Pazar, Temmuz 14, 2013

Dexter, House, Hannibal



Dexter seri katil bir polis.

House politik suçluları öldürebilecek bir doktor.

Hannibal ikisinin arasında, hem katil, hem de yasanın yanında gibi. Üstüne bir de psikiyatrist.

Dolayısıyla yerleşim şöyle:

Kriminal – psikiyatrist – polis.

Artı:

Deli – deli doktoru – akıllı.

Hepsi de düşünce problemlerini çözüyor.

Böylelikle de, eski türden yaklaşımla B türü bir televizyon dizisi, oluyor sana düşünce sineması.

Ayrıca Dexter; suç işleyen polis konusunda, hem Lawrence Sanders’e, hem de Michael Connelly’ye antitez olmakta. Tabii bir de Horace McCoy nezdinde 1930’lerin kara ABD’sine. (Burada Yanki veri tabanına daraldık ama ek örnek ve destek olarak, İsveç’ten Martin Beck onlusu ve Menkell de var.)

Apsis-ordinat yerleşimi kabaca böyle.

Buraya (İngiliz tipi) ‘Lie to Me’, yalan-doğru söyleme ikileminde sos olmakta. Ancak çok çok düşünce lezzetli bir sos.

‘Spartacus’ en alttakilerin isyanına ilişkin katma değer.

‘Taht Oyunları’, adı anılan ilk 3 dizideki, insanların ve özellikle de  polislerin iktidar olma yaklaşımları için bir antitez.

‘True Blood’ ise, normal-anormal ikilemi için acissolu kan tadında ama eğlenceli bir sos.

Ekstradan Dexter, öyküsü içinde evriliyor. House evrilmedi ve öldü.

Dexter 8. sezonda bitecekmiş. House da 8 sezonda gümledi. Sonlarında çek çek uza olmuştu. Hannibal ise; film, seri film, ön film, artı dizi olarak, yeterince mayoz bölünmüş durumda, yeni sonuna şerh, seyrettikten sonra yazılır.

Tüm bunlar; sinemadaki iyi-kötü ve siyah-beyaz klasik kontrastlarını bozdu. Sorun gride değil.  Gelen artı değer; ne gri, ne de renkli. Bilinmeyen renk.

‘Yeni orta çağ’lar, bilinmeyen renkler getirir, bunu biliyoruz, yaşadık çünkü. Bu yeni renklerin tamamına yakını süreçler içinde silinir. Geriye bir ve en kuvvetli tematik kalır. O da bir sonraki kültürel modun rengi / sıfatı olur.

Bu da işin gelecekbilimi.

Evet, bu yeni orta çağ sonrasıki neo-(n)-rönesansın şafağını gördük. Kendini bize gösterdi şimdiden.

Ara şerh:

Şu sıralar yaşadığımız pekala, rönesans-engizisyon çakışımı olabilir.

Devam:

Aslına bakılırsa, panoramik denklem hala dar.

Çözüm yeni olabilir ama sorun ve soru yeni değil. Yani, irdelediğim sıfatlar içinde yeni bir sıfat yoktu.

Şimdiye dekki diziler içinde Dexter evrilmeye kapı açmakla bir ilki gerçekleştirdi ama  evrim de yeni bir şey değil.

Ara bir şerh daha: Devrimlerde, Yesenin ve Mayakovsky ikilisinde olduğu gibi, yeni bir şey olmayan ölümle yeni bir şey olmayan yaşamak ayırtsızlaşabilir. E tabii, bir de savaşlarda böyle olur.

Demek ki yeni bir bilgi savaşının eşiğindeyiz.

Dexter bize bunu imliyor. Diğerleri de bunu açımlıyor.


Dexter, Psikopati, Adalet, Ötenazi



Dexter bir psikopat.

Annesini öldürülürken görmüş. Kafayı yemiş.

İnsan öldürme dürtüsü ve güdüsü var.

Öldürüyor da.

Ancak, polis babalığı ona bazı kurallar öğretmiş.

O sayede, yalnızca katilleri öldürüyor ve yakalanmıyor.

Sonra, hikaye gereği bir savcıya denk geliyor.

O da adaletten kaçan katilleri öldürmek istiyor.

Öldürüyorlar da.

Planlı olarak.

Başarılı olarak.

Sonra ölmek üzere ve Dexter’in arkadaşı olan biri, Dexter’den ötenazi istiyor. Onun ne yaptığını kabaca biliyor. (Bu arada Dexter ve arkadaş ikilisi ironik bir durum, çünkü o aslında normal insanları yalnızca taklit ediyor, başarılı biçimde.)

