Gelecekbilimi, geleceği boş bırakan, henüz doğmamış olanların özgürlüğünü kısıtlamayan bir açıdan ele alıyorum.
Çarşamba, Ocak 29, 2014
Adnan Veli Kanık – Felix Feneon Dikmesi
Kanık da realistçe yazar, Feneon da...
Kanık da sade yazar, Fenenon da...
Ancak Kanık'ta bir şeyler eksik kalır hep...
Kanık'ta fazla ve yanlış olan şey, alaturka hümanizmdir. Bu şey, kötü gerçeği dilegetirmek biçiminde olabilir ama yine de insan sevgisidir.
Kanık'ta eksik olan şey, insan nefreti değil, insan-nötrü'dür. Fenenon bunu, öykülerini çok kısa tutarak, biçimsel yoldan halleder. O kadar kısa cümleye his sızamaz ne de olsa...
Ek: Bukowski de bunu bir bakıma beceren diğer bir örnektir ve bildiğim en gerçekçi Yanki yazardır, Kanık hümanizmine takılıp kalabilen O. Henry'den bile daha gerçekçidir.
Pazar, Ocak 26, 2014
Adnan Veli – Sait Faik Dikmesi
Adnan Veli, Orhan Veli'nin kardeşidir. Şiir, yani kurmaca yazan kardeşinin tersine, otobiyografi ve röportaj, yani kurmaca-dışı yazmıştır.
'Mapusane Çeşmesi'nde hapishanesini ve Eczacıbaşı dergilerinde sokaklarını olmak üzere İstanbul'u yazmıştır.
Sait Faik, öykü, yani kurmaca yazar.
Sait Faik de İstanbul'u yazmıştır.
Adnan Veli İstanbul'un insanlarının çirkinliklerini yazar. Sait Faik İstanbul'un insanlarının güzelliklerini yazar.
Adnan Veli doğru yazar. Sait Faik yalan yazar.
Söylemeye gerek yok: Okur açık ara önde Sait Faik'i tercih eder.
Dipnot: Orhan Veli, Sait Faik'in manzum hali / kardeşi kabul edilir ve tersi de...
Çarşamba, Ocak 08, 2014
Alaturka Faşizmin Göstergeleri
Türkiye 2001’de faşizm var mı? Varsa da, yoksa da, bunu nasıl açımlayacağız?
Bir önceki, ‘Faşizmin Kategorizasyonu’ metni bunun için bir ön açılımdı.
Önnotlar:
1. Nasıl, 1930’larda uç sağ hızla güçlendiyse ve örneğin Japonya’da bir faşizmden söz edilebildiyse, artı nasıl 1970’lerde tipik bir Güney Amerika faşizmi oluştuysa, 1980 Gross’tan beridir hem global, hem de yerel ölçeklerde / ölçütlerde yeni, yumuşak (o, Yanki tipine ‘arkadaşça’ diyor) faşizmlerden söz etmek mümkün.
2. 1945-1990 arasındaki iki kutuplu, post-modern, global soğuk savaşlı dönemden sonra, 1991-2000 arasında tek kutuplu, post-post modern, yerel sıcak savaşlı bir dönem geldi. Rusya’nın toparlanması, Çin’in aradaki yüzyılı beşinci viteste atlaması, AB’nin yeni-yumuşak engizisyonu, yarına doğru, belirsizliklerle dolu, yeni bir yol açtı.
3. Türkiye; Doğu-Batı, Kuzey-Güney, Avrupa-Asya, Hristiyanlık-İslam, Balkanlar-Orta Doğu-Kafkasya kurtkapanlarında sıkıştı kaldı. 50 yıldır oynadığı ‘NATO’nun gülü’ rolü soldu. Aynı süreyi, ona yakın darbe(cik) ile ve bir trilyon dolar israfla batırdı.
4. Dünya’da da, bizde de. yeni bir iktidar seçkinleri düzeni oluştu: Askerler ve polisler, medyatörler, siyasetçiler, kompradorlar ve ayakçı entelejensiya.
Tüm bunlar, alaturka faşizm için ‘yeme de yanında yat’ durumlar. Muhalefet şerhi: Tüm Cumhuriyet dönemi, hayret verici olarak, yüzlerce binlerce aydının kendisini ve yaşamını gönüllü olarak harcadığı, toplumsal muhalefeti hiçbir kazanma şansı olmaksızın, ölümüne sürdürdüğü örneklerle dolu. Bugün de, iktidar seçkinleri, tam da kendilerini tuşla galip sanırken, çok farklı odaklardan başkaldırı sesleri geliyor. İşte, alaturka faşizmin yengisi ve/ya yenilgisi, bu iki kutup arasındaki savaşımla belirlenecek.
Geçelim göstergelere ve anlamsız göstergelere:
Anlamlı - anlamsız gösterge ayrımı:
Kültüroloji, gözlenen olguların çoğunu ayıklar ve anlambilimsel açıdan kullanmaz. Başka bir deyişle, limit sonsuz sayıdaki çokyüzlülerin yüzeylerinden yalnızca bir ve/ya birkaç tanesini seçer. Ardından bunları kavramsal bir çerçevede biraraya getirir. Laserlerin tek renkli olması ama yine de güçleri nedeniyle holografi üretiminde besleyici ışın olarak kullanılmalarında olduğu gibi, bu tutum sonucun belli bir referansla panoramalanması demektir. Yine de hologramların birkaç derecelik derinlikte üç boyutluluğu sözkonusudur. Kültüroloji de böylesi bir derinlik yaratır. Seyrek durumlarda birden çok kavramsal çerçeve birden çok panorama yaratabilir.
5 gösterge örneklemesi:
1. Yeni yetmelerin / ergenlerin / ‘teenager’ların faşizmi:
Oy hakkı verilmeyen milyonlarca nüfusa tüketim hakkı verilmesinin çelişkisi. Sorun, tüketicinin üretici olmaması değil; alışverişin oy vermekten daha ciddi, dolayısıyla daha zor karar verilesi bir davranış olmasıdır. Maddi olsun, manevi olsun, maliyeti de daha yüksektir. Ancak, reklamlar aracılığıyla, yeni yetmeler hiç düşünmeden harcarlar. Slogan: Kredi kartı kulanan tüm Türkler faşisttir.
2. Daha genç, daha eğitimsiz, daha köylü, daha parasız, daha ahlaksız İstanbullular’ın faşizmi:
Kimse İstanbullu olduğunu kabullenmiyor. 50 yıl bu kentte yaşasa bile, kendini doğduğu yerli sayıyor. Dolayısıyla, hiç biri bu zamanda bu kenti katletmeme sorumluluğunu üstlenmiyor. Eski İstanbullular İstanbul’u satarken, bunlar satın aldı ama burjuvalık satın alınamaz.
3. Medya faşizminin göstergeleri:
Tiraj ve ansiklopedi savaşları sırasında yapılanlar.
Tirajın on yıldır aynı miktarda kilitlenmesi.
Gazeteci öldürtmek.
