok örneğin. İşler ise, o filmde artizlik yapınca, kendisini de öyle sanmış. Ot ve Kafa’sı yani:
Az ölüseverlik, çok slaktivizm, çok (‘18 – 1’li) pedofili, epey lümpen hümanizm, alaturka cahil ve aptal enteklik modu, vd, vb, vs.
Zaten, o da oralarda yazısı görüne görüne, yazardan sayılmış: Keçi Abdurrahman Çelebi hesabı, koyunlar çoktan mezbahada kebap yapılmış yenmiş.
Ne diyeyim ben böyle yayıncıya, böyle yazara, böyle okura?
Şu açıkça biline: İşler öldükten 2 yıl sonra mezarının başına kimse gelmeyecek. Bugün onun bunun fan’ı olan on binler dahil buna.
Biz Hisar’da onun gibi dilim dilim öte yana giden çok gördük.
Barış Manço şarkısı işte.
Yaz dostuum…

(2 Mayıs 2017)

Fransa'da Beyaz Oy

Bir alıntı:
“Çekimser kalıp sandığa gitmemek, beyaz oy kullanmak, Macron'a destek çıkmak. Fransa'da 'beyaz oy', sandığa boş beyaz kağıt veya boş zarf atarak, demokratik hakkını savunduğunu göstermek ama adayların hiç birini desteklemeyerek, sisteme karşı bir duruş sergilemek anlamına geliyor.”
Bir gün gelecek, beyaz oy % 34, Macron % 33, Le Pen % 32 çıkacak.
O zaman ne olacak?
Hala seçim oyunu oynanacak mı?
Beyaz oy vermek, Le Pen’e kazandırabileceği için, aşağılık bir davranış sayılıyormuş.
Ancak bence, Macron’un yapacaklarına tümüyle karşı olduğu halde, ona oy vermek daha aşağılık bir davranış. İstediğine oy vermeyeceksen, neden sana seçim hakkı verildi ki?
Nolcek?
Mussolini de, Hitler de seçimle geldi.
Le Pen seçilse, nolcek?
Fransa toplama kampına mı dönüşecek?
Vichy hükümeti, toplama kampından daha aşağılıktı.
Terör mü olacak?
1793 devlet terörü daha aşağılıktı.
En aşağılık olanı ise, fabrikaları açıkken sola oy verip, fabrikaları kapanınca Le Pen’e oy vermek.
Yani:
Cüzdanı sağdayken vicdanı solda olmak, cüzdanı soldayken vicdanı sağda olmak.
Fransa halkları, nasıl ki kalan 4 dili sildiyse, nasıl ki öldürdükleri kralın yerine yeni kral, olmadı üzerine bir de diktatör getirdiyse, sağcılarla solcular kral konusunda zaman içinde mecliste yer değiştirdiyse, o biçimde politik kubura ve kabire mahkum etti kendini.
Bütün başkanlarının (sosyalistleri dahil), bizim eli testisinde gezen magandalarımız gibi, elleri ve akılları belden aşağıda durumda: Versailles Sarayı’nın kerhaneye döndürdüler.
Vurgulayalım:
1985 gibi Fransa’nın yarısı, yetersiz okuryazar sayılıyordu. Son 3-4 yılda 3,5 milyon ortalama 12 yıl eğitimli Fransız dışarı göç etti, onların yerine 3,5 milyon tane ümmi eski sömürgeli geldi. Fransa ümmiliğe düşüyor yani.
Tarih de düşüşe geçtiği için, Fransa’yı Frexit de kurtaramayacak artık. 4. Reich işgaline hazırlansınlar ve kendimerine yeni bir Vichy bulsunlar.
Gerisinde, oy vermek yalnızca bir bilek hareketidir.
Aslolan politik aktif’tir. Katılımcı demokrasidir.
(2 Mayıs 2017)

