Çarşamba, Şubat 22, 2017

Çapraz Medya Notları

Mussorgsky’nin 1874 tarihli ‘Bir Sergiden Tabloar’ klasik Avrupa Müziği kompozisyonu / bestesi, çapraz medya için taa 19. Yüzyıl’dan bir örnek. Böylelikle:
Bir:
Karikatürlü dini duvarsal halıların, yüzlerce yıl sonra başka bir sanata dönüşmesi gibi bir durum sözkonusu.
İki:
Modern resim, 1885 tarihli sayılır. 1874 tarihli bu eser, modern resmin modern müziği olarak duble avangard ve duble çapraz medya olmuş gibi.
+
1986 tarihli ‘İsimsiz’ performans çalışmasının akış çizelgesindeki 5 duyu-dil, konuyu asal ele alan bir bakış açısına sahip.
Ticari kartlarda ses yok, çizim ve yazı var. Dolayısıyla baştan bileşik dilliler.
+
Çapraz Medya grubunu artık tam listelemem gerekli.
Bir: İsimsiz, asal duyu-dilli.
İki: Bir Resim Sergisinden Tablolar, tarihi.
Üç: Çizgifilm, çizgiroman, film, dizi film: Ana akım ticari akış.
Dört: Death Stranding, duble avangard.
Beş: İnternet filmi, internet dizisi, internet reklamı, internet kısa filmi: Mecra farkı.
Altı: Oyuncak, ticari kart: obje. Yıldız Savaşları, Lucas aşamasıyla da, Walt Disney aşamasıyla da, bu konudaki çapraz medyalıkta bir no: 40 yıldır.
Yedi: Assassin’s Creed ve Yıldız Savaşları: Çapraz medya olarak baştan tasarlanmış, şimdilik en avangard, şimdilik en ticari başarılı, şimdilik en önde 2 proje ama arakesitleri 0.
Sekiz: Çizgiromandan çizgifilme (Basilisk) gibi, sanat dalı veya altdalı olarak, birebir ama ikili aktarım olmakla baştan sınırlı ve tanımlı aktarımlar. Başı sonu belli kategoriler.
Dokuz: Çizgiromandan hem çizgifilme, hem filme, sanat dalı veya altdalı olarak, bireçok-çoklu dönüştürüm ile tanımlı aktarımlar. Başı sonu bellilik kayboluyor.
On: Bizim teknolojik ve sanatsal anlatı açısından en özgün ve en avangard bulduğumuz yol-alan: Machinima ile bilgisayar oyunun sinemasal fragmanı ve anti-Machinima ile Death Stranding. Bu; 1995 tarihli sinemasal tür-sanat, kısa-uzun, kurmaca-belgesel ayrımsızlaşması ve 5-10 yeni-farklı türün kısa-film’leşmesi sürecinin devamı sanatsal bir artı-değer olma ile de birleşti.
On Bir: Dolayısıyla çapraz medya, özellikle oyun sinemasal fragmanı, 1995-2010-2045 için bir sinema dalı. 1895-1945’te sessiz-sesli, siyahbeyaz-renkli ayrımı vardı. 1945-1995’te sinemasal tür-sanat, kısa-uzun, kurmaca-belgesel ayrımsızlaşması ve 5-10 yeni-farklı türün kısa-film’leşmesi süreci var. Bu yeni avangard dönem, 2045’e dek sürebilir demektir bu. Çapraz medya, 2009-2010 momentli, 2017’de avangardsal inişe geçti sayılır, Death Stranding ile başka bir şey oldu sayılır. Çapraz Medya (1-10) olduysa, devamı gelebilir de, gelmeyebilir de.
On İki:
En başa, Mussorgsky’ye ve ‘Ber Sergiden Tablolar’a dönersek ve Ravel’in ‘İzlenimler’ düzenlemesini buna eklersek, değişik bir çapraz medya panoraması görürüz:
Alman olmaya, Fransız olmaktan daha yakın Rus sanatçısının, izlenimci yerine, dışavurumcu olabilirliği ama bu erken Rus avangard modern-sanat’lama’nın bunun dışında kalması ilginç.
Yanısıra, Rus modern resmindeki mutlak geometricilik eğilimi, başka hiçbir kültürde ve resim altkültüründe olmadı. Bu geometricilik, ayrı ayrı olarak, salt renk ve salt form argumanı üzerinden, anti-çapraz-medya’lama olur. Bu da, interkültürel ve transkültürel bir etkileşim ve/ya etkileşimsizlik olur.
Not / şerh: Sözkonusu olan belki, değişik bir nötr-negatif diyalektik’tir.
İnterkültürel ve transkültürel çapraz-medya’lama da olabilir. Bu, 22. Yüzyıl’a kadar uzanabilecek bir tartışma olur.
Kültürün Murdock’vari şemalanmışlığı, onun da asal bileşenlerine ayrımını mümkün kıldı. Bu durumda belki, asal duyu-dil çapraz medya ve asal öğeli kültür öğelerini karşılıklı ilintilemeleri haritalaması da sözkonusu olur. Bu da, çapraz medya çalışma alınanda kalır ama meta-çapraz medya alanında.
(22 Şubat 2017)

Salı, Şubat 21, 2017

2000-2100 Arasının Kaosluk Kriterleri

Öncelikle, bu 200 yılın ilk 17 yılında berraklaşan ana koşulları bir açımlayalım:
1980-1990 neo-liberalizmi gerçekseme ve reel sosyalizmi çökertme çizgisinde, reel sosyalizmi aşırı masraf ve kültürel enerjiyle bitirmesinin ardından ABD, tekkutuplu kalacak gibi göründü ama 2001 ardından Dünya kutupsuz oldu. Tarihte bu kutupsuzluk dönemleri kayıtlı. Aslına bakılırsa hegemonsuzluk, kaos-çöküş döneminin ana kriterlerinden biri. Tarihin ana-makro itiş-çekiş vektörü kalmıyor çünkü.
1945-2015 arasında, AB’nin belki 500 yıllık bir gecikmeyle fiili bir proje olarak gerçekleştirilmesinin anlamsızlığı ortaya çıktı. Burada bizce asıl sorun, AB’nin bilim-sanat-düşün eksenini, yani Aydınlanma’yı, Rasyonelizmi’i, hatta Pozitivizm’i terkedişi oldu. Bunda yine bizce asıl temel sorun, oranı % 20’ye varan göçmenlerin AB’yi kültürünü de ümmileştirmesi ve elit kültürü değersizleştirmesiydi. Yoksa AB, bugün hala Dünya’nın 2 no’lu ekonomik gücü. Ancak, 2. Dünya Savaşı ve NATO üzerinden ABD’ye askeri bağımlılık ve artık çıkarların çatışması da, saklı-örtük bırakılan diğer bir AB açmazı durumunda.
Çin; 1971-2015 arasında geldi, neredeyse 500 yıl farkı kapattı ama 2015’te de bitmişti, 2017’de bizce ekside çoktan. Çin; Dünya’nın asıl 1 no’su olamadan sürklase oldu bizce. Bunda, Japonya’nın 1960-1990 zirvesi yapmışlığı ama 1990 sonrası tümüyle durmuşluğu durumunun, sarı ırka özgü bir koşutluğu da etkisi var bizce.
Rusya; Putin’in dönüp dolaşıp 30 yıl lider kalma takıntısı, Gorbaçov-Yeltsin çizgisini gömmesi, beceremediği bir KGB-diktatörü çizgisini zorlaması, petrol fiyatlarını aşağı çekilmesiyle koskoca ülkenin iflası, 1990-2000 arasında kısalan 10 yıl ortalama yaşam beklentisi gibi etkenlerle, 150 milyonluk Dünya’nın eski 2 no’sunu, tarihte ortada bıraktı bizce.
Gerisinde, Hindistan-Brezilya vaatsizliği, 200 ülkenin 100’nün % 50 devletlilik-başarısı yakalayamaması gibi, hep 0 veya eksi vektörler eklenince, tarihte potansiyel veya aktuel olarak, geleceğe yönelik bir zemberek etkisi kalmadı gibi bizce. Bu da, çöküş için önemli etkenlerden. Yoksa, eski hegemon gider, yeni hegemon gelir klasik gelenekte.
Tüm bunların yanısıra; devletliliğin sınıfta kalması, yazı kültürünün 1945-12015 arasında globalleştirilme çabasının iflası ve yeni-ümmileşme akımları, artı insan yaşamı kalitesinin, eğitimin, sağlığın, emekçi haklarının, vd’nin aşırı eksi ivmeyle yokuş aşağı çakılması mevcut.
İroni-ötesi olarak barbar aday adayı halklarımız bile ortada yok. Roma’yı Hunlar’ın yıkacağı, neredeyse 100 yıl öncesinden belli olmuştu ama. ABD’yi Meksika 50-100 yıl içinde yıkabilir mi örneğin, hiç belli değil şimdi ama. Artı, o barbar haklar kendisini yazıya geçirmediği Roma Hukuku’nu yazıya geçirmişti. Oysa şu an, Hammurabi Yasaları’nın o ölünce silinecekliği durumunun eşiğindeyiz.
Yani, birden çok total çöküş vektörü egemen. 4 makro kriz de devreye girmedi henüz.
O nedenle 2017 itibarıyla Dünya’nın yakın geleceği, hiçbir çıkış eğilimi olmayan, tümden çöküş eğilimleri demek durumunda. Ancak, bunun orta vadede ne kadar durağanlık ve tazeleyici fermentasyon getireceği belirsiz henüz.
(21 Şubat 2017)

Yazında 1. Cumhuriyet Nasıl Bitti?