Gazetecileri pazarlamacı, ajan, vb amaçlı kullanmak.
Köşe yazarlarının kognitif-informatik vakumlayıcı, yani cahilleştirici ve eblehleştirici olarak işlev kazanması.
4. Alaturka matriyarkal faşizm göstergeleri:
Güce karşı olmak değil, dolaylı olarak gücü paylaşmak eğilimi: Hürrem Sultan kompleksi.
Her tür hile, şantaj, duygu sömürüsü türü dolayımlara başvurma eğilimi.
Sürekli sahte ve yalan söylemlere yönelmek.
Cinselliği bir üstünlük aracı olarak kullanmak.
Şiddetin (örnekse psişik yollardan) pasif kullanımı.
Aile kurumunu putlaştırmak.
İşkadınlığı takınağını abartmak.
5. Kitlenin faşizminin göstergeleri:
Yalan söylemlere inanç. ‘İnkar altkültürü / kültü’nün yerleşikliği. Tele(vizyon)kolizm.
Sınıf atlama eğilimi: Araba almak için et yememe ve ithal araba almak için rüşvet yeme örneği. Kazandığından çok harcama.
Eğitimi düzeyinin çok düşük, 75 yıl ertesinde ilkokul mezunu düzeyinde kalması.
Aksiyolojik vakum: Köy kültürünün yerini, kent kültürünün alamaması, büyükkentten (özellikle İstanbul’dan) nefret etme.
Futbol, arabesk müzik, banal popüler kültürler. Tüm kitlesel eğlenceler (havai fişek gösterisiyle iftar gibi).
Artan alkol ve uyuşturucu kullanımı.
(9 Haziran 2001)
Pazartesi, Aralık 02, 2013
World War Z: The Book
Bu bir kitap. The kitap. The book.
Bildiğim kadarıyla türünün ilk örneği.
Bir belgesel-kurmaca, kurmaca-belgesel, dok-drama, dra-dokümenter...
Son ikisi, ‘Wagner’ televizyon dizisi nezdinde, BBC tarafından,
televizyonun 50. yılında, 1985-1986 gibi somutlaştırılmıştı.
Bu, bir çapraz medya malzemesi.
En iyi çizgiromanı olur.
Filmi olur.
Oldu da ama berbat oldu: Dünyayı kurturan yakışıklının öyküsü oldu.
Yine de, tek bir öykünün ziyadesiyle aksiyonlaştırılması olarak bakılırsa,
Brad Pitt’in yediği herze, daha bir yenilir yutulur gibi olur.
İlk olmanın hatalarıyla, roman belki 5 / 10 bile alamaz ama 1 / 10 bile
yeterdi, çünkü kopya değil.
Ancak, özellikle giriş olmak üzere, en az 1 bölümü, bence hayalet br yazar
tarafından yazılmış.
ABD’de geçen bölümleri 5 / 10’un altına epeyi düşüyor ama yine de daha
gerçekçi. Diğer ülkelerde geçenlerin gerçekliğinin iknası, tabii ki ben dahil,
ortalama okurun, örneğin Çin hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaması nedeniyle
mümkün olmuş. Bunu da, yine örneğin Çin bölümü için Çince deyimler kullanılarak
bu atmosfer yaratarak becermişler ve hayalet yazar fikri de oradan
destekleniyor zaten.
Yapsaydım, kitabın çizgiromanını yapardım, filmini veya romanını değil.
Ancak, bildiğim kadarıyla bunu çizgiye dökebilecek çizer Dünya’da yok:
‘Logicomix’ anafikri üzerinden, anime praksisinin işletilmesi gerek gibi bir
durum sözkonusu. (Tabii, belki böyle biri vardır, onu bilemem.)
Kitapta ‘sense of humour’ var.
Daha da ötesinde mizah var.
Zombi-komedi değil de, zombi-ironi.
Yani, sonuçta zombilerin de beyni patlatılınca kaput, insanların da beyni
patlatılınca kaput: Bu da acaip bir mizah sonuçta.
Espri şu ki kitabın yazarı, komedi filmleri oyuncusu / yönetmeni Mel
Brooks’un gerçek oğlu. Bir de böyle bir ironi mevcut.
Karşılaştır-karşıtlaştır:
‘Walking Dead’ çizgiromanı ve dizi filmi ile karşılaştırılınca, kitabın
değeri çok kolay anlaşılıyor.
O da, sıradan insanların olağanüstü koşullarda bile duruma ayamayıp,
sıradan saçmalıkları hala eylemesini ifade ediyor ama bu tümüyle farklı bir
biçimde bunu yapmakta: Orman ve ağaç bakış açılarını birarada koruyor.
Burada, kitabın kendini dayadığı içerik-biçim praksisi önemli:
Olay, BM raporu biçiminde yazılmış.
Bu da bizi doğrudan sosyolojik
araştırma x roman karşıtlığı literatürüne götürür doğrudan.
Sosyolojik araştırmalar şimdiye dek, sosyolojik araştırma olarak,
kendilerinin romandan üstünlüğünü önesürüyordu (ve tersi de) ama bir sosyolojik araşırma formatındaki bir
romanın bizi doğrudan sosyolojik araştırmanın romandan üstünlüğüne
götürmesi, mizahın da ötesinde bir durum.
Ha, bir de o bildik baş belası akademisyen
dil ile feci bir alay var tabii. Bu da, hesapça durumu açımlayan bir sahte giriş / önsöz ile sağlanmış.
Bir salgın için gerçek koşullarda, romanda ileri sürülenin tam tersine,
abartarak uğraşma durumu yaşanmış. Yakın zamanlarda küçümsenen bir salgın yok
gibi. Çünkü 1918 grip salgını, tüm epidemiyologlara feci ders olmuşa benzer. Şu
an, benzeri bir global salgından 350 milyon ölü, yani % 5 global zayiat
bekliyorlar ki, büyük veba salgınından 650 yıl sonra bu oran, hala feci yüksek
bir beklenti eşiği teşkil etmekte.
Asıl sorumuz ise şu:
Neden zombi konusu, böylesine
bir global bir çapraz medya konusu
oldu?
Ya da neden, bu konuda böylesine öpözgün
örnekler verildi?
Sanırım, buradaki anafikir, ‘Unthinkable’daki ile aynı:
‘There is always another epidemiology.’
Ya da bitmeyen savaş sözkonusu...
Düşünün ki bir Türk bile, daha 1970’te bile, trafik kazalarını salgınbilim
konusu sayıyordu. Bu doğru / geçerli yaklaşım kabul görseydi, trafik
kazalarında 300 bin ölümüz olmazdı.
Bir de şu gerçek var:
Popüler kültürde tasarlanan herşey, er veya geç gerçek olarak yaşanır: Bir
tür Kafkaesk çıplak derililik
sözkonusu bu konuda.
Roman, bildik kıyamet söylemini kullanarak, bunu salgın hastalık üzerinden
yapıyor. Bir tür önceden hissediyor gibi.
