Pazartesi, Ekim 15, 2018

Fatsa'yı Kürt devrimcisi, Cizre ve Sur'u ise Türk solcusu algılayamadı


Cehalet, insanı feci söyletiyor.
Yukarıdaki sözü, ‘Yeni Dünyanın Partizanları’ kitabını Almanca kaleme alan, Alman Tarihçi Nick Brauns ile Yayıncı Yazar Murat Çakır sarfetmiş.
“Nick Brauns: Kitabımızın kısa zamanda Türkçe’ye çevrilmesini ümit ediyoruz. Sol içerisinde de, kendi tarihleri veya Türkiye’nin farklı bölgelerindeki gelişmelerle ilgili bilgi eksiklikleri var. Örnek vermek gerekirse: 1979-80 yıllarında Karadeniz’deki Fatsa ilçesinde yurttaşlar mahalle meclislerine dayanan bir özyönetim kurdular. Fatsa, Türkiye’nin farklı yerlerindeki iç savaş benzeri ihtilaflar ve iktisadî kriz karşısında krizden ilerici bir çıkışın yolunu gösteriyordu. Ancak Fatsa, bu özelliği nedeniyle egemenlere büyük bir tehdit oluşturmaktaydı ki orduyla müdahale ettiler. Fatsa deneyiminin yok edilmesi 12 Eylül askeri darbesi için son provaydı. O dönemler Fatsa’da doğrudan demokrasi olarak gerçekleştirilenlerin bir çoğu, Cizre, Şırnak, Sur gibi kentlerde de gerçekleştirilen ancak askerî şiddetle bastırılan özyönetim deneylerine benzemektedir. Maalesef  Fatsa deneyimlerini bilen Kürt devrimci sayısı az. Diğer taraftan da bir çok yaşını almış solcu Türk Fatsa’yı iyi anımsarken, Kürt kentlerinde benzeri bir deneyin gerçekleştirildiğini görmediler, bölücü bir proje olarak algıladılar.”
Bu, olaya Fransız bir Alman’ın savları.
Biz ise, gayet Türk Türk ve içeriden olayı şöyle yaşadık:
Laz, Laz’dır. Bir bölümü doğuştan mafyadır ve sağı solu belli olmaz: Ünye-Fatsa ve faşist-komünist diye ikileme yapar. Sonra, kıyıdan açıklara Bulgaristan işi gemi yanaşır. Faşistler geminin sol tarafından, komünistler geminin sağ tarafından, aynı silahları sandallara yükler ve karaya taşırlar. Sonra da aynı silahlarla birbirlerini öldürürler. Yalnızca o bölgede 500 küsur kişi ölmüştür o sıralar.
Ancak, Alman’ın söylediği önemli bir şey var:
“… Fatsa deneyimlerini bilen Kürt devrimci sayısı az.”
Doğrudur.
Neden mi?
O zaman Dev-Yol / Dev-Sol, PKK’yi yanına bile sokmazdı da, onları solcu saymazdı da ondan. Sonra sonra PKK, gereken kişileri tasfiye etti ve Karadeniz’e de yerleşti.
Ancak Kürtler, Karadeniz’de olup biteni bilmiyor değillerdi, Lazlar da Kürtler’in neler yaptıklarını biliyorlardı: ‘Devrimcinin Filistin Günlüğü 1-2’ kitaplarında bu açıkça anlatılmış, hem de 100 küsur kişi tarafından.
+
Sur konusu ise şöyle:
“Fatsa’da doğrudan demokrasi olarak gerçekleştirilenlerin bir çoğu, Cizre, Şırnak, Sur gibi kentlerde de gerçekleştirilen, ancak askerî şiddetle bastırılan özyönetim deneylerine benzemektedir.”
Kürtler’de demokrasi hiç olmadı ki özyönetim gibi, demokrasiyi aşan bir meta-deokrasi uygulaması olabilsin.
Töre cinayeti, (zamanında Batman’daki) Dünya rekorulu gençkız intiharları, kız kaçırma, başlık parası, kan davası, şeyh, ağa, aşiret reisi olan proto-feodal yapıdan söz ediliyor burada.
Bunu cehalet değil, kasıt değil, taammüden dezenformasyon sayıyoruz ve notluyoruz.
Artı:
Cizre ve Sur’u değil solcular, bildiğimiz cüzdanı sağda beyaz yakalı küçük burjuva lümpenler bile destekledi Türkiye’de. Kürtler’i açıkça destekleyen en az 3 internet gazetesi var gayet Türk.
Toparlama ve çıkış:
Kürtler, 2018 Ekim momentinde 4 ülkede birden feci açmazdalar ve krizdeler. Her ülkeden ner tür işbirlikçiler ve havan dövüsünün hık deyicileri, onlara bir çıkış yolu göstermeye çabalıyorlar ama 5-10 ayrı yön birden gösteriliyor halihazırdaki durumda.
Bildiğimiz mental ve kültürel regresyon ve konfüzyon var Kürtler’de yani. Ayakçılarında da öyle.
Bu saçmalamalar o nedenledir.
Sonuç:
Laz Kürt’ü bilse, Kürt Laz’ı bilmese ne olur?
Artı 1 Türk. Artı 97 diğer halklar.
Ne oldu ki ne olabilsin?
1919-2019 arasındaki 100 yılda belki 100 kere mağlup olmuş, kendini zenginlere ve güçlülere satmış, lümpen halklar güruhu…
(15 Ekim 2018)

Kapitalizm Neyin Öncüsü?


Kim Stanley Robinson, ‘2312’de bu soruyu soruyor.Ancak, çevirmenin ‘öncü’yü hangi İngilizce sözcük için kullandığını bilmiyorum. Öncü; öncül, öncel, önceleyen gibi birçok zaman serisi anıştırmalı terimi, yakın anlamlı olarak çağrıştırır.
Dünya Sistemi’ciler, nedense bu soruyu doğrudan sormayı akıl edememişler. Oysa, en çok yakındıkları konu kapitalizmin yıkımları ve hiçbir sistemin 5 bin  boyunca baki kalmadığı belli. En uzun devlet bile, olsun olsun bin yıl sürmüş. Yani kapitalizm, hiçbirşey yapılmasa bile kendini bitirecek ki öyle olmakta zaten.
Dünya Sistemi’nin ne kadar zaman ardışık bir sistem olduğu tartışmalı. Çünkü bana göre, sürekli artık sayı aktarımlı ve bunların birikimlisi bir sistemin, illa ki zaman ardışıklı olması gerekmiyor: Fourier serileri ayrıdır, zaman seriler ayrıdır matematikte. Artı, modüler sistemler mantıken zaman ardışıklı sayılamaz gibi.
Bunları önkoyut veri dağılımı olarak saymış olalım ve asıl konuya geçelim:
Kapitalizm evet, ama hangisi?
İlk kapitalizm, 1750-2000 ve 1. Sanayileşme olarak tanımlı.
Bunun ardılı; 9 öncü altkültürlü ve 1945’te biten AB’yle başlayan 2. Sanayileşme olmakta. Dolayısıyla bu tanım kümesinde 2. Sanayileşme, kapitalizmin ardılı sayılabilir. 1980 ertesiki aşırı sanal ve finans kapital sistemleşme, bunun en acımasız yüzü oldu. Öyle ki reel sektör ekonomisi, finans kapital sayesinde çöktü.
Devamında:
2-10 yıllık gelir borçlanması demek olan, aşırı sanal-finans kapital birikimi ve reel sektör üretiminin tüketimden fazla olması, 2. Sanayileşme’yi (en azından 2020-2040 arasındaki ikinci veya üçüncü alt-aşamasını) ekonomik küçülmeli bir kapitalizm-ardılı varsayımına soktu.
İkinci kapitalizm, 1. Sanayileşme ve koloniyalizm birleşimi olan, 1500-2000 arasındaki süre.
Bunun antitezi de; G-20’deki G-8 dışındakiler, AB ve/ya ABD dışı ülkeler olabilirdi, 1980-2020 arasında olamadı, 2020-2050 arasında da olabilir gibi görünmüyor.
Üçüncü kapitalizm ise, 5 bin yıllık, tüm Dünya Sistemi’ni kapsıyor. Ancak yanılmalı olarak, tüm bu süre için sürekli bir kümülatif-kümülasyon öneriyor ama bu böyle değil. Kesin biriken tek şey altın madeni, geri kalan (gökdenler dahil) herşeyin ortalama ömrü 10 yıl.
Birinici ve üçüncü kapitalizmin antitezi, aynı zamanda Homo Posterus oluyor. Aynı zamanda Dünya Sistemi-değil oluyor.
Dünya Sistemi-değil; hem uzaycılık (Asgardia gibi uzay devletili), hem de 999 devlet-çik (yani tarihsel kaos) demek olabilir.
Bunlar; genel denklemler, makrolar, tümeller.
Özel denklemlerde, mikrolarda, tikellerde bambaşka kapitalizm-sonrası-ları tasarlanabilir: Çevrecilik öyle, feminizm öyle, den de de den den…
+
Çıkış:
Kendi hesabıma kapitalizmin, 5 bin veya 500 yerine, 250 yıllık tasarlanmasının daha doğru olacağı kanısındayım. Çünkü, kapitalizme atfedilen tüm nitelikler, aslında paranın icadından beridir, yani 2,5 milenyumdur var ama kapitalizmin parayı kullanışı çok çok özel.
Gerçek kapitalizm; para için para ve paranın iktidarı için paranın iktidarı, yani aracın amaç kılınmışlığı demek. Paranın daha önceki momentlerinde, bu süreçler başka panoramalar sergiledi, son 250 yılda başka ve özgün bir panorama sergiledi. Benim için kapitalizm, bu sonuncusu.
Bu açıdan bakınca kapitalizm, global yerleşmesi 13 bin yıl alabilmiş Neolitik Devrim gibi, insanlık tarihinin ikinci gerçek devrimini ve başkalaşımını yaratan bir moment olmakta.
Nasıl ki 21. Yüzyıl’da bile tarımsız toplumlar varsa, 10 bin yıl sonra da sanayisiz toplumlar hala var olacak.
Yani matematiksel model, bildiğimiz Verhulst çizelgesi sergiliyor. 5 bin, 500 ve 250 yıllık çatallanmalar da, bu çizelgenin birer parçası.
Sonuçta kapitalizm; hem Homo Posterus’un, hem hiçbiryere varmayan Homo Sapiens’in öncülü…
(14 Ekim 2018)