Ne olursa olsun, 1870’lerden 1960’lara ve 1970’lere uzanan bir, Osmanlı-Cumhuriyet edebiyat geleneğimiz var, daha doğrusu var idi. Bu, 1980’lerde kesintiye uğradı: Hem 1980 askeri darbesi, hem de 1983 Özal-1. Neo-Liberalizm dalgası nedeniyle.
1983’te 2 yeni-uç vardı: Orhan Pamuk ve Latife Tekin.
2017’de Pamuk Nobel edebiyat ödülü almış durumda. Tekin ise, yazının epeyi dışında kaldı.
Tümüyle mental ve kültürel konfüzyonlu bulduğum, epeyi şizofrenik bir dille yazan Yalçın Küçük, ‘İtirafçıların İtirafçıları’nda, kitabın konusunun dışına taşarak, yeni dönem Türk yazarları için şunları söyler:
“1980 darbesi olmasaydı, bunlar yazar olamazdı.”
Doğrudur ama bu onu da kapsayan bir saptama: 1980 olmasaydı, Küçük bugün okunuyor olmazdı, negatif anlamda, oradan entelejensiya’ca  nemalandı kendisi yani.
İşte bu entelejensiya’ca maddi ve/ya manevi nemalanma, 1983 ertesi tüm yazarların ortak karakteri ve/ya karaktersizliği oldu çıktı.
Tekin, fakirliğini korumaya çabaladığını söyledi ama büyük erkek kardeşleri onu finanse ettiği için, aslında yazarken hiç zorlanmamıştı ve gerçekten hiç aç ve/ya evsiz kalmamıştı, bunu da kendi ağzıyla kendisi açıklamıştı.
Pamuk ise, bildiğimiz işbirlikçi-lümpen orta burjuva mensubu. Tipik 3. Dünyalı. Dar ufuklu, hatta ufuksuz.
İşte bu bilgi ve zeka eksikliği, en son 78 kadın şair-yazar’lı söyleşi kitabının açıkça koyduğu üzere, internet gelip, globalizm varken bile, Türk yazarının kafasını kumdan asla ve kata çıkarmadığını imler. Tarihin yönü, tarihte ilk kez bu kadar belirgin tanımlıyken, herkes mental ve kültürel konfüzyona sığındı, çünkü 1. Cumhuriyet politik olarak tasfiye olunca, bunun özgürlüğü bizim entelejensiyayı aştı.
Anarşist ve/ya bireysel özgürlük de bu durumda, hırsız-yazar Mehmet Kartal’a kaldı ve o da geleneği bozmayarak erken öldü. Yani o, özgürlüğü ancak kriminal alanda denedi.
Tersi durum aslında, Sait Faik’in 1936 saptaması olan, ‘bizim Türk aydını kravatı sola kaysa, kendini solcu sanır’ saptaması, 2016’da da aynen geçerliydi.
Feodal tutuculuktan, sanal cemaat tutuculuğuna yapay ve yatay kayış yaptı yeni münevver kırmalarımız.
1980 sonrası gündem, hem yerel gündem, hem global gündem, hegemonların tekelinden çıkarak, kutupsuz bir Dünya’da kıblesiz epistemiklikler yarattı. Felsefeciler ve bilimciler biraz daha çok somut bilgi sahibi iken, sanatçılar bildiğimiz realite ile zaten kolay kolay doğrudan temas kuramadıkları için, kaotik bir realite dinamizmi, bizim yazarların beynini ve zihnini hallaç pamuğu gibi attı.
Bir tür geçmiş yitimini yaşıyor bizim yazarlarımız bu sıralar. Bu yiten geçmiş, silinmeye çabalanan 1. Cumhuriyet kültürü aslında tabii ki: 500 yazarlık ve 50 yıllık sol bir gelenek, ne yaparsan yap silinemez. Olsa olsa, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi, yanlış anlaşıldırılabilir.
1990’larda ve 2000’lerde yayınevlerinin vahşi kapitalizmi sayesinde, ortalığa yazar diye salınan, 20’li yaşlar kuşakları, çok değil 20 yılda, 4-5 kuşak birden silinerek elendiler çoktan.
Onun dışında asıl çok-satar olup sonradan 0 satan çok yazar da türedi:
Turgut Özakman (1 milyon satış), Elif Şafak gibi.
Yazarlarımız modaya yüklendiler, demoda da onları sildi. 1 yazar, 3 yıl dayanamıyor artık.
Ancak bu hız sahte: Günümüz yazarlarının ve okurlarının yaşam temposu, 1960’lardakinden çok daha hantal, yavaş, vd. Tarih akar, okur-yazar Türk bakar, durumu var. Yani inekler, treni seyrediyor.
Ancak Sait Faik, hala ve hep okunuyor, gönüllüce üstelik, tavsiyeyle değil. Esendal’ın 1905 Türkçe’si hala açıkseçik ortada, onun metinlerini tek bir kişi okumasa da farketmez.
Bu durumda ne olur?
Nasıl ki 1968’liler ve 1978’lilerden sonraki 1988’liler, 1998’liler, 2008’liler, ölü üniversite kuşağı oldular; yazarlarda da 1970’ler yazarlarından sonra, 1980’ler, 1990’lar, 2000’ler ve 2010’lar kuşakları yazarlar da, aynen birer çukur olarak tarihe geçtiler.
ABD’liler buna ‘yitik kuşak’ demiş, biz ‘doğmamış ve doğmayacak kuşak’lar’ diyoruz. Sonuçta, Osmanlı-istibdat dönemi yazarı da yoktur, gazetecisi de. Koskoca Roma’dan tek bir ciddi-yazar çıkamayabilmiştir veya ABD’den. (ABD’de ödül alan, çok-satar veya ciddi yazın ödüllü yazarların belki 20’de 1’i Dünya dillerine çevrilecek denli ciddiye alınıyor, üstelik ABD bir kültürel Dünya empozecisi iken bile.)
Ancak bu yerellik, bizde de öldürücü. Yabancı dillere pratikte 0 yazar çevriliyor ve AB dillerinde yayınlanmış yazar-kitap sayımız hepi topu 80 yılda 100 küsur.
Yani, bir tarafta Pamuk ikilemi, bir tarafta koloniyalizm takınağı.
Dolayısıyla tam 40 yıldır, sen ben bizim oğlan, kapalı devre bir yazınımız var, büyükkentin ortasında köy köy, taşra taşra.
Burjuva yazarımız yok örneğin. Son 40 yıldır böyle. İlk öyle sayılan Özlü, bir Arap aslında, MHP’li ve Nobel’li bilimcimiz Sancar gibi. Bu, 21. Yüzyıl’ın Suriyeliler’i varken, ancak faşizm ve engizisyon demek olmakta.
Yani:
Son 35 yılın Türk yazını ve yazarı, Türk halklarını ümmileştirdi, çünkü kendi daha okumayazma bilmiyor, Pamuk dahil.
Sonuç:
Okunmayan, koltuk altında taşınan yazar-kitap oldu.
(21 Şubat 2017)

Pazartesi, Şubat 20, 2017

Fassbinder Aforizması

Geçen gün, lata veya cilalı ahşap değil, düpedüz tomruk, benden büyük bir solcu erkekle tartıştım.
Sanatı küçümsedi, illa ki olmalıymış politik eylemi savundu.
Bu 1968’liler, 19737lüler, 1978’liler hep böyle kaldılar, hiç yontulmadılar. Hiç öğrenmediler. Duyarlılığı, güzelliği, sentimental anti-faşizm’i anlamadılar değil, dinlemediler ve algılayamadılar bile. Sonra da, cenazeye gitmiyorum diye, beni dövmeye kalktılar, kitap okuduğum için taciz ettiler. Mal lan bunlar.
Oysa 1968’li Fassbinder, ‘Sonbaharda Almanya’da, daltaşak ortalıklarda dolanıp, erkek sevgilisini tokatlarken, bu sentimental anti-faşizmi, diğer 1968’lilere tokat üstüne tokat atarak panzehirledi.
Aynı seriden film yapılan birinde gösterildiği üzere, 1968’lilerden olup intihar eden birinin ardından yakılan histerik ağıtlara kulak tıkayıp, ‘erken ölecem lan ben, işim var’ deyip, 70 saatlık film üretip, erken öldü netekim.
Bugün Fassbinder, Birleşik Almanya faşizmini 1980’de gören ve kanıtlayan biri olarak tarihe geçti ama o histerik intiharlı ölünün adını anımsayan yok.
Boş kaldığı noktalar da çoktu:
Terör, internet, 3. Dünyalılar / Alamancılar, vd.
Ancak, ‘Berlin Alexandre Meydanı’, ‘Maria Braun’ ve ‘Lili Marlene’, tam da bugün ve burada faşizmin deşifre edicileri olarak hala ve hep işimize yarıyorlar.
Fassbinder din konusuna girmedi, o nedenle engizisyonu konu’lamadı / anlatı’lamadı. Bir ‘30 Yıl Savaşı’ filmi yapsaydı, bayağı ilginç olurdu, kanısındayım. (Üstelik, galiba hiç tarihi film yapmadı.)
1995’ten 22 yıl sonra 2017’de yeniden Fassbinder referanslarıma geri döndüm. Tam TC’ye göre. Tam alaturka Marlene’lere göre.
Orada, kendisinin oynadığı yan roldekinin, başroldekine repliği muazzamdı:
“Öldürtecen lan kendini salak. Seni bırak, arada biz de geberecez gidecez. Ayağını denk al ve düzel lan bir an önce. Hepimizi gömecen durup dururken”
Neyse ki adam söz dinler ve Marlene’i terkeder.
(20 Şubat 2017)