*
(Kitabın tam ortasında yazı ve düşünme molası.)
*
Tek tek öyküler konuyu episodik anlatımlı kılmış.
Öykü ağırlıkları ABD ağırlıklı olmuş.
Ortalama bir Yanki’nin dünya ülkeleri hakkındaki önyargıları az veya çok ve
doğrudan veya saklı olarak bu yazarda da mevcut.
Öyküler söyleşi tipinde yazıldığı için arada bir kişi kipinde kalmış.
Öyküler az da olsa kimi güzelyazın olmuş. Kendi okurluğum açısından bu
olumsuz ama ortalama okurlar için olumlu bir durum. O nedenle, bunun bilerek
yapıldığı kanısındayım.
‘Happy end’ bu kitaba uymamış ve yakışmamış, hem de hiç.
İstatiksel bilgiler az. Dolayısıyla nesnellik de az.
Onda bire inen global nüfus ve tahmini 10 yıl ara verilen dünya
ekonomisinin nasıl geriye döndüğü oldukça tartışmalı bir belirsizlik. Sonuçta,
gerekli enerjiyi kim ve nasıl üretti, en basitinden?
Askeri strateji eleştirisi, ne yazık ki biraz havada kalmış.
*
Kıssadan hisseler:
Toplu imha savaşı, hala en etkili savaş yöntemi konumunda.
Bireysel açıdansa, kendine yeterli bir inziva, en uygun savunma yöntemi
konumunda.
Kurmaca salgını dışında bunu yapmaya en yakın aday adayları; biyolojik, elektronik,
kimyasal ve nükleer silahlar.
Romanın ve daha birçok diğer romanın çevresinde dolandığı kıyamet konusu,
gerçek yaşamda giderek daha yakın bir olasılık durumuna yükseliyor. Bunun için
de, asıl gereken on bin intihar bombacısı ama bu da sonuca ulaşması, pratik açıdan
muhakkak aksayacak bir proje olurdu.
Bilimkurgu bir kez daha gelecekbilim eyliyor.
Tam da bu çizgide, romanın insanseverliği berbat kaçıyor. Anropomorfik
hümanizm, bilimkurgu romanlarda çoktan değillenmiş durumda.
Yani:
Şu ya da bu biçimde insan türüne,
insan sonrası tür olma yolu açıldığında, insanların % 99,99’u (yani limit
tamamı) yine o küçük insan / dandik burjuva kültürlerine geri dönerler,
döndüler de zaten. Roman da öyle bitiyor zaten.
Bu da, romanın bize negasyon yoluyla verdiği kıssadan hisse: Asla insan yok veya insan imkansızdır.
Sonuç:
Roman başarabileceğini başarmaya çabalamamış, yalnızca başında iyi bir
depar atmış ama maratonda depar çok çok
nadir işe yarar (örneğin ABD’li kadın bir maratoncunun son yüz metrede
attığı depar ve bununla maratonu kazanması gibi) ve o da sonunda.
Ciddi Oyun: Sel Kontrolü 2015
Önnot: Dünya halkları hafiften gerçeğin çölüne aymaya başlamış.
Bundan önce rol oynama oyunları ve oyun terapileri vardı:
Artık ciddi oyun var.
Ciddi oyunun tanımı:
“The aim of the serious gaming project was to develop and test advanced
training and simulation tools to prepare water professionals for crisis
situations, based on the knowledge created in the previous years.”
“Ciddi oyunun amacı, önceki yıllarda yaratılmış
bilgilere dayanarak, kriz durumları için su uzmanlarının hazırlayacağı simülasyonları geliştirmek ve test
etmektir.”
‘Hannibal’deki canilik eğilimli polis ne diyordu:
‘According to my design...”
Yani:
“Benim tasarımıma göre...”
Yani:
Simülasyon gerçekten daha gerçektir. De, buna birilerinin gerçekten ayması
mucize ötesi bir durum...
Huizinga, daha 75 yıl önce ‘Homo Ludens’te ne diyordu?
“İnsan oynayarak öğrenir.”
Hala ve çocuklar gibi: O nedenle, insan hala insan olmadı ve hala tarih
başlamadı. Tarih, insan doğrudan öğrenmeye başlayınca, başlayacak. Ondan bir epistemik kritik eşik sonrası da,
düşünce-öte ve tarihwöte olacak.
Bu proje, gerçekten sel felaketi riski taşıyan Hollanda tarafından organize
ediliyor.
Malumunuz, daha önceleri uçuş simülasyonları pilotlara epeyi hatayı, gerçek
yaşamda yapmadan önce, simülasyonda yapıp öğrenme fırsatı yarattı.
Şimdi de ölçek ve ölçüt büyümüş:
Sel gibi, disiplinlerarası bir konuya doğru...
E tabii, zaten bunun daha öncesinde bizim 1960’lar tarihli 5. yıllık
kalkınma planlarımız vardı. Açın bakın, orada ne söylendiyse, tersi yapılarak,
TC buraya getirilmiştir, göreceksiniz.
Aklın you bir. Aklın yolu geç intikalli.
Olabilir, geleceğin acelesi yok: Gelecek hep gelir ve uzun sürer...
Çıkış:
Şuna emin olabilirsiniz:
2075 gibi Hollanda, global ısınma ve okyanus seviyesi yükselmesi nedeniyle,
gerçekten sel felaketine maruz akalacağı zaman, neyin ne zaman nerede nasıl
yapılacağı çoktan hazır olmuş olacak.
En önemlisi:
Panik olmayacak:
Felaketten koruyucu hekimliğin
altın ve birinci kuralı yerine getirilmiş olacak böylelikle.
Bilgi öldürür.
Bilgi yaşatır da...
Gerçeğin çölüne hoşgeldiniz...
Pazar, Aralık 01, 2013
AFL'liler ve Statü
Ankara Fen Lisesi 1964-1982 arasında Türkiye’deki tek fen lisesiydi.
Dolayısıyla, 16 ders yılı boyunca, 2 aşamalı sınavla seçilmiş ve özel müfredat
görmüş olarak, Türkiye’nin en zeki on binde birini temsil ettiler.
De ne oldu?
Bu bin beş yüz kişinin içinde, yüksek statüye ulaşan bildiğimiz 2 ad var:
1968 mezunu İsmail Özdağlar ve 1976 mezunu Süreyya Ciliv.
Biri bakan oldu, diğeri ülkesel en büyük teknolojik şirketin genel müdürü.
Bu bin beş yüz kişinin 700’ü mühendis, 700’ü doktor oldu, çünkü o yılllarda
adam olma geleneğinin tanımı buydu. 100 kişi falan da diğer dallardan mezun
oldu.
Bir de başarısızlar var:
1970’lerde dağda ölenler, deliler, alkolikler, vd... İçlerinden birisi
olduğum 1977 mezunlarından birisi, 1980’de camiden çıkarken öldürüldü: Rahmetli
ilkokul arkadaşımdı da...