Türkiye'den Kaçmak

Hiçbir zaman kendimi bu ülkeye ait hissetmedim.
Ülkeyi terketme adımı atacağımda, 11 Eylül 2001 oldu. Gidişat istop etti.
Boğuntu babam boğuntu.
Geldik 2017’ye.
AKP iktidarının sonucunda, son 2 yılda on binlerce TC vatandaşı ülkeyi terketti.
Terkedebildi yani.
En paralılar ve en eğitimliler (o da gençler için anababa parasıyla ki epeyini şahsen tanıyorum) tabii ki.
(Bu da tüm iktidarların kendisine oy vermiş, veriyor olan, verecek olan eksi zekalılar ve eksi bilgililer arzusunun yansıması.)
Ancak, kaçış yönü odağı olan AB de battı ve bitti. Irkçılığın yükselmesi dışında, ekonomik durum da, siyasal birlik de sallantıda. Üstelik, artık Dünya’nın bilim, sanat, düşün merkezi de değil Avrupa ve tersine AB’liler salak mı salak oldu çıktı (bunu da şahsen tanıştıklarımla söylüyorum).
Gidecek yer yok yani. (Hiç oldu mu ki?)
İntihar etmeyeceğim herhalde yani.
Taa en başından beridir ev-gezegen Dünya benim evim değildi ve/ya benim için asla ev yok idi daima.
Döndük dolaştık, aynı söyleme vardık:
Türkiye’den kaçsam ne olacaktı ki?
Kaçmadım da. Kaçamadım da.
Köpek gibi süründüm ve Acı çektim ama 40 bin sayfa da yazdım bu çaktığımın ülkesinde.
Fani Reha ölür ama o 40 bin sayfanın 4 bini ölmeyecek: Belki 5 bin yıl.
İnsanların verdiği Acı’nın panzehiri de bu işte. Benim için yani.

(1 Mayıs 2017)

Dünya Sistemi Eleştirileri

Varsayımsal / koyutsal hata:
Bir: Kümülatif-kümülasyon modeli hatalı. Tarihte maddi uygarlığın ortalama vadesi 10 yıl. Yani, her ekonomik değer, ortalama 10 yılda sıfırlanıyor. Ciklet 1 gün, dayanaklı eşya 20 yıl ömürlü örneğin. Tarihte sürekli baki kalan tek şey bilgi ki o da manevi bir şey ve Homo Sapiens tanımlarıyla, bilim-sanat-düşün biçiminde tezahür ediyor ama yalnızca bu 5 bin yılda böyle (sanat sayısı habire değişti, bilim tanımı da öyle).
İki: Tarihin epistemik anlaşılabilirlik / modellenebilirlik kesinlik limitine vardığı kabul ediliyor ama kesinlikte hala % 75 sağlanamadı, dolayısıyla tarihte belirsiz epeyi şey var, Homo Posterus örneğin.
Üç: Dünya Sistemi dahil, paradigmaların uzun vadede yap-boz biçiminde geçicice geçerli olduğu hesaba katılmıyor kendi epistemik-baki olarak koyutluyor. Hesaplarımıza göre, Dünya sistemi modeli 2200’de geçerli olamayacak.
Model olarak tümellikten eksiklik:
Bir: Coğrafi bölge darlığı: Dünya’nın yarısından az alan kapsanmış tanım kümesi olarak.
Bir Bir: Sahraaltı Afrika ve Kolomb öncesi Amerikalar, küsurat olarak, kırınımlı tarih geometrik modeline anlam getiriyorlar. Yazının ve 0’ın Mayalar’da da icadı ama tekerleğin onlarad icatsızlığı gibi. Karşılaştır-karşıtlaştır için tüm veriler gerekli.
İki: En yüksek oran MÖ 500 Akamenidler % 50 ve MS 2000 ABD % 50 globalitesi oldu. Ki bu da uzun-uzun dönemli bir siklus gibi görünüyor.
Üç: Globallik 5 bin yılın ancak son 2,5. Bin yılında başladı.
Disiplinlerarasılık eksikliği:
Bir: Bilim-düşün-sanat tarihi olarak tarihe bakınca, Dünya Sistemi’ndekinden farklı bir model görüyoruz.
İki: Diller, genetik ve göçler tarihlerine bakılınca, yine bambaşka bir tarih modeli görüyoruz ki asıl epistemik değerdeki model bu olacak. Bu model; doğu-batı ve hegemonya iniş çıkışlarına yeni ve farklı bir veya birden çok model getirmekte.
Verilerle oynama ve veri-kriter eksikliği:
Bir: ABD 1945-2017 arasında girdiği hiçbir savaşı kazanamamasına karşın, askeri hegemon ve 1 no sayıldı.
İki: Sömürüden söz edilirken, Danimarka ve Doğu Almanya 1980’deki (resmi sayı olarak) en alt ve en üst % 20 arasındaki oranın 1’e 2 olması türünden somutluklar kullanılmadı. Gini katsayısı ve onun eskisi-kriter olan Lorenz eğrisi farklı sonuçlar veriyor örneğin.
Ekonomik determinizm açmazı:
Bir: Dünya maddi kültürle yönetilmiyor ve bu, 19. Yüzyıl pozitivizmi anlayışıyla, manevi kültürü dışladı.
İki: 19. Yüzyıl’da manevi kültür idealizm ve romantizm idi, 21. Yüzyıl’da milliyetçilik ve şeriatçılık oldu yeniden.
Sonuç:
Bu durumda Dünya Modeli, % 50 gibi geçerli bir paradigma olabilmekte ancak. (Öyle olmasa, ondan anlamlı çıkarsamalar yapılamazdı.) O da yeterli ama bu baştan belirtilmeli.