Adorno Aforizması

Adorno, Brecht’e dişini geçiremedi ama Benjamin’e Lukacs’a feci geçirdi ve onlara eziyet etti.
1’i sınırda öl(dürül)ürken, 1’i baskı altında uzlaşırken, 2’sine de hoşgörü göstermedi. Güçsüz-mazlumu ezdi.
Sonra kendi gitti güçlü-zalim oldu, gücü, iktidarı, statüyü, (CIA ve onun ‘Monad’ıyla) işbirlikçiliğini seçti, evet seçti.
Yine de Negatif Diyalektik, tıpkı faşist Heidegger’in Metafizik’i gibi, bir başyapıt sonuçta.
(20 Şubat 2017)

Tayfur Sökmen Olmak ve/ya Olmamak: That is the Question

Güzel bir tarihsel kritik olgu ve dürüstçe bir açıklama olmuş. Açıklama şu:
“Kıbrıs’ın kuzey kesiminin Türkiye’ye ilhakı seçeneğini geçersiz gören Akıncı, Duvar’a yaptığı açıklamalarına ikinci bir Tayfur Sökmen olmayacağını belirtiyor.”
Ancak, bazı tarihsel ayrıntı-bilgi eksiği ve hatası sözkonusu kendisinin. Hatay, bir halk oylamasıyla 1939’da Türkiye’ye katıldı, ilhak ile değil. Uluslararası olarak tanınan bir oylamaydı o ve kabul de edildi. Oysa bugün, Kuzey Kıbrıs, her ne biçimde Türkiye’ye katılırsa, katılsın, red edilecektir.
Artı Türkiye, Nahcıvan ve Acaristan’ın aynı yöndeki isteklerinin kendi red etmiştir hep. Atatürk de, Gümülcineliler’i red etmiştir sağken.
1977’den beridir, Kuzey Kıbrıslı Türkler’in Türkler’i sevmemesini anlarım, çünkü onlardan dinledim öyküyü. Eh, Kıbrıs Çıkartması sırasında bizzat kendimin gözledikleri de etkiliydi zaten (yazamam, vatan haini sayılırım). 2001’de Londra’da 80 bin Kıbrıs türkü olduğu da resmi bilgiydi zaten. 100 bin Kuzey Kıbrıs Türkü dehelendi, TC’den 250 bin imtiyazlı Türk orayı ele geçirdi.
Ancak şu an, Kuzey-Güney Kıbrıs birleşmesi artık mümkün değil, Kuzey istiyor, Güney istemiyor diye değil. Birarada yaşamak diye bir şey kalmadı artık.
Kuzey, o ya da bu tarihte, şu veya öbür biçimde TC’ye katılacak. AB ve ABD için gündem değişiyor artık, Ortadoğu’yu kendi haline bırakacaklar artık, ama 25, ama 35 yıl sonra. Çıkartmadan beridir ise, 43 yıl geçti.
Yanisi şu: 1974’ün asıl Kuzeyliler’i kendi ülkelerinde azınlık kalacaklar.
Bunun da, Sökmen ile hiçbir ilgisi yok.
(20 Şubat 2017)

Pazar, Şubat 19, 2017

Yolunu Yitirmek

Şimdiye dek, kezlerce yaşam yolumu yitirdim. Ancak bu, geleceğe yönelik olan idi, geçmişe yönelik olan değil.
Geçmişe yönelik olan yolumu yitirmem mümkün değil. Yeterince tarih okumuşluğum var. Bu tarih, gayet anlamlı ve mantıklı işledi, zalimce işledi ama zaten hep öyle olur genelde. Ayrıca, 9 adam ve 9 dönemlik 1. Cumhuriyet şemam var. 11 yıl oldu onu çizeli herhalde.
Yanısıra, gözüm kapalı görmemi sağlayan epistemik-oryentasyon’um var.
İnsanlarda bunlar yok. O nedenle, geçmişe yönelik yollarını yitirdiler. Beni güldüren bir ironiyle 60 yıl yaşadılar ama o da 0 çekti.
Şimdi burada onların duygusal, epistemik, zihinsel, kültürel birçok hatası var. O kadar çok hataları var ki bu kadar az zarar olması sevindirici aslında.
Öncelikle, o malum akıl batması var: İnkar kültünün had safhası.
Sonra, bir şeyler yaşadıklarını ve bildiklerini sanmaları var ama hepsi safsata. Üstelik yaşam, pratik olarak da onları eksilemiş çoktan.
Çok basit orta burjuvalar emeklilik ve boş gezme aşamasındalar ama birey olmadıkları için, bir köşeye çekilip Datça’da sefa sürme yetileri yok, illa ki sürünün içinde dolanmak durumundalar. İşleriyle ve statüleriyle tanımlılar çünkü, öz-iç-varlıklarıyla değil.
Bence asıl sorun ki bu yeni gördüğüm bir şey sayılır, kendi otobiyografilerinin anı kaydı yok zihinlerinde. Örneğin yaşıtlarım, 1983-2015 seçimlerinde, referandumları ve yerel seçimleri geç, kaç seçimde hangi partiye oy verdiklerinin listesini 5 dakikada çıkaramıyorlar belleklerinde.
1983, 1987, 1991, 1995, 1999, 2002, 2007, 2011, 2015 ediyor bunlar. Bu 3 liberal dönemdeki 3 liberal akım nedeniyle ve artı ara partiler nedeniyle, onların bugün unuttuğu onlarca parti meclisteydi ve hiç oy vermemezlik etmediklerine göre, bugün var olmayan partilere oy verdiler ve unuttular demektir, ANAP’tan başlayarak. Ana akım olarak düşünürsen, ANAP, DYP veya arada DSP / CHP ve en son da AKP çizgisinde oldular ama oy verdiler ama vermediler. Oy vermeseler bile, öyle yaşadılar, çünkü para kazandılar o partiler sayesinde. Lümpen proleterya gibi oyunun satılık olduğunu kendine itiraf edemez küçük-orta burjuva insanı, ikiyüzlüdür. Arkadaşlarım da öyledirler.
Ne İstanbul Film Festivali’ni 20 yıl izlediler, ne de popüler kültür ürünü klipleri, 10 yıllık ünlü ve idol Sıla’yı duymamış durumdalar. Yalnızca çalıştılar ve para kazandılar. Haa, bir de çocuk yaptılar. Ot gibi yaşadılar yani, bildiğimiz bitkisel yaşam.
Böyle olunca, en son Ocak 2017 rakı masasında gördüğüm gibi, tın tın ötesi boş kafalara sahip olmuşlar. Hiçbir konuda bilgileri yok, hiçbir konuda ilgileri yok, her konuda fikirleri var ama bomboş fikirler.
Birey olamamışlar, kendilerine boş zaman ayıramamışlar. En acısı, gençken fotoğraf çekerken, kendi fotoğraf çekmeyi bırakıp, çocuğuna 1 milyon dolarlık sanat tarihi eğitimi sağlamışlar.
Bu durumda, yol da yitirilir, herşey de yitirilir. Bir de ölme zamanları geldi. % 1-2 temizlik oranı işlemeye ve yaprak dökümü yaşanmaya başladı. Ölümü de inkar ediyorlar, yaşamlarının bilançosunu çıkarmayı da.
Böyle bakınca, bir zamanlar on binde bir olanların bu eksi zekalılığı, yeis verici ama hoşgörü gösteremezsin onlara, çünkü anormallere ve marjinallere karşı accaip hoşgörüsüz ve acımasızlar. Anında gömerler onları.
Tarih ve devlet çözülüyor ve onlar özellikle devlete çok bağlılardı, genelde Ankaralılar çünkü. Kıblelilerin camisi yamuluyor ve sabit durmayıp bir yerlere doğru, aslında uçuruma kayıyor, ulusalcıların Ankara’sı yitiyor.
Bunu böyle açıkça adını koyarak, bugüne dek yazmamıştım hiç.
Böyle listeleyince, hem acınası, hem öldürülesi bir kültürel moment bu, öyle görünüyor. Bu, kanser-ötesi bir durum. Kangren-ötesi bir durum. Dekadans bile değil, o kadar yani.
Yol yitmesi de bu zaten. Dekadans başka şey. O Fassbinder’inki ve kendisi için değilse bile, bizim için eksodus yarattı çoktan. Bunlar, yalnızca kaypaklaşıyor ve belirsizleşiyor, çürümeye bile zamanları yok, diri diri gömülüyorlar.
Hiç yaşamadan ölme, beyni açılmadan mezara iade. Sözünü ettiğim AFL 1667-1982 mezunu = 1.500 dahi (IQ > 150) idi.
2 ayrı internet listesinde bunları izliyorum işte. Yüzlerce veya binlerce sayfa kayıt ve kanıt var bunun için. Zırvalamadıkları tek bir konu bile yok. En son sigara içme özgürlüğüne girmişler. Beni pasif içici olarak kanser yapacaklar ve hala özgürlükten söz ediyorlar. Bu kadar aymazlar yani.
BÜ ise, yine bir ABD projesi olarak, asıl para kazanma odağı idi. O da, paranın hiçbir halta yaramadığını kanıtladı. 25-30 yıl boyunca, TC’nin parasızlığının en büyük sorun olduğunu dinledik. Şimdi ise, en büyük sorunun bolluk olduğunu dinliyoruz aynı ağızlardan. Üstelik, ‘Bolluk / Plenty / Streep’ filmindeki teorik tabandan haberleri bile yok.
AFL dışındaki yabancı dil eğitimli okullardan gelenler, bu haritaya saçak-kırınım bilgiler kattı. Biz ABD’sel isek, Almancı, Avusturyacı, vd vardı onlarda da. Robert Kolej ise, AFL’nin İngilizce versiyonu idi ve hep daha üstündü bizden.
Burada bir not:
Asıl entellektüeller burjuvalardan çıkar, neo-liberaller de öyle olması gerekirdi. Ancak, bizde bu azınlık liseleri mezunları, entelektüel olma yoluna girmediler. Neo-liberal olma, hep feodal kökenlilere kaldı ve bu, ironi-ötesi bir durum yarattı: Köylü liberal. Taşralı veya taşra-över liberal (Tanıl Bora, Nuri Bilge Ceylan).
Sonra burada üzerine bir de, hatasıyla göğsünü gere gere övünme öküzlüğü de / magandalığı da girdi. Zahit Atam, bu taşra filmlerini ballandıra ballandıra bin sayfa boyunca öven kitaplar yazdı. Asıl varlık oymuş, bana aynen böyle söyledi bu adam.
Burjuvamız da, Demir Özlü oldu: 10 yıl bursla sürgün yaşayan adam. Arap kökenli feodal kırması.
Bu durumda, Benjamin’in neden İspanya-Fransa sınırında öldürüldüğü de anlaşılır oluyor, benim neden pişmiş tavuktan beter süründüğüm de.
Kitle, iktidar seçkinleri ve entellektüeller: Negatif sembiyözdeler olup olacağı.
Yani, herkes yolunu yitirdi geçmişte. Gelecek de yok. Onu liberaller ipotekledi zaten.
Ölme şoku ve travması, pekala panzehir olabiliyormuş bu zehirlenme için.
Yani, bu orta burjuvaları bir güzel katletmek gerekli. Sağ kalanlar olursa, işe yarayabilirler belki. Gerisi mezbahaya ve toplama kampına.
Sizi tarih ve halk mahkemesi adına yokluğa mahkum ettim ey 1950-1975 yaş grubu TC % 1’leri.

