Perşembe, Şubat 28, 2019

Uzay Çağı’nda Taş Devri’ni Yazmak: Batan Cumhuriyet’in Makus Edebiyat Tarihi


Cumhuriyet 1923’te kuruldu, 2013’te batırıldı. Cumhuriyet öncesi doğumlu olan Sait Faik öyküsü ve Orhan Veli şiiri ile, 1935 gibi Cumhuriyet Edebiyatı fiilen başlamış oldu. Daha öncekiler, Osmanlı’nın tekne kazıntısı veya gemi batığı idiler.
1935’te, teorik uzaycı Rus Tsiolkovsky de, pratik uzaycı ABD’li Godard da, çoktan var olmuş, eser vermiş ve gitmiş idi: O eserler bugün hala yaşıyor ve onlar sayesinde Ay’a gidildi.
Cumhuriyet Anadolusu ise, bu sürelerde neredeyse Taş Devri’nde yaşıyordu. Onu bırakalım, 21. Yüzyıl’da ve İstanbul gibi bir yerde bile, karasaban ile tarım yapanlar mevcut idi.
Peki bu koşullarda; hangi edebiyat, hangi kültürel modu ve dönemini yazar, yazabilir, yazmalıdır?:
Soru-n-sal bu…
Roman, özellikle de önce realist ekolde roman, sonra naturalist ekolde roman, 1830-1880 arasında, daha çok kenti, kentliyi, sanayi emekçisini yazdı.
Şerh-kayıt: Romanın çıkış ülkesi sayılan Fransa, 1. Sanayileşme’yi başlatan İngiltere’ye göre epeyi gecikmeli olarak, sözügeçen tarihlerde yeni yeni sanayileşiyordu.
Tersine bakalım:
Güney Amerika’daki Amazon bölgesinde avcı-toplayıcı kültürel modda yaşayan Yanömamöler’in romanı yazılabilir mi, yazılmalı mı, yazılmamalı mı? (Şerh: Fantastik roman alanı tanımdışı bırakıldı.)
Buradan nereye geleceğimiz belli:
1940-1970 arasında Türkiye’de köy romanı yazıldı, çoksatar oldu, hegemon / empozeci roman anlayışı oldu, burjuvalığı ve romanını aşağıladı ve dışladı, bu da en çok ve en açıkseçik olarak TDK roman yarışmasında kendini gösterdi: Kendi de köy / taşra kökenli olan Cemal Süreya, yakın arkadaşı olan Muzaffer Buyrukçu’ya ona oy vereceğini söz verdiği halde buna uymayarak, o zamanlar köy romanları yazan Fakir Baykurt’un ödül almasını sağladı.
Tüm bunlar olup bittikten sonra da, tüm moda şeyler gibi, köy romanı demode oldu, bugün hala köy var ama kimse köy romanı yazmıyor, onun yerine varoş romanı yazıyor, çünkü o konu moda ve çoksatar durumda.
Şerh: Köy kültürü, önce kentte (Latife Tekin’i ünlü yazar yapan konu olarak) gecekondu kültürü, sonra kentte varoş kültürü, en sonunda da (2015-2020 arasında) kentte taşralı hegemonu oldu. (Bakınız: Sağın bir nolu münevveri sayılan Nurettin Topçu’nun aynı adlı öyküyü içeren ve aynı adı taşıyan (tek) öykü kitabı. Artı, bu taşralılık konusunu, arabeski ve futbolu yücelten, direksiyonu sağa kilitlenmiş ama kendini solcu sanan yazarlardan Tanıl Bora gibi, överek yazanlar da oldu. Topçu ise, bildiğimiz mazlum geçinen ağlağı edebiyatı yaparak, ‘ya, beni taşralıyım diye bir ezdiler, bir ezdiler’ muhabbeti yaptı adı geçen öyküde. Bora gibiler de, ellerinde tuzlukla hıyar aradılar.)
Bu taşralı hegemonluğu, önce arabesk, sonra rep müzik kültürü yükselişi olarak yaşandı koşut olarak.
Dolayısıyla, 1960 köy romanı (tam da kentleşme, sanayileşme, emekçileşme yeni başlamışken), 1980 arabesk müziği, 2020 yutubır / vılogır ezeli-ebedi ergen kültürü çizgisi, tek bir çizgi oldu ama rep müzik bunun dışında kaldı.
Şerh: Baykurt, bunu ağasız köyde ağalı köy romanı yazarken, bir anda 1. Dünya olan Almanya’nın lümpen proleteryasını yazar bir konuma gelerek, feci biçimde oto-ironiledi.
Yani, köy romanı yazmak, 1960-2020 Türkiye’sinde lümpen kültürel dekadans demek oldu.
Peki, köy romanı yazılmasaydı, bu çürüme yaşanmayacak mıydı?
Yaşanırdı belki ama böylesine övülmezdi, böbürlenmezdi, yüceltilmezdi.
Çok basit: 15 bin köy enstitüsü mezunu içinden 15 solcu yazar çıktı diye, köy enstitüleri sol kurumlar olamadı. Köy enstitülerinin bir ve biraz da asıl yüzü, Talip Apaydın’ın yazdıklarıdır da: O, sağ-sol ayrımı köy enstitülerinde abartıldığı için kapatıldıkları savındadır.
Birinci makus edebi süreç bu oldu:
Lümpen kitleye-halka bağlanan aydıncık-yazar, övdüğü ve yücelttiği bu güruhun, ayaktakımının, başıbozukların (onlar sırtüstü yatarken) önce gecekondusunu yaptı, sonra onlar tarafından darbecilere ihbar edildi (bakınız Gün Zileli’nin anıları): 1971’de 1 milyon resmen kayıtlı muhbir vatandaş (bakınız: İnönü Alpat, Popüler Sol Sözlüğü).
İkinci makus edebi süreç de şu oldu:
Toplayıcı-avcı kültürel modu 1940’ta Anadolu’da belki yoktu ama proto-feodal (her yıl 20 milyon kent-köy-taşra göçerili) kültürel mod ve (Kürtler’de şıh ağa, töre cinayetleri azmettireni haminne) çarmıhı olarak feodal mod vardı ve bunun lümpen kültürel dejenerasyonları yazarlar tarafından yok sayıldı:
Örneğin Cemal Süreya, Zaza olduğunu belirtirken, Zazaca öğrenme veya Zazaca yazma girişiminde hiç bulunmadı ama Ahmed Arif yarım Kürt kanını öne çıkaran şiirler yazdı. Süreya orada da durmadı ve folklorün şiire düşman olduğunu savladı ama yine de kent burjuvazisi tarafında yer alamadı (bakınız Buyrukçu’ya yaptıkları), çünkü edebiyatta Bizans / İstanbul hegemonyasına inanmıştı ama yine de gidip o devletin memuru oldu. (Cumhuriyet dönemi yazarları arasında, devlet memurlarının bu kadar çok olması, ayrı bir inceleme ve irdeleme konusu.)
Bunlar da, uzay ve bilgi çağında, dezenformasyon yapan ve kasıtlı yalancı yazar ahlaksızlığı demek oldu: Örneğin, Nazım’ın savladığı gibi aslolan yaşam değildir, aslolan ölümdür; çünkü ölüm olmasıydı, ne evrim olurdu, ne kültür, ne de yazı.
Tüm edebiyat söyleşilerinde ve soruşturmalarında, bu konunun tek bir izleği yok. (Oysa; Varlık, De ve Nesin edebiyat yıllıkları, 1960-1985 arasındaki edebiyatın izleğini ve haritasını çok açıkseçik olarak çizmiş durumda.) Yani, eleştirmenler de durumdan habersiz veya durumu görmezden geliyorlar, gelmişler.
En başa dönelim:
Bu veriler ışığında, uzay ve bilgi çağında ne yazılacak, ne yazılabilir, ne yazılmalı?:
Emrah Serbes’in ‘Müptezeller’i mi, William Gibson’un ‘Neuromancer’i mi, Mifune’nin ‘Ghost in the Shell’i mi?
Ek bilgi:
Serbes, zamanında kitapları çoksatan bir yazar oldu. Şu an trafik kazasında 3 kişinin ölümüne sebebiyet vermekten hapiste, kitapları sıfır satıyor ve ‘Kabuktaki Hayalet’ Türkçe’ye hala çevrilmedi.
Aslına bakılırsa, bu edebi-kültürel eksi değerlilik, bat(ırıl)an 1. Cumhuriyet’in makus talihi değildi, yazarlar böyle yaparak onun batmasına yoğun katkıda bulundu. Sonra da, o yazarların bir bölümü, liberal demokrat sıfatı ile, 1. Cumhuriyet’in tabutunun son çivisini çakanlara bizzat katkıda bulundu.
O nedenle, söz geçen dönem yazarları için, edebi idam hükmü geçerlidir. Bu moment, geç-son Osmanlı dönemindeki ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan yazarlar için de aynen geçerlidir: Ders ödevi olmasa, kimse açıp onları okumaz ve artık Baykurt da okunmuyor.
Artı:
2250’ye kadar sürecek olan 2. Sanayileşme’de, ‘Müptezeller’in yeri yok ama ‘Neromancer’in ve ‘Ghost in the Shell’in yeri var. Yani, köy romanı ilk yazıldığında bile ölü bir edebi tür idi, bilimkurgu ise 200 yıldır sürekli evrilen ve hatta arada ölen bir edebi tür.
(26 Şubat + 1 Mart 2019)