(1 Mayıs 2017)

Pazartesi, Mayıs 01, 2017

Zarrab'a Çift Kıskaç

Baştan söyleyeyim:
Bu hukuk filan değil, orta oyunu gösterisi resmen.
Savcılığın, Zarrab’a yönelteceği soruların bir bölümü ‘Amerika’nın Sesi’ internet sitesinde yayınlandı.
Konunun özü, Zarrab’ın avukatı olmasında sakınca olan avukatları görevden almak yerine, Zarrab’ın onları avukatlığından çıkarmasına zorlamak. Katakullinin hası bu.
ABD’lilerde çok güldüğüm bir yan var:
Onlar yapınca, oldu bitti maaşallah, sanıyorlar.
1,5 yılda 1 insanı yargılamaya değil, sorgulamaya başlamamışsan, 1. değil, 4. Dünya ülkesisindir.
Ellerinde bal gibi bilgi var. Eski bakan Çağlayan ile ilgili bilgileri basına sızdırdılar ama istediklerini.
Böyle iş mi olur?
Böyle hukuk mu olur?
Yasanın uygulanıp uygulanmaması, pazarlığa tabi.
Ancak, maçaları sıkmaz. Sonunda onu mahkum edecekler tabii ki. Mümkün olduğunca çok bilgi sızdırmaya çalışıyorlar ki o bilgileri temizleyebilsinler ve istemedikleri ABD vatandaşları  yargılanmaktan kurtulsun.
Erdoğan, ABD’de başkanla bu konuyu da görüşecek ama Trump’ın konuyu kavrayabileceğini sanmam, çünkü onda o kadar beyin yok. ABD’nin ve tarihin kendi başkanlığıyla başladığını sanıyor o hala.
Yani, tam anlamıyla ‘körlerle sağırlar, birbirini ağırlar’ durumu.
Güç kullanarak naklen savaş ve katliam yaparsınız ama naklen hukuk katliamı yaparsanız, sonra o yasalara bir daha kimse uymaz. Kendi ülkeni kendin içeriden çökertmiş olursun yani.
Ellerine sağlık, diyorum.
Bir de merak ediyorum:
Bunun altından kalkamayınca ne yapacaklar acaba?
(1 Mayıs 2017)

Yanılmış Devlette Anarşistlik Momenti

Devletin işlevlerinin lime lime döküldüğünü izliyorum son 4 yıldır (Aralık 2013’ten beridir).
Bu benim özgürlük hissimi arttırmıyor, bana yönelik tehdit altındalık hissini arttırıyor.
Devletin işlevsizleşmesi, yanılması., çökmesi, devlet karşıtı anarşiste özgürlük sağlamadı. Tam tersine, ayağına dolanan ayaktakımını yarattı.
Devleti düzeltemeyeceğime (işler çok sarpa sardı çoktan) ve artı düzeltmek istemediğime karar verdim (ben bozmadım çünkü, sorumluluk alanımda değil).
Yanısıra, yangında kurtarılacak ilk şey veya olunacak kitap olmadığına da karar verdim. Bu beni kinik veya nihilist yapabilirdi, otodisiplinim sayesinde yapmadı. Cılkı çıkarılmış şeyleri sevmem, özgürlüğün cılkı çıkarılsa, onu bile sevmem.
Bunlardan önce, hatta yolun başından beridir öz-yönlenmelerim (oto-oryentasyon) vardı: Ev-gezegen Dünya’yı terketmek ve Homo Posterus olmak ki 2’si % 100 çakışmıyor. İlki somut, ikincisi soyut zaten.
Açılım: Dünya’yı robotlar da terkedecek, ölümsüzler de: Bunların arakesiti 0. Homo Posterus’lar ise, 10-100 kategoride olacak ki 2. Sanayileşme’nin 9-15 kültürel modu ve alt-modu bunlardan sayılır.
Aynı durum, anarşizmim için de geçerli.
Ben bireysel özgürlükçü anarşistim. Yalnız kalabilmek ve daha çok öğrenebilmek için; insan-değil, devlet-değil, Dünya-değil dedim.
Köle olarak kalmak isteyenlerin ev-gezegen Dünya’da devlet-kafesler yaratmasına, beynimi veya bedenimi gömmeye kalkamamaları koşuluyla karışmam. Ormanda yalnızca yürüyen yaşlı bir fil gibi yoluma giderim, saldırılmadıkça saldırmam.
Devlet konusu için de öyle:
Devlet yanlıları veya karşıtları ve hatta ayaktakımı, bana bulaşmadıkça sorun yok ki tam da o aşamadayız.
Devlet çökmüş ve ben özgür-tüccar-birey olsaydım, devletin enkazı içinde alıp satılacak şeyler aranırdım rahatça ama devlet üzerime üzerime çöktü ve çöküyor.
Bir de, yaşlılık, hastalık ve ölüm üzerime çöktü.
Özgürlüğümü bir türlü tam uygulayamadım yani.
Bunu imleyebilmek için bu kadar uzun söz ettim.
(30 Nisan 2017)