Dünya, İtalya, Para, İktidar, Devlet

İtalya’da rüşvetin önelenmesi için 25 yıl önce ‘temiz eller’ operasyonu yapılmış. 25 yıl sonra durumu soruluyorlar. Alıntı, 2012’den:
“ ‘Temiz Eller’ savcılarından Antonio Di Pietro, 2012'de verdiği bir mülakatta 1992'den sonra yaşananları şöyle özetliyor:
"20 yıl sonra acı olan şu: Her şey değişti ama hiçbir şey değişmedi... Dün iktidar, paraya erişim için kullanılıyordu; bugün para, iktidara erişim için kullanılıyor. Roller tersyüz edildi." ”
Ayrım güzel ve açıkseçik:
Para mı iktidar getirir, iktidar mı para?
Bence, günümüz iktidarları paraya daha egemen. İktidarlara yakın olamayanlar, iktidarlara parasız yakın olabilenleri parayla satın alıyor ve iktidara yamanıyor, ayrı konu.
Burada asıl geçerli gerçek şu:
En kapitalist devlette bile devlet, en kapitalist şirketi bile, doğru vceya yanlış olarak sıfırlama veya ihya etme gücüne sahip. Mutlak olarak sahip. Bunu 2007’den sonra ABD’de ve bizde de Şekerbank olayında gördük. Olmadık şirketler kurtarıldı, olmadık şirketler batırıldı. Üstüne bir de, aradan 15 yıl geçince özeleştiri bile yapıldı ama neye yarar?
Tabii, yeni bir gerçek de var:
Daha önce dolar milyarderi Peron, ABD başkanı olamadı ama bu kez Trump yalnızca parasıyla başkan oldu. Ancak, ironik olarak ve yukarıdaki tezin tersine, parasıyladan çok, bir siyasetçiden beter politik söylemi nedeniyle, en çok yalan politikacı olarak, seçildi.
Putin ise, ne para, ne başka şey kullanıyor. Devlet ve KGB geleneği nedeniyle başkan ve parayla da pek işi yok.
Keza İran’da ise, seçim teranesini geçelim, teokrasi var.
İngilter’de krallık var.
Üstüne de, 20. Yüzyıl’da birçok büyük hegemon birden çok kez iflas etmiş. 2017 hesabıyla Dünya’daki 200’e yakın devletin yarısı, yanılmış ve işlevsiz devlet durumunda.
Bu durumda, paranın iktidarı ve iktidarın parayı getirmesi, yalnızca çöken bir tarih döneminin olgusunu imliyor, o kadar ki tarihte bu hep olagelmiş.
Diğer bir deyişle:
Tüm iktidar araçlarına ulaşma yolları çok fazla suiistimal edilirse, kullanılırsa, zorlanırsa, devreden çıkarlar ve işlevsizleşirler.
Keza, devletin varlığını ve işlevini çok zorlamak onu da devreden çıkarıyor. Bu, TC’de 1993 sonrasındaki 25 yılda aynen vaki oldu. Bugün TC’de devlet, % 50 bile yok.
Vurguluyorum:
Devlette para ve en azından görünen şaşaalı bir iktidar var ama devletsel işlevler, eksi gidiyor epeyidir. Altı boş bir kubbe yani bu.
Eh aslında, para ve iktidar da öyledir.
Eğitim, sağlık, yaşam kalitesi, o nedenle devleti daha çok devlet, asıl devlet yapar. Bunlar da tüm Dünya’da eksiye doğru limitleniyor epeyidir, emekçi hakları dahil, AB’de dahil.
Bir de göçmenler ve mülteciler % 5 olunca, devletlerin sabit nüfusluğu da ortada kalkıyor ve halksız devletler oluşuyor.
(19 Şubat 2017)

Cuma, Şubat 17, 2017

Reel Terör Aforizmaları

31 Aralık 2016 gecesi Reina katliamını yapan kişi, orada Hristiyanlar’ı öldüreceğini sanıyormuş. Belki kazara vardıydı ama asıl Müslümanlar, özellikle de Araplar vardı.
Öyle olmasa nasıl bir tepki verirdi belli değil ama saldırgan, kendi idamını istedi sorgusunda. Bu, bir terörüstün ilk kez yaptığı bir şeydi sayılır. Bir bakış açısı değişikliği diyelim buna.
Mehmet Ağar, 1993 gibi, 18 bin kayıp, 18 bin faili meçhul konusunda, Susurluk Kazası’ndan sonra, TBMM komisyonunda ifade verdi. Sonraki yıllarda hapse girdi çıktı. Ancak şu an, gölge içişleri bakanı gibi. Haziran 2015’ten beridir, hala onun tezleri ve fiilleri geçerli.
ABD’li stratejist Rickard, bir ekonomi global oyununda, önemli saptamalarda bulunur: Herkes standart düşünür, karşıt düşünceliler ve savlılar bile. Oyunculara giren çıkan yoktur, aşırı duyarsız davranırlar ve gayrıciddi oynarlar. Oysa kur savaşları; gerçek savaştır, gerçek terördür, benim ‘borsa terördür’ tezim gibi.
1966 ‘Kule’ (2016 yapımı belgesel çizgifilm), ilk ABD keskin nişancı katliamı: 3 saatta 16 ölü, 36 yaralı. Seri katil, seri terörist, en son da ‘Bron’daki sivil toplumcu seri katil – seri terörist sentezi / praksisi / melezlemesi durumu var tarihte artık. Kurmaca mı önde, reel mi, belli olmuyor.
‘Hannibal’ yazarı Thomas Harris’in 1975 ‘Kanlı Pazar’ı. Komünist yazar çift İsveçliler’in Martin Beck’in ‘Terörsitler’inden çok değil, 10 yıl sonra İsveç başbakanının gerçekten  öldürülmesi. O cildi film yaparken değiştirilen konunun, bu kez Boston Maratonu’nda aynen uygulanması. Ve ‘Akbabanın 3 Günü’ndeki yalnızca kitap okuyup, bilinmeyen, farklı, yeni öldürme ve onları önleme biçimleri listeleyen ajan.
Felaket yönetimi-önlemesi ve felaket yaratımının, zaman bakışımsız ve aynı zamanda tersinmez olarak, birleşik ve bütün bir paradigma olması realitesi.
‘Unthinkable’daki, ‘there is always another bomb’, ‘daima başka bir bomba / düşünce vardır’ tezi.
Sonra, paralı dizilerde ‘düşünülmemiş’ açı bırakılmaması. Yaşamda da kullanılmamış savaş ve terör açısı bırakılmaması: Silahsız savaş, çocuk savaşçı, vd, vb.
En-en önemlisi:
‘Assassin’s Creed’ çapraz medyası ama 1980-2017’de sürekli ona gebe tarihin bir neo-Hasan Sabbah çıkaramaması. Yani, tarih (örüntüyü değiştirerek bile) kendini bu kez tekerrür ettiremedi.
Onun yerine; 3 büyük terörist, Carlos, Leyla Halid ve Unabomber çıktı. 3 yalnız kurt, 3 mutant. Carlos Müslümanlar’ın safına geçti, Halid’i erkekler Müslümanlar’ın safından emekli etti, Unabomber ne Müslüman, ne başka bir şey.
Cihad-haçlı seferi tarihsel-reel ayırtsızlığı da var, 1.400 yıldır.
Anlamlı ve anlamsız savaş-terör içiçe.
Ancak, oyunun kuralı da uygulaması da değişiyor, değişti bile çoktan.
2, 4, 8 dizisi, 16’dan sonra işlemez.
Medya geştaltı aşağı yukarı artık işlemiyor.
Her zaman novum icadı mümkün değil.
Bu durumda bir ters tur atıp, eski-basit yöntemlere geri dönülür.
Nükleer kirli silah hala yapılamadı. Neden? Siviller kazara yaptı ama. TC’de bile, hurdacı adam kendini yaktı, o bir silahtı ama.
Bu, kaosun yeni, farklı, ilginç bir yüzü, görüngüsü, olgusu oldu.
Savaş var, ölü sayısı belli. Savaşın göçmeni belli. Göçmenlerin ve mültecilerin kültürel yıkımı belli. Yaratacakları ve Suriyeliler’in Türkiye’de bilmeden ve istemeden muhtemelen yarattıkları yeni grip biçimleri / salgınlar belli. Tarihte hep olduğunca, salgın ve göç, savaş ve terörden daha çok ölü ve yıkım demek.
Ek yıkım var: TC’nin eğitim düzeyi, 1980’den beridirki göçlerle, pratikte 8 yıldan 0 yıla, yani ümmiliğe geriledi göçlerle. 8-16 milyon, % 10-20 oranlı dışarıdan / transit göç. Asgari ücret, % 33-40’ta fiilen. Bunlar da, kaos ve Yeni Orta Çağ olgusu.
Bu yazdıklarımız, akıl ötelemesi, uzmanların yaşadığı, kitleyle birlikte akıl batması.
Bizcesi, uzmanlar ve kitle artık ödemeli. Peşin ödemeli ama. Hatayı yapmadan önce ama.
Reina saldırganı ve Ağar gibi.
Tarih o zaman değişir, düzelir, kurtulur.
Ama bizce bu olmayacak tabii ki.
(18 Şubat 2017)