Bugünkü ölçekte nakit 1 milyon dolar sınırını geçmiş oranı, % 5 gibi ama
onu da zaten BÜ mezunları daha yüksek oranla becerdi, özellikle de işletme
mezunları.
(Eskiden mühendisler daha çok kazanırdı, şimdi doktorlar daha çok
kazanıyor: Bu da tuhaf bir değişim.)
Manevi açıdan ise; rektör var, dekan var, bölüm başkanı var, profesör
var... Çok var hem de...
Ancak temel bilimlerde büyük buluş yapmış biri galiba yok aramızda...
Tabii, temel bilimlerde büyük buluş yapmış Türk de çok az... Matematikte
İnönü, Arf, Kortel üçlüsü, yeterince kalabalık bir örnekleme...
Tabii, buradan soru kipine geçiyoruz:
AFL’nin amacı para kazandırmak mı idi?
AFL’nin amacı statü kazandırmak mı idi?
AFL’nin amacı dahi / mucit / kaşif yetiştirmek mi idi?
Yanıt:
Hiçbiri...
Çünkü AFL vardı ama AFÜ yoktu, yani üniversite düzeyinde hepimiz çil
yavrusu gibi dağıldık etrafa...
1977 mezunu sağ 94 kişiden 10 tanesinden çoğu şu an yurtdışında mukim... En
ironik örnek bu yıl geldi: 1977 mezunu biri, 54 yaşında TC’yi kalıcı olarak
terketti ve çok iyi de etti bence.
Sonuçta AFL başarısız bir proje oldu.
Zaten baştan şanssızdı:
AFL’yi ABD tasarlamıştı, aslında Afrika için düşünülmüştü ve Türkiye’de
gerçekleştirildiğinde, bu türden yalıtık
kampüslü dahi grubu projesi türünden vazgeçilmişti, yani biz ölü doğmuş bir
projenin ürünü olduk. (Ancak o tür proje, BÜ’de çok iyi işledi.)
1970’lerden sonraki TC, cezayla dahi katleden bir ülke oldu. Beyin göçü
sayılarımız ortada...
1980’lerden sonraki TC, ödülle dahi katleden bir ülke oldu. Sonuçları
ortada, yani özel üniversitelerin ve şirketlerin Ar-Ge’lerinin durumu ortada...
En eğlencelisi de, AFL sonradan maruf cemaatin eline geçti. Onlar da,
konunun üzerine üç bukleli ve bilek kalınlığında ettiler, tam oldu.
Sonuç:
Bin beş yüzde bir buçuk (Özdağlar rüşvetten içeri girdi çıktı) başarı binde
bir başarı eder...
Tamam mı, devam mı?
Yanıtı okurlardan bekliyoruz.
Dipnot: 150 küsur AFL mezunlarının içinde, üniversite sınavında ilk
tercihini kazanamayan çok kişi var; onu biliyorum. 1977’de ilk 50’de AFL mezunu
15 kişi vardı diye biliyorum.
Cumartesi, Kasım 30, 2013
Trans’laştırabildiklerimizden misiniz ki?
Bir haber:
“Bu çocuk kime 'Anne' diyecek?
...
28 yaşındaki Karen erkek olarak doğdu. Kendini kadın hisseden ve kadın
kimliğine sahip olmak isteyen Karen amacına ulaşmak için üç yıl mücadele etti.
Kadın olarak doğan 26 yaşındaki Alexis de erkek kimliğine sahip olmak için aynı
mücadeleyi verdi. Geçen yıl yasalaşan ve mahkemeye başvurmadan kimlik
değiştirmeye olanak sağlayan Cinsiyet Kimliği Yasası imdatlarına yetişti.
Karen ve Alexis, Arjantin’in en tutucu eyaletlerinden Entre Rios’da evlenen
ilk ‘gay’ çift oldu. Karen Bruseralario ve Alexis Taborda aşkı Buenos Aires’de
transların katıldığı politik bir eylemde başladı. Çift tanıştıkları günden
itibaren hiç ayrılmadı.
Hormon tedavisi gören ancak, cinsel organlarında değişiklik yaptırmayan
çiftin kilisede evlenme istemi kabul edilmedi. Karen, birkaç gün önce Twitter
üzerinden Papa’ya izin için başvurdu. Ancak şu ana kadar herhangi bir yanıt
alamadı. 8 aylık hamile olan Alexis, 22 Aralık’ta sezaryenle ‘Genesis’ adını
vermeye karar verdikleri bebeklerini dünyaya getirecek.”
Konu, Zihni Sinir fantezisini aşmış. Görüldüğü üzere, Papa’nın bile
havsalasını zorlamış, adam konuşamayacağı konuda susmuş..
Daha önceki aşama, 2 kadın lezbiyen çiftten aktif ve bıyıklı olanın 2 çocuk
doğurması ve ardında boşanma ile sonuçlanmıştı.
Evlenmek isteyen eşcinsellerin zıtcinsellerden farklı hiçbir yanı
olmadığını düşündüğümü daha önce de yazmıştım.
Çocuk sahibi olmak isteyen eşcinsellerin zıtcinsellerden hiçbir farkının
olmadığını da daha önce yazmıştım.
Birbirini aldatan eşcinsellerin zıtcinsellerden hiçbir farkının olmadığını
da daha önce yazmıştım.
Evlenip boşanan eşcinsellerin zıtcinsellerden hiçbir farkının olmadığını da
daha önce yazmıştım.
En son da bunu yazmış oldum:
Aldatma olsun olmasın, boşanma olsun olmasın, bu duble trans çiftin de
zıtcinsel çiftlerden hiçbir farkının olmadığı gerçeğini...
Soru kipleri:
Farklılık tripleri bunun için miydi?
Özgürlük tripleri bunun için miydi?
Dünya’yı değiştirme tripleri bunun için miydi?
Bla bla bla...
Cuma, Kasım 29, 2013
Yurdum Ateistleri
Valla, bana feci asparagas bir haber gibi geldi ama asparagas ise bile çok
mavra:
“SEKAM'ın 81 ilde 15-28 yaş aralığındaki 5 bin 541 gençle yaptığı
araştırmada ‘ateist’ kimliğini kendisine uygun bulan 160 gencin verdiği
yanıtlar şaşırttı. Ateist olduğunu belirten 160 gencin yüzde 61'i ‘Allah'ın
varlığına kesinlikle inanırım’, yüzde 18'i ‘inanırım’, yüzde 13'ü ‘şüpheliyim’,
yüzde 9'u ise ‘inanmam’ seçeneğini işaretledi.”
Kendi gözlemime göre ise, kendini ateist sayan yurdum insanlarının yarısı
panteist, yarısı ise agnostik.
Gelelim halkımızın bu araştırmaya tepkilerine:
“Yapılan bir araştırmaya göre, cennete giden ateist sayısı, müslüman
sayısını ikiye katladı. HAHA Ankara Bürosu.
% 61'lik araştırmaya ateistlerden beklediğim tepki:
‘Dinime söven ateist olsa.’ Hahahaaay:)))
Benim bugün kendi aralarında toplanıp danaya ortak giren Ateist
arkadaşlarım da var.