Salı, Şubat 26, 2019

Taslak: Terörist, Polis, Sivil, Entellektüel


Polis; asker, jandarma, korucu dahil, tüm kolluk kuvvetleri demektir. Devleti korurken, devleti yanılmış devlet kılabilir veya onu bitirebilirler.
Polisin ve teröristin şiddet yöntemleri aynıdır. Teröristlerin bir bölümü devlet kurmak isterler, bir bölümü istemezler.
Sivil, terörist ve polis denli tehlikeli ve yıkıcıdır ama bunu pasif olarak becerir.
Entellektüel, 3’üne de bağlanmaz. Yalnızca doğru ve gerçek bilgiyi kaydeder ve saklar. Örneğin bu kavramsal çerveve, bu 3 küme arasında negatif bir sembiyöz tanımlıyor ve tarihsel olgular da bu çerçeveyi geçerli kılmış durumda.
Bu metin, yürürlükteki yasalar nedeniyle otosansürlendi.
(25-27 Şubat 2019)

Taslak: Kaos-Kozmos Denklemleri Birleşimi Olarak Özdeklilik, Canlılık, Zekalılık


Verhulst denklemi var ve denklemdeki parametrelerin birbirlerini engelleyebileceğini / azaltabileceğini belirtiyor.
Özdeklilikte atomların 10 üzeri 32-38 yıllık olası yaşamı, bir tür Verhulst denklemi.
Canlılığın karbon atomluluğu azaltması bir tür Verhulst denklemi: Deniz kabukluları devresindeki karbon azalması çok belirgin, fotosentezdeki karbon azalması tam saptanamamış gibi.
Tarihteki iniş ve çıkış dönemleri ve bunların birbirlerini hem desteklemeleri, hem engellemeleri (vaşak-tavşan denkleminde olduğu gibi), bir tür Verhulst denklemi.
Homo Sapiens’in Homo Posterus’u hem desteklemesi, hem kösteklemesi bir tür Verhulst denklemi.
Buradan, büyük sayılar yasasına, asimptotlamaya ve limitlemeye güvenerek, çok-çok uzun vadeli bazı çıkarsamalar yapılabilir kanısındayız: Dünya’da yeni atom bombaları er veya geç patlayacak ve insan türü er veya geç Evren’e kesin yerleşecek gibi.
2-n epistemik kritik eşik sonraları için, kesin çıkarsama geçersizdir.

Taslak: Dünya Sistemi


Amerikalar, doğu-batı uzantısı yerine, kuzey-güney uzantısı olarak. Afrika, çöllülük ve tropikal ormanlılık olarak. Okyanusyalar, deniz uygarlıkları olarak.
Amerikalar, yazı ve 0 icatlı, tekerlek icatsız olarak. Afrika, Asya’dan transfer alfabelilik olarak. Okyanusyalar, değişik bir Eratosthenes artı-değer bilgililiği olarak (saz gemiler ve kare-daire rübu ile).
Amerikalar, global kılamadıkları patates ve mısır bitkisi tarımı ile tarihte çok özgün bir yer tutar. Ancak bu, Çinliler’in barutu ve kağıdı global kılamamalarına da benzer.
Amerikalar, Kolomb-öncesi dönem olarak, ekonomik artı-değer haritalarındaki, Orta Çağ AB’si = 10 gibi sayılabilir. Ki bu da, azdır ama hiç değildir. Bildiğimiz, uygarlık-kültür tohumu taşıma demektir.
Şerh: AB 1500-1945’in de, ABD 1945-2015’in de global kılamadı bazı epistemik ve ekonomik değerler var: Epistemik değer: Anti-Einstein-Planck-Heisenberge trilemması (Einstein’ın Kaluza’yı engellemesi) ve hem Samsung’un, hem de Huawei’ın hem Nokia’yı, hem de Iphone’u geçmesi..

Lümpenlerin İstilası TC 2014: 5 Yıl Sonra 2019


Arap Baharı süreci, 1. ve 2. Irak Savaşı’ndan farklı bir süreç ve 400’lerdeki AB ülkelerindeki Kavimler Göçü’ne benzer bir süreç olarak, Libya’yı da yıkarak ama göç sürecinin dışında bırakarak, 2011’den itibaren, 20 milyon Suriyeli’nin 4 milyonunu, 2013 ilk dalgası, 2015 son dalgası ile Türkiye’ye taşıdı.
Bunun gözlem momenti 2014 idi. O zaman Esed gidici idi.
Şu anki gözlem momenti 2019. Şimdi Esed kalıcı gibi.
4 milyonun 300-400 bini ülkelerine geri dönmüş durumda. 3,6 milyonu Türkiye’nin çeşitli illerinde göçmen kamplarına yerleştirildi. (Bakınız: Halepçe kaçanı Kürtler’in ve İstanbul’daki ilk dalga ve oradan sürülen Afrikalılar’ın toplama-göçmen kampları ki bu da, alaturka göçmen-toplama kampları konusu için ayrı bir metin gerektirir ama konuyla ilgili röportajlar ve kitaplar var.)
Bu 4 milyonun 4 milyonu da pratikte sıfır yıl eğitimli, yani ümmi altkültürlü. Ayrıca, bizim Alamancılar’ın Almanya’da ısrarla yıllarca Almanca öğrenmemeleri gibi, bu Suriyeliler de, ısrarla birkaç yıldır Türkçe öğrenmediler. (Bakınız: Lümpen halkların ters tepen kültürel kimlik davranışları.)
Bunların % 1-5’i, Türkiye’de 15-20 bin şirket kurdu, yani sınıf atladı. Bu oran, bizim Alamancılar için de kabaca aynı. (Bakınız: Lümpen halkların özgün mekanlarında sıfır çabayla herşeyi devletten beklerken, gecekonduda veya gurbet ellerde aşırı çalışıp sınıf atlaması davranışı.)
Bu kümesel ikileme, şunun (karşılaştır-karşıtlaştır) için yapılıyor:
Türkiye 1877’den beridir, yüksek oranlı ve kabaca eşzamanlı olarak içe ve dışa birlikte göç veren ender ülkelerden biri oldu: 1877-1924 arasında, 12 milyonda 3 milyon % 25 içe, 3 milyon / % 25 dışa; 1960-1980 arasında 40-60 milyonda 4 milyon % 6,67-10 dışa göç, 2013-2015 arasında, 75-80 milyonda 4 milyon / % 5 içe göç, 2016-2018 arasında, ülkenin en eğitimli ve en paralı 400 bini / %o 5’i dışa göç. (Bakınız: Son bölüm, tam da ‘Lümpenlerin İstilası’ kitabının içindekilerine kavramsal çerçeve durumunda.)
Suriyeliler’in tamamının TC vatandaşı yapılması mümkün değil. Artı, artık maksimum % 50’si geri gönderilebilir. Kalan % 50’nin de ancak yarısı, yani 1 milyonu dışa (tüm Dünya’ya) gönderilebilir.
Soru şu:
Geriye kalan bu insanlar ne olacak?
Yanıt:
Herhangi bir şey olabilmeleri veya yapılabilmeleri mümkün değil: Tıpkı Alamancılar gibi tarih kubruna hafriyat olacaklar: Kız çocuklar fahişe, erkek çocuklar kriminal / terörist olacaklar, aslında oldular bile çoktan. İşte, Kavimler Göçü’nün ve genelde büyük göçlerin kültürel yıkıcılığının ana nedeni bu. Kültürel fermentasyonu yaratan da, çokça bu global demografik dilim.
Ocak 2019 itibarıyla tanımlanan sosyal moloz (18-20 yaş arasındaki yeterli eğitimsiz, niteliksiz, işsiz, evliliksiz, zihinsel ve kültürel oryantasyonsuz (mentel ve kültürel regresyonlu ve konfüzyonlu), vd) kesimi gibi, bunlar da tarihsel molozlara örnekleme olmakta bu Suriyeliler.
1960’lardaki taşra ve köy kökenli olan Türkiyeli Alamancılar bile, bu kadar sosyal ve tarihsel moloz değildiler. (Bakınız: 3. ve 4. Dünya farkı ve Türkiye’nin 3. Dünya’dan 4. Dünya’ya kay(dırıl)ışı.) En azından, 50 yılda kendilerine 50, Almanya’ya 50 milyar avro ekonomik artı-değer ürettiler. Bu Suriyeliler ise, ekonomik eksi-değer üreticisi durumundalar: Türkiye için 5 yılda 10 bin dolar kişi başı x 4 milyon kişi = 40 milyar dolar eksi-değer demek oldular. Artı bu, Keynes’in ‘bir kuyu kazdır, şişe gömdür, kuyuyu kapattır, kuyuyu tekrar açtır, şişeyi çıkarttır’ türünden bir ekonomik durum / vaka değil.
Anımsarsak:
Romalılar, boşalan topraklarını doldurabilmek için, 400’lerde Nordikler’e topraklarını açtılar. Sonuçta Roma yıkıldı, Romalılar’ın kalıcı olarak hiç yenemediği, Nordik kökenli Germenler, Roma-Germen İmparatorluğu’nu kurdular, İtalya’yı / Roma’yı işgal ettiler. (Bakınız: Kapıcının kapıcılık yaptığı apartmanda daire satın alması davranışı.) Dahası, 400-1500 AB Orta Çağ’ında, 970 gibi, ikinci erken rönesansı bile yarattılar. (Bakınız: Barbarların yıktıkları uygarların uygarlık değerlerini kısmen üstlenmesi.)
Demek ki çukur-devlet Roma ertesinde, bugünkü AB’de 400 yıl tam, toplamda 1.100 yıl parçalı engizisyon var oldu. Yani yerel Orta Çağ’lar gerçekten çok uzun sürebiliyor ve Dünya 2000-2200 arasında global çöküş / engizisyon / faşizm dönemlerinden birine girdi.
Suriyeliler’in dahil olduğu (2020 momentindeki) 250 milyonluk Araplar kümesi, 1100’den beridir Orta Çağ’da ve engizisyonda.
Şerh: Ön Asya İslam rönesansını ve eşleniği engizisyonu Araplar değil, Türkler yarattılar ama Arapça olarak / kullanarak, Türkçe değil. (Bakınız: Halkların ad, coğrafya, ırk, dil, din değiştirmesi.)
Çıkış / Sonuç:
Demek ki tüm makro göç dalgaları, rönesans ve engizisyona yönelik, göründüğü kadarıyla birbirinden karşılıklı bağımsız, en az orta boy ölçekte kültürel vektörler üretiyor.
Lümpenlerin İstilası Türkiye 2013-2018 de; öyle olmuşa, oluyora ve olacağa benzer. Suriyeliler’inki şimdilik yalnızca engizisyon vektörü gibi.
(23 + 27 Şubat 2018)