Perşembe, Şubat 16, 2017

Yanılmış Devlet Olarak Asgardia

‘Yanılmış devlet’ kavramı, politik bir terim. Yeryüzü’ndeki 200’e yakın devleti, 12 kriter üzerinden 10’ar puandan toplamda 120 puanla değerlendiriyorlar ve bunu kurumsal bir jüri her yıl yapıyor.
Sorun şu ki ülkelerin rahatça yarısı, 60 ve aşağısı not almış. Zaten bu bile tek başına, 2000-2200 arasında global bir çöküş dönemine girdiğimizi kanıtlayan bir gösterge olgu durumunda. Tarihte de hep böyle omuş zaten. Devletlerin sayısı, kaos dönemlerinde artıyor, bizim Anadolu Beylikleri döneminin Moğol istilası dönemiyle yakın dönemli gelmesi gibi.
Dünya Sistemi’nin iktisadi, siyasi ve askeri triyalektik bakış açısından da, kriterler kabaca belli. Şu anda Dünya’nın epeyi bölgesi, 0-1 potansiyel-aktuel savaş derecelendirmesiyle, devleti yok ve/ya yaşanmaz durumda. Dünya’nın % 5 nüfusu da, (politik, askeri) mülteci ve/ya (ekonomik) göçmen olmuş durumda.
Tüm bunların aşırı düzen isteyen hegemonlar tarafından yaratılmış olup, o hegemonların (temelde ve halihazırda ABD ve AB, gelecekte Çin ve Rusya) da, yine kendi sonlarını aynı yoldan getirdiğini ve böylelikle total bir çöküş yaratıldığını söyleyelim.
Asgardia, bu koşullar içinde 2016’da Putin-Rusya taraftarı, bir silah üreticisi tarafından kuruldu. Bunlar bile tek başlarına negatif kanıt. Ancak; Tsiolkovsky, Gagarin, Ashurbeyli gibi pozitif kanıtlanmış bir gelenek de var Rusya çizgisinde. Yani asıl sorun, bu açmazda değil.
Kabaca 6 ayda, 500 küsur bin kişi, Dünya’dan Asgardia vatandaşı olarak kabul edildi ama bunun resmi hiçbir karşılığı yok. Fiilen ise, 150 bin Çin’den, 50 bin Türkiye’den ve ilk 2 sırada vatandaş olunca, olayın ciddiyeti baştan çöküyor. Ortalıkta Rusya vatandaşı yok örneğin ve Putin, resmi hiçbir açıklama yapmadı bu konuda.
Ek düzeltme:
15 Ocak 2017 – 15 Şubat 2017 arasında bir zaman, hastalık nedeniyle kontrol etmediğim bir zamanda, toplam vatandaş sayısı 167 bin kusüra düşürülmüş. Sıralama da; Çin 26 küsur bin, Türkiye 20 küsur bin, ABD 19 küsur bin olmuş.
Tüm bunlar, yalnızca fon oluyor bizce. Asıl Asgardia açmazı şunlar oldu:
Aslen 1. Dünyalı olan Asgardialılar, Zamyatin’in ‘Biz’inden Orwell’in ‘1984’üne uzanan, distopya kavramını, inanılmaz bir biçimde fiilen kanıtladılar ve asgardia’yı öyle kıldılar. Bildiğimiz, yalan-söylemli-devlet oldu çıktı Asgardia aslen kurulmadan. Bu da, Yeryüzü’nde ilk kez olan bir yanılmış devlet oldu. İnanılmaz bir bürokrasi tapınması kültü var ortada. Olmayan bir devletin olan bir bürokrasisis neo-Kafkaesk bir ironi.
Bu koşullarda Asgardia, neo-faşist bir yapı kazanabilir ancak. Hitler’in oy almasından yaklaşık 100 yıl sonra, bunun aynen olabilmesi, en çok yalan söyleyene en çok inanılması ve bunu ev-gezegen Dünya’yı terketmek isteyen eksodusçuların bile yapması yinelendi. Bu da akla, o gidince, acilen altın put yapan Musa’nın halkını akla getiriyor kurmaca-hikaye olarak.
Devamında, bilgi ve zeka olarak Asgardialılar işin en başında, uzaycılık konusunda eksi bilgiye sahiplerdi ve 6 ay sonra tek bir sözcük öğrenmeden hala öyleler. Bilgi inkarı kültü, globalce geçerliymiş, onu gördük. Böylelikle, nasıl olup da kölelik varken, insanların demokrasinin varlığına inanabildiğini de görmüş olduk.
En güzeli de, Asgardia’nın uzaycılık tarihi açısından, ne ilk ne de son örnek olması ve bunun da Asgardialılar tarafından inkarı. Dünya’da, Asgardia dışında pratik olarak da uygulanması peşinde olunan ve potansiyelce mümkün çok proje var. Ay’a, Mars’a yerleşecek özel ve devletsel projeler var. 25 yıllık programlar kesinleşti çoktan. Onların hepsi de, daha çok komün düşüncesi peşinde, devlet kurma değil ki hiçbirinin 1871 Paris – 1920 Ukrayna çizgi-tarihiyle hiçbir ilgisi ve bilgisi yok aslında.
Ancak bunlar, diyalektik ve poliyalektik yarattı şimdiden ve o da ayrıca yazılası bir konu.
Bu bu makalede temel olarak, Asgardia’nın yanılmış devlet olma durumunun ilkelerini çizmeye çabaladık.
Nokta. Es.
(17 Şubat 2017)