Bu topraklar cumaya giden ateistler gördüyse Allah'ın izniyle Marksist
ülkücüleri de görecektir.
valla bizim oralarda ülkücüler bile ahmet kaya dinler ateistler bile
selamun aleyküm diye selam verirdi...
Ateist gençlerin yüzde 61'i Allah'a inanıyorsa, bu gruba giren
müslümanların yüzde 61'i de ateist oluyor o zaman.”
Bu ülke, Geziciler sayesinde, kendini Müslüman sananlara cuma namazı
kıldıran, kendini ateist sananlar da gördü.
Özgürlük ‘ne olsa gider’ değildir,
multi-kulti ‘ben yaptım, oldu’ değildir.
Muhafazakar ve liberal olunamayacağı gibi, ateist olup da Allah’a da
inanılamaz.
Ancak, alıntıların da gösterdiği üzere, dedesi 1968’li, babası 1978’li
olanın burnu feçesten çıkmaz zaten.
Zırvalamaya devam gençler, tarih size mabadıyla gülmeye devam ediyor. Daha
olmadan çürüdünüz gençler... Beyninizi çöpe attınız gençler... Sizi internet
bile bilgilendiremedi gençler... Ölmeden mezara girdiniz, beyninizi kubura ve
kabire döndürdünüz gençler...
Sıradaki kuşak gelsin gençler...
Siz evlenin, çocuklar peydahlayın, sınıf atlayın...
Deli ve Freak
Önbilgi 1: Psikiyatristler şizofrenlerin bazılarıyla pek tartışmazlar,
çünkü onlar söz ve akıl oyunlarıyla psikiyatristi yenebilirler.
Önbilgi 2: Bu metin, bir psikiyatristin ‘freak’ sözcüğünü kullanma hakkının
olup olmaması üzerinden işler.
2006-2012 yılları arasında 6 yıl psikiyatriste gittim.
Ben hariç 4 kişilik ailemin tamamı deli doktoruna gitti. En sona ben
kaldım.
Doktorla aramızdaki diyalog ilginçti: Ben kendisinin deli olduğunu düşünen
bir deliyken, o kendisinin deli olduğunu düşünen hastasının deli olmadığını
düşenen bir doktordu.
O kişi, 53 yıllık yaşamımda beni dinleyen tek kişiydi ama o da eksik
dinledi.
Süreç göreli başarılı sonuçlandı. Deliliğimi daha çok kontrol etmeyi öğrendim
ama bana göre deliliğim daha da arttı, tabii ki bu yaşlılıktan dolayı böyle: İnsan
yaşlanınca, başkalarını rahatsız etmekten rahhatsız olmaz oluyor, yani huysuz bir
moruk oluyor.
‘Freak’ demeyelim ama kendimi hep bir marjinal ve ayral olarak algıladım.
Marjinal sınır kavramına dayalıdır. Asosyallikle sosyallik arasında tam
sınırda durdum (kaldım değil, durdum). O nedenle hala yeni bir grupla
tanıştığımda, hacimsel olarak da, tam o grubun kenarında dururum / yer alırım.
Ders sınıflarında ise, hep sol arkada yer aldım ki bu da bir mecaz / metafor
teşkil edebilir.
(Bu sınırdalık, beni ‘multi-binded border-line’ bir tip gibi yaptı.)
Kendi kendimi marjinal olarak niteleyebilirim ama bu başkalarına beni bir
marjinal olarak niteleme hakkı vermez.
Neden?:
Çünkü:
Bir: İntihar etme eğilimli biri,
başkalarına onu cinayet hakkı vermez.
İki: TC toplumu, yarıdan çoğunun
marjinal olduğu veya tanımlanabildiği bir toplumdur, yani kimsenin kimseye
diyecek sözü yoktur bu konuda.
Üç: Başkalarına ‘freak’ demek veya
bilinçaltında olsa bile öyle düşünmek, bir psikiyatristi Hipokrat ve Türk
doktoru yeminini çiğnemiş konuma sokar.
Dört: Bu tutum / davranış, mahalle
baskısını geçer, otomatik lince yol alabilir.
Beş: Bu koşullarda bir özsavunma ortamı doğar. Diyelim
‘Dogville’ filmindeki gibi. O özsavunma da bu metindir.
Gelelim orman panoramasına:
Bir: Yeni bir orta çağa girdik. Orta
çağlarda delilik artmasa da, tuhaflaşır: Eski ve bu-yeni orta çağdaki toplu
dans etme krizleri gibi.
(Dans Vebası)
İki: Bu koşullarda devrimi
marjinaller ve deliler yapabiliyor / yapabilecek. Zaten toplumsal değişimi hep
marjinaller yapar ama tarihte bu durum belki ilk kez ortaya çıktı gibi.
Üç: Normaller marjinallerden berbat
durumda, çünkü orta çağ koşulları genelde öyle olur.
Sonuç:
Hepimiz ölümlüyüz, ölünce geriye çocuktan başka şeyler de bırakma hakkı
verilmiş ender kişilerdendik ve limit tamamımız bunu kubura / kabire gömdü
çoktan.
O nedenle, bırakınız marjinaller devrim yapsın. Siz normaller tarihi
yeterince yaptınız zaten ve sonuç da ortada...
Perşembe, Kasım 28, 2013
Niyazi Biggart, Niyazi-Değil Sipahioğlu
Biggart profesyonel bir fotoğrafçıydı.
11 Eylül 2001’i fotoğraflarken öldü.
Felaket objesine bilerek daha yakın durduğu için öldü.
Yani isteyerek öldü veya isteyerek eylediği bir edim kendisinin ölümüne
neden oldu.
Olayın 300’ü üzerinde fotoğrafını aldı. Onlar daha sonra sergilendi.
Olayda ölen tek profesyonel fotoğrafçı oydu, yani Niyazi’liği buradan
geliyor, hem de gönüllü Niyazi’liği...
Çektiği fotoğaflardan biri, SİPA’nın 40. yılı için yapılan bir kitaba
girdi.
O kitabın sergisi Türkiye İstanbul FKM’de açıldı.
Bendeniz de, Niyazi’nin varlığını orada öğrendim.
Bir de Niyazi-değil olan, o ajansın sahibi Gökşin Sipahioğlu var.
Ancak, kendisinin Niyazi-değil’liği oradan gelmiyor.
Yine, o sergide yer alan bir fotoğraf var, bir başkası çekmiş: Nik Wheeler.
Sipahioğlu, o fotoğraftaki terörist Carlos’u teşhis ediyor ki bu edim, onun
ve fotoğrafçının ölümüne neden olabilirdi. Arkadaş, bununla da yetinmiyor, konu
hakkında Fransa devletiyle işbirliği yapıyor, yani bir Omo beyazı kuvvet gibi davranıyor (bu bilgi, sergi içindeki
metinlerden alıntıdır).