Cuma, Şubat 15, 2019

Global Kültürel Antropoloji Tezleri: 2. Sanayileşme ve Homo Posterus


Önkoyut: 1. Sanayileşme dönemine ait olan 1900-2000 arasındaki geçmişbilimsel / tarihsel kültürel antropoloji kavramsal çerçevelerini, 2. Sanayileşme dönemine ait olan 2000-2250 arasına ekstrapolasyonluyoruz.
1650-1945 Aydınlanma Çağı, AB ülkeleri eliyle başlatıldı ve bitirildi.
1945-2000 arası, ABD’nin yükselişi ve düşüşü olarak, (çıkış döneminden çöküş dönemine doğru) bir tür ara-geçiş dönemi oldu.
2000-2100 arasında, premature (erken doğmuş) ve postmature (geç doğmuş) rönesansçıklar ve engizisyoncuklar sözkonusu. ‘–çık’ ve ‘–cuk’ sonekleri, kısa dönemli ve asıl rönesanslardan ve asıl engizisyonlardan daha küçük genlikli oluşumlar demek.
Örnekse: İlk uzay devleti olan Asgardia, 2. Sanayileşme’nin öncü altkültürlerinden olan uzaycılık üzerinden, 2015 sonunda yalnızca 3 ayda premature rönesanstan postmature engizisyona geçebildi: Tek adamın hegemonyası oylamayla kabul edildi ve yıllık 100 dolar aidat vermeyen vatandaşlıktan çıkarıldı: Sorun bunları kabul edenlerin sayısında: 100 bin ilk üye içindeki en az 40 bin kişi.
2. Sanayileşme’nin öncü altkültürleri, premature kültürel olgular olarak, 1945-2015 arasında, genel (ekonomik, politik, askeri) geçmişbilim-gelecekbilim vektörlemeleri dışındaki yönelimlerde gelişti: Bu da, premature olarak mikro-başlangıç olmak demek. Bunu sağlayan şey, her altkültürün hem zamanlar, hem de mekanlar içinde, birbirinden bağımsız gelişmesi oldu.
Bu sürede Homo Posterus olgusu, global kültürel geçerlilik olarak % 0’dan milyonda 1’e evrildi. Ekonomik globalizmin bazı alanlarda % 50 olabilmişliği gibi, akıllı telefon kullanımı da, yapay zeka, siberuzay ve bilgisayar alanında % 50 olabildi. Yani, daha başlamadan önce ve başladıktan 70 yıl sonra, 2250 ertesine sarkacak gibi göründü.
Konunun gelecekbilimi açısından bakarsak:
Bir:
2020-2295 arasının, 1945-2020 arası gibi bir tempoda yaşanması mümkündür. Bu da, 21. Yüzyıl’ın bu konulara ayrılmışlığı demek.
İki:
Nüfus, enerji, su, gıda, iklim, salgın makro-makro krizlerinin / sorunlarının geliş sırası henüz belirsiz ve birbirinden bağımsız. O nedenle de, 400-1500 Orta Çağ’ının 4 makro sorunu / krizi (3’ü nüfus / istila, 1’i salgın) etkileşimlerinin, bu yeni dönem için henüz uygulanabilir değildir.
En tehlikeli kriz; ısınma değil, soğuma ve yeni bir buz çağı olarak, iklim olacaktır. 50 yıl gibi kısa bir sürede gelecek bir global soğuma, G-7’yi bitirir.
Kültürü en çok dejenere ve fermente edecek olan olgu ise, global göçtür: Bu olgunun süreçleri, 1960-2020 arasında Aydınlanma AB’sini ümmiliğe ve irrasyonalizme taşıdı bile çoktan örneğin.
Salgın; yeni bilgiler nedeniyle, AB 1350’deki üçte birlik ölüm oranını yakalayamayacaktır, en yüksek oran global % 5 olarak tahmin ediliyor: Globalizm nedeniyle, bu salgın yerel olarak kalamayacaktır.
Su ve gıda sorunu, en çok Doğu-Orta Afrika’da geçerli olacak, oldu bile çoktan. Bu da, 1 milyarlık Afrika nüfusunun100 milyon azalması demek olabilir ama bunun makro etkileri olmayabilir.
Enerji, 1960’ta en kesin gelecek kriz gözüyle bakılırken, teknolojinin GDO üzerinden tarımsal üretimi inanılmaz verimli duruma getimesiyle, başta G-7 ülkeleri olmak üzere, bazı ülkeler için enerji sorununu yoksadı.
Bu makro sorunların ve krizlerin, hangi rönesansları ve engizisyonları yaratacağı tam kesin değildir. Ancak göç şimdiden, klasik sağ-sol politik ayrımını silmiş, 100 yılda kazanılmış ekonomik-politik hakların silinmesine yol aldırmış ve 20. Yüzyıl’daki 50 yıllık zorunlu eğitimin global okuryazarlığını yeniden global ümmiliğe geri çekmiş durumda. Bu global ümmilikeğilimi, global bilim-sanat-düşün çöküşünün en önemli aracı olmuş durumdadır.
Ekonomik-politik-askeri olarak bakılınca görülen ABD 1945-2000 hegemonyası ve 2000-2020 Çin global hegemonluk adaylığı konuları; ABD’nin kendini zirvedeyken batırması, Çin’in ise asla ve kata olamadığı global hegemonluk için, hiçbir hazırlığının ve tezinin / pratiğinin olmadığının görülmesi olarak yaşandı. Bu da, 2000-2100 arası için yokkutuplu Dünya demek: 2000-2020 arasında bunun kaos demek olacağı yaşandı. Bu 2 durum, bu 2 ülkede rönesans veya engizisyon yaratamadı ama işgal ettikleri ülkelerde neo-faşizm ve şeriatçılık olarak yarattı. Bu da, göç ve göçmen işçilerin kendi ülkelerine para transferi üzerinden geri dönüp, bu 2 global hegemona zarar verdi.
ABD, hiçbir zaman özgün bilim, sanat ve düşün yaratamadı. Çin ise, 2.200 yıllık geleneklerini Dünya’ya sunamadı ve empoze edemedi. Dolayısıyla, bilimde, sanatta, düşünde, bu 2 ülke eliyle rönesans veya engizisyon pek beklenmiyor.
Şerh: ‘3 Cisim Problemi’ üçlemesi, Çin’den de bilimkurgu çıkabileceğini kanıtladı. Ancak, bu romanların (İngilizce bilmiyor görünen) yazarının Çince blogundan yapılan İngilizce çevirilerde görüldüğü üzere, global konsensusu etkilemesi zor görünüyor ki roman dizisinin ikincisi ve üçüncüsü global etki ve yaygın okunma yaratamadı.
Sonuç:
Global kültürel antropolojiye etkide bulunabilme alanı, 2000’den beridir bomboş durumda bekliyor. Artık keskin-sivri zekalı bilimci çıkmıyor. Çok fazla sahte marjinal sanatçı olduğu için, gerçek marjinal sanatçılar algılanmıyor bile. Düşün, kendini global kültürün dışına çekti veya itilmesine izin verdi.
Buradan çıkarılabilecek birincil tasarım, asıl 4 rönesans ve 4 engizisyon yerine, yeni 44 rönesansçık ve 44 engizisyoncuk oluşacak, olmakta. Bu da, 21. Yüzyıl boyunca yeni aydınlanma çağları için global aktivasyon enerjisinin altında süregitmek demek.
(14-15 Şubat 2019)