Çarşamba, Şubat 15, 2017

Hiper-Epistemik

Hiper-tekst’in ne olduğunu biliyoruz. Ansiklopedilerde tanımı var.
Benim okuduğum 11 bin kitap birbiriyle, yazdığım 270 kitap birbiriyle ve bunlar da birbiriyle birleşik tek bir hiper-tekst’tir aslında. Çok yazan yazarların, roman yazarı bile olsa, bu tür bir hiper-tekst yazma eğiliminde oldukları da, kullandıkları sözcükleri tarama üzerinden saptanmış. Tabii onlar, roman konusu olarak tek bir asıl konu içeriğini, kezlerce farklı formlarda ve farklı açılardan ele alarak yazmış oluyorlar. Balzac’ın 26 ciltlik ‘İnsanlık Durumu’ roman dizisi durumu, bu türden bilinçli bir çaba ve örnek. Ancak, bunun sosyolojiyle 10’da veya 100’de 1’lik bir hacimle, o tarihte bile becerilmişliği gerçeği de var ve bu başka bir hiper-epistemik konusu.
İlla ki en kısa ve en yoğun metin yazılacak veya okunacak diye sabit bir kural yok ama bilinecek konular ivmeli artarken, senin de okuma ve yazma yetinin ivmeli artması gerek. Yoksa, uzmanlar gibi, hiçbirşey hakkında herşey bilirsin.
Buradan hiper-epistemik’e geliyoruz. Orta Çağ’ın Summa’ları ve Aydınlanma’nın ansiklopedisi, bu türden hiper-epistemik’ler olmakta. 20. Yüzyıl’ın son ve 21. Yüzyıl’ın ilk yarısı için bu, çokdisiplinlilik ve disiplinlerarasılık olarak tanımlanmış. 1966’da okumaya başladığımda bu kavram, en az 1945’ten beridir varmış idi. Ben var etmedim, öğrendim onu yani.
İnsan total bilgisinin % 99’u aslında çıkarsama ve hiper-2-epistemik aslında. Bu, hiper-n-epistemik ve hiper-N-epistemik olarak sonsuza doğru limitleniyor şimdilik ama toplamı boşta henüz, limit 2100 gibi kesinleşir. Hiper-epistemik, ‘Scientific American’ dergisi okuma alt epistemik kritik eşiği olan, her konuda, üniversite 1.-2. sınıf düzeyinde bilgi sahibi olmak demek.
Eğer; bilimin resmi akademik 2 bin, sanatın ve altdallarının 99-100, felsefenin 4 ana dalını bu düzeyde bilirsen, senin hiper-tekst’in diğer bilgileri de çıkarsatabilir ve üretebilir oluyor, bende oldu. Bu, bilginin bilgiyi yaratması ve aydınlatması olayıdır ve insani tüm bilgiler aynı bütünden söz eder ve duyu-dili sabittir: Çok sözdili, az mantık ve matematik dili toplamı. Aslında, bütüncül tek bir bilgi alanı gerçekten tanımlı çoktan. Ara-bağ-doku bilgiler ve trans-jargon bilgiler de eklenince, tüm bilgiler birbiriyle tam ilintili ve birbirine terimsel olarark (metinler alaşımlanabilir) çevrilebilir oluyor. Bu da, total bir kavramsal çerçeve ve düşünce atlası demek.
Ben bunu, 14 yaşımda tanım gereği birçok kez disiplinlerarası ve çokdisiplinli olan gelecekbilimi çalışmaya başlama nedeniyle doğrudan yaşadım ama bize AFL’de bu 2 kavramdan da söz etmişlerdi ama önemsemeden. Çünkü daha 15 yaşımda, yıl 2001’de 21. Yüzyıl’ın ilk çokdisiplinli dahisi olmaya çoktan karar vermiştim.
Sonra araya (BÜ mezuniyeti ertesinde) verimsiz yıllar da girdi. Sonra, 2005 gibi yoğun Wikipedia okuyabilme dönemim başladı. İngilizce’m roman ve insan bilimleri okuyabilecek sığaya erişti. 12 yıldır günde belki 300 sayfa İngilizce herşey okurum ama seçerek. Yani, epistemik haritalamada noktaları birbirinden yeterince uzak ve birbirine yeterince yakın tutarak, minimum noktalamayla maksimum kesin belgeleme yaparak.
Bu sayede NEK’ler eskiden esinsel iken, şu sıralar çıkarsamasal ve planlı düşünceyle üretilen oldu. Örneğin, kısa film reklamdan çapraz medya konusuna olan 3-5 epistemik kritik eşiği sıçrayarak bu sayede geçtim.
Zaman ortaya çıkardı ki benim entelektüel becermişliğimin rahatça 3 katı yapılabilirdi. Bugünün 15 yaşındaki 1 bireyi, bugünkü olanaklarla, yine 40 yılda 10 bin değil, 30 bin kitap okur ki benim zamanımda ama benden büyük yaşta iken, 30 bin civarında kitap okuyabilmiş 4 kişi tanıdım: Murat Belge, Demir Demirgil, Engin Akarlı ve tasavvuf okumuş emekli engelli kaptan.
Bugünün summa’sı, ansiklopedisi, çokdisiplini, 10-30 arasıki yarıyol olan 20 bin kitaplık bilgiyle yine total epistemik’e rahat rahat ulaştırır beyni: 10 bini kitap, 10 bini bilimsel makale olarak. Bu 1’e 1 denge de önemli: Yeni bilgilerin tamamı o makale okumalarıyla kazanılıyor çünkü ve bu 1900’den beridir böyle ve muhtemelen 2200’e, yani yeni rönesansa dek de, böyle kalacak gibi.
Bu hiper-epistemi, aktarılabilir bir zihinsel bütünlük değil ne yazık ki. Yani, bendeki yalnızca bende işleyebilirdi ve işledi. Ve birebir kopyalanamaz bir kaotiklikte. Ancak, tıpkı rüyalar gibi, bu hiper-epistemi’ler haritalanırsa, geçmiş 20. Yüzyıl 2. yarısının öğrenme-eğitim (geçip gitmiş) olanakları tam anlaşılabilecek, bugün nasıl ki Sokrat-Eratosthenes (150 yıl kabaca) epistemik tarihi anlaşılabilir ise.
Benim şu anki asıl sorunum ise, bu hiper-epistemi için hiç sınır koymadan 40 bin sayfa yazmışlığım. Bunu hiç olmazsa 4 bin sayfaya özetlemem gerekli: Uzunca bir maratonla tek solukta (bir yaz tatili yoğun / çoğul okumasında) öğrenilebilir bir hacim, ancak o olabilir çünkü. İlk proto-Dünya Sistemi’ci olan Toynbee, önce 37 ciltlik Dünya tarihi yazdı, sonra bunu ‘Tarih Bilinci’nde özetledi. Dewey 1947 ise, yalnızca grafik bir kitapla bunu özetledi. (Dünya Sistemi’cilerin 400 yıllık döngüleri görüp de, yıl 2000’de tarihin çökeceğini yazmamaları, özel bir kaçış olmuş bence, yoksa hepsi o kadar aptal değil ki hiçbiri görememiş olsun bunu.)
Bu hiper-epistemi özeti ve kavramsal özeti, Yeni Orta Çağ’ın asıl kritik yıkım yılı olabilecek 2050’de gerçekleşecek (internet-arası / molası dahil), epistemik çöküşünün bir panzehiri olacak. Böylelikle, ‘Fahrenheit 451’deki gibi başkasının 1 kitabı olacağına, kendi 1 (veya maksimum 10 ama 100 (yüz) değil kesin) kitabım olacağım.
Sonra bunları taşa, metale bile yazdırabilirim ki mağaralara koyayım. Kağıt ve dijital ortam güvenilir değil çünkü. Yeni epistemik çöküş, bu ikisini de vuracak o kesin. Benim belki 500 sayfam dijital olarak gitmiş durumda şimdiden. (Ben hiç olmazsa kendimi arşivlediğim için, bunu bilebiliyorum; oysa Aristo ne yazdığının hesabını kendi hiç tutmadı, başkaları onu yazıya geçirdi ve bu, Lao Tzu ve Doğu için de geçerliydi ne yazık ki.)
Yani, tarih bilinci denli, öz-bilinç, epistemik-informatik-kognitif bilinç de geçerli. Yazdıklarını adreslemezsen, epistemik’lerin boşta kalır, haritada yanlış yere konur.
Örneğin benim, metafizik ontolojinin altdalıdır ve 1960-2020 için ontoloji bir felsefe dalı değil, bir bilim dalıdır, tanımlamam gibi. Eğer, otobiyografinin metafizik ontolojisi tanımlı değilse, Heidegger faşisti veya Sartre gibi cıvıtık-yitik varlık’ı olursun, eksi varlık’ı da aklına bile getiremezsin, çünkü Doğu varlıkbilim bilgisini hesaba katmamış olursun ki çokdisiplinlilik bunu becerdi işte.
Tüm bunlar, 2.500 yıl sonra tama yükseltgenebilicek poliyalektik gibi, 1.500 yılda tanımlanmış Aristo Mantığı ve 2.500 yılda tama yükseltgenmiş Lao Tzu Mantığı gibi, 2.500 yıl sonra da olsa, yitmemesi gerekip global anlaşılabilecek bir düşünce atlası geriye bırakma kaygısı nedeniyle böyle yazıldı tarafımdan.
Bu özet bilgi, Homo Posterus’un tao’su olacak öncelikle. Homo Sapiens de isterse, kendi eliyle yarattığı açmazlarının geçersizliğini böylelikle görebilir kalabilir. Benim bakış açımda, insan türünün sorunları 1945’ten beridir tümüyle çözülebilir durumda, çözülemez olan 2 atom bombası idi, 1957 Sputnik onu da çözdü. Afrika’dan dışarı ile, ev-gezegen Dünya’dan dışarı, aynı ilkede yürüyen evrim çatallanma ve yalpa yolları çünkü.
Benim açmazım ise, ölümlü zihin-beden varlığım ile yazdıklarımın aşırı kopukluğu. Yazdıklarım çook uzun süredir benim değil, kendi-değil, erkek, insan-değil olan Reha Ülkü’nün değil yani. Mutant tohumlar onlar yalnızca. Bense, üzülerek itiraf ederim ki hala feci insan ve insani kaldım, 43 yıl ondan kaçtıktan sonra, 57 yaşında da buna teslim oldum, açıkça belirtirim. Ölüme teslim olmak da bu zaten benim için. Üstelik bu yıl, gerçek ölümsüzlüğün ilk adımı olan kafa nakli yapılacak. Tarihsel sembolik ironi de bu.
Gelecekte eğitimbilim açısından bu hiper-epistemi, bir ders haline gelecektir mutlaka ama başka yollardan ve yine dar kullanımlı kalarak. 5 bin yıllık tarih, insanları uzmanlık türü epistemik’e koşullandırdı. En yatkın insanların bile, normlar nedeniyle çokdisiplinlilikten kaçtığına ve onu aşağılayıp dışladığına 43 yıldır, kendim üzerinden de bizzat tanığım. Bana sürekli, keşke tek konu üzerinde yoğunlaşmış olsaymışım, ne kadar değerli olmuş olacağımı (yani şu an aslında ne kadar değersiz olduğumu) söylerler dururlar hep. Sonra da yazdığım tek satırı anlamaz, rüya ve sözcükler basit birikimini ise inkar ederler, oysa burada Dünya rekoru internette görülecek denli açıkseçik ortada ve nasıl ki beden atletizmi varsa, zihin atletizmi de var ve tarihe geçenler hep NEK üretenler,  Pisagor teoremini bilmem kaçıncı kez kanıtlayan evkadını dahil. 3 Türk, Kortel, Arf, İnönü, bu sayede 1’er paragraf olarak matematik ansiklopedisine geçtiler. 3 Türk heykeltraş, Acar, Koman, Aksoy (meçhül asker kaçağı heykeli, Almanya), bu sayede global literatüre geçtiler. Bu sayede, Türkiye’den kovulan kadın Ermeni Paris Pişmiş, Meksika’da global astronomi literatürüne geçti ve kendi adıyla anılan yıldız kümesi tipi var. Tsiolkovsky ölümünden 50, Verhulst 100 yıl sonra yeniden keşfedildi. Eratosthenes, 1.800 yıl epistemik uykuda kaldı.
Benim tahmini menzilim, en kısa 200 (2200), en uzun MS 4500-5000 şimdilik. Poliyalektik, belki adı değiştirilerek, MS 9999’da hala var olacak, o da kesin.
Homo Posterus olamadığı için çok ağlayan, gözü arkada ölecek bir Homo Sapiens kalan biri olarakki hiper-epistemik otobiyografim de böyle oldu işte.
Yani bu metin, öznellik üzerinden nesnellik oldu.
(16 Şubat 2017)