6 Sözcüklük Hikayeler, Ekşi Sözlük, 2. Yeni Graffiti, Ot-Kafa, İhlal Öyküleri


6 sözcüklük hikaye, patenti Hemingway’e ait sayılan ama ona ait en ünlü örneğin apartma olduğunun ortaya çıktığı, gerçekten 6 sözcükten oluşan öykü demek. İngilizce’deki sözcükler, ortalama 4-5 karakterden oluştuğu için, 6 sözcüklük bir hikaye, boşluklar ile, maksimum 35 karakter oluyor ki bu uzunluk, hem 19. Yüzyıl-Feneon tipi 3 satırlık öyküden (180 karakter), hem Sms / Twitter mesajından (eski durumuyla 140 karakter) epeyi daha kısa olmakta.
Twitter’da buna ilişkin, kendi sayfamda, hem İngilizce hem Türkçe, epeyi örnek kayıtlı bırakmış durumdayım.
Her nasıl olduysa, konuyla ilgili olarak Ekşi Sözlük’te olan sayfayı görmemişim. Konu bugün yan listeye çıkınca gördüm.
Bir şeyi daha gördüm:
Yukarıda listelediğim yazma tiplerinin, inanılmaz farklı yerlere, zamanlara, kültürlere ait olmalarına karşın, nitelikçe neredeyse tıpatıp aynı olduğunu.
Örnekler:
“ya sorun sizde değil de, bendeyse ?
sorun sende, bizde diye yalandan dedik.
gerçek hayatta olmaz altı kelimelik hikayeler.
altı kelimeye sığmayacak kadar çoktu dertlerimiz.”
(4 ayrı yazardan örnek.)
Bir şeyi daha gördüm:
Bunların öykü veya edebiyat olmadığını, çünkü olay içermediğini.
Tıpkı Ot-Kafa ve hatta 2. Yeni çizgisinin edebiyat olmaması gibi.
Şunlar edebiyat değildir:
“Renkler hızla kirlendi, birinciliği beyaza verdiler.
Devlet dersinden ölmüş çocuk burada yatıyor.”
Bu; belagat, retorik, aforizma da değildir. Süslü sözdür, Türkçe için, ‘uydur uydur söyle’dir. Permütasyon ve kombinasyondur. (Bunun Türk şiiri için toptan böyleliği, Türk Dili Yıllığı’nın 1999 veya 2000 nüshasındaki bir makalede mevcuttu.)
Bu, ihlal öyküsü de değildir, çünkü burada gerçekten zorlanan bir kural yoktur, sevilen kafesin içinde debelenme köleliği vardır. İhlal öyküleri de, zaten sözcük oyunudur, yaşanmışlık / biliyorluk / bilinçlilik değildir.
Peki, bugünün 16-43 yaş arası ezeli-ebedi ergenlerine bunun öykü olmadığını veya öykünün ne olduğunu nasıl anlatacağız?
El cevab:
Anlatamayacağız, çünkü dinlemeyecekler.
14.10.18 günü için yaklaşık 100 örnek yazılmış ve neredeyse tüm örnekler aynı.
İşte bu nedenle anlamayacaklar ve ondan önce de dinlemeyecekler: Hepsi tek noktada, hiçlikte toplanmışlar çünkü.
Kendi kurgusal-kurmaca-uyduruk kabuslarını tek seçenekli yaşam sanıyorlar çünkü.
Ot-Kafa da öyle, ‘Twitteratür’ de öyle, fanzin de öyle, graffiti de öyle ve öyleydi, 2. Yeni de öyleydi.
İçi boş sözler, içi boş yaşamlar.
Şeyselleşmenin sözünün artık edilemediği düzeyde ve nitelikte bir şeyselleşmişlik.
Hepsinin toptan devredışı bırakılması gerekli. 1’den sonrası, istatistik bile değil bunlarda.
(14 Ekim 2018)

şeytanın galibi belli olan yarışa girme nedeni


Bu da, bir Ekşi Sözlük başlığı. Keyif verici. Ancak, her zamanki gibi eksi zekalı ve eksi bilgili yazarlar saydırmışlar da saydırmışlar, boşa sallamışlar da sallamışlar.
Konuyu açıklığa kavuşturalım:
Bugünkü Şeytan üzerinden Hristiyan teolojisi, mitolojisi ve kültürolojisi, Orta Çağ’ın ve onun gerçeklerinin ürünüdür.
Bunlardan biri de, Şeytan’ın kuyruklu, çatal mızraklı ve kırmızı oluşudur. İncil’ler resimli olarak falan vahiy gelmedi. Resim de ancak, Orta Çağ döneminde, ilkokul çocuğu resim düzeyinden bildiğimiz klasik yağlıboy figüratif resim aşamasına gelebildi de, Şeytan çöp adam çizimli olmadı. (Bu arada, resmin ancak 4.500 yılda tam-ifadeli-sanat olabilme özelliği de ilginç bir konu ama bunu tartışmanın yeri bu metin değil.)
Şeytan’ın Tanrı’ya yenilmesi de, Orta Çağ literatüründe epeyi ihlal edilen bir durum: Çünkü; 400’ler Kavimler Göçü, 800’ler Vikingler istilası, 1200’ler Moğollar istilası, 1350 veba salgını, Avrupalılar’ı bu Dünya’yı Tanrı’nın değil Şeytan’ın yönettiği düşüncesine sürüklemişti.
Dolayısıyla, Şeytan’ın Tanrı’yı yenmesi veya ona yenilmesi, tümüyle kurgusal / kurmaca öyküler toplamı olmakta, Kutsal Kitap metni sayılanlardakiler dahil.
2015-2020 kültürel momentinde, yine Hristiyan Dünyası’nda, Neil Gaiman’ın roman dizi / çizgiroman ‘Amerikan Tanrıları’sı ve çizgiroman / dizi ‘Vaiz’ ile, bu konuya epeyi ironik, grotesk ve marjinal yorumlar geldi.
‘Amerikan Tanrıları’nda 1 nolu tanrı (çokktanrılı bir dine ait olan) Odin, onun Şeytan’ı ve rakibi de (viral sosyal) medya kültü.
‘Vaiz’de ise; Şeytan da, Tanrı da, bir cehennem kaçkını tarafından öldürülüyor. Şeytan ölünce, boşalan cehennem krallığı tahtına Hitler (evet, bildiğimiz Hitler) oturuyor (ki bu da ‘Taht Oyunları’na bilinçsizce acaip bir gönderme, çünkü Beyaz Yürüyenler veya ejderhalar, Şeytan’a karşı hiçbirşey yapamazlar, en azından aynı Hristiyan mitolojisine göre: Yani bizim Hitler, hepiciğini şeyttirir). Bu kargaşaya da, Şeytan-Tanrı melezi bir ruh neden oluyor.
En önemlisi ise şu:
İnsanlar, ne Şeytan’a, ne de Tanrı’ya biat etmiyorlar.
400-1500 AB’si ile 2000 ABD’si arasındaki fark da bu:
İnsan türü; Şeytan’dan beter, Tanrı’dan da beter.
Ve bu, tarihte ilk kez böylecene ve tam olarak söylendi.
Ve bu; tarihöncesinde de, tarih içinde de geçerli olan somut bir realite idi ama öyleliği, hep inkar edildi.
+
Dipnot 1:
Tanrı, büyük ilk harfle yazılıyorsa, Şeytan da öyle yazılır, çünkü ikisi de bir diğerinin antitezidir, yani kategorik eşdeğerlilik sözkonusudur.
Dipnot 2:
Bu metni, serbest bırakılan ABD’li rahip Bronson’a ithaf ediyorum.
(13 Ekim 2018)