Salı, Ocak 29, 2019

Yazı Yolu


29.01.19, 11:25.
Yazı Yolu
Son 10-15 günde, İngilizce’den Türkçe’ye, 2 bin karakterlik 15-20 sayfa çeviri yaptım. Bunu interneti olan bir kafede yaptım. Böylelikle de, kendi elyazılarımı da bilgisayara geçirebilme fırsatım doğdu. 15 günün ürünü, 25 A5 sayfası.
Belli temalar yazı gündemimden çıktı. Ağırlık, sanata ve sanat eserleri eleştirisine kaydı ki bunu istiyordum da.
Maddi durumum berbat olsa da, iyimserliğim arttı.
Manevi durumum berbat olsa da, iyimserliğim daha da arttı. AKP’nin gidişini (sonun sonunun sonlarını) somut olarak artık görebiliyorum. Tabii ki ardından yıkım gelecek ama onu zenginler düşünsün, derim.
2018 babamın ölümü nedeniyle travmanın kilitlenmişliğiyle geçti. 2019 için herhangi bir kitap bastırma hayalim yok.
23 yılım daha kaldı diye hayal ediyorum. 25 kitap daha bastırma hayalimi, 5’e indirdim.
Homo Posterus / Asgardia / 2. Sanayileşme üçlemesi, Çapraz Medya, Sinema ve Praksis, Sözcükler, Rüya Yolu.
Henüz şubata ancak gelmemize karşın, baharı görebileceğime ikna oldum.
Gerisi ayrıntı…

Eğitim Arttıkça İnanç Azalıyor


Bunu açıklayan kurum, devletin resmi din otoritesi olan Diyanet Kurumu Başkanlığı.
Bu, eksik bir değerlendirme.
Eğitim arttıkça, ateizm de artıyor, gibi bir kanı yaratıyor. Oysa, eğitim arttıkça, ateizm değil, agnostizm artıyor.
Çünkü, eğitimli de olsa, eğitimsiz de olsa; inansa da, inanmasa da, hiç kimse dinin temel koyutlarını sorgulamıyor. Bunun temel nedeni de, eğitimin niceliği arttıkça, niteliğinin azalması: Eksi zekalı ve eksi bilgili 7,5 milyon üniversite öğrencisi var ülkemizde.
Örneğin, hiçbir üniversite veya ilahiyat fakültesi mezunu, eksi varlığı veya Evren’in var olduğu için yaratılmış olması gerekmediğini, bunun mantıksal bir koyut ve yanılsama olduğunu, bu yanılsamanın da, hem İslam’a, hem de İsevilik’e, Aristo’nun ilk neden kavramı üzerinden, epeyi sonradan (yani o dinlerin başlamasından epeyi sonra) sokulmuş olduğunu bilmiyor veya kavrayamıyor.
Eğer, eksi varlık tanımı kullanılırsa,, tüm tektanrılı dinlerin yorumbilimi çöker, çöktü de.
Atezim, bu eksi varlık konusu gibi, en az 10 tane daha, ana akıma temelde aykırı / karşıt, arklı paradigma içerebilir veya yaratabilir.
Bu durumda da, ‘atayizler bunu da açıklasın’ diye bir şey olamaz.
Yani, söylemin düzlemi çok çok farklı yerlerde, eğitimde değil.
(28-29 Ocak 2019)

Bir Anarşistin İronisi


Önkoyut: Bazı ceza yasası maddelerinden ceza alanların temel insanlık haklarının geri alınması veya uygulanmasının ertelenmesi gibi durumlar, gerçek yaşamda da geçerlidir. Halkların oy verme hakkı toptan geri alınabilir veya bir kezinde düşünüldüğü gibi (Sırplar’ın) bir halkın toptan idamlık suçtan yargılanması sözkonusu olabilir.
Birinci Cumhuriyet Aralık 2013’te, iktidarın hegemonyası Haziran 2015’te fiilen bitti.
Demek ki yaklaşık 42 aydır, pratikte oto-, teorikte hetero-anarşist olarak, devletin yokluğunda devletin çeyrek-yarım zorbalıkla düzeni sağlamasının eksikliğini kitlenin yaşamasını gözlüyorum. Örneğin, hiç evlenmemiş ve çocuk yapmamış biri olarak, devletin ve toplumun çekirdeği sayılan muhafazakar aile kurumu değerinin (aksiyomunun / aksiyolojisinin) ne kadar gerekli olduğunu gözlüyorum: Sahipsiz çocuklar, ya kronik kriminal oluyor, ya da fahişe. Sonunda da, devlet karşıtı biri olarak, devletin bekası yönünde irade beyanı durumuna geldim.
Gecikmeli olarak aklıma gelen soru şu:
Bırakayım, tarih ve gelecek dağınık mı kalsın; yoksa, tekne kazıntısı bir 1978’li olarak, 2. Cumhuriyet’in teorik ve pratik oluşumunda mı yer alayım?
Bir anarşistin ironisi bu…
Benzeri bir ironiyi Ağustos 1983’te bana işkence yapan devletin bekasını, kötülerin içinde en az kötü olduğu için, 2010’dan beridir savunuyor duruma gelerek de yaşadım.
Tüm bunlar, hem tutum-davranış  çatışması, hem de yaşam pratiğinin teoriyi aşmasını bir teorisyen yaşamam ve kubülüm demek.
Şerh:
1983 Ağustos’taki Kürtler’in ayrı bir devlet kurması veya kurmaması üzerinden devletin bekası tartışması ile 2015 Haziran’da 2. Cumhuriyet’i kurabilme veya kuramama olarak devletin bekası tartışması birbirinden epeyi farklı şeyler. Dahası da, çevremizde 10 devlet parçalanırken bizim parçalanmamış kalmamızın tartışılması var.
Yani Türkiye, 3 veya daha çok yönde devletin bekası sorunsalı yaşıyor ve ben bunlardan herhangi biri üzerinde, herhangi bir yerde veya herhangi bir zamanda düşünce değiştirebilirim.
(26 + 29 Ocak 2019)

Pazartesi, Ocak 28, 2019

Sosyal Moloz


Bir köşeyazısından alıntı:
“Eğitim, istihdam veya herhangi bir ‘kamusal aktivite’ içinde bulunmayan genç nüfusun toplamı 4 milyon 520 bin kişi.”
Buradaki araştırmada örnekleme kümesi, 15-29 yaş arası ama lise mezunu ve işsiz üniversite mezunu tanımları, bunu 18-32 de kılabilir.
Bu ülkede 7,5 milyon üniversite öğrencisi, 4,5 milyon asker kaçağı erkek ve onları koca olarak bekleyen 4,5 milyon genç kadın var. 16,5 milyon ediyor. Ortalama evlenme yaşı, üniversite mezunlarında 30’u geçti.
Bu bir dönüşüm. Daha çok AKP (2002-2019) dönemine ilişkin bir dönüşüm ama belirleyici dinamikleri 1983 ile başlamıştı.
İşin tuhafı, o zamanlar durum tersineydi ve 11-18 yaş arasında 4 milyon çırak vardı. Yani, insanlar zorunlu olan ilkokulu bitirir bitirmez, eğitimi bırakıyorlardı.
İkisini birleştirince şu anlaşılıyor:
35 yıllık dönemde toplam istihdam artmadı, azaldı. Bu işsiz kesim, sayıları 200’ü buldurulan üniversitelere yığıldı. Niceliği arttıkça, eğitim düzeyinin niteliği düştükçe düşen bu çakma eğitimle, ezel-ebedi ergenler eksi zekalı ve eksi bilgili oldular.
Sonunda da, bunları sosyal moloz saydılar.
“Gençliğin üçte birinin üretim ve sosyal yetilerini geliştirici mekanizmaların dışında kalması demek, orta sınıfın ortasına yerleştirilmiş bir bomba demektir. Ekonomik ve sosyal kökü koparılmış, dolayısıyla üretim dışına itilmiş kalabalıkların ‘özerkleştirilmiş yürütme gücü’ne tabi kılınması, otoriter siyasetin hareket kabiliyetinin hamurunu oluşturuyor. Bu ‘boş gezen’ kütlede eğitimle yeti kazanan bir kesimin de ‘atanamama’ sarmalı içerisinde polislik, askerlik ve bekçilik vasıtasıyla bir anlamda ‘deklase’ edildiğini ekleyelim.”
Şerh: Üretimin dışına çıkmak, köleleştirmez, tersine özgürleştirir ama bunları değil, eğitimlileri.
Burada bir ayrım yapmak var:
Bu ülkede oylar hep satılıktı ama ekmeğini yediği partiye oy vermeme de bir gelenekti, çünkü CHP çizgisi de aç sınıfı bedavaya çok doyurdu.
Artı, diyelim Suriyeliler’de ortaya çıkan fiili ümmileştirme ile oy deposu sağlanacak diyelim ama yarısı genç-çocuk olan, bunların yarısı terörist, yarısı fahişe olacak olan bir kitleyle ne faşizm icra edilebilir, ne de engizisyon. Edilemedi de, neo-faşizmler ve neo-engizisyonlar ile belli.
Yani, aynı dert G-7 ülkelerinde de var:
Faşistler kendi yerli emekçisinin ve solcular da göçmenlerin hakkını koruduğu için, Fransa gibi bir yerde, 1968’de vicdanı solda + cüzdanı sağda olan küçük burjuvazi, artık vicdanı sağda + cüzdanı solda oluveriyor ki Sarı Yelekliler eylemlerine katılım ve katılımsızlık dağılımı bunu açıkça ortaya koydu.
Tamam bu, tarihsel bir fermentasyon ve ozmosis ama asıl sorun şu:
Devletlerin yanılmışlığı ve çözülmüşlüğü üzerinden, artı global % 5’lik ve G-7’sel % 15’lik göçmen oranıyla, ayaktakımıları ve başıbozuklar tarihi ve kültürü yıkıyorlar.
Hah, işte bu sosyal moloz kesimi, üniversite öğrencisi veya mezunu ayaktakımı ve başıbozuk olmakta… 1. Cumhuriyet’i iktidar yıktığı kadar, onlar da Gramsci’sel pasif ve bilinçsiz katılım ile yıktılar yani. Neo-işbirlikçilik de böyle bir şey oldu çıktı:
Sosyal molozların karşı-devrimci(li)kleri…
(28 Ocak 2019)