Ölmek üzere olan bu kişinin dayanağı eğlenceli:

Kendisi katolik ve ne intihar edebilir, ne de cinayet işleyebilir pozisyonda.

Ölümcül hastalığa yakalanan kocası, daha önce ondan ötenazi isteyince, katolikliği nedeniyle yapamamış. (Acı ve bedensel sürünmenin (diyelim bebek gibi habire altına etmenin) manevi eziyeti, aşağı yukarı tüm ötenazi isteyenlerin ortak tahammülsüzlük noktaları.)

Aynı katoliklik yüzünden, şimdi de ölüme mahkumken bile, intihar edemiyor ama bunu arzuluyor.

O da, gidip bunu katolik olmayan birinden istiyor. Bir de onu, birini öldürebilecek denli güçlü buluyor. (Bu da başka bir metnin konusu (ve yazılacak gibi de): Öldürecek denli güçlü.)

Dexter de icabına bakıyor.

Savcı için icabına baktığı gibi.

Konuya panoramik bakarsak:

Aslında Dexter en suçlu durumda.

Sonra savcının durumu geliyor.

En sonda da ötenazi isteyen kişi var ki şu an bazı ülkelerde ötenazi yasal veya göz yumuluyor durumda ama genelde yasadışı. Yani, o masum gibi ama buna karşın pekala bir günahkar olabiliyor. (Hukuken masum ve dinen günahkar: Bu da başka bir metnin konusu olurdu ama o yazılmayacak.)

En büyük ayıp, suç ve günah olan şey olan öldürmek konusunda bile, en başta bile bu denli geniş bir yelpazede yaşanmışlıklar ortaya çıkabiliyor. Üstelik, bunlar yaşamda hep olurken, sinemanın ancak 120. yılında bunlar sinemaya aktarılıyor.

O nedenle din, hukuk, ahlak ve siyaset; hep ve hala bazı sorulara yanıt verememiş kalıyor, çünkü hepsi de o yanıtlar için gereken soruları doğru olarak sormamış olarak kalıyorlar.

İşte o nedenle, hala özgürlük ve demokrasi yok. Bu çerçevede olamaz da.

Öldürmek ve şiddet, rasyonelizasyona gerek kalmadan da insan varlığının olağan ve doğal bir parçasıdır ama illa ki psikopati olarak değil.

Ölmeyi, öldürürülmeyi ve öldürmeyi hak eden insanlar var.

Dexter, öldürmeyi hak ettiği ama öldüremediği insanlar için, bir tür muhasebe tutuyor. (İç monolog olarak.)

Onun öldürme dürtüsü kronikleşmiş.

Bazı seri katiller, bilmem kaçıncı cinayette öldürmeye doyabiliyor ve hatta yakalanmadan emekli ve/ya (bir dürtü daha gelip yeniden öldürene dek) uykuya dalmış olabiliyor.

Tersine ironik bir durum daha var:

Seri katillerin ve televizyon üzerinden etkilenimli cinayetlerin bol olduğu ABD’de bazı insanlar, Dexter dizisi yüzünden greçek yaşamda insan öldürdüklerini önesürdüler. Bir seri katile süblimasyon uygulandığı için, dizinin yayından kaldırılması da istendi ama sürüyor.

Burada es.

Bundan sonrası başka bir metnin konusu.

Dipnot: Aptal kutusu sayılan televizyon için yapılan dizilerin, düşünce sineması alanına girip, kültürü etkileyebilecek güçte sorular sorup, pekala işlevsel bazı yanıtlar vermesi de, çok çok ilginç bir popüler kültür momenti durumunda.


Perşembe, Temmuz 11, 2013

AKP Dini Bozar

AKP’nin bu memlekete biricik hizmeti, şeriatın canına okuması olmuştur.

Daha önce, AKP döneminde cuma namazı kılanların oranının azaldığı açıklanmıştı.


Şimdi de yeni oruç oranları açıklanmış:

“Wall Street Journal, Türkiye'nin işyerlerine yemek hizmeti veren (catering) şirketlerinden edindiği bilgilere göre, Ramazan ayında oruç tutan çalışan oranı yüzde 40'dan yüzde 32'ye düştü. En fazla oruç tutulan bölge yüzde 37 ile Marmara bölgesi oldu. Ege bölgesinin oranı ise yüzde 20'de kaldı. İstanbul yüzde 40 ile en fazla oruç tutulan şehir oldu. İzmir'in payı ise yüzde 15'e yakın.”


Yine de dünyanın kendini en dindar sayan halkı bizmişiz.


Kılavuzu karga olanın burnu...