Cumartesi, Ekim 13, 2018

Gelecekbilimcilerin Gelecek Tahminlerinin Tutması ve/ya Yanılması


Önnot: Bizim gelecekbilimimizde, en yüksek tahmin tutma oranı % 85’tir; somut sonuç % 86 olduğunda, kendi tahminlerimizden kuşku duyarız.
Bu sayıya, olağan insanların olağan başarılarının tüm yaşamda en yüksek % 70 olabilmesi gibi bir ‘uzun zamanlar ve geniş mekanlar ortalaması’ ile % 100 tavanın ortalaması olarak bakıyoruz ama böyle bir ortalama veya ara değer alma olabilir mi, onu henüz kesin bilemiyoruz.
‘Kitaplardan Asla Kurtulamayacaksınız’ derleme kitabında, söyleşici Umberto Eco, diğer söyleşici ve moderatör, ağız birliği ederek, geleceğin hiç kestirilemeyeceğini, yani bu oranın % 0 olduğunu önesürmüşler ve topluca yanılmışlar.
Diğer söyleşici, plastik malzemesini bilimkurgu yazarlarının hiç kestiremediğini ve bunun kendisini şaşırtığını yazar ve bunu geleceğin bilinememesi için örnek olarak gösterir. Yanılgı burada işte: Bilimkurgu romanlar ilk yazılmaya başladığında, diyelim 1830’larda, doğal plastik olan kauçuk zaten vardı. Yani, ortada tahmin edilecek bir nesne / malzeme yoktu. Bilimkurgu veya gelecekbilim, o yeranda olmayan şeyleri tahmin eder, daha doğrusu bunu kendine ‘aporia’ olarak, problem çözme derdi edinir.
Sonrasında, 2 uç örnek verelim:
Biz, Çin’in Tayvan’ı en geç 2005’te ihlal edeceğini tahmin ettik ve yanıldık. Bunu da notladık.
Ek bilgi ve düzeltme durumu 1: Çin, Tayvan’ı ilhak etmedi ama uzaya giden üçüncü ülke oldu ve bu, Tayvan’ın ilhakından daha önemliydi. Bizim Tayvan ilhakı ile imlediğimiz olay, Çin’in global güç olmasının simgesel göstergeleri olacağıydı.
Ek bilgi ve düzeltme durumu 2: Biz, İkiz Kuleler vurulduğu andan beridir, o kuleleri vurup indirme bilgisinin, yakıt depolarının tam adresi olarak, Çin tarafından sanayi casusluğu ile çalındığını, o bilginin N taraflı bir ‘joint-venture’ terör projesinde kullanıldığını önesürdük. Bu, komplo teorisi değil, o bilgilerin çalındığını ABD kendi açıkladı. Çin’in ülkesel nedeni ise, ABD’nin 1999’da Çin Belgrad büyükelçiliğini (hesapça kazayla) bombalaması idi. İkiz Kuleler’in birinci ve ikincisinin tersine içeriden vurulması projesinde ise, o sıralar dışarıda olan Çakal Carlos’un da yer aldığını bizzat kendisi anlatır, yani epeyi terör projesi ‘joint venture’dur.
Bu birinci örneklemde görüldüğü üzere gelecekbilim tahmini, neden-sonuç ve ardışık olay / olgu ağları tasarlayarak ve her olay düğüm noktasına belli olasılık aralıkları yükleyerek yapıldı. Sözün kısası yukarıdaki öykü, eldeki somut verilerle gerçekleşmesi en yüksek olasılıklı öykü ama bu demek değil ki muhakkak o geçerli. Diğer olasılıkların ve öykülerin katılımı da, ağların zaman serisi ağları olarak başka bir dağılım olmakta. Yeterince yüksek sayıda zar atışı yapılınca, dağılım olasılıklarının gerçekleşmesi gibi, eğer elde yeterli veri birikmişse, bu dağılım da belli olasılık dağılımları gösterecektir.
Geçelim ikinci örneklem kümeciklerine:
Yine birinci örneklemin üzerinden devamla, 11 Eylül 2001’den sonra, ABD’nin giderek güçten düşeceğini ve AB’nin dağılacağını öngördük. Bunları açımladık, yazdık, yayınladık, epeyi örneği internette mevcut.
Burada vurgulanması gereken şu:
Biz, o tahminleri ilk yaptığımızda, kendi tahminlerimize inanmakta güçlük çektik. Tahminler gerçekleştikten sonra bile, hala şaşkınlığımız devam ediyor. Çünkü, Dünya Sistemi’nin ve tarihin büyük sayılar kuramı tıkır tıkır işliyor.
Örneğin, en başından beridir Trump’un seçilme olasılığının, yarı yarıya yani % 50-50 olduğunu önesürdük. Bunda, eş-hanım Clinton’un beceriksizlikleri de rol oynuyordu (bir siyahtan hemen sonra, bir kadının başkan seçilmesi olasılığının çok düşük olması da). Ancak, ABD’li ulusalcı kompradorların, kapalı ekonomiden yana, bu denli açık tavır alacağını biz beklemiyorduk ama Dünya’da hiç kimse beklemiyormuş, onu gördük.
Ancak, çöküş devirlerinde kapalı ekonomilere eğilim ve asimptotlama olduğunu tarih bize hep söyledi.
Açıkçası biz, Dünya Sistemi’cilerin daha 1970’lerde, bugünkü aynı kadro ile, 1967 ertesi ekonomik krizinin (1980 ekonomik globalleşmesini öngörmeden ama onun da çıkış olmayacağını baştan varsayarak ve 2015 momentinde haklı çıkarak) bu türden bir ekonomik ıraksama / yaydırma çabasının da, asıl global ekonomik çöküşü engelleyemeyeceğini, yani global tarih çöküşünün neredeyse kaçınılmaz olduğunu öngörüp, 40-50 yıl bu öngörüyü asla ve kata doğrudan dilegetirmediğini ama bunun yerine, kapitalizmin bu çöküşünün sosyalizmi getirip getirmeyeceği gibi bir paradoksal söyleme saplanması açmazına girmek istemedik.
İşte burada, Dünya Sistemi’cilerden öte-mantık ve poliyalektik ile ayrılıyoruz:
Tez ve antitez ilişkilerini, poliyalektik söylem düzleminde ele alınca, tezin batırdığını antitezin kurtaramayacağını epeyi önceden söyleyebildik, yani sosyalizm, kapitalizmin panzehiri değil, güçlendirici ek zehiri oldu bir antitez kategori olarak. Çünkü, zaten o da ekonomik deterministti çünkü, yani kapitalizmden ölümcülce ayırsız idi.
Dünya Sistemi’ciler bu durumda, ne 1980’lerdeki neo-global neo-liberalizmini, ne 1990’lardaki reel sosyalizm tasfiyesini, ne de 2000’lerdeki kapitalizmin kendini tasfiyesini öngörebildilir. Oysa bizim söylem düzlemimizde, bunlar ancak birarada anlamlı olabilirdi. Çünkü poliyalektik, hegemonluğun kendini tüketişini de içeriyor.
Ancak, burada durunca:
21. Yüzyıl’ın su, gıda, enerji, nüfus-göç, çevre global-makro krizleri nedeniyle zaten durağan geçeceğini öngördük ama bu duralamanın taa 2250’lere kadar sürmesi kestirimimiz, bize hala zor ikna olunası geliyor. Ancak, üçüncül hegemon aday adayları Brezilya ve Hindistan’ın 2100’e dek gereken sıçramaları gerçekleştiremeyecekliği kestirimimiz de var. Biz yalnızca, ek sürpriz epsilon aday adayları bekliyoruz.
Yani, sonuçta;
Olay; % 70, 85, 100 olayı, yani nicelik değil. Mantıklılık olayı, yani bir nitelik.
Artı çıkış:
Biz, aynı zamanda Kim Stanley Robinson’un ‘Mars Üçlemesi’ ile Mars’ın, ‘2312’ ile tüm Güneş Sistemi’nin kolonileştirilmesi tahminlerinin, bilimkurgu değil, yalnızca gerçelşeme süresi daha uzun olacak gelecekbilim projeleri olacağı kanısındayız, tıpkı Jules Verne’inkiler gibi.
(13 Ekim 2018)

Eşcinsel Erkek Eşcinsel Erkekle Türkiye’de Evlenirse


Şöyle bir şey oluyormuş, onu da görmüş olduk:
Gülmekten kriz geçirdim.
En çok da şu yorumu beğendim:
“ ‘Beni çok sev’ şarkısı da, iyice kasap havası gibi oldu. Erkekle erkek ya da köpekbalığıyla dinozor evlensin, hepsinde çalmak zorunda sanırsam.”
Atilla Atalay’ın iguanayla veya kapıcı kulağıyla seks diye muazzam esprileri vardı, o geldi aklıma.
Evlilik yorumu da şu:
“Evlilik denen şey, ‘biz sikişiyoruz, vuhhuu’yu, ahmet amca’ya, hüseyin dayı’ya, fadime teyze’ye duyurup, toplum tarafından kabul görme olayıdır.”
O nedenle eşcinseller de, zıtcinseller denli salak, cahil, düz, vasıfsız-altı, insaniyetsiz, ‘dinle küçük insan’…
Bunu 20 yıl önce Batı’da gördük (zinalar, boşanmalar, çocuk kapmalar), şimdi de bizde görmeye başlamışız demek ki.
En salakça yorum, yine Ekşi Sözlük’ten gelmiş:
“yazarın biri de demiş ki eminim iyi insanlardır ama ya trend olursa da, çocuklarımız modaya uyarsa, fasa fiso...
arkadaşım çiçek deseni ya da ekose mi ki bu moda olsun?”
Aynen öyle.
İstiklal’de gördüğümüz özellikle 25 yaşaltı kadın eşcinsel çiftlerin % 90’ının, moda olsun diye, çift olduğu belli. Çünkü, aşkın da görüntüsü belli, seksin de. Onlarda ikisi de yok. Görünmek için ortalıkta dolanıyorlar yalnızca.
Artı, 10 yıl önce bu örneklem pratikte sıfırdı, şimdi 3 saatta 5 elele yürüyen genç kadın eşcinsel çift görür olduk ama yalnızca İstiklal’de.
Moda olan şey; imaj, teşhir, röntgenlenme / seyredilme / selfi arzusu, mor saç gibi acaiplik merakı yani.
1968’lilerirn aşırı muhafazakar çocuklarını gördük, 2018’lilerin çocuklarını da göreceğiz nasıl olsa.
(12 Ekim 2018)