Meta-Tango ve Piazzolla


Astor Piazzolla bir müzisyendi. Bir kerhane müziği olan tangoyu aldı, kurcaladı, onu cazlaştırdı ve meta-ladı. Onu meta-tango yaptı.
Tango, dansı sevişmenin dikey yapılanı sayılabilecek bir kadın-erkek partner yakınlığı ve teması içeriyor. Ancak, Piazzolla’nın tango müziğine o kadar laubalilik ters kaçıyor.
Belki Woodward’ın Piazzolla ‘Oblivion’ müzikli çizgifilmindeki kadın-erkek çiftinin dansları, yakın ve uygun bir örnek olabilir. Orada uygun olmayan da, oradaki dansın bildiğimiz klasik bale olması. Oysa tango, klasik balenin tütüsünü ve onun kadın ilahiliğini / madonnallığını baştan değiller ve bayağılar.
Şerh: Bu, bir tür bir bayağının bayağılığını değilleyip, onu öteleyip, onu meta-larken, onun töz-form’unu da metamorfozlamak sayılabilir. Burada metamorfozlanan kadın-erkek seksinin laubaliliğidir. Piazzolla’nın tangosunda bir uzaklık ve bir ulaşamama sözkonusudur. ‘Penis-vajinaya’ iken bile kapanmayan bir ‘ma’ sözkonusudur. Belki de, o ‘ma’nın tıpkı negatif diyalektikteki tez-antitez uzaklığı gibi, hiç kapanmaması gerekir ama bu da bizi ‘ulaşamazsan / buluşamazsan aşk olur, tersi durumda bok olur’ açmazına taşır.
Demek ki çözüm başka bir şeydir.
Piazzolla’nın aporia’sı budur işte…
(28 Ocak 2019)

Cumartesi, Ocak 26, 2019

Filler Sevişir ve Tepişir, Otlar Hep Ezilir: Türk Sinema Sektörü


Uzun yıllardan sonra, son 10-15 yıldır yerli ve yabancı filmlerin toplam hasılatları kafa kafaya geldi. Yanısıra, örneğin Sony’nin Coca Cola’yı ve birçok Hollywood film şirketini satın alması gibi örneklerle, Hollywood’un Yanki kapitalizminden asıl Çokülkeli Şirket (ÇÜŞ) kapitalizmine geçmesiyle, aynı adımlar ülkemize de geldi ve Kore kökenli bir sinema salonu sahibi şirket, ülkenin sinema salonlarının yaklaşık yarısının egemenliğini eline geçirdi. Bu kez de, 2 küme arasında çıkar yarışı başlatıldı. Devlet ise, Turkcell’de yaptığı gibi, araya girerek yerli sermayeden yana  tavır aldı.
Oysa açıkça bilinir ki filler tepişse de, sevişse de, otlar hep ezilir. Burada ot, nitelikli sinema seyircisi olmakta.
Türk sinema sektörü ateş olsa, cürmü kadar yer yakar: Hepi topu yıllık 80 milyon dolar ciroluluk ki bu, ortalama bir Hollywood filminin çekim maliyeti bile değil.
Asıl ana akım seyircisi desen, 1975 sonrası doğumlu, eksi zekalı ve eksi bilgili, ezeli-ebedi ergen.
Zan’at filmi yönetmeni sayılan Derviş Zaim ise, bir filmiyle 35 bin seyirci toplayabilmiş.
Yerli film desen; 20 yıldır aynı şeyleri yapan Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar kümesi.
Geçmişe bakarsak:
Ertem Eğilmez 20 yıl aynı aile filmlerini yaptı, sonra unutuldu gitti. Dünya’nın 3 numaralı mizah dergisini çıkaran Oğuz Aral, aynı lümpen muizahı 20 yıl yaptı, sonra unutuldu gitti. Sözünü ettiklerimiz de öyle olacak. Yolun sonuna geldiklerinde efendice emekli olacaklarına böyle çıngar çıkarıyorlar.
Sonuç:
Türk sinemasında gelecek program yok, onun yerine çok çok para kazandıracağı sanılan ve kötüsünün olmadığı sayılan reklam / ‘rating’ var.
(24 + 27 Ocak 2019)

Pazar, Ocak 20, 2019

Fransa 2018, Sarı Yelekliler, Gezi, Slaktivizm (Eski Bir Metin)