Karpat gibilerin ibadet etmeyen Türk-İslam sentezi / Anadolu Müslüman’lığı tanımları...

İmam yellenirse, cemaat böyle olmakta...

Sağolasın AKP, senden başkası bunu beceremezdi.


Müslüman Soros: Gülen



Valla, ben demedim, omo beyazı kuvvet dedi:

“Uzun molada Bay Barlas sigarasını yakıyor.

'Gülen'e Müslüman Soros diyebilir miyiz?' diyorum.

Gülerek, 'Diyebilirsiniz. Doğru bir tanım.' ...”


Burada cehalet adamı söyletir, değil.

Allah adamın dilini sürçtürür, gibi.

Bunu diyen her devrin adamı olan Mehmet Barlas. Yine de kendisi, kraldan çok kralcı olduğu için, boyalı basından 10 sene falan tart almıştı. Sonra boyalı sahalara geri döndü.

(Burada ara şerh: Benzeri bir senaryocuk, Yiğit Bulut’un başından da üç vakte kadar geçecek. İzleyin: Azz sonraa...)

Soros-Gülen ilintisi ise şöyle gibi imiş.

“Fethullah Gülen cemaatinin en önemli yayın organları olan Zaman gazetesini ve Samanyolu televizyonunu (STV) bugünkü haline bir üçlü getirdi. Bunlar Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Yayın Danışmanı Eyüp Can ve eski STV Ankara Haber Müdürü Haluk Örgün... Üçü de Amerikan ekolünü temsil ediyorlar.

Hatta Zaman grubu içinde bu üçlü, ABD'li George Soros'un darbeleri teşvik etmesiyle ünlü Vakfı'nın ‘Balkanlar ve Türkiye Halkla İlişkiler Dairesi'nin etkin isimleri’ olarak anılıyor. Üçlü, Zaman grubu dışında da ‘Soros'un Türkiye ekibi’ olarak mimlenmiş durumda!

Soros destekli bu isimlerden Eyüp Can, Doğan Medya Grubu'na dokuz ay önce Genel Yayın Yönetmeni olarak transfer oldu.

Haluk Örgün de TMSF'nin kontrolündeki Star Grubu'nun başına getirildi. Örgün'ün bizzat Fethullah Gülen'in Tayyip Erdoğan'dan talepte bulunmasıyla bu göreve getirildiği iddia ediliyor.”


Bu, 2005 tarihli bir bilgi.

Eyüp Can şu an Radikal’de.

Gülen bu bilgiler panoramasında Soros ile birlikte.

Gülen fotoğrafta Papa ile birlikte.

Paranın dini imanı yok.

Yeni dünya düzeni ve yeni medya böyle bir şey.


Salı, Temmuz 09, 2013

Soros, AKP, TESEV, Gülen




“Açık Toplum kurumlarının direktörü Neier'dan Paker'e: Biz AKP'ye muhalefet etmek istiyoruz. Onun için senin Açık Toplum Türkiye Yönetim Kurulu Başkanlığı'ndan uzaklaşmanı istiyoruz.”


.Paker de, 10 yıldır başında olduğu kurumdan ayrılır.

Tamam da, bayram değil, seyran değil, Soros AKP’yi neden öptü?

Hristiyan-antikomünist Soros ile Müslüman-antikomünist Gülen iyi anlaşıyor demek ki...

Gülen Tayyip’le anlaşamıyor.

Soros duruma vesile oluyor.

Şimdi, Türkiye Açık Toplum’un da açıklığını ve kapalılığını iyi biliriz. Yalnızca adam finanse etmesini bilirler.

Soros’un ve Açık Toplum’un da ne olduğunu biliriz: İnformatik-kognitif faşist Popper’in hempasıdır Soros. Onun gurusu Popper ise, ‘Açık Toplum ve Düşmanları’nı yazmıştır.

Yani olay, faşist McCarthy ile FBI güzeli Hoover arasında bir yerde geçer.

O zamanda da ve orada da cadı avı vardı, şimdide de ve burada da cadı avı var. Avcı beğenemiyor, kiralık tetikçi kullanan dedelerimiz.

Bu haberi yapan Türkiye gazetesi.

Denildiğine göre, Paker’in yerine Altınay geçecekmiş.

Yani, AKP ne yapsın?

Anayasayı da, yasaları da şeyttirdiler. Silivri tayfasının tahliyesinin önü açıldı. Yetmedi, Anayasa Mahkemesi başkanı özel fetva verdi bu konuda.

Altınay’ın da istediği, Silivri’dekilere özgürlükmüş temelde.

McNamara, Kissinger veya Brzezinski arasında fark noke. Bunlar arasında da fark noke.