rahip brunson sözlükte yazar olsa alacağı nick


Ekşi Sözlük başlığı.
Listelere bakındım, göremedim, anında çakıyorum:
hindisini seven kovboy.
+
Şimdi Sözlük’tekilere bakalım ve itirazlarımızı yazalım:
+
how i fuck your country.
Olmaz, başa dert açar.
+
As düşmeden vurulan papaz.
Fena değil, daha iyisi:
kendini as sanan papaz.
+
üç korner bir papaz.
Bu da iyi, daha iyisi:
3 korner 1 şikeden penaltıdan gol.
+
beklenen esprinin bir türlü gelmemesi.
En doğrusu bu: 70 taneden sonra.
(13 Eylül 2018)

Cuma, Ekim 12, 2018

Romanda İhlalcilik mi, Marjinalcilik mi?


Necmiye Alpay, Batı’dan alıntılayarak, ihlal romanını şöyle tanımlamış:
“Sözkonusu romanların, her birinin en az bir uzlaşımı ihlal etmesinin ötesinde, az ya da çok ortaklık gösterdikleri özellikler şunlar: Alt / orta toplumsal katmanlara mensup, bazen ergen yaşta bir genç erkek “ben” anlatıcı, cinsiyetçi erkek argosu, zengin ve hareketli cümlelere taşıtılan yüksek ayrıntı düzeyi, romanın yazarını akla getiren düşünsel birikim işaretleri, ince mizah, ince beğeni, bazılarında fantezi, içkinin, ucuz uyuşturucuların, sözel ve fiziksel şiddetin kol gezişi, aile bireylerinin yakıcı rolü, adaletsizliğin yıkıcılığı ve satır aralarında belirip kaybolan etik problem.”
Not: Alıntı paragrafın yazım biçimini değiştirdim. Kalınlaştırmaları da ben yaptım.
Öncelikle şunu belirtelim:
Diyelim 20 yıl önce, adını vermeyeceğim büyük bir yayınevi, ilk roman yarışması açtığında, koyduğu kurallar şunlardı: İçinde şiddet, uyuşturucu ve alkol olacak.
Yani:
Bu romanlar ısmarlama-piyasa işi, o nedenle de ‘pulp’.
‘Pulp’a çakma de, sahte de, bozuk de…
Reel marjinallikten söz eden romanlar, taa 1930’lardan beridir var, özellikle Reşat Enis’in romanlarında ve roman kıvamındaki Adnan Veli röportajlarında.
Bugün moda olmuş romanların döneminde ise, erken ölmüş, bir film bile çevirmiş, gerçek hırsız ve sabıkalı olan yazar Mehmet Kartal vardı: Onun yazdıkları gayet reel marjinal idi.
Onun yanında Metin Kaçan çakmaydı.
Emrah Serbes ise çakma bile olamadı, gibi yaptı yalnızca: Hayal aleminde yaşarken, hapis aleminde ölecek, Kaçan da öyle oldu, Kartal dışarıda öldü, ne olduğunu yazmadığı ama ölümcül olduğunu bildiği bir hastalık yüzünden.
Gelelim reel marjinalliğin sosyolojisine:
Reel marjinaller; tüm politik, dini, ideolojik yönetim sistemlerinde görülür.
Reel marjinaller, bir de büyükkentlerde görülür, 5 milyondan çok nüfuslu büyükkentlerde: Oran da, toplam sayı da, nüfus 10 milyonu geçtikten sonra aşırı artar:
Bugün 15-20 milyon nüfuslu sayılan ama nüfusu kesin bilinmeyen İstanbul’da 1 milyon keş, 1 milyon alkolik, 100 bin sahipsiz / evsiz insan, 2 milyon depresyonlu, 1-3 milyon göçmen, her an en az 1 milyon turist, den den de den den var (bunlar Emniyet verileri). Bildiğimiz beton cangılı yani.
Ancak asıl durum şu:
Birden sonrası istatistik veya 10 sayfalık sosyoloji makalesi, bu konuda 900 sayfalık romandan daha bilgi, düşünce, gerçek içeriyor. His olsa da olur, olmasa da olur zaten.
Alpay’ın bahsettiği ihlal nitelikleri tikeller, benim saydıklarım ise tümeller.
Dönelim Alpay’ın terimlerine:
‘Aile bireylerinin yakıcı rolü’, ne anlama geliyor anlayamadım.
‘Yüksek ayrıntı düzeyi’ sayılan şey, bilmediği konularda atıp tutma, çünkü o konuyu gözleyip bilenler ve/ya yaşamışlar, ayrıntıların öyle olmadığını bilirler. Yani yeni yazarlar, yaşadıklarını değil, kulaktan dolma yazmışlar. İhlalci sayılan yazarların birincil özelliklerinden biri bu.
‘Romanın yazarını akla getiren düşünsel birikim işaretleri’ deyimi, tam anlamıyla Alpay’ın gafı olmuş. Bu ülkenin roman yazarları, Kemal Tahir gibi, ‘Devlet Ana’da olduğu gibi, Bizans şövalyesini Çorum ağzı ile konuşturur ve bu, düşünsel birikim sayılır, artı alkışlanır.
Artı bu ülkede, bildiğimiz tasaavvuf kitabını satır satır değil, 50 sayfa birden (intihalleyen / ) alıntılayan roman yazarları var.
Ne kaa köfte, o kaa ekmek yani:
Dördüncü Dünyalı yazarların ihlalciliği de, marjinalciliği de, ancak bu kadar olabiliyor işte.
Bu ayrımları ıskaladığı için, Alpay’ı ikinci sarı kartla oyun dışına alıyoruz o zaman…
Metnin ve gecenin darbı meseli:
Bilmediğin veya anlamadığın konuyu yazmayacaksın.
(11 Ekim 2018)

Yılın Ters Lale Ödülü TİP’e


Bunları kim üretip ortalığa salıyor, bunlar ne çekiyor da bu kafalara giriyorlar?
İrfan Aktan şöyle demiş:
“24 Haziran seçimlerinde de HDP, daha önce TİP’i yeniden kurmak için kolları sıvayan Erkan Baş ve Barış Atay’ı, dolayısıyla TİP’i, 53 yıl sonra TBMM’ye taşıdı. Bu, 1970’te TİP’ten gelen karanfile, HDP’den giden iki guldexwîn (Ters Lale) anlamı taşıyordu. Buradan bakıldığında, gerilimlere, ayrışmalara, ihtilaflara rağmen, Türkiyeli sosyalistlerle Kürtler arasındaki tarihsel ilişkinin devamlılığı muazzam.”
Sözünü ettiği, devamlılık arzeden tarihsel ilişki şu:
1970’te TİP, Kürtler’i ilgilendiren bir karar alır:
“Türkiye İşçi Partisi, Kürt sorununun açık tartışma platformuna önce ‘Doğu Meselesi’ olarak girmesini sağladı. Ardından gelen Doğu Mitingleri, sorunun, tartışma boyutundan çıkarak maddi bir gerçeklik olarak görülmesinde önemli bir rol oynadı. Hiç kuşkusuz en önemli adım, 1970 yılının 29-31 Ekim tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen Türkiye İşçi Partisi’nin 4. Büyük Kongresi’nde alınan kararlar ile atıldı.”
Devlet de, eşek değil ya, TİP’i kapatır:
“Türkiye İşçi Partisi (TİP): Faaliyetlerinin Anayasa’nın 57. maddesinde bulunan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği” temel ilkesine ve Siyasi Partiler Kanunu’nun 81. maddesindeki “azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler, azınlık yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler” maddesine aykırı görüş ve tutumları gerekçesiyle, 20 Temmuz 1971 yılında kapatıldı.”
Hesapça enternasyonalist bir parti, (3 bin yılda bir ulus bile olamamış) bir etnisite için karar alıp, kendini kapattırıyor ve bunlar 45-50 yıl sonra bile bununla övünüyorlar.
Çetin Altan buna, ‘bilek kalınlığında, 3 bukleli etmek’ diyor. Biz ekleme veya yorum yapmıyoruz.
Olayın devamı ise şöyle:
Daha 1968’de Apo var. Daha 1968’de Türk solunun Bekaa Vadisi gerilla eğitimleri var. Kürtler’in 50 yıldır süren Suriye bağlantıları var. 1983’te başlayan düşük yoğunluklu savaş var. Dışarıda Dev-Sol’un, içeride Rızgari’lerin silahlı tasfiyesi var. 100 bin ölü var ki bunun 15 bin sivil Kürt’ünü PKK öldürmüş. Sırtını değil, kıçını emperyalistlere dayamış 4 ülkenin Kürtler’i var. Oto-asimilasyon ve millliyetçi-şeriatçı muhafazakar Kürtler var ki bu tanımlar Kürtperver köşe yazarlarına ait. 1999’de aynı emperyalistlerin Apo’yu olmuş armut gibi, TC’nin kucağına bırakmışlığı var.
Yani:
Türk solu ile Kürtler arasında hiçbir pozitif ilişki olamadı ve bunun tüm faturası Kürtler’e çıkar, bir de Türk solu içindeki Kürt işbirlikçisi olanlara. Kürtler, Türk solunu istedikleri gibi manipüle edebilecekleri bir ayakçı gibi gördüler ve kullandılar hep.
Bunlar da kalkmış, karanfil, ters lale falan diyorlar.
Biz ters lale deyince, Limon’un yılın lalesi ödülünü anlıyoruz, çünkü o kastedilen lale, bedenin ters tarafında. Bunlarınki de tam o olmuş: Ters lalenin ters lalesi.
Ödülümüz 2018-TİP’e, olmadı 1975-Tipitip’e…
(11 Ekim 2018)

Çarşamba, Ekim 10, 2018

‘Meta-Game’ Nedir?