Salı, Şubat 14, 2017

Reklam Sayılmayabilecek Reklam: Ford ve Mads Mikkelsen

Mikkelsen, tek başına bir oyunculuk ekolü oldu çıktı. Üstelik kendinden önce aynı rolde Anthony Hopkins zirvesi varken, ‘Hannibal’ rolüne öyle bir renk kattı ki dizi fenomen oldu çıktı.
Ford, yeni reklam yüzü olarak onu seçmiş. Kısa bir film yapmış: ‘La Fantome’ / Hayalet. Ford’un yeni modeli, filmde yan rollerden biri kadar küçük bir rolde. Oysa ‘Hire’da başrol, arabanın ve şöförün (Clive Owen) idi.
Kısa filmde Mikkelsen kiralık bir katil. Birini öldürmesi isteniyor. O da, yalnızca Ford arabası var diye kurbanlarını öldürmediği gibi, kendinden sonra gönderilen ikinci katili de bertaraf ediyor. Sonra da, arabayı alıp gidiyor ve geriye bir motorsiklet bırakıyor, artı biri yüzü estetik ameliyatla değiştirilmiş gizli tanık olan çifte, kaçmaları için kendini göstermeden uçak bileti veriyor motosikletin yanında hediye olarak. Belki de arabayı o adreste geri verecek, o belirsiz kalıyor. Ülkeler, İspanya ve Peru bu arada: İroni de burada.
Reklamcılık camiasında film, infialle karşılanmış. Kimse, Ford’un bunu neden yaptığını anlamamış. Oysa basit:
‘Hire’ gibi, ‘A’ da, sinema tarihi müzesinde yerini aldı bile çoktan. Oysa, milyonlarca reklam filminin kaçı sinema tarihine girebilecek ki?
Ford, zaten büyük reklam bütçesine sahip olan bir şirket. Bundan 8 dakikalık kısa bir filme 10 milyon dolar ayırırsa, batmaz, batmadı da.
Bu, yumuşak ötesi bir reklam anlayışı. Reklam filmi kabul edilmeyebilecek bir reklam filmi çekebilme ve çektirebilme cesareti. Mikkelsen’in karizması, o filme ve dolayıısyla o metaya 10 milyon yeni potansiyel müşteri kattı bile çoktan.
Bu, ‘al lan, hemen al lan, kerizlen bak lan’ günümüz reklam anlayışının çok ötesinde olduğu için, dunkof günümüz reklamcıları bunu kavrayamamışlar.
(15 Şubat 2017)

Pazartesi, Şubat 13, 2017

Ölüm Güncesi

Ölüme gidiyorsun ve geri dönüyorsun.
Bu kaçıncı?
24 günlük hastalığımın 5. gününde kim olduğumu unuttum. Bu, bir de 2012 Aralık’ta 12 gün ameliyat sırası beklerken, ameliyat olacağım günün tanında olmuştu.
Kim olduğunu unutmak, bitkisel yaşamdır, komadır, yarı-ölümdür.
2 zevzeğin yüzünden yine kan tükürdüm.
Bu kaçıncı?
Boğulma ve bayılma hissi olacak denli oksijensiz kalmak. Bu da yarı-ölümdür. Beyne ve nöronlara zarar verir. Benimkilere de vermiştir herhalde. Yoksa, böyle ekstremofil-kognitif olmazdım gibi.
Tüm kazandığın yeni bilgiler, Acı’larla, ölümlerle kazanılıyor. Bunun böyle olması absürd ama tüm insan türünün tarihi böyle.
Zihnimde yeni düşünceler oluştu hastalık nedeniyle ve ben ne olduklarını henüz bilmiyorum bile.
Bakış açım değişti.
Biyografimin pozisyon (veya pozisyonsuzluk) noktası değişti.
Yaşlılığım değişti.
Bunda nekrofobimin, kendi ölümlerimi ve çevremde izlediğim artık epeyi sık gördüğüm tanıdık ölümlerini izlerken verdiği navigasyon (veya yolunu yitirme) hissinin ağırlığı var temelde.
Su üzerinde yürümeyi öğrenip, onu bırakmak gibi, yolunu yitirip yitirip bulmak da, taoist bir yöntem.
Akıl Çağı’nın epistemik faşizmine karşıyken, İrrasyonel Çağ’ın abuksamalarına da karşı olmak, devlete karşı bir anarşistken, biten devletin ortamında ayaktakımının sultancık Ali kıran baş kesenliğine karşı olmak gibi.
Büyük İskender’in ölümü Antik Yunan’ı bitirdiğinde neler olduğuyla, ABD 11 Eylül 2001’de global zirvedeyken bitirildiğinde neler olduğu, birbirine benzeşiyor.
İskenderiye Kütüphanesi, Atina’da ve Antik Yunan’da değil, Antik Yunan’ın 2.500 yıl önceki öncülü ve 3-5 uygarlık eşiği geçmişinde kalan, Antik Mısır’da kuruldu.
Ve onu, kendini Antik Yunan’ın uygarlık devamı sayan, çukur-devlet Roma yaktı.
ABD de batarken / batınca, Paris’in New York ve ardından Los Angeles olması gibi, bir sonraki odak belki Rio de Janeiro, belki Bombay olacak. Belki de bilim-sanat-düşün güneşi, uzun bir süre tutulmada kalacak, 200 yıl sürecek akıl batması gibi.
Önce zeka, sonra bilgi, en son da zeka-bilgi eşlenikliği için tüm yaşamımı yıktım, kezlerce öldüm.
Sonra da tarih öldü: Mecaz anlamda: Çürüme, dejenerasyon, barbarlık melezlenmesi, dekadans olarak.
Kabaca biyografimle tarih ve tarihçe arasındaki ters orantı hala sürüyor.
Ancak, ben 24 gün hastayken, TC 2013-2023’ün ve epeyi ötesinin fetret-devri’lenmesi mecazi ölümleri çakıştı bu kez. Keza, Dünya da batıyor, temelde Trump simgesinde.
1960’lar çıkışından 50 yıl sonra 2010’lar inişinin gelmesi, Dewey-1947 bakış açısından bir siklus yalnızca ama kendi biyografim açısından yeis-ötesi verici bir durum.
Önce kötü, sonra iyi şeyler yaşamak idare eder ama önce iyi, sonra kötü şeyler yaşamak, yaşamın ve tarihin seninle alay etmesi gibi. Aynen böyle hissediyorum şu an: Tarih benimle kafa buluyor.
O nedenle, rahatça diyebiliyorum ki 1968’liler ve 1978’liler tarihi öldürdü. Cezaları da; 1988’li, 1998’li, 2008’li ve hatta 2018’li evlatlar oldu: eksi zekalı, eksi bilgili, faşist, engizitör, lümpen küçük burjuva, her daim taşralı, her daim ergen.
1983’ten bu yana 34 yıl geçti. 11 yaş-altını nanay desek, 45 yıl olur. O da 4-5 ölü kuşak olur, yitik kuşak değil, hiç doğmamış / zombi kuşak.
Bedenen öldüm, zihnen öldüm, kültürel ölümden popoyu kurtardım gibi. Eksi zekalı Charlie Gordon olsam bile, kalan zeka-bilgi, bana yeter de artar bile.
Ne ölümlermiş ama: Kafka’nınkini ve Fassbinder’inkini aştı çoktan. Atay’ınkini ise, başlamadan önce bile aşmıştı.
Her zaman merak ederim:
1961-1962 kışında ölümcül hastalanmasaydım, nasıl bir Reha olurdum acaba? Baha gibi mi? Suha gibi mi?
Ya da Gün benimle evlenseydi ne olurdu? 3 çocuk babası, alkolik bir banka müdürü mü?
AFL, BÜ, YTÜ, bedelli askerlik: 4 mucize ama belki 40 felaket.
Eğitimler nedeniyle yaşamımın şans istatistiğini adil buluyordum ama 2010’dan beridir bulmuyorum. 11 yıldır ilaç, hastane, doktor yüzü görmekten kurtulamadım bir türlü. Eşek şakası bir yaşlılığa giriş dönemi oldu benim için.
En büyük hatam ise, nekrofobimin yarıdan çoğunu kendimin yaratması. Akrofobim varken bunu yapmak, en hafif deyimle tedbirsizlik ve kendine zarar. Aslında resmen intihar ama onu geçelim.
Bakalım, bir fobinin geri vitesi olabiliyor muymuş?
Ancak o zaman, huzur dolu 24 yıl daha yaşayabilirim belki.
Ölüm bana bunları öğretti.