Demek ki kavga sen yiyicin, ben yiyicim, meselesinde kopmakta.

Soros’çum, Doğu Avrupalı uyanıklara 100 milyon dolar kaptırdığını, kendi ağzıyla itiraf eder. Açık Toplum’cuların 10-20 yıllık bütçesi de, 10-15 milyon dolar falandır. Daha ucuzlar yani.

En eğlenceli olanı ise, Fethullah belki milyar dolar kaptırmış olacak.

Nasıl olsa, hepimizin sonu mezar. Kefenin de cebi yok.

Öte yan olsa ne yazar?

Hepsi de, karikatürdeki gibi, cehennemde gönüllü zebani olur nasıl olsa, (maddi ve/ya manevi) kazancı daha yüksek diye....


Talabani, Öcalan, Gülen

Talabani komada veya çoktan uçtu.

Öcalan sağlıksız gibi.

Gülen ölmeden önce yapılanları yapıp, düşmanlarıyla helalleşti.

3’ü birden ölürse, herşey değişir.

(Tayyip desen, habire direkten dönmekte.)

1993’te de öyle olmuştu:

Özal, Bitlis, Mumcu.

O ne işe yaradı?

Güvercinler şiş kebap oldu, şahirler 20.000 kayıp, 20.000 fail-i meçhul yarattı. O işleri yapanların epeyisi erken emekli edildi veya hapse atıldı.

10 yıl geçti.

Bunlar başımıza tebelleş oldu.

10 yıl daha geçti.

Bu 3’ü de şahin kanadından.

Tamam, bunların da miyadı doldu.

Peki, bu kadar şatafata neden gerek var ki?

Yani, Obama başkan oldu diye mi, neo-güvercin kebap moda oldu ya da yoksa bunlar modası geçmiş şahin mi?

Böyle toptan temizlik, daha ucuza mı geliyor veya daha etkileyici mi oluyor?

Hayır, Arap Baharı geri tepti.

Bu neden geri tepmeyecek ki?

Şahin-şahinlerde hiç mi akıl kalmadı?

Ya da:

Brzezinski’nin dediğince ABD, son şansını da mı yitirdi?

Ya da:

Gerçekten yeni durumlar geldi.

Düşünürüz.

Dipnot: Bazılarının sandığının tersine, dünya hegemonu ABD’nin (B’yi bilemem ama işe yaramaz) C, D, ... Z planları olduğunu hiç hiç sanmıyorum. Tarih öyle gösteriyor.


Fil ve Zenci



Filin biri yağmurda ıslanmış. Zenciye kulübesine bir bacağını sokup sokamayacağını sormuş. Zenci acımış, kabul etmiş. Sonra fil, ikinci bacağı için izin istemiş. Zenci sakınca görmeyerek, o izni de vermiş. Sonunda fil, zenciye kulübesinden çıkmasını, kendisinin yerleşeceğini söylemiş.

(Tabii ki fil, mecazda beyaz ırk olmakta.)

Şu haberi okuyunca, bu fıkra aklıma geldi:

“Ramazanın ilk iftarı için Taksim Meydanı’nda hummalı bir hazırlık başladı. Daha önce iftar çadırlarında halka verilen yemekler bu kez ilk kez Taksim Meydanı’nda verilecek. Bambaşka bir iftar organizasyonu ise Anti-Kapitalist Müslümanlar ve Devrimci Müslümanlar gruplarının çağrısıyla gerçekleşecek. Galatasaray Lisesi'nin önünden başlayarak Gezi Parkı'na kadar ulaşması planlanan iftar yemeğinde masa sandalye olmayacak.”


Bu gruptaki arkadaşlar, sol grupların korumasıyla, Gezi Parkı’nda (bitirdikleri) cumhuriyetin ilk cuma namazını kılmışlardı. Sonra ikincisini de kılmışlardı. Şimdi de iftar için yerleşiyorlar.

Sevgili eksi zekalı Geziciler, bu sizin marifetiniz, temizleyin lütfen...

Ya da:

Beyoğlu Osmanlı’dan beridir gavurdur, gelecek için de gavur kalsın.

Bir yerlerde iftar sofrası veya ezan olmasın.

Ateist olarak en birinci hakkımı talep ediyorum.

İhtarnamedir.

(Bakınız: Cem Karaca’dan ‘İhtarname’.)



Şu Benim Güzel Anti-Marksizmim

1974’ten beridir marksistlerin arasındayım. (Ateist olduğum için muhazakarların ilk işi, katl-i vaciptir, olmakta, dolayısıyla onların arasında olamamaktayım.)