Tarihte tümdengelimsel akıl yürütme kullanmanın bir yolu, tarihsel yinelemelerin ve istatistiklerin çizdiği grafiklerden oluşturulan denklemlere göre, ekstrapolasyonsal veya intrapolasyonsal kestirimler ve çıkarsamalar yapmaktır. Yani, bu böyle böyle olmuştur, şu da şöyle şöyle olacak olsa gerekir, gibi…
Tarihte sikluslar olduğunu biliyoruz. 1980 ertesiki neo-global neo-liberal dalganın 2007’den 2017’ye (üretenlerin kendi elleriyle) tükendiğini biliyoruz. Dolayısıyla bizim deyimlerimizle, başarısız isyan (rebel), kazan kaldırma (riot), devrim girişimleri olacağını da biliyoruz veya çıkarsıyoruz. Doğrulandık, öyleyse: Oldu da, oluyor da, olacak da…
1993 Seattle’dan beridir bu küçük burjuva isyan dalgaları süregeliyor ve her kezinde sön(dürül)üp gidiyor. TC’de de 2013 Gezi olayları böyle oldu.
En başından beridir değil ama yinelenen ve her kezinde yenilen bu girişimlerden Gezi ve Sarı Yelekliler olayları, rahatça slaktivist olarak nitelenebilir. Apolitik olduğu için değil, herhangi bir şeyi kökünden değiştirmek için herhangi bir çıkış noktası yaratmış olmamaları nedeniyle, bu süreçler slaktivist, küçük burjuvaların (kültürel) ego masturbasyonları için yaptıkları eylemler olarak tanımlanageldi.
Mayıs 1968’de Abidin Dino’nun tanıklığıyla ve kaydıyla, yeni model araba almak için grev ve miting yapan Fransa işçileri, 2018’de emeklilik ve haftalık 40 saat mesai hakkının kaybı noktasına geldiler. Ancak yine de, Metin Yeğin’in Gazete Duvar’daki röportajının imlediği üzere, 1968’lilerin torunları sayılabilecek olan Sarı Yelekliler, 2018’de çevreci / şarj edilebilir elektrikli araba almak için gösteri yapıyorlar (12.12.18, Gazete Duvar). Kimse düşünmüyor ki elektrik, Dünya’nın en kirli, en pahalı, en verimi düşük enerji biçimidir, yapılan da, çevrecilik değil, karşı-çevreciliktir, onun yerine ÇÜŞ’lerin öldürttüğü çevrecilerin cinayetlerini (herşey oyup bittikten sonra olsa da) Sherlock Holmes gibi izleyip çözmek gerekir. Geziciler ise, Erdoğan sayesinde kazandıkları paralarla, Erdoğan’ın izin vermediği yaşam biçimlerini sürdüremedikleri için, Erdoğan’a kazan kaldırmışlardı. Bizce bu ikisi, özde ve tözde küçük burjuvazinin ölümcül politik ayırtsızlığı ve tarih bilinçsizliği demek.
Bakalım bu politik ayırtsızlıklara:
1945-1990 arasında, Soğuk Savaş döneminin sürdürülmesi ve bitirilmesine koşut ama ondan bağımsız olarak, AB ülkelerinde klsik sağ-sol ayrımı anlamsızlaştı(rıldı).
Başlangıçta (ilk 1980’lerde), muhafazakar-liberal gibi, geçerlilikte çelişik ve uyumsuz kavramlar üretildi ve uygulanamadı. Devamında sağın söylemini sol, solun söylemini sağ kullanır oldu. Bizde, 2015 seçimlerinde, çoğunluğunu yeni seçmenlerin oluşturduğu % 7’lik kesim MHP-HDP arasında seçim yapmaya, seçime 2 hafta kala karar verememiş oldu. Şu anda da Fransa’da uç sağ ile uç sol, özellikle Sarı Yelekliler olaylarından sonra, aynı söylemi kullanır oldu. Aşırı ironik durum olarak, Fransa emekçilerinin haklarını korumak bir faşist bir kadına, Marie Le Pen’e kaldı.
Burada ara bir karşılaştır-karşıtlaştır:
Bu sağ-sol yer değiştirmesi, 1789 ertesinde de vardı. Kilit konu, kralın kalması veya gitmesi idi. Zaman içinde sağlar sol, sollar sağ olmuştu, yani önce kralın gitmesini isteyenle, sonra kalmasını ister ve/ya tersi olmuştu. Sonra, devletsel terör dönemi ve ardından da diktatör Napolyon geldi. 1920-1940 Mussolini-Hitler, benzer bir durum idi. Şu andaki uç sağ AB’li partiler benzeri bir durum. Farklar ve benzerlikler var. Hitler Napolyon’dan daha zayıftı ama o da Moskova yollarında dondu. Şu anda ise Haider veyeaLe Pen, ne Napolyon, ne Hitler, ne de Taliban-IŞİD liderleri Hasan Sabbah.
Bu durumda 1990-2020 arasındaki, çıkarı zedelenmiş küçük burjuvaların debelenmesi var. Tarih, sikluslar inip çıktıkça, sınıf atlayan veya geri düşen benzeri sınıfsal örneklerle dolu. Öyle ki en eski ve en acımasız devirlerde bile bazı köle kesimleri, bugünün 4. Dünyalı emekçilerinden daha iyi yaşıyor idi, durumda oldu.
1905 ve 1917 Rusya, 1911-1949 Çin süreçlerinin gösterdiği üzere, başarısız öndevrimler, aşağı yukarı bir gelenek olmuş durumda. Ancak, ne Gezi, ne de Sarı Yelekliler, hatta ne de DTÖ karşıtı tüm oluşumlar, yani ‘Biz % 99’uz’ veya ‘Wall Street’i İşgal Et’ oluşumları, bu başarısız öndevrim aşamasına bile gelemedi. Dile kolay, 30 yıldan söz ediyoruz. Dile kolay, 250 yıllık bir isyan geleneğinden söz ediyoruz.
AB’de hala sosyal devlet var. Hala sol oluşumlar var. 2 sağ partili ABD’de göçmenlerin üzerine askeri veya polis salabilirsin ama Macron o göstericiler karşısında geri adım atar, attı da. Ki bu da, dolaylı olarak, ABD-AB çatlağının ve çatışmasının büyümesine yol açacak.
Sonuçta, Gezi de bir yere varmadı, Sarı Yelekliler de bir yere varmayacak ama belki başka şeylere dönüşecek, Taliban-IŞİD dizisi gibi).
Sonuçta isyan sürecek ama sanıldığının ve savlandığının tersine. Halklarının kümülatif bilgisi ve bilinci yok, ne yazık ki olamıyor. Bu yüzden de tamama yakın kezinde yeniliyorlar.
İronik olarak, tarihte tam yenilgi, yarı yenilgi yarı zaferden daha çok öğreticidir.
Gezi’den, insanın üzerinde oturduğu sandalyeyi yerinden kaldıramayacağını, Sarı Yelekliler’den ise en alt sınıfların da altsınıflardan oluştuğunu öğrendik (isyanlara belli proleterya kesimleri katılmadı) ki bu ayrı ve başlı başına bir metin konusu.
Bir de, yıkımı oyun sanan ezeli-ebedi ergenlerin bolluğunu gördük. Görüyoruz ve göreceğiz.
(12 Aralık 2018)

Cumartesi, Ocak 19, 2019

VR Sinema ve Holografik Sinema


Bu konu ve metin, son model teknolojiyi ağırlıklı olarak kullanan sanat dallarında, burada fotoğrafta, sinemada ve çapraz medyada, teknolojinin neden ve nasıl doğrudan ve birebir determinist olamadığının irdelenmesi üzerinedir.
VR, virtual reality / sanal gerçeklik demek. Burada ise özellikle, sanal gerçeklik gözlüğü ile yaratılan bilgisayar oyunu ve sinema filmi demek. Bunu seyrederken tümüyle 3 boyutluluk deneyimi var ve 5 duyu-dilik tümleşik sanat diline doğru bir evrim adımı daha sözkonusu.
VR sinema, yalnızca VR gözlükleri ile seyredilebilen film yapmanın 2018-2019 momenti ki buna yuvarlamayla 2020 de diyebiliriz. VR sinema, Rodriguez’in ‘The Limit’i ile gündeme kalıcı olarak girdi. Konuyu bilgisayar oyunu bakış açısı ve kameralaması ile ele alan ‘Hardcore Henry’ ise 2016 momentli idi. Buradan, konuyu 2015-2020 momentli saymaya varıyoruz. 2’si birlikte olarak, konuyu çapraz medya ve onun yeni bir altdalı kılıyor.
Holografik filmin değilse bile, holografik fotoğrafın tarihi 1936 kadar eski. Holografik konsol oyunları ise, 1980’ler momentli. 3B filmler ise 1960’lardan beridir var ve farklı teknolojiler (çoğunluk gözlüklü seyir olarak) kullanıyor ve herkes filmi 3 boyutlu olarak algılayamayabiliyor.
Buradaki ayrım, VR sinema ile holografik sinemanın ayrımı, teknoloji açısından zihnin içinde veya dışında 3 boyutluluk algısı yaratan araç kullanmak olmakta. VR gözlük, 3B gözlükten daha başarılı olmuş görünüyor. VR aleti, 3B gözlükten daha pahalı ama daha gerçekçi izlenim yaratıyor. Üstünlük, bu son filmle VR’ye geçmiş görünüyor ama sonuç hala belirsiz.
Buradaki can alıcı nokta; hem çizgiroman, hem de bilgisayar oyunu anlatı tarzlarının, doğrudan hem çapraz medyanın, hem de sinemanın anlatı diline aktarılması ve onu dönüştürmesi ki bu kısa-film’leşen reklam ve klip ile de olmuştu zamanında: İşte bu da, en teknoloik bağımlı sanat dallarında bile, anlatının teknolojiye birebir bağımlı olmadığını imliyor.
(18 + 20 Ocak 2018)