Tuhaf olan şey, o fotoğrafın Carlos aleyhinde delil olarak kullanılması ve
dahası, Carlos’un adamı öldürteceğine veya öldüreceğine, üzerine bir de tebrik
etmesi.
Carlos neden böyle bir şey yapmış?
Çünkü kendisi, terörden kişisel olarak birkaç 10 milyon dolar kazanan biri:
Biraz farklı bir terörist yani.
Çünkü kendisi, medya geştaltının bir terörist olarak kendisi, eylemleri ve global
terörizm için kullanılmasını onaylıyor.
Çünkü kendisi, meşhur olmaya bayılıyor.
Peki Sipahioğlu, bunu Arafat için yapsaydı, ya da Che, ya da başka biri
için?
Sağ kalır mıydı?
Bence hayır.
Peki, buna ayar mı? Aydı mı? Ayabilir mi? Çok mu cesurdu?
Ayamasa bile, bunu bilmek onun sorumluluğunda idi.
Ve bu adam bugün bile hala
fotoğrafçı ahlakı ve onuru için aday gösteriliyor.
Bence yanlış geçersiz ve katl-i vacipmiş kendisinin...
Ey kari, sen ne dersin bu konuda?
Dipnot: Metnin fotosu, Wheeler’ın çektiği ve bir dergiye kapak olan Carlos fotoğrafı.
Salı, Kasım 26, 2013
Freak, Ucube, Marjinal, Ayral
Geçen perşembe gecesi bir arkadaş masasındaydık.
Masadaki bir çocuk psikilatristi arkadaş benim gibilerin konumunu
taınmlamak için ‘freak’ (= ucube) sözcüğünü kullandı.
Öncelikle, meraklısı için aşağıda linkler var, konunu 2 farklı açısını ele
alıyor:
‘Ucube’ (Freaks) filmi:
(Bu filmin Hitler’in ilktidara geldiği ilk yılda yapılmış olması, dolaylı
bir gösterge.)
‘Ucube Bedenlerin Fenomenolojisi’ kitabı:
Gelelim bize:
Masadakiler, TC’deki o zamanlarki on binde bir zekayı temsil eden AFL
mezunlarıydı. Konu da, aramızdaki ayrallar, marjinaller, sosyopatlar, psikopatlar
üzerinden açıldı.
Masadakilerin ben hariç tamamı, zekalarını normalleştirmişlerdi, çünkü
bunun cezasını çekmişlerdi veya çekenleri görmüşlerdi.
Beni de tam sınırda olan, kurtarılacak
yaramaz kardeş olarak görüyorlar.
Gelelim ana tanımlarımıza:
Marjinal, adı üzerinde sınırda yaşayanları tanımlar. Bu sıralar ağırlıklı
olarak iler marjinallik üzerinden ekonomik bir tanım sayılsa da, tüm
alanlardaki marjinalleri kapsayan bir tanımdır marjinal.
Ayral ise, geleneksel bir kavram, yani 1980 öncesinden kalma.
İstatiksel olarak 3 standart sapma tesinde nitelilkler sergileyenleri
kapsar ve nicel olarak % 1,5 gibi bir yüzdeyi içerir.
Şimdi tüm bu sayılanların ortak özelliği, toplumu değiştirenlerin onlar
olmasıdır. Çok olurlarsa, ortamın canına okurlar, hiç olmazlarsa toplum statikleşir
ve bunu acısını çok çeker: Böyle de ironik bir ikilem mevcuttur.
Dolayısıyla bu kardeşlerimiz, hem cezalandırılır, hem de uzaktan uzaktan
sevilir gibiler.
Gelelim ucubeliğe:
Aslına bakılırsa, o da göreli bir kavram: 1 metrelik 1 pigme için 2
metrelik 1 Hotanto bir ucubedir ve tersi de...
Kendime gelirsem:
Bu sayılanların hepsiyim ve daha fazlayım. 50 yıl boyunca tüm
anormalliklerimi tanımlamaya çabaladım ama hala % 10’luk bir dilim var ve onlar
en önemli bölgede.
Ucube olma sıfatını taşırım, çünkü 9 yaşında şiddetten aşırı zevk aldığımı
öğrendim. Böyle bir sürü niteliğim var ve bazıları burada sayılamaz.
Tabii, bu yönlerimi elimden geldiğince sakladım ama normallerin burnu da
iyi koku alır doğrusu. Dolayısıyla, epeyi de ceza gördüm toplum tarafından...
Gelelim işin nesnel momentine:
Yeni bir orta çağdayız artık. Geçmişteki orta çağlardan bildiğimiz üzere,
bu dönemlerde acaiplerin oranı da sayısı da artar ve arttı da. Bugün TC
toplumunda anormal sayılan tüm sıfatlar biraraya geldiğinde, geriye nüfus
kalmıyor gibi.
Tabii benim asıl derdim şu:
Kendi bir ucube olacakken, karış tarafa geçip ucubeleri ‘ağaç yaşken
eğilir’ hesabınca, çocukken değiştirmek için, bir çocuk psikiyatristi olan
arkadaşın durumu...
Onun takdirini okura bıraktım...
Pazar, Kasım 24, 2013
Soru ve Yanıt
Türkiye’de ve Türkçe’de internetin iletişimi ne duruma getirdiğine ilişkin
1 örnek ve açımlamaları:
Olay Facebook’ta 1 psikiyatri grubunda geçer, soru benim, yanıt 1
psikiyatristten değil:
Soru:
“Psikiyatri hastalarına neden kortizon veya muadili verilir?”
Yanıt:
“Şişman insanlar daha sakin, daha sevecen, mülayim oluyor, görüntü de ister
istemez insanın psikolojisine yansıyor...”
Yorumlar:
Bu soruya yanıt bu mu?
Hayır.
Arada kortizonlu bileşiklerin insanlara kilo aldırdığı bilgisi var ama bunu
herkes bilmez ve bilmek zorunda da değil.
Bu soru, bir uzmana soruldu. Yanıtlayan bu konuda bir uzman değil. Yani
yanıtlayan bu konudaki soruyu dinlemeden, o konuda kafasında olanı yazdı /
anlattı.
Çıkarsamalar:
Bu adamın tanıklığına güvenilmez.
Bu adamın iletişimine hiç güvenilmez.
Bu adamla birlikte hiç mi hiç iş yapılmaz. Sürekli ‘ben öyle demedim’, ‘sen
şunu demek istedin’ gibi, deli edici laflar duyarsınız.
Bunları da internet bu duruma getirdi, çünkü tüm internet iletişim(sizliğ)i
böyle...
Cumartesi, Kasım 23, 2013
Otobiyografi Üzerine Öznel Notlar
Otobiyografi üzerine okurken ve yazarken bulmayı arzuladığım arzuladığım
malzemeleri bir türlü bulamadım. Ben de oturdum, o olası tasarımların bir bölümünü
karaladım, karalama çünkü bu konu hakkında ilk kez yazdım, yani son 8 yıldır,
yani son yazma aşamamda.