40 yıldır inatla anti-marksist kaldım.

Kimse beni zorla bile bir mitinge veya (o zamanlar bol olan) bir cenazeye götüremedi.

O zamandan beridir bunu açımlamam günümüze kaldı. Kısmet.

Konuyu ikiye bölelim: Öznel ve nesnel. Ve devam edelim:

Öznel:

Bireyciyim.

Bencil değilim. Dahi olduğum için bireyciyim. Düşünce nakli henüz becerilemediği için, beynimi korumak için yalnız kalmak zorundaydım ve zorundayım. Öyle de öleceğim.

1974’te dahiliğim, 1 milyon 300 bin kişide 26.’lık, yani yüzbinde 5’lik bir dilimde kanıtlandı. Kural, on binde bire girmektir, hala da öyledir. O zamandan beridir zekam, birçok vesileyle kanıtlanagidiyor.

Negatif ve antipatik biri olduğum hep söylenir ama bundan hiç mi hiç rahatsız olmam. Çünkü bana en büyük zararları beni sevenler verdi. Bu negasyon da (yakın çevremdekileri değilleyerek) beni anti-marksist kılmış olabilir. Olmayabilir de.

Bilgi ve zeka takıntım var. Bunlar hiç mi hiç toplumcu değil, marksizm ise koyutsal olarak toplumcu.

Nesnel:

Diyalektik berbat bir mantık düzensizliği. Geçersiz. Başı sonu bir değil. (Kant üçlemesinden alınmış Hegel triyalektiğini, güya ayakları üzerine oturtup diyalektik yaparsan, böyle olur.)

Onun antitezi ise kompleks poliyalektik.


Marx, iktidarperverliği marksizme sokarak, kendi ideolojisinin faşistliğini baştan koyutladı. Bunu geçiyorum.

Uygulamada ise:

Dünya’nın ilk devrimini yapan Lenin, Troçki ve Stalin üçlüsü, inanılmaz tiran bir üçleme idi. Troçki, Kronstadt 1921’i düzledi. Oranın artıkları Lenin’i zehirledi. Stalin Troçki’yi öldürttü. Orjiden beter bir hikaye yani.

Haa, evet reel sosyalizm böyle olmak zorunda idi, yoksa devrim güme giderdi. Stalin’in Rusya’ya az çektirdiği, 1989’dan beridir ortada.

Ancak Luxemburg’un eleştirisi haklı: Bu denli ve bu biçimde (acımasız) olunmak zorunda değildi.

Devamında, ne Rusya Devrimi’ne, ne de Çin Devrimi’ne karşı değilim. Başarısızlığa uğramış falan değiller. SSCB uzaya ilk gitti ve Putin diktatörlüğü sayesinde hala sağ ve esen, Çin ise şu an dünyada 1 numara.

Amma ve de lakin: Devrim, ilk olarak benim gibileri gömüyor. Mayakovski gibileri yani. Ya da intihar edebiliyorsun tabii ki. (Yesenin intiharı, Mayakovski’nin ona karşı  şiiri ve onun da intiharı, bir devrim ağıdıdır bence.)

Dolayısıyla beni gömecek türden bir devrime ve marksizme, sağ kalma içgüdülerim nedeniyle karşıyım. Yoksa devrim beni gömse, olur böyle şeyler, derdim yalnızca.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere:

Bugün, marksist tarihçilerin kurduğu dünya sistemi modeli de, anti-marksist neo-globalist neo-liberallerin kurduğu 30 yıllık bu düzen de ekonomik determinist. Yani, her iki tarafın da dinleri imanları para. Oysa, tarihsel sabit-kesin bir ekonomik birikim hiç olmadığı için, aslolan yalnızca altın ve dünya ekonomosinde üretilen herşey 10 yıl çinde sıfırlanıyor. O nedenle, bakilik anlamında aktarılan tek şey düşünce: Bilim, sanat ve felsefe olarak.

Haa, her 2 tarafa da sor: İnsanı insan yapanın düşünce olduğunu önesürer ama özgür düşünceyi gömmek için katliam dahil herşeyi yapar her ikisi de.

Zaten Hegel bile, karşıtların ayırtsızlaşabildiğini daha 1850’de görmüştü. Onlar da bu konuda ayırtsız.

Şerh: Makyavelli-Neçayef ayırtsızlığı (özellikle de hesaba Hasan Sabbah katılırsa), belki bir milenyum daha geçerli kalacak gibi. artı, her üçüne de saygım sonsuzdur.

Eh, insanları mesai ile yargılarsan ve boş zamanlarında yarattıklarıyla yargılamazsan, onları yalnızca para