Anarşist Estetiksel Avangard Sanat Eleştirisi 2019-2020


Anarşist deyince, Stirner’ın ve Bellegarrigue’nün çizgisini anlıyoruz. Stirner’ı egosentrisist, egoist veya solipsist saymıyoruz. Stirner eğer bunlar olsa, Marx-Engels düetinden başlayarak, tamama yakın marksist, fazla fazla öyle olur: Paris Komünü ertesinde ve Enternasyonel’lerdeki davranışları belli çünkü. Marx-Engels ikilisi 1871 gibi, Neçayef-Bakunin ikilisinden daha egoist, daha egosentrisist, daha solipsist davranmıştır örneğin.
Estetik deyince, sanatın bilimini ve kültürolojisini anlıyoruz. Kendilerini marksist / sosyalist / sosyal realist sayan ama bizim burjuva gerçekçisi saydığımız, tiyatroda Brecht, gündelik yaşamda Benjamin, romanda Lukacs ile özetlediğimiz, müzikte ve özellikle de Klasik Avrupa Müziği’nde Adorno ile özetlemediğimiz Frankfurt Okulu’nun estetik anlayışının omurgasını benimsiyoruz.
‘Avangard bitti’ tezlerinin önesürüldüğü yeramanlar da dahil olmak üzere, avangard sanatın 20. ve 21. Yüzyıl’da inişlerle ve çıkışlarla süregeldiğini kabul ediyoruz ve izliyoruz. Yalnızca, avangard sanat dalları ve altdalları, odaklanma kaydırması yaşıyor sürekli: 1895-1915 modern resim avangarddı örneğin, 2010-2020 arasında çapraz medya avangarddı örneğin, sırada holografik sinema var gibi.
Avangard sanat; popüler kültürde de / sanatta da vuku bulabilir, elit sanatta da. Burada, biçim, içerik, praksis sentezleri ve dekadansları irdelemesi gerekir ama o ayrı bir metnin konusudur.
Eleştiri deyince, sanat eserlerinde duyguları değil, düşünceleri ve bilgileri bulup çıkaran bir yaklaşımı benimsiyoruz. Sanat eserinin veya sanatçının herhangi bir demografik odağa bağlanmasını (engagement), doğruyu dilegetirmeye engel bir durum / duvar sayıyoruz. Yani doğruyu söylemeyi, aydının dava insanlığından (ve kitlenin eksi zekalılıklarının ve eksi bilgililiklerinin kefaretini ödemesinden) öne ve önceye alıyoruz.
Eleştiri deyince, sanat dallarında ve altdallarında çokdisiplinliliği ve disiplinlerarasılığı anlıyoruz. Çapraz medya ortaya çıkmadan önce de, edebiyat ‘spin-off’ları vardı, tiyatro gibi sanat dalları duyu-dilleri bileşik olarak kullanıyordu, vd.
Eleştiri deyince; günce, mektup, öykü dizisini değil; günce, mektup, eleştiri / deneme çizgisini anlıyoruz. Böylelikle de, edebi değer (aksiyoloji) olarak kurmaca-dışı’yı kurmacanın birkaç düzey üstüne alıyoruz. Zaten kurmaca, duygularla ilintilidir, bazı deneme ve eleştiriler ise düşünceyle ilgilidir.
Anarşist estetiksel avangard sanat eleştirisi deyince, geleceğe özgürlük ve varlık-yaşama hakkı tanıyan, (zamanında önce fotoğrafı ve ardından sinemayı sanat saymayan özgürlük-dışı eleştiri anlayışı gibi) çapraz medya gibi yeni sanat dallarına, varlık ve eleştirilme hakkı tanıyan bir çizgiyi anlıyoruz.
Bu anlayışla yazılmış eleştiri metinleri, Hayalet e-dergideki çizgiroman, dizi, film, bilgisayar oyunu, çapraz medya eleştirileri olarak internette mevcut. Keza, ‘gelecekbilim.blogspot’ta derleme olarak ve oradaki kullanıcı profilinden ulaşılabilecek biçimde, diğer 10-15 sanat eserleri eleştirisi tam kitabı olarak da internette mevcut.
Anarşist estetiksel avangard sanat eleştirisi ne işe yarar?
Bilimkurgu roman, 1830-2000 arasında, gelecekbilimden daha belirgin ve doğrulanmış gelecek tahminleri (dolayısıyla daha geçerli bilgiler) içerdi. Aynı zamanda, Soğuk Savaş döneminde (1945-1990) insan türünün yok olabilecekliği üzerinden, hiç tasarlanmamış gelecekler tasarladı. 1990 ertesinde ise, gerilimsizlikten önce sündü, sonra daha kısa vadeli ama çok çok daha kesin-belirgin öyküler üretmeye başladı: Robinson’un ‘2312’si bu konuya doruk bir örnektir; yalnızca oradaki tahminler, 300 yılda değil, 10 bin yılda gerçekleşecektir: Oradaki tahminler; söz geçen süreler boyunca, gelecekteki var olacak şimdinin henüz doğmamışlarına, Dünya Sistemi’ne bir alternatif olarak, geçmişe iskandiller indirmeye yarayacaktır.
‘2312’deki ve özellikle de ‘Triton’daki kadın-erkek gelecekbilimi, günümüzde en avangard geçinen Lgbti’lerin bile tasarlayamadığı ve arzulayamadığı özgürlük alanları tasarladı şimdiden. Yani, bilgi üretirken duygu da üretmenin sakıncası yok: Tersine ise, duygu üretirken, bilgiyi yok etmenin sakıncası var.
Anarşist estetiksel avangard sanat eleştirisi’nin olabilirliğini, bir: Dünya Sistemi ile 1980 ertesiki neo-global neo-liberal sistemin iktisadi-siyasi-askeri üçlü sistematiklerinin ölümcül ayırtsızlaşması ve bu yolla, geleceğin önüne inşa edilmiş duvarda çatlaklar oluşması sağladı. Bizim bakış açımız ve tezlerimiz, bunu sanat eserlerinin zihinsel tüketimi ve eleştirisi yoluyla sürdürmek yönünde ilerliyor.
Çıkış dipnotu: Bir tezin kendi antitezinin yapacaklarını yapması yoluyla oluşan negasyonlu poliyalektik, bizim bir anarşist olarak devletsizleşmiş sokakta devletin yeniden inşası yönünde irade-edim kullanan bir anarşist olmamızla ironik olarak koşut gitti. Bu metin de, o nedenle ve böylelikle yazılabildi zaten. Diğer bakış açısı odakları; bizim gördüğümüzü görmüyorlar, çünkü bizim baktığımıza bakmıyorlar.
(9-10 Ocak 2019)

Pazar, Kasım 04, 2018

Tarihte Ölçek Değişiminde Neden-Sonuç Ağlarında Örüntü Düzenlilikleri ve Düzensizlikleri


Önnotlar: Bu metinde metafor kullanılacak. Türkçe’de ‘teşpihte hata, hatasız teşpih’ olmaz deyimi var. Teşpih de bir metafor. Yani, metaforda hata ve hatasız metafor olmaz. Yani, tarihi irdelememiz, birçok epistemik sınırın yanısıra, aynı zamanda dilin sınırlarına da tabidir.
Bir gökadaya baktığımızda, ölçek değişimiyle birlikte, form düzenlilikleri ve düzensizlikleri kendiliğinden değişir. En büyük ölçekte kollar formları belirgindir, ara ölçeklerde düzensizlik belirgindir, yıldız / güneş sistemleri ölçeğinde gezegen yörüngeleri dizileri düzenliliği belirgindir.
Tarihe zaman ve mekan olarak farklı ölçeklerde baktığımızda, farklı neden-sonuç ağları / ilintileri ve ilintisizlikleri gözleriz. Bunun somut nedeni, en temelde doğadan ve üretimden gelen belli siklusların periyodlarının, sürekli düzensiz artık sayı vermesi ve en büyük ortak bölen ve en küçük ortak kat ilintisinin tamsayılı işlemeyişidir. Yani tarihte büyük sayılar kuramı düzeni, yani limitler ve asimptotlar oluşumu, belli epistemik sapmalarla gözlenegelmiş.
En makro düzende, 5 bin yıllık tarihte / Dünya Sistemi’nde şu an 13.’sü yaşanıyor olmak üzere, 400’er yıllık çıkış-iniş siklusları var.
Eğer ölçek değişirse, bu sikluslar da değişebiliyor, örneğin Orta Çağ Avrupası’nda (özel olaylar nedeniyle) iniş 1.100 yıl sürmüş.
Değişik yer ve zaman ölçeklerinde ise, bu formlar düzensizliğe kayabiliyor, yani bir tür düzensiz salınım dizisi oluyor, düzensiz uzunluklarda iniş ve çıkış ardışıklıkları yani.
Zaman aralığı iyice daraltılınca, uç varyans olasılıkları ve olanakları artıyor. Zaman aralığı büyüyünce, limitler işlemeye başlıyor.
TC 1946-2018 çokpartililik dönemi, Türkler’in çokpartili demokrasiyi pek beceremediğini kanıtladı gibi. 16 veya 160 devlet kurup batıran ve ortalama 85-90 yıllık devletler kuran Türkler, TC’yi de 90 yılda bitirerek bir limiti kanıtlamış oldular gibi.
Buradan da; Türkler’in 550-2000 arasındaki 1.450 yıllık coğrafya, ad, dil, din, ırk değiştirmelerinin kayıtlı tarihi gözönüne alınınca, tarihteki altkümeler veya altkategoriler olarak bölgeler ve halklar tarihi oluşuyor, diyoruz. Bunda da, düzenlilikler ve düzensizlikler var: Düzensizlikler genelde iç savaş ve artı göçler modunda yaşanıyor Türkler’de.
Nokta. Es.
(3 Kasım 2018)

Kürtler İçin Ayrı Ülke mi, Dil mi?: That’s the Question


Da bu konu, neden ancak 35 yılda akıl edilebilmiş?:
“9 Kürt partisinin, asimilasyonun önlenmesi, Kürt dilinin geliştirilmesi, resmi dil olması ve okullarda öğretilmesi amacıyla, ortak bir platform kurma kararına, HDP'nin tutuklu eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş'tan destek geldi.”
Bunlar birbirlerini engelleyen şeyler midir?
El cevab:
Ayrı ülke savaşla, bağımsız dil barışla kurulabilir ve savaşla barışın yöntemleri ve yolları, birbirine pek benzemez.
İronik olan şu:
“Ben de cezaevinde Kurmanci dil çalışmalarına büyük bir heyecanla devam ediyorum.”
Yani, meali:
Ben Kürt’üm, fiili kürt politikacısıyım ama Kürtçe bilmiyorum, hem de 35 yıldır.
Sonra da, imam-cemaat ilintisi oluyor.
En başa gidersek:
Kürt entellektüelleri var, Öcalan’dan önce de vardı. Öcalan ortalığa çıkıp, bağımsız ülke önerdiğinde, kimse de çıkıp, dilin ülkeden önce geldiğini söylemedi veya söyleyemedi.
Bunun açılımı şu:
Dünya’da son sömürgesizleşme döneminde (1960-2010 arasında) 100’den 200’e çıkmış ülke sayısına karşın 6 bin halk ve dil var. Kendi kendine alfabeleşme sürecine girmiş 3. Dünya ülkesi ve halkları örnekleri istisna durumda. Onun yerine, Rusya’da olduğu gibi, hegemon kültür alfabesiz dilleri o halklar yazıya geçmeyi istemeden, alfabelileştirmiş.
Yani:
Yazının 5 bininci yılında bile, tüm Dünya halkları yazıya gereksinim duymuyor, gerçek bu ne yazık ki. Bu durum, Kürt halkları ve Kürtçe’ler için de böyle…
Kürt entellektüellerinin önce bunu bilmesi ve öncelik sırasını seçmesi gerekirdi. Şu an ise, ülke de gitti, dil de: 1983-2018 arasındaki Kürtçe’lerin bir bölümü, yazıya geçirilebilecekken geçirilmedikleri için silinip gitti.
Bizim gözlemimiz ve saptamamız şu:
Gündelik yaşamın içinde, özellikle büyükkent olgularının içinde gözleyebildiğimiz kadarıyla, Kürtler dillerini feda ettiler çoktan. Çünkü Kürtçe kursları, bildiğimiz dilbilim fonetiği ve morfetiği üzerinden yürütülmedi. Kürtçe sözlü dil ağırlıklı bir dil olduğu için, konuşulan farklı şiveler yazıya geçirilemedi ve çoğu da silinip gitti, çünkü oto-asimilasyon genç Kürtler’i bu sözlü dil geleneğini üstlenmekten uzak tuttu.
Çingene, kapıyı soyulduktan sonra kilitlermiş. Kürtler de, kapıyı yenildikten sonra kilitlemeye çabalıyorlar ama artık çok geç.
Yine de elde şunlar var:
Taa 19. Yüzyıl’dan kalma Kürtçe yazılı kayıtları var, örneğin Ermeni Alfabesi ile basılmış Kürtçe kitaplar var, sömürgeci hegemonların (özellikle kiliseler üzerinden yürüttükleri) Latin Alfabesi’li Kürtçe metinler var. İlkin bunları tek değil, birden çok merkezde toplamak gerekli: Bildiğiniz Kürtçe külliyat(lar) yani.
Sonra da, son 35 yıl hiç yaşanmamış gibi, gençlerle Kürt Dili’ni yeniden inşa süreci gerekli.
Türkçe; bunu çok onyıllarda, 1930’larda ve 1960’lardaki 2 dalgayla becerdi: 100 bin kelimelik bir dili hiç yoktan var etti.
Kürtçe’nin ve Kürtler’in de yapması gereken budur.
Savaşmayı ve yenmeyi beceremediniz, bari barışı becerebilin…
(3 Kasım 2018)