30 bin sayfa yazmış durumdayım. (Bu konuda rekor bende değil, onu belirtmiş
olayım.)
Bunun 3 bin sayfası günce, 3 bin sayfası mektup.
Bir: Yani, benim için günce ve mektup
otobiyografik edebi formlar. 1984-2013 arasında haftada 1 tempoyla gibi
yazılmış olan bu metinler, soyut varlığımı anı anına değilse bile, günü gününe
imlemiş oluyor.
Bir ayrım burada başlıyor:
İki: Ben bile oturup, şu an 50 yıllık
yaşamımı yazsam, o son 30 yılı farklı yazarım.
Üç: Biyografi otobiyografiden çok
farklı olacaktır ama illa ki doğrudanlık açısından eksik olmak zorunda değil,
çünkü bazı yazarlar ister anı anına yazsın, ister 30 yıl sonra yazsın, kendi
yaşamlarındaki güncel ayrıntıları ayırsamada zayıflar ama iyi belgeleyiciler bu
zorluğu aşıyor nasılsa.
Dört: Böylelikle, benim bakış açımdan
söylenirse: Ben, sen ve o olarak otobiyografi ve biyografi, benim soyut varlık
saydığım, başkalarının kendi olarak tanımladıkları şeyi anlatmak durumunda
değil.
Beş: Zaten ek olarak benim özel bir
durumum var: Ben şizofrenik bir kendi-değil’im. (Aynı zamanda insan-değil’im
ama cins’im ve bu da, ‘bir, iki, çok’ ekseninde beni asimetrik yaptı.)
Altı: Benim yaptığımsa, varlığımı
tanımlamak, varlığımı / biyografimi kültüre yerleştirmek ve aynı zamanda
kültürü de varlığıma yerleştirmek oldu. Özel not: Bu Escher’in çift / çok
yansımalı resimleri gibi değil. Yansıma, bir geometrik dönüştürümdür, düz
aynada bile perspektif görsel dönüştürüm vardır. Yani benim anlattığım, benim
içimden geçen kültürün beni değiştirmesini ve yazma yoluyla benim kültürü nasıl
değiştirdiğimi öznel olarak imlemek oldu.
Yedi: Hepsini birleşik alan saysam da;
anı ve portre, özyaşamöyküsel çabama koşut ama ondan ayrı ilerledi. Özellikle
portre yazıktırmalarım, özellikle ‘İstanbulaceze’ ve ‘Güzellemeler’ dizilerinde
olduğu üzere, yine öznel seçimimle oluşan ama kesinkes tarihin momentlerinden
etkilenmiş metinler oldu.
Sekiz: Seyyar sahhaflık gibi, sözel bir
altkültürde de sürekli / yoğunca bulunduğum için, konuşmalarım yazdıklarımdan
biraz farklıdır, bunu da imlemiş olayım. Bazı kuramcılar bunun gerekli ve/ya
kaçınılmaz olduğun önesürer ama ben o kanıda değilim.
Dokuz: Tarihte ünlü kişelerin belki
binde biri otobiyografi yazar ve onların çoğu, artistlerinki gibi lüzümsuz
(Hildegard Knepf gibi) ve çarpıtılmış ve başkalarınca yazılmış (Knepf gibi yine)
olur.
On: Edebiyatçıların otobiyografi
eksikliği ise, pek tahammül edilir bir durum değil. Romanlarında doğrudan kendi
görüşlerini kullanan yazarların, kendini doğrudan ifadeden kaçınması ironik bir
durum. (Bence buna cesaret edemiyorlar aslında.)
On bir: Otobiyografinin kendini
doğrulama veya itiraf olması da yine tarihsel momentlerle ilintili.
On iki: Fakir Baykurt’un Almanya’ya
eksodusundan sonra, Türkiye okurundan kopması ertesinde, eğer 1995 tarihli 8
ciltlik otobiyografisi olmasaydı, onun eserleri bambaşka kulvarlarda anlaşılmış
kalırdı. Yani otobiyografi yayınlandığı anda da kuşkusuz eserleri etkiliyor.
On üç: Muzaffer Buyrukçu’nun 8 ciltlik
güncesi ise, portreleme-günce alanında tanımlı kalsa da, bize inanılmaz özgün
bilgiler aktardı şimdiden.
On dört: Dolayısıyla otobiyografi türü,
değil eksik, henüz başlamamış bir edebi alan durumunda hala.
On beş: Yine de, 1940-1970 yılları
arasındaki Cumhuriyet dönemi için, özellikle edebi yazarların anılarının 100
tanesi bambaşka bir öznel tarih yazdı bizlere. Asıl önemlisi, yazarlar da diğer
eserlerin tamamına yakınını bilmediği için, böyle bir moment de kayıtlanmış
oldu. Not: O anıları okumak, benim otobiyografi / günce nalayışımı çok
değiştirdi.
On altı: Kendi biyografimi tarihe şöyle
ya da böşle yerleştirmiş olsam da, soyut varlığımı tümüyle tanımlamayı, kendimi
ancak proto-tip / arketip sayarak hayal edebiliyorum. Yani, 30 yılda bu işi
tamamlayamadım ama belki 5-10 yıldır da pek değişmiyorum içsel olarak.
On yedi: 3 bin sayfa güncemi okumayı
kimseye önermem. Çabaya yazık olur bence.
Cuma, Kasım 22, 2013
Viral Videoların Salgın Kaotiği
0. Derece Koyutlar:
Bir: Ne salgınları biyolojik hastalık
sayıyoruz, ne de viral videoları kültürel hastalık. Her ikisinin de yayılması
ve durması için kaotik dağılımlı
parametreleri olan ve matematiksel modelini sorguladığımız değişkenlikler
(atematiksel) fonksiyonları olarak sayıyoruz.
İki: Bunun benzeri olan bir durum,
orman yangınıdır. Bir orman yangını, kendini de bitirebilr, sonsuza dek
yayılabilir de.
Üç: Henüz olguların ve olayların
veri tabanından tümevarımla kesin denklemlere varmayı beceremedik ve bunun
peşindeyiz.
Ana metin:
Viral videolar, virüs gibi çok hızla yayılan videolardır.
Genelde çok hızlı yayılırlar ama yayılmaları bir süre sonra sıfıra limitlenir.
Salgınlar ise farklı bir görüngü kümesi sergileyebilir:
Salgınlar, kuluçkaya veya uykuya yatabilirler, böylelikle de gelecekte 1
veya 1’den çok kez daha yeniden salgın olma / yaratma potansiyelini taşırlar.
Şimdilik böyle bir viral video
görülmedi henüz.
Ancak, internet ileride yüz yılını falan doldurduğunda, yeterince yineleme
kümesi birikecek ve bu görülecektir. Örneğin, belli makro toplumsal olayların
yuvarlak sayılı yıldönümlerinde, eski dönemin belgesellerinin seyrine yönelik
olarak bu durum gözlenebilecektir.
Bu bir.