Otistik, Kognitif, Anarşist

Duygusal-davranış olarak otistik, zihinsel olarak kognitif, politik olarak anarşistim.
Bu 3’ünün 2’li versiyonlarından birini veya 3’lüsünü olanı hiç okumadım, hiç görmedim.
O nedenle metin, doğaçlama yol alacak.
Bunların arakesiti var mı?
Otizm ve kognisyon zihinsel özellikli. Otistikler genelde anti-kognitif oluyorlar, çünkü sosyalleşemedikleri ve yaşamın başında muhakkak birileri insana bir şey öğretmek zorunda olduğu için, bilgi onlarda kilitleniyor.
Benim açımdan 2’sinin arkesiti var mı?
Otistik eğilimli olmak; içedönüklük, oryentasyon, motivasyon, konsantrasyon sağlıyor. Bunlar da, kognisyon için olmazsa olmazlar.
Anarşizmim ise çok-çok yönlü: Otoriteye (Allah, baba, devlet olarak), iktidara, hiyerarşiye, sınıfa, yönetmeye, yönetilmeye, köleliğe, dominantlığa karşı sivil itaatsizlik, isyan, savaş durumundayım.
Otistik eğilimim, bunları yenemediğimde içe kaçmaya ve iç-zihinsel yapıyı kompartmanlaştırarak, zarar yalıtımını sağlamaya yaradı ki bu da şizofreni eğilimim demek.
Kognitif eğilimim ise, anarşizmi önce yaşayarak bilmeme, sonra da kuramsal tabanda öğrenmeme taşıdı beni. Yaşım 57 ve hala argümandayım, çünkü anarşizm de çok evrildi ve metamorfozlandı.
Otizm ve kognisyon, bende anarşizmi besledi ama başkalarında da öyla olur mu, ondan emin değilim. Zaten biyografimi 1 ve yalnız 1 kişi (yani kendim) için geçerli verilerle dolu sayarım. Onlarla ekstrapolasyon yapılabilir ama doğrudan kullanılmasalar daha iyi, yanlış yönlendirme sağlıyor o veriler.
Dolayısıyla sonuç:
Başkalarında birbirinden yalıtık ama bende içiçe geçmiş 3 şey bu saydıklarım.

(30 Nisan 2017)

İstanbul Nasıl Fotoğraflanmaz ve Fotoğraflanır?