Cumartesi, Ocak 21, 2017

Anekdotlar

1.
Bugün çöpten bir tablo buldum. Herhalde çöpe tablo atılan tek ülke Türkiye’dir. Atlı ve hatlı bir tablo. 20-30 liraya satarım, 1,5-2,5 şişe şarap içerim.
+
2.
Tellibağ bitti, Migros Galata Kuledibi, bu kezinde Kilim verdi. Yine 14 (13,90) lira. Kırmızı turp ile kırmızı şarap. Panayot’un eski halinde de öyleydi, bir de haşlanmış patates ve çok koyu kıvamlı bir fava vardı 1993 gibi.
Pırasa ile rakı, Arnavut ciğeri ile nane likörü inanmazlığımdan sonra, bizzat kendim kırmızı turp ile kırmızı şaraba vardım. İnanılmaz gerçekten.
Ahmet Mithat, siyah zeytin ve/ya poğaça ile rakı içeni anlatır anılarında. Bu da o hesap.
Haa, rakı ile kola gitmiyor, o kesin. Bunu yapan bir Alman idi. 1982 zaman idi, Büyükada Su Sporları Klübü mekan idi. Bendeniz barmen idim. Adam resmen bara kafayı vurdu ve sızdı.
+
3.
Bu akşam bir kitapçıda, bana çok içtiğimi söyleyen 2 kişinin biri, rakıdan diğeri kırmızı şaraptan kıpkırmızı idiler. Ürtiker veya zona. Zamanında ben de olduydum.
Biri bana, eski adı Apollo, yeni adı Ottoman olan, Pangaltı Işıklar’daki tekel bayiinde satılan, 1,5 litresi 19 liralık kırmızı şarabın yerini tarif etti. Öğrenmiş oldum.
Ben de onlara, eski Şişli Site Sineması arkasındaki, açık Tekirdağ Mürefte şarabı satan, ‘Mantı’ adlı yerden söz ettim. Onlar da onu anımsamadı. Herkesin ucuzcu şarapçısı kendine yani.
Bütün bunlar olurken, yanımızda 80 yaşını aşkın en eski efemeracı abimiz de vardı. Bizi iç çekerek dinledi ve gülümsedi. İşte, ben de o gülümseme noktasına doğru tam gaz gidiyorum.
+
4.
Bu akşam, bana 2 küsur yıldır bedava milleriyle İzmir uçak bileti sağlamayan 2 paralı kişiye, göçmen (immigrant) ile mülteci (refugee) arasındaki ayrımı anlattım. Anlamadılar, çünkü dinlemediler. Biri doların 7 lira olmasını umuyordu, diğer ikimiz ise 5 maksimum 2017 sonu, dedik. Birinin oğlu ABD’ye gidecek, birinin oğlu yeni ABD’de doğdu ve benim hala bir pasaportum bile yok. Buradaki fark bu: Onlar yaşama güzel yalan ile bakıyor, ben yaşama çirkin gerçek ile bakıyorum.
Bu dolar artışı keriz silkelemesini, 1995’te bir borsacı da benim üzerimde denemişti. Kendileri pahalıya aldılar, zararı çıkarmaya debeleniyorlar. O zaman da kerizlemeyi yememiştim, şimdi de yemem. Komik ama çok yaşasın BÜ işletme eğitimim.
+
5.
Biri bana, bu gece için 50 lira şarap parası verdi, tiko para. İnanılmaz ama gerçek. Rakı sofrasında daha çoğunu, 2 gece önce (140 lira gibi) yine benim için ödediler zaten ama bu yalnızca içeyim diye verilen bir para. Tenbih etti, pahalı şarap almam için ama ben yine gidip, 14 liralık şarap aldım, çünkü o parayla 3 kere içeceğim, 1 kere değil.
+
6.
Bana kötü davranmamaları için, son 1-2 ayda 5 kişinin manen ağzını burnunu dağıttım, gerekirse bunu bedenen de yapacağım, Bayazıt’ta yaptıydım zaten. Bunun gerekmesi ayıp ama benim bunu yapmam ayıp değil. Hepsi de, dediğimi yaptılar. Nasıl ama? Deveye diken, insana siken.
+
7.
2 kere anlaşmazlık yaşadığımız, zorun zoru bir esnafa bu akşam, 2 kere 20’şer, yani toplam 40 liralık satış yaptım ve feleğim şaştı resmen.
Aklıma, Mario Puzo’nun Aptallar (Erken) Ölür’ romanı geldi ama ben oradaki aptal değilim çok şükür.
+
8.
Yine bir esnaf, bana insanların günde 1 öğün için yemek ısmarlayıp, bunu haftanın geri kalan 20 öğününde o insanın kafasına kakmanın günah olduğunu anlattı. Bana yapılan, tam da bu. Resmen 10 lirayla tüm ömrü(mü) satın almaya çabalıyorlar, bunu yaptılar da, birden çok kişi, cenazem varken bile.
Ancak sorun, bunun evsiz tarafından evsize de yapılması. Ben kimseyi siklemem ki. Ama diğer evsiz ne yapsın? O herkese gebe kalabilir, umudu kalmamış veya bırakılmamış, herkese umut bağlayabilir. Ben kimseye umut bağlamam. Eksodusum da bu zaten: Allah’ı, babayı, devleti, öğretmeni, parayı takmamak. Öleceksem ölmek. Sağ kalacaksam, kalmak. Hep sağ kaldım, şans eseri.
+
9.
Dilerim, bugünkü Prednol’ler beni sabah erken uyandırabilir, çünkü Dolapdere’ye gidilecek hava var.
+
10.
Krizin insanları feci aptallaştırdığını gördüm.
Bir insan dolardan arbitrajla para kazanırken, aynı sürede 30 yıllık bir borsacı 20 bin lira içeri girmiş. Ona gülünce ve öbür kazanını anlatınca, çok kızdı. Oysa ben alay etmiyordum, ona yeni bir yol gösteriyordum: Ayın 27’sinde Fitch açıklaması ve yine arbitraj olanağı var çünkü. Onu göremiyor, çünkü ona bakmıyor bile.
Kriz ve felaket (yönetimi) bu işte:
Yıllar önce bir trafik uzmanı şöyle demişti radyoda:
Başkaları için felaket olan şey, bizim için istatistik, çünkü aynı yerde, yılın aynı zamanda kaç kişinin öleceğini baştan biliyoruz. Önlemleri alsak da, almasak da ölüyorlar.
+
11.
Kierkegaard’ın ‘ya, ya da’sı ile Kafka’nın ‘seçim yoktur’u durumunun, ‘göçmen ya da mülteci’ ve ‘seçim yoktur’ durumu olduğunu, bana 2 küsur yıldır, İzmir’e ‘bedava mil’li uçak bileti veremeyen 2 kişiye anlatamadım.
Ne cümleydi ama.
+
12.
Ne akşammış be.
+
13.
Dönüp dolaşıp aynı terane:
Fassbinder haklı ve geçerli imiş, onu aştığım 1995’te de, yolumu yitirdiğim ama eksodusumu da yakaladığım 2017’de de.
Ancak o nedense, Birleşik Almanya’nın faşizmini red ederken, ben Birleşik Türkiye’nin emperyalizmini ve faşizmini reddetmiyorum, katılmıyorum da, ayrı konu. Tam tersine, onu yapacak 2 odak tarafından cezalandırılıp, onu yapıyorum.
Vee, hala sağ kalıyorum.
Artı değerim, bu olmuş oluyor benim.
Bir boka yaramayabilir, ayrı konu.
Şerh:
Fassbinder’in ölümünden sonra yapılan belgeselde, onu mezara götürenlerin, onu ağlayarak anmaları geyiğini de unutmamam gerekli ama bu, ‘Türkiye’de adamı asarlar ve arkasından ağlarlar’ durumu değil, ‘la bizim şavalak, feci haklıymış, te be yav’ durumu.
Çünkü, Fassbinder’i de küçümsediler ve yok saydılar, beni de öyle yaptılar ve yapıyorlar. Yoksa, herkes eksodus arıyor ama bakmıyor ki görsün veya oturduğu sandalyeden kalkıp onu da kaldırsın.
Veya:
Herkes, yaşamla pazarlık yapıyor ve kuburda / kabirde vaat bekliyor.

Cuma, Ocak 20, 2017

Türkçe Tartışmaları 2

Fonem ve morfem birebirliği hiçbir dilde yok.
Türkçe’de resmen 8, gayrıresmen 12 ünlü var.
Yapay ve hesapça Dünya’daki en kurallı dil olmasına karşın, ‘tren’i ‘tiren’ olarak yazmayı kabul edemediler bir türlü.
Hece tanımı Dünya dillerinde belirsiz. İngilizce’de açıkça belirtilmese de, hiçbir hece kuiralı yok.
Çince gibi diller için, hece tanımı sözkonusu değil. Çünkü Çince, hala piktografik ve ideografik, artı sentetik bir dil. Yani, analitik kurallar onda işlemiyor.
Türkçe’nin en zayıf noktalarından biri, her hecesinde en az 1 ünlü olması iken, Gagavuzca ve Fince örneklerinden hareketle, peşpeşe ünlülük sorunu çözememesi. ‘Maaile’deki (o Arapça olsa da) gibi, ‘CV-V-VC’ durumunu hiç zorlamaması.
Bunun, ‘CVCC-CVCC’ olan ve tek başına 3,6 milyar olanak tanıyan seçeneği hiç kullanmaması ile benzerliği var. Oysa ‘yurtkent’, hiç de anlamsız ve söylenirken kulağa batan bir sözcük değil.

(11 Ocak 2017)