Görülen viral video dağılımlarına bir bakalım ve onları modellemeyi
deneyelim:
Muhatap sayısı sabit giden yayılım var, muhatap sayısı artarak giden
yayılım var.
Bu daha çok, kalıcı ün ve geçici ün ayrımında ama o da kesinlikle
bir salgın konusu.
Bu iki.
Muhatap sayısı pratikte sıfır olan bölgeler var. Örneğin viral videolar
için bu, internetsiz bölgeler olmakta. Veba salgınında Avrupa’nın belli
bölgeleri, ana ticaret yolları üzerinde olmadıkları için, salgından
kurtulabilmişlerdi. Demek ki bu koruyucu hekimlik konusu.
Bu üç.
Zamansal olarak eşzamanlı sayılabilirseler de, bazı salgın hastalıklar ve
bazı viral videolar, diğerlerinden çok daha hızlı yayılabildi ve her ikisi için
de, bunun nedenleri tam açıklanamadı henüz. Ancak, 1 parametre var: Çığ etkisi.
Yani, daha çok izleyici başlangıcı, daha çok izleyici devamı demek. Bunun tersi
de, kendini bitirme demek.
Bu dört.
Bir de bunun daha küçük ölçeklileri var. Makro viral videolar, global
toplam seyircide 100 milyonu gördü. Oysa sosyal medyada her gün binlerce veya
yüz binlerce ölçekli paylaşımlar yapılıyor ve bunlar düzenli olarak sayılmıyor.
Kaos matematiğine göre, bunların mikro örüntüleri büyüklere benzer ama
varyasyonlu olacaktır. O varyasyonlar da ana denkleme ulaşmamızı sağlayacaktır.
Bu beş.
Salgın hastalıkların yayılma mevsimi olduğu gibi, viral videoların da, tüm
sosyal medya konularında gözlendiği gibi, yayılma saatları var.
Bu altı.
Sonuç:
Bunlar, bir tür doğrusal programlama sınır doğruları çiziyor.
Ancak, bizim aradığımız doğrusal-olmayan bir matematiksel model.
Bu durumda, 2 modeli melezleyeceğiz demektir.
Çöken Uygarlık Senfonisi
Önnot: Schoenberg’in böyle bir kompozisyonu olabilir, emin değilim, o eser
‘A Survivor from Warsaw’ da olabilir, ondan da emin değilim.
1974-2014 arasında, 40 yıl boyunca bir deli saçması, bıçak sırtı, amok
koşusu tutturdum.
Bir beyin olmak için yaşamımı oto-anarşistçe yıkarken, Türkiye’de 1.
Cumhuriyet, ölmeden önce son bakışta
aşklık bir epi-rönesans tutturup, yükselip çöktü; Dünya’da ise, 1960’larda
3. Dünya’nın ve 1968’lilerin yükselişi geldi, sonra kapitalizm bilmem kaçıncı kez
küllerinden yeniden doğdu, neo-globalist neo-liberalizm dalgası ile ortalık kan
ve ateşe boğuldu.
Şu an durdum, bakıyorum:
Ben kurtuldum ve Dünya toptan öldü. Tam da, ‘Mülksüzler’deki
Shevek gibiyim ama onun gibi tek başına kurtulmanın vicdan azabını duymuyorum,
çünkü kendini yeterince zekat keçisi yerine koyduktan sonra, kerizlikten
vazgeçmiş bir neo-entellektüelim artık.
Daha da berbatı, benim için bir gelecek yok ama intihar etmeyeceğim, öyle
bir yetim yok ve ayrıca Stephan Zweig kadar salak da değilim. Öylecene dururum,
o da bana yeter de artar bile...
Nasıl oldu da böyle oldu?
Çünkü en inanılmaz sürpriz atlara oynadım ve en inanılmaz sapa yollara
girdim ve en inanılmaz ayaz sularda yüzdüm ve ben haklıymışım: Tek-hiç yol buymuş, eğer o da bir yol
ise tabii ki...
Ancak, burada ve bu anda durup, sessizce saygı duruşum varken, o çöken
uygarlığın da, kulaklarımda çınlayan, inanılmaz estetik bir senfonisi var.
Bu, ne batan ilk uygarlık, ne de gelecek olan ilk rönesans / neo-uygarlık...
Aç parantez Bosch-Bruegel, kapa parantez Kafka-Fassbinder üzerinden öyle
bir kuadreliktik dikmeler dizisi almışım ki dosdoğru karşı kıyıyı bodoslamışım.
Ve kulaklarımda o eşsiz melodiler çınlıyor...
Kurtulmamın bir ve yalnızca bir nedeni var:
Asla ve kata bir evim olmadı ve asla ve kata bağlanmadım, yani asla ve kata
bir insan olmadım...
Bu açıdan bakınca ilk reel-uzaycıyım,
daha doğrusu bir arketipim / prototipim... Hem de başarısızından...
Bu açıdan biyografim-tarihçe griftliği tam da çakışıyor.
Tam da budur, denklemin henüz görülmemiş çözümünü uygulayışım.
Tam da budur, sorulmamış soruları soruşum...
Tam da budur, o senfoniyi ilk dinleyenin ben oluşum...
Gelelim kabaca konunun müzikalitesine:
Genel melodik akış, benim ilk kez ‘Zombi War’ filminin 2 yıl önceki
ön-fragmanında duyduğum tını üzerinden işliyor...
Genel müzikalite-kültüralite, kesinkes Piazzolla’nın ‘Pulsacion’
dizisindeki gibi, iniyor çıkıyor, çakıyor söküyor, acılar sökülmüş çiviler gibi gönlümüzde nakşolmuş kalıyor...
O çivilerin delikleri, tuhaf bir viskositedeki kültür tarafından
gelgitlerle doldurulup boşaltılıyor.
Eksilen yaşamlar, kendini hiçleyen / kendi harcanmış yaşamlar akıp
gidiyor...
Tuhaftır vurmalı çalgılar zayıf ama poliritmleri var ve bunun nasıl bir
müzikalite olduğunu bilmiyorum henüz... Belki de, yine ‘Zombi’deki gibi, yavaş
gelip giden bir poliritim olabilir bu pekala, çünkü tarihin 25-50-250 yıllık
döngüleri var bilinen ve bizim şu an yaşadığımız 1985-2000 (proto-11 Eylül
2001) için olan en küçük boyuttaki siklus...
Genellikle yerel-tümel ölçek-ölçüt üstüste çakışmaz. Ancak, Türkiye-Dünya
1960-2010 bir biçimde çakıştı... Hep birlikte çıktık, hep birlikte indik...
Dolayısıyla tek bir çalgı ile orkestranın senkronundan ziyade, tuhaf bir az
faz farklı, ekstradan boyutluluk işitsel artetkisi mevcut...
Tüm birleşik disiplinlerarası bilgim, çöken uygarlık senfonisini ancak
böyle tanımlayabiliyor henüz...
İnanın, ne yazdığımı ben de anlamadım... Metin kendini bana yazdırdı
işte...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