Önnot: Meta-game, öte-oyun ve oyun-öte demektir. Batı dillerinden dilimize giren önek kavramı, bunun bakışımlısı olan soneklisi ile biraraya gelince, farklı 2 anlam ortaya çıkabiliyor. Öte-oyun, bu metinde irdeleyeceğimiz bir kavram. Oyun-öte ise, daha geniş anlamıyla, öte-oyunu da kapsayan biçimde, oyunu öteleyen vektörler alanı / dizisi toplamıdır, denebilir.
Bir bilgisayar oyunu dergisinden tanım alıntısı:
“Başkalarının nasıl oynadığı hakkında kafa yormak, kendi oyun tarzınızı bu doğrultuda değiştirmek, ‘metagame’in özünü oluşturur. Metagame, oyun hakkında oynanan oyundur. Oyunun dışında, oyuna ilişkin verdiğiniz kararlardır. Oyun tasarımcılarının planlarının ötesinde, oyuncuların kendi başlarına akıl yürütme ve deneme-yanılma yöntemleriyle keşfettikleri taktikler ve belirledikleri sözde kuralların bir bütünüdür.”
(Sanırım, Level dergisi.)
Yorumlar:
Sıfır: Bilgisayar oyunu yazarları, bu dergidekiler de dahil olmak üzere, ne oyun kuramını biliyorlar, ne Huizinga’yı biliyorlar, ne bilgisayar oyunu tarihini biliyorlar, ne de İngilizce bilip de, bu konunun global tartışmalarını izleyebiliyorlar.
Bir: Oyun kuramına göre, herhangi bir oyunda, başkalarının nasıl oynadığına kafa yorarak karar vermek, öznel tercih / taktik / strateji olarak tanımlanır. İki: Meta-game, gerçekten oyun hakkında oynanan oyundur ama bu, başkalarının nasıl oynadığına kafa yormak değildir. Herkesin toplamda nasıl oynayabileceğini haritalayabiliyorsan, bu doğrultuda işlevsel ve tanımlı olabilirsin ancak.
İki: Oyun hakkında oynanan oyun, en geniş anlamıyla Huizinga tanımıdır ama ne yazık ki onun ömrü bu konuyu geliştirmeye yetemedi.
Üç: Oyuncuların tasarımcıların dışında bir şeyler tasarlamaları, ancak ve ancak deneme sürümü aşamasında mümkündür. Tüm açık kodlara karşın, oyunun kurallarına oyuncular tarafından müdahale, bir aşamada oyunu silip atabilir. Çünkü, 50 yıllık tarihiyle bilgisayar oyunu konsepti, bu kavramı hiç kaale almadı ne yazık ki.
Dört: İzleyebildiğim kadarıyla, global nüfus gözönüne alınarak, tüm Dünya bilgisayar oyuncularının davranış haritalarının çıkarılabildiği bir durum bilmiyorum.
Beş ve artı yeniden Sıfır: Bugüne kadar hiçbir bilgisayar oyununun veya yazılımının kullanıcıya göre tasarlandığını, artı bunun uygulanabilir ve sürdürülebilir olduğunu görmedim hiç. Blgisayar donanımları çok geliştirildi belki ama bilgisayar yazılımları, hala 70 yıl önceki zihniyette dondu kaldı. Çokdisiplinlilik ve disiplinlerarasılık, bu alana uygulanamadı bir türlü. Yazım yazılımları hala bildiğimiz sözlüğe ve günlük kullanıma uyamıyor, oyunlar hala ‘dikşın dikşın’ düzeyinde. Oysa nasıl ki grafik-romanlar yetişkinler içinse, kahramanlarının psikolojik derinliği, yetişkinler için olabilen bir oyun  yaratılamadı hala: Bari çizgiromanlardan birebir alıntılasalar ya, onu da yapmıyorlar, illa ki işin içine 200 kelle sokacaklar, oysa ‘Akira’, tek kişilik bir manga-anime-yaratısı ve onun için bir bütünlük taşıyor.
+
Artı asıl açılımlar:
Sıfır: Bizce meta-game, aslında kendi üzerine düşünebilen bir oyundur. Bu konu, bizi şimdilik aşıyor, o nedenle bunu es geçtik.
Bir: Bırakın bilgisayar oyunlarını, yetişkinler için yapılan problem çözme oyunları bile meta-game düzeyinde olamıyor. Örneğin, ‘Hollanda Sel Kontrolü 2015’, eğer kimlerin önce kurtarılacağı değil, kimlerin ilkin ölüme terkedileceği bir meta-game olarak da (ilkine koşut olarak yani) tasarlansaydı, o sel olduğunda çok şey değişirdi, değişecek de zaten.
İki: Meta-game’e ilişkin ironik bir örnek, bugünün Dünya’sını son 5 yıldır alt-üst eden kur savaşları henüz reel olarak başlamadan önce, CIA’in / Pentagon’un bu konuda istediği / yaptırdığı  beyin fırtınasında yarışan Rickaard, kendisinin bulunduğu takımlardan başka bir takımın oyuncularından birini, kendi düşüncelerinin birinin çaprazı gibi davranmaya ikna eder ve sonuç acaip bir sürpriz olur: Çünkü, general-oyuncular, kendilerini oyuna, ölen-reel-oyuncu değil, öldüren-hakim-kurmaca karakter olarak dahil etmişlerdir. Bunun böyle olamadığını da, 2007’den beridir 7 milyar görüyor.
Üç: O nedenle meta-game, burada duyduğumki anlamla ilk kez karşılaştığım biçiminde ele alınırsa, üzerinde daha çok metin yazılacak bir konu.
Nokta. Es.
(9 Ekim 2018)

Kavimler Göçü’nde Oto-Asimilasyon ve Hetero-Asimilasyon


Oto-asimilasyon ve hetero-asimilasyon toplamı, kültürel ozmosisin tek yönlü vektörleri toplamını imler.
Kürtler’in Türk’sel ve/ya post-N-modern kültürde kendilerini oto-asimilasyona tabi tuttuğunu, 2018’de Kürt yazar Selim Temo yazdı.
Türkleşen Çingene’yi 2000 gibi gördüm. Çingeneleşen Türkmen’i 1990 gibi gördüm. (ki beni bu konuları yazmaya, bu 2 gözlemim sürükledi.)
Kürtler’in tüm kitlesel asimilasyonları, 1993 ertesinde, büyükkentlere göçlerinin ardından silsileler olarak gözlendi.
Savaşmayı ve göçerliği terkettiler: Şimdilik en belirgin görünen ayrım-ölçüt bu.
Barbarlar Roma’yı işgal ettiklerinde, onların 500 yıl yazıya geçirmedikleri Roma Hukuku’nu yazıya geçirdiler ve bu bir oto-asimilasyon idi. Yazı olmadan, uygarlaşmış barbar veya kentlilik olamazdı.
Roma, büyük olasılık azalan nüfus nedeniyle, 400 gibi toprakları içine, toprakları dışından barbarların göçüne izin verdiklerinde, 100 yıl sürecek olan Kavimler Göçü’nün kendileri bizzat ve kendileri aleyhine başlatmış oldular.
2000’lerde bu, AB ve ABD için ayrı ayrı ama aşağı yukmarı aynen geçerli.
Almancılar’ın ilk kuşağı, 50 yıl Almanya’da yaşayıp, Almanca öğrenmeyip, değişik bir anti-asimilasyon davranışı geliştirdiler ve sergilediler. Sonraki ikinci ve üçüncü kuşaklar pek öyle yapmadılar.
1990 sonrası doğumlu asıl Almanya vatandaşları, türk tavuk dönerini alman yemeği sanıyorlar ve bu, bilinçsizce de olsa, bir oto-asimilasyon olmakta.
Azınlıklara yönelik her tür slaktivizm de öyle: Küçük burjuva kadınların, devrimci genç erkeklerle kırıştırması gibi bir şey bu.
Romalılar da, G-7’liler de, asgari ücretin yarısına veya üçte birine çalışacak bu yeni köle-göçmenlere izin vererek, kara geçtiklerini sanıyorlar ama tarih bunun tersinin geçerliliğini kanıtladı.
Buradaki parametre; hangi nicel (1, … , N kişilik gruplar) ve hangi nitel (kültürel altkümeler, göç edilen kent, vd) ölçütlerin oto- veya hetero-asimilasyonu yarattığı, ancak nokta nokta harutalamayla ortaya çıkarılacak bir durum.
Sonul olarak ise bu, Dünya Sistemi epistemolojisine, novum bilgiler üretecek.
Bu konuyla ilgilenmemezin temel nedeni de bu.
(8 Ekim 2018)