Cumartesi, Kasım 03, 2018

Wallerstein’ın Dünya Sistemi’ndeki 2000-2020 Dönemi Aksamaları: 4 Ciltlik 1500-1914 AB / Dünya Tarihi


Giriş:
20. Yüzyıl başından beridir, örneğin Toynbee’nin 37 ciltlik ‘Uygarlık Tarihi’si ile, tüm Dünya tarihini tek bir bütün olarak ele alma ve tarihi tam bir bilim yapma çabası süregelmekte. Wallerstein ana akım konsensusta bunu becerdiği kabul edilen ilk kişi ve bunun epistemik momenti 1960.
Wallerstein, Dünya tarihinin bütünlüğüne Annales Okulu veri tabanından atlasa hareketle, yani tümevarımla varmaya çabaladı. Wallerstein, bu geleneği tümüyle kabulleniyor.
Tarihte tümdengelim de var. Bu tümdengelim, eğer büyük sayılar kuramı belli çıkarımlar yapıyorsa, onların geçerliliğini baştan kabul etmek demek. Örneğin, eğer geçmişte 12 kez çıkış-iniş siklusu kayıtlıysa, 13.’sünün de 2000’de olacağını /  başlayacağını kabul etmek gibi. Wallerstein, nedense bundan kaçınıyor ve kendisinin gelecekbilimci olmadığını, tarihin geçmişle ilgilendiğini vurguluyor.
Oysa tarih; hem tümdengelimle, hem tümevarımla; hem geçmişten geleceğe, hem de gelecekten geçmişe işleyen bir bilim dalı. Çünkü, şimdi denilen şey, kayan bir referans noktası, yani sabit değil.
Buna ek olarak, tarihsel yorum-bilgi dediğimiz şey, n. kültürel moddan (n-1). veya (n+1). kültürel moda bakarak yorum yapma göreliği de içermekte.
Artı aynı şimdiye, geçmişten veya gelecekten bakınca da, farklı perspektifler görüyoruz.
+
Geliştirme:
Wallerstein, ana kavramsal çerçeveyi oluşturduktan sonra, kendi asıl ilgi alanı olan 1500-1914 arasını, 4 ciltlik bir çalışmayla ayrıntılı olarak incelemiş.
Tüm sözünü ettiğimiz aksamaları orada eylemiş. Örneğin, tarihin çözünürlüğü arttıkça, yani örneğin irdeleme zamanı daraldıkça, (nicel değişimlerin kendiliğinden nitel değişim olduğunu gözönüne almadan / alamadan) ölçüt değişimini becerememiş.
Ancak, bir şeyi çok iyi yakalamış:
Herhangi bir anda irdeleme yaparken, bazı şeylerin belirsiz kalabileceğini.
Bunun nedeni de şu:
Tarihin anlamlı bilgi oranı % 1 falan. Ancak, bazan o ayıklamayı yaptığınızda, elinizde anlamlı bilgi üretecek kadar veri kalamayabiliyor.
Ondaki örnek, AB ülkelerinin eski sömürgelerinin yeni ülke olma süreçlerinde, yeni kurulacak ülkelerin birden çok (eski) sömürgeci ülke arasında, hangisini kıble olarak seçeceğini tam olarak belirleyememesi durumu.
Bir de, uzun vadeli etkilerin biraz arapsaçı gibi olabilmesi de var:
Fransa, 1776’da İngiltere’ye karşı ABD’yi destekledi. İngiltere Fransa 1789’da krala karşı devrimcileri destekledi. 1914 geldiğinde, bunların özun dönemli etkileriyle ikisi de sömürgecilik olarak bitmişti. (Buna, negatif kısırdöngü veya yıkım ağı diyelim.)
Wallerstein, tüm Dünya tarihini gözönüne alarak yazmamış da gibi. 1250 Moğollar’ının 750 yıllık hiçliği, 1300-1900 Osmanlı’sının sonraki hiçliği, aynen AB içinde uygulanabilir. Yani AB, 1945 sonrasında bir hiç.
Böylelikle de, Wallerstein’ın neden AB-merkezli tarih yazmakla nitelendiğini anlamış oluyoruz. Diğer verileri hiç hesaba katmıyor gibi yazıyor.
Oysa, Wallerstein’ın kendi-eski yazdıkları yeterince açıkseçik çıkarsama öneriyor: AB’nin kendini bitirmesi gibi. Ve hatta ABD’nin kendini bitirmesi (çıkarsaması) gibi.
+
Çıkış ve sonuç:
Toynbee’nin 37 cildi 2 cilde özetlemesinin ardından ve onun tersine Wallerstein, yarımcildi 4 cilde uzatıyor.
Tarih denilense, ikisinin toplamı, tümevarımın ve tümdengelimin. Sorun, tıpkı dikiş biçimleri (2 ters 1 düz veya 2 düz 1 ters) gibi, bunların çiftyönlülüğünün hangi sayıda ve ardıllıkta kullanılacakları.
Demek ki çıraklar ustaları eçebiliyor.
Demek ki ustalar, kendi bilgilerini doğru yorumlayamayabiliyorlar.
Üstelik, Afro-Avrasya-dışı bölgeler hala Dünya Sistemi’ne sokulamamış durumda…
Nokta. Es.
(2 Kasım 2018)

Cuma, Kasım 02, 2018

Sıla’nın Öyküsü Yazarı Neden İlgilendirir?


Öykü beni neden mi ilgilendiriyor?
Ahan da, hikayesi…
Popüler kültür, bir feçes ırmağıdır. Ancak, gelecek feçesin aktığı yöne akar, Yani popüler kültür, (arada bir de olsa) geleceği vektörler.
Gelecek varsa, geçmiş de var:
Popüler kültürün geçmişi.
Popüler kültürün mensuplarına Mills ‘ünlü diyor’: Şarkıcı, futbolcu, manken, şu bu yani…
Popüler kültürün ünlü mensupları, alt sınıflardan çıkar veya çıkarılır. Sınıf atlama hayali baki kalsın diye…
Sıla da, bu öykü silsilesinin ve zincirinin son halkalarından biri…
Sıla’nın öyküsü, ustası olan Sezen’inkine benziyor ama ayrıntılarda farklı. Sonuçta, 40 yıl sonra ilk o başardı rekoru kırmayı: Levent veya Sertab değil… (Oysa onlar, buna daha yakındılar ama hastalıkları onlara çok tuhaf eziyetler ve çelmeler getirdi.)
Sıla’nın öyküsünde beni ilgilendirmeyen şeyler:
Klasik şiddet öyküsü.
Magazin ıvır zıvırları.
Sıla’nın öyküsünde beni ilgilendiren şeyler:
Kendisinden önce yaşanmış aynı hataları, kadermiş gibi bilmem kaçıncı kez yeniden yaşaması ve yaşatması, kendine de, başkalarına da…
Hızlı yükseliş ve hızlı çöküş çizgisinin tuhaf grafiği…
+
Çıkış ve soru:
Sorun şu:
Sıla, bu kısırdöngüden çıkabilecek mi?
Son 1-2 yıllık çizgiden gelen yanıtla:
Hayır…
Ama yol orada ve onu bekliyor…
(1 Kasım 2018)