Nasıl fotoğraflanmayacağını, 1987’den ve 27 yaşımdan başlayarak, bolca gördüğüm ‘National Geographic’ dergisindeki, fotoğraflı Türkiye ve İstanbul röportajlarından öğrendim.
Onların tarzı, imajbank tarzı bile değil. Oryantalist bile değil. Doğrudan anlık, güncel, aktuel, damardan duyguya girecek görüntüler. Basit, aptalca derecesinde ilkel.
Zaman içinde bu tonlamalar değiştiği için, kendini baştan inkar eden ve değilleyen bir tarz bu.
Bunun abartılısı da, bugün ünlülerin evlerindeki en samimi pozları dizileriyle kadın ve magazin dergilerinde var.
Not: Benim 1978 baharında Pendik’te gördüğüm, her yanı siyah, beyaz ve turuncu evin iç mimarisi, bu tarzın başları herhalde. Çünkü, 1960’lara kadar inen dergi okurluğum da, böylesi bir ilk dalgayı o yıllarda görüyorum.
Ek olarak da, sinemadaki ‘technicolor’ tarzı bir fonsal-siyah ağırlıklılık da var o ‘National Geographic’ fotoğraflarında.
Güzelin değil ama doğrunun, öyle değil 10 yılda bir, yüzlerce yılda bir ancak değişebileceğini, güya belgeselci ‘National Geographic’ çizgisi hiç öğrenemedi.
Bunun yanısıra, Gültekin Çizgen’de simgeselleşen, 1977’de bile, biz amatörlerin yüzüne bakmayan fotoğraf duayenlerinin turizm afişi çizgisi var. (O amatörler sayesinde, son 15 yıldır altın kesesi doldurmaları da ayrı bir geyik.) Onları, yanlış-İstanbul değil, duayen-değil olarak değilledik.
Bu iki sol ve sağ ayraca daralırsak, aslında çekecek çok az şey ve tarz kalıyor geriye.
Ara Güler gibi 2,5 milyon karede 2,5 kare yakalayamamaktansa, 2,5 bin karede 2,5-25 kare yakalamayı yeğleriz. Bu arada yüzlerce kareyi de çekmeyi boşveririz veya ıskalarız.
Kendi hesabıma, İstanbul 2017’yi 250-2.500 kare ile simgesellerim gibime geliyor. 4 x 25 = 100’e limit giden elde-var’lar ile Kuburkent İstanbul simgesellemesi iyiden daha iyi gitti.
Ancak; kuburkent varsa, çocukkent de var, ölümkent de var, kültürsüzleşenkent de var.Yani, 40 yıldır izlediğim ve kendimce önem açısından ilk 10-20 sıraya koyduğum süreçler var. ‘Kuburkent 2014-2017’ oluşumu, lümpenleşme ve  ümmileşme sürecinin bir parçası: Çok-çok içine kakıldığım için, benim açımdan duygusalca önem kazandı ve öne çıktı. Artı, öznel bakış açısıyla, ‘Bebek-kampüs BÜ – 1977-2017’, manyak güzel bir portfolyo olurdu.
Yani, fotoğraflayacağım ve fotoğraflamayacağım İstanbul örneklemeleri bunlar. Kriminal İstanbul’u da fotoğraflayabilirim ama sıkmaz. Evsiz çorbası dizisini yazdım ama insanlar rahatsız olmasın diye fotoğraflamadım ve ironik olarak gönüllüler, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bir portfolyo çıkardılar ortaya. ‘Çalışmayan çorba gönüllüleri selfileri’ şimdiye dek yapılırken izlediğim en salakça fotoğraf dizisiydi, Çizgen’in işlerinden bile daha az zekalı.
Kedi evlerinden sonra, apartman sepetleri dizisi gibi, yaşamın içinde raslantıyla bana toslayan konuları seviyorum. Çünkü bir konunun, daha makinaya davranmadan önce bile, çekildiğinde güzel-anlatı olacağını biliyorum. Fotoğraf deneyimi denilen bu olsa gerek (ister kuramsal olsun, ister uygulamalı olsun).
Çıkış:
Görünen o ki Fotografim ve Fotoritim’den sonra, 3. foto-depar zamanım gelmiş de geçiyor.

(30 Nisan 2017)

1 Mayıs 2017

1 Mayıs 1977’den beridir 40 yıl geçmiş. Ben o yıl İstanbul’a geldim ama Eylül’de. Dolayısıyla o olaylarda bu kentte değildim.
43 yıldır hiçbir mitinge katılmadım. Gözümün önünde (YKY önünde) süren anarşistlerin mitingine bile.
O anarşist mitingine olan, kitlesel ayırtsızlık bana hep vardı gibi geliyor.
Bugün taa Gebze’de miting var. Tanıdığım insanlar buradan oraya gidip gelecek. Bence, bunun da bir anlamı yok.
O mitinglere giden insanlar, hem AKP sayesinde para kazandılar son 15 yıldır, hem de zaten 1980’den sonra kezlerce dejenerasyona uğradı kişilikleri. 1969 ve öncesi doğumluları kastediyorum, yani 1978’lileri ve 1968’lileri.
Bu kadar yaşadılar ve çok az kitap okudular. Hiçbirşey öğrenmediler kuramdan veya yaşamdan. Politik bilinçsizlikleri, 14 yaşlarında bile geri durumda.
Ve bunlar, bu ülkenin en nitelikli binde veya on binde biri. Bunlarla sıçmaya gidilmez, çünkü onların b.klarını toparlarsın.
Bugün Taksim kapalı. Geçen yıl da öyleydi ama haberim yoktu. Bu kez haberim var. Karaköy sahiline gidip deniz seyredeceğim eğer yağmur yağmazsa.
Benim için bahar ve bayram bu kadar.
Ben beyin emekçisiyim ve onun kutlaması yok.
(1 Mayıs 2017)