Salı, Ekim 09, 2018

James Bond Filmleri ve Yapımcı Broccoli Ailesi: Estetiko-Politik İrdelemeler

James Bond, bir İngiliz yazarın yarattığı, yine İngiliz bir karakter:
Beyaz, erkek, maço.
Bu tiplemeyi film yapma hakları 50 yıldır aynı ailenin elinde. Çizginin şu anki mirasçısı hanım Broccoli şöyle demiş:
“Guardian’a verdiği mülakatta 17 yaşından beri Bond filmlerinin setlerinde, babasının yanında bulunduğunu ifade eden Broccoli, o günlerde de ‘hoşuna gitmeyen’ şeyleri babasına ve ağabeyi Michael Broccoli’ye söylemeye başladığını ekliyor. Bu ‘hoşa gitmeyen’ etmenlerin dillendirilmesi ise, kadınlar için çok daha güvenli ve rahat bir set ortamı yaratmış.
2002 yılında yayınlanan Die Another Day (Başka Bir Gün Öl) filminin oyuncularından Rosamund Pike, daha o günlerde Broccoli’nin #MeToo hareketinin önünde olduğunu dillendiriyor: ‘’Setteyken bir gram bile rahatsızlık hissetmiyordum.””
http://t24.com.tr/haber/bond-asla-kadin-olmayacak-emperyalizm-ve-siddetin-simgesi-bir-karakterin-cinsiyeti-anlam-tasimiyor,718289
Bu bir çizgi. 2017-2018’de deşifre olan yapımcı ve oyuncu tecavüz Coşkun’lar silsilesi de bir çizgi.
Son dönem çizgisinde bu tür yapımcı, filmin aslında herşeyini belirliyor. Broccoli ailesi, bunun 50 yıllık bir öncüsü ve temsilcisi durumunda.
Yani bu durumda, iktidar kadında.
Bond kadın değil, olmayacak da. Ancak; onun üstü olan M, epeyi süredir kadın.
Bu nokta önemli:
Pek dikkati çekmedi ama bu (CIA temsili adı olarak) Şirket başkanı kadın kavramı, bu tür romanlarda taa 1970’lerde vardı.
Tuhaf bir biçimde, üst düzey kadın temsilci olarak kadın başbakan, (ondan da önce) ilk kez 1960’ta Sri Lanka’da oldu.
Sonra, Thatcher geldi:
Bond’dan daha Bond, Falkland fatihi.
Yani, M’nin veya yapımcının kadın olması, Bond’un kadın olmasından daha önemli.
Konunun ikinci yönüne geçelim:
ABD’deki tercih, kadın başkandansa, Afro-Amerikan / siyah başkan yönünde kullanıldı.
İngiltere’de ise, 1952’den beridir aynı kraliçe var.
+
Devam:
Broccoli şunları da demiş:
“Aynı şekilde etnisitesi farklı bir Bond konusu da [beni] pek fazla ilgilendirmiyor, zira 2 hususu da biraz kozmetik buluyorum. Zaten doğası itibarıyla emperyalizmin, şiddetin, genel anlamda ataerkil toplumun simgesi olan bir karakter, kadın olmuş veya siyah olmuş, temelde bir anlam taşımıyor.”
Ona, ‘imaj’da deniyor.
Burada, aksamış:
Thatcher ve Meir varken, yani 2 savaşçı-yönetici kadın varken, şiddet ve emperyalizm konusunu, ataerkil toplumun simgesi saymak da, feci kozmetik ve imaj. Kadınlar, bu konu için daha az fırsat bulabiliyor yalnızca, onun yerine evde psikolojik şiddet üretip uygulamayı yeğliyorlar milyar kişilik bir yığın olarak.
+
Devam:
“İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyadaki yerini kaybetmiş, Süveyş Krizi sonrası psikolojik anlamda iyice çökmüş Britannia’nın iktidar fantezisidir James Bond. Yani bizim modern dünyamızda yeri yok. Ama onu hala ırkçı, cinsiyetçi, eski moda, geri kafalı beyaz, erkek bir İngiliz ajanı tutmak, karakteri ve filmlerini diğer casus aksiyonlarından da (Görevimiz Tehlike veya Bourne filmleri gibi) ayırır.”
İlk cümle 1945 için geçerlidir. Blair’in yargılanmayı gerektiren bir sahtekarlıkla oğul Bush’un kuçuluğunu seçmesi veya Brexit ertesi Britanya, başka konulara girer. Herkesin iktidar arayışı kendisine göredir, deyip bunu geçelim.
Bizi ilgilendiren asıl şu saptama:
“… onu hala ırkçı, cinsiyetçi, eski moda, geri kafalı beyaz, erkek bir İngiliz ajanı tutmak…”
Da bu Yojimbo, bu Ronin, bu Doğu’nun düşmanına saygı duyan klasik savaşçı ruhu. Ona ‘eski kafalı’ değil, ‘kafalı’ denir. Bond’un aslına rücusu yeni farkediliyor yani.
Verilen diğer Yanki örnek ise, farkına varılmaksızın kastı aşan kusur olmuş:
Her ikisinde de, yönetim ajanlarına ihanet eder. Bond’da ise bu, yoğun kuşku biçimindedir.
Bu türden merkezin ajanlarına ihaneti, yine daha 1970’lerde yaşanan reel ve mahkemelere taşınmış örneklerle doludur.
+
Toparlama ve çıkış:
Nedense, kimsenin aklına Fleming-Le Carre / Bond-Smiley karşılaştırması yahmak gelmiyor.
Bizce asıl irdelemler o alanda, çünkü MI5 / MI6, tıpkı Smiley dizisinde olduğu gibi, 4 kare ası hain çıkan birer kurumdur ve en önemlisi 5. as hiç yakalanamadı, çünkü diğerleri o yakalanmasın diye, hep kendilerini feda ettiler.
Daha da ironik örnek şu:
İlk deşifre olan ve kaçan Philby, zamanında kendisi deşifre olmamak için, Rosenbergler’i deşifre eder (ki onlar da elektrikli sandalyede infaz edilmişlerdir). Kendisinin deşifreliğini ise olağan sayar.
Ek:
1990 sonrasında Batı’nın ve kapitalizmin yeni düşmanı olarak eski reel sosyalizmin yerini al(dırıl)an İslam’ın ruhunu ise, her 2 karakter de bir türlü yakalayamaz.
Sonuç olarak görüldüğü üzere, ağaca bakarken ormanı, ormana bakarken ağacı gözardı etmezseniz, casusluk romanları ve filmleri, popüler kültür ürünleri içinde, özel yer tutarak, çok özgün estetiko-politik okumalara maruz bırakılabilir.
(8 Ekim 2018)

Kolomb-Öncesi Amerikalar’ın Dünya Sistemi’leşmemesi


Amerikalar, Afro-Avrasya’nın doğu-batı eksenililiğinin tersine, kuzeyden güneye yarıkürelik karasal bir sistem.
Amerikalar, ancak günümüzden 15 bin yıl önce insanlılaştırıldı.
MÖ 1300 – MS 1500 arasındaki dönemde, oralarda tekerlek icat edilemedi ama (tarihteki yalnızca (2?) 3 kereden 1’i olarak) 0 sayısı ve yazı icat edilebildi. (Bunun ayrı bir konu olarak irdelenmesi gerekli, çünkü bilim-sanat-düşün ile iktisat-askeriye-siyaset ikili üçlüleri arasında ilinti kuran tek parametre şimdilik bu.)
MS 1500 gibi Kolomb ve diğerleri geldiğinde Amerikalar, pek pek Afro-Avrasya’nın MÖ 2000’deki momentindeydi.
Yani kaba bir hesaplamayla, insan türünün tarihöncesinin eksik 35 bin yılı, oraya 3,5 bin yıl kaybettirmişti: 1/10 gibi bir oran sözkonusu.
En önemli fark, madenciliksizlik ve böylelikle de madeni silah teknolojisizlik oldu. Bu da, onları ispanyollar karşısında hezimete taşıdı.
Amerikalar’ın önemli bir eksiği de kitlesel tarımsallaşamamışlık idi:
Fasulye, patates ve mısır gibi, dayanıklı ve saklanabilir tarımsal ürünlerin kitlesel üretimine asla geçemediler. Bu da, kümülatif ekonomik birikimsizlik demek oldu.
Coğrafya yapısı, İpek Yolu’suzluk ve (dalga dalga) istilasızlık da demek oldu. Aynı zamanda, salgın hastalıksızlık ki bu Avrupalılar gelince, salgın hastalıklar nedeniyle, kitlesel ölümler demek oldu.
Aynı zamanda, büyükkentsizlik ve ve avcı-toplayıcı kültürel mod ağırlığı da sözkonusuydu. 1 milyonluk büyükkentler, Kolomb öncesinde Amerikalar’da hiç kurulamadı.
Artı: 50 bin yıl önceki Orta-Doğu Afrika kökenliler’in tüm Dünya’ya yayılıp, 15 bin yıl önce Amerikalar’a geçen Asyalılar’ın kutupsallığı örneğinden hareketle, tropiklikten kutupsallığa geçişin 35 bin yıl, kutupsallıktan gerisin geri tropikliğe ‘Yanömamö’lüğe) dönüşün pek pek 2 bin yıl almışlığı örneği elimizde oluşuyor ve bu örnek, şimdiye dek kültürel antropoloji açısından incelenmemiş gibi duruyor.
Çıkışlar:
Buradan tersine bakılınca, eğer insan türü Afrika yerine, Amerikalar’da evrilmiş olsaydı (ki bu mümkündü), insanlık tarihinin bambaşka olacağı sonucuna varıyoruz.
Elimizde ise, hemen hiç irdelenmemiş, 10’a yakın açık uçlu parametre kalmış oluyor.
(8 Ekim 2018)

Pazar, Ekim 07, 2018

Okyanusya’nın Dünya-Sistemi’leşmemesi


Afro-Avrasya’dan oluşan asıl Dünya Sistemi, bir kara-kıta sistemi, deniz sistemi değil.
Okyanusya ise, tüm Yeryüzü’nde tek olarak bir deniz-ada sistemi.
Böylelikle Okyanusya, hem tanım olarak, hem de fiilen Dünya Sistemi’nin dışında kalmış gibi. Genel olarak öyle ama bir istisnada değil:
Okyanusya’ya en geniş coğrafi anlamda bakınca tam merkezde kalan Tayvan’dan başlayan, Madagaskar’a ve Hawai’ye giden, 20 bin kilometreden uzun bir emperyalizm hikayesi / tarihçesi.
Yalnızca deniz üzerinden gidiyor bu yolculuk.
Karşılaştır-karşıtlaştır: Vikingler’in karadan-denizden (aynı zamanda nehirden) ve batıdan doğuya yayılım örneği var, Orta Asyalılar’ın yalnızca karadan ve doğudan batıya yayılım örneği var. Bu ise, yalnızca denizden ve hem doğudan batıya, hem de batıdan doğuya bir örnek. Buradaki farklı parametre de bu ve Okyanusya’nın Dünya-Sistemi’leşememesinin temel nedeni gibi duruyor.
Ek: Okyanusya, kuzeyden güneye olan eksende, genelde tropik ve sub-tropik bölgelerde kalarak, bu eksende önemsiz bir yolculuk sağlamış oluyor.
(8 Ekim 2018)

Cuma, Ekim 05, 2018

Avrupa’nın Avrupalılaşması: MÖ 13000 – MS 2000


15 bin yıl eder. Bu 15 bin yıl, bu süre öncesinde insansız olan Amerikalar’ın insanlılaştırılması süreciyle eşit bir süre kapsar.
MÖ 13000 gibi, Lübnan civarında ön-tarım sayılan şey başlamıştı. İsviçre’den kuzeydeki Avrupa’nın tarıma geçmesi ise, MÖ 2000’i buldu. Yani, 11 milenyum boyunca Avrupa, avcı-toplayıcı kültürel modda yaşadı.
Avrupa’nın Dünya Sistemi’ne ilk girişi / sokuluşu, MÖ 200 – MS 500 arasındaki Roma İmparatorluğu ile oldu.
Not: Ondan öncesindeki Antik Yunan, MÖ 800-300 arasında, hiçten ve hatta çukurdan (Pers istilası) proto-Dünya imparatorluğu aşamasına evrildi ama global ticaret o dönem zayıf olduğu için, bir Dünya Sistemi kurulamadı. Bu açıdan, Roma-Çin İpek Yolu bağı, ilk Dünya Sistemi denemesidir, ortalama MS 1 momentli olarak: MÖ 500 momenti, soru imli kalır.
MS 400-500 arasında Avrupa, Roma dağıldığı için, orta uzunlukta bir kaos dönemi (Kavimler Göçü) yaşadı ve ardından 500-1500 arasında açıkseçik bir Orta Çağ’a girdi. Bunda; 800 Viking ve 1200 Moğol istilası, 1350 veba salgını etkili oldu.
Bu süreçte, 800 Fransa Şarlman İmparatorluğu, ilk ve premature rönesans ve artı ilk (kıtasal / coğrafi) tam-Avrupa denemesi sayılarak bir ilk oluşturur. O dahil, 4 rönesans ve 4 engisiyon vardır. Hepsi de, değişik yerlerde ve zamanlarda oluştuğu için, bir tür faz birleşimi ve çözülümü girişim saçakları gibi, geniş alanlı ve zamanlı bir birikimli tarih yaşandığı düşünülebilir.
Yani bütün olarak Avrupa, MÖ 2000 – MS 800 arasında da dingildek bir dönem yaşadı.
4 renösans ve 4 engizisyon ertesindeki 1500 kolonileşme çıkışı ile, Avrupa tarih ve hegemonya sahnesine ancak girdi. 1600-1650 Aydınlanma Çağı ile de ancak o zaman, golbal geçerlilikte bilim-sanat-düşün-kültür değerleri üretebildi.
Yani Avrupa, MÖ 13000 – MS 1500 arasındaki 14.500 yıllık süre boyunca barbar idi.
Yarıresmi-moment olarak 1945’te Dünya hegemonyasını ve kültürel değer üreticilik öncülüğünü terketti ve resmi moment olarak da 1995-2000 gibi de, Yeni Orta Çağ’a girdi.
Yani, bugün hala uygarlık denildiğinde, üzerinde uzlaşılan Avrupa kriterleri, 15 bin yılda pek pek 450 yıl geçerli kılınabildi, o de net süre olarak değil: 1/30 bile edemiyor: Bu da, barbarlığın uyğarlığa karşıki hala açık ara üstünlüğü demek, tüm tarih için de böyle.
Yani Avrupa, 14.500 yılda uygarlaştı ve avrupalılaştı ama 450 yılda (1960-2000 Yeni Kavimler Göçü ile) yeniden barbarlaştı ve anti-avrupalılaştı.
Çıkış:
Avrupa’nın geçmişteki bu genel durumunun temel nedeni soğuk iklimliliği idi. Global çevre sorunu da, sanıldığının tersine global ısınma ile değil, yeni buzul çağı ile aynı sürece girmeyi imliyor yeniden. Avrupa, yine oraya gidiyor yani: Soğuk barbarlığa.
(5 Ekim 2018)

Çarşamba, Ekim 03, 2018

Reel Sosyalizmden Sonra, Reel Kapitalizm


Reel sosyalizm, aslında Stalin’in uyguladığı şeydi ama adı, onun ölümünden sonra, 1960’larda konuldu: Parti / devlet kapitalizmi, tek ülkede sosyalizm, vd gibi özellikleri vardı.
Adı yeni konmuş olsa da, reel kapitalizm de yeni bir şey değil: 1970’lerde bu süreç Portekiz’de lümpen burjuvazi tanımını yarattı, bizim 1960-2020 arasındaki montaj sanayisinin ithal ikamesi gibi, ne deve, ne kuş oluşumlar yarattı.
Çokuluslu ticaret de yeni bir şey değil, sömürgecilik kapitalizmden daha eski çünkü. İpek Yolu ise, sömürgecilikten de eski.
Ancak, büyük hegemon ülkelerin ulusal / ülkesel burjuvazisi, işlerine geldiğinde uluslararası ticareti veya ulusal ticareti savunabilir, savundu da, bu örnekte görüldüğü üzere savunuyor da.
Zaten, ABD’nin uluslararası ticaret anlayışı da, yine ABD ulusal / ülkesel mallarının, G-7 dışındaki ve ilk aşamadaki G-20’deki ülkelere cebren ve hile ile satışı demekti 1980-2010 arasında.
2010 sonrasında ABD, artık global teknolojide bir numara değildi: Ne robotçulukta, ne yapay zekada, vd…
O zaman da Trump gibi biri gerekti:
“Trump’ın BM Genel Kurul’unda yaptığı konuşmada, açıkça “küreselleşme doktrinini reddettiğini” söylemesi, şimdiye dek küreselleşme sürecine dair en açık ve net karşı çıkıştı. İlk defa bir Amerikan başkanı, “küreselleşme ideolojisini reddediyoruz, vatanseverlik doktrinini benimsiyoruz” diyerek, küreselleşmeyi Amerikan karşıtı bir konuma yerleştirdi.
Trump, bunu daha önce de çeşitli şekillerde dillendiriyordu ama küreselleşme eleştirisi, daha çok gelir kaybına uğrayan orta ve alt sınıf seçmene yönelik iç politika retoriği olarak alınıyordu. Ama bu kez Trump BM Genel Kurulu gibi bir uluslararası platformda lafı hiç dolandırmadan bütün dünyaya küreselleşme karşıtlığını açıkladı.”
Bunun adına da, ‘ilkeli realizm’ denmiş.
Komik veya zavallı bile değiller. Yeniliyorlar ve ağlak yapıyorlar yalnızca.
“İngilizce’ye başlayanlar için çok iyi bir alıştırma metni oluşturacak basitlikte tweet’ler atan Trump’tan kimsenin teorik bir açılım bekleyecek hali yok. Uygulamadaki Realizmin ABD tarihindeki en önemli ismi, 95 yaşındaki Kissinger’in sık sık Trump’la bir araya geldiği biliniyor. (Hatta ilginç bir not olarak Kissinger’in Putin ile 17 kez görüştüğü de, ‘Financial Times’ gazetesine verdiği bir mülakatta ortaya çıktı.) Dolayısıyla, açıkça dillendirilmese de bu fikrin Kissinger’dan çıktığı tahmin ediliyor ve yorumlar bu yönde.”
İşte bu.
Bu durum, Trump daha aday adayı iken belliydi ama. Kimseler buna dikkat etmedi ama. Yoksa Trump, bilmem kaç aşamalı önseçimleri nasıl geçecekti acaba?
Ek yorumlar:
Bu Kissinger, tam ‘horoz ölür, gözü çöplükte’ kalır bir adam. Vietnam Savaşı’nın, ‘heil Yanki’nin, Mc Namara’nın, Nixon’un adamı ve aynı zamanda mucididir.
Ancak, ABD’nin kendini toparlamazsa batacağını da 2010 ertesinde söylemiştir, Friedman, Rickaard ve Brzezynski de öyle: Bunlar, görevi bıraktıktan sonra gerçeğe ayanlar taifesinden.
Sorun, Kissinger’ın yanılmasında ve ABD’nin yenilmesine katkı ve hızlanma katacağında. ABD, bu saattan sonra ulusal sermayeyle filan yürüyemez. Tam 40 yıldır kene gibi, sürekli artı değer emiyor Dünya’dan. Alışmış kudurmuştan beterdir. ABD halkları, refah düzeyleri çeyreğe düşünce, devlete karşı silaha sarılacaktır kesinkes. Kissinger’ın öngöremediği şey bu. Vatanseverlik falan hikaye yani.
“Sanıldığının aksine Realizm kuvvet kullanmayı özellikle savunmaz, hatta Realizmi savunan yazarların birçoğu Vietnam, Irak gibi işgallere karşı çıkmışlardır.”
İşte, metnin yazarı İlhan Uzgel’in en büyük yanılgısı bu: Kissinger Vietnam’a karşı falan değildi, Mc Namara gibileri maşa niyetine ortalığa salan da ta kendisidir. ABD’nin dış politikaya gereksinim bile duşmadığını savunan da kendisidir.
Artı aynı Kissinger, kendisine yakın zamanlarda yeniden görev teklif edildiğinde, çalıştığı şirketin çıkarları, ülkesinin çıkarlarını geçtiğinde, şirketini kollayacağını belirterek görevi almadı.
Kissinger da, Mc Namara da, özel sektörden gelen insanlar. Coca Cola CEO’sunun Meksika başkanı olması gibi bir gülünçlük bu yani. Sonuçta, Mc Namara Vietnam’ı kaybetti, Kissinger’ın Nixon’u da yarı yarıya görevden alındı. Kennedy tasfiyeleri de işin cabası, kimse oraları kurcalamaya cesaret edemiyor.
“Daha şimdiden ‘İlkeli Realizm’i savunan muhafazakar ve ‘neocon’ çevreler, bu yaklaşımın hem Rusya ve Çin’e karşı işe yaramaya başladığını, Çin’in Obama döneminden farklı olarak ABD’ye karşı daha çekingen davranır olduğunu iddia ediyorlar. Liberal çevreler ise, Trump’ın söylem ve dış politikasındaki tutarsızlıklara işaret ederek kavramın içinin boş ve çelişkilerle dolu olduğunu savunuyorlar.”
Bu kadar çok yanlış ve geçersizlik birarada tuhaf kaçmış. Bir kere, ulusal sermayecilik geçerli bir tutum ve bir davranıştır: Yalnızca, yeri ve zamanı gerektiğinde kullanılsa gerektir. Trump, ABD için geç oldu: Obama yerine, o (2008’de) gelseydi, belki işe yarardı.
Yanki ulusalcılar, Rusya ve Çin hakkında feci yanılgı içindeler. Onlar, bir kenara çekilip, ABD’nin gücünü yitirmesini izliyorlar yalnızca. Kazanacakları zaman birlikte dalacaklar Yankiler’e: 2035 gibi belki diyelim.
Liberaller ise, çokuluslu ticaretin de, en az tekuluslu ticaret denli kof olduğunu anlamıyorlar:
40 yıl boyunca, milyonlarca ölü, 350 milyon göçmen, yalnızca global % 10’luk veya 700 küsur milyonluk yeni pazar yarattı ABD’ye. Ancak bunun yanısıra, (Dünya nüfusunun yarısı kadar) 3,5-3,7 milyar da, ABD’ye düşman yarattı ama.
Dünya Sistemi’cilerin de görmediği, görmek istemediği, bakmadığı nokta şu:
Eğer Dünya insanlarına ekonomik determinizm ile yaklaşırsanız, bu reel sosyalizm de olsa, reel kapitalizm de olsa, işin sonu daima faşizme varır, vardı da, varıyor da, varacak da…
Yani.
Maddi uygarlık bitti, manevi uygarlık zamanı…
Ekonomik determinizm, şeriat veya faşist milliyetçilik değil ama…
Bilim, sanat ve düşün ama…
(1 Ekim 2018)

Pazartesi, Ekim 01, 2018

Franz Kafka ve Franz Biberkopf


Kafka reel biriydi. Biberkopf kurmaca bir kişiydi.
Kafka, tüm yazdıklarını bitirmiş olarak 1924’te öldü. Biberkopf tasarım olarak 1927 patentli.
Hitler ise 1920’de ve 1922’de bazı haltlar karıştırıyor çoktan idi.
Yani, reel ve kurmaca, her 2 Franz da, Hitler’i reel olarak yaşamıştı çoktan.
Reelin kurmacası ‘Ceza Sömürgesi’ ve ‘Açlık Şampiyonu’, kurmacanın kurmacası ‘Berlin Alexandre Meydanı’ oldu.
Ceza sömürgesinde açlık şampiyonu olmak, toplama kamplarında reel oldu.
‘Berlin Alexandre Meydanı’ ise, asıl kitlenin, asıl sıradanın, asıl olağanın, küçük insanın faşizme nasıl mesnet, peşkeş, destek yarattığını haritaladı.
Asıl reel olan da buydu aslında:
Kurmaca içinden reel, reel içinden kurmaca.
Kafka ve Döblin.
(30 Eylül 2018)

NEK: Entropi, Sonsuz Uzay, Sonlu Uzay-Zaman


Entropiyi enerji ölümü olarak da tanımlayabiliriz. Evren, sürekli genişler, yani birim hacme düşen madde-enerji yoğunluğu 0’a gitmektedir.
Bu, bir bakış açısıdır.
Not 1: Şişme Dönemi’nde Evren’in kesin olmayan bir tahminle Planck hacminden en az 13 milyar ışık yılı yarıçapa genişlediği bilgisi var ama ondan sonra hangi hızla genişlediğimize ilişkin kesin bir veri yok. Not 2: Bu türden ‘yalnızca x’ türenden bir uzaklık tanımının geçerli olup olmadığı da kesin, çünkü topolojik bir Evren’de x ve y, karşılıklı bağımsız olarak tanımlı değildir: Yani: Bugünkü tanımla 78-90 ışık yılı çapındaki x, y ve z parametreleri / boyutları, birbirinden bağımsız tanımlı olmayabilir ve bu uzay / hacim tanımını bozar ama neye bozar, o da belirsiz kalır.
Görünen o ki uzay sonsuza kadar genişleyecek.
Ancak, başka bakış açıları da mevcut.
Elimizde geometrik bir veri mevcut:
Bir Koch Adası, sonsuz kenar uzunluklu ama sonlu alanlıdır.
Bu durumda uzay sonsuz olurken, uzayzaman sonlu olabilir, en azıdan bir geometrik modele göre. Evren’in 4 boyutlu Euclid Geometrisi taşıdığına / içerdiğine ilişkin belirgin bir kanıt yok, çünkü zaman zaten Şişme Dönemi’nde zaman heterojen davranmış (buna davranmak mı denir?), bunun bir daha olmaması için neden yok, tıpkı yeniden genişleme artışı gibi ve artı, zaman kuantası diye bir şeyin olabilmesi mümkün ama fizik ve matematik bilgilerimiz bunu modellemeye yetmiyor, daha da acısı, kimse bunun için uğraşmıyor, uğraşıyorsa da konsensustan ve bilim kilisesinden saklıyor, yoksa aforoz edilir çünkü.
Gelelim vurucu çıkarsamamıza:
Sonlu bir uzayzamanda, enerji ölümü diye bir durum geçerli değildir.
Daha da ironiği:
Bu durumda, uzaydan eksilen enerji zamana ekleniyor gibi bir absürd çıkarsama da mevcut olabilir ki bu, bilim dilimizin (yani matematik dilimizin) yetersiz kaldığının kanıtıdır.
(29 Eylül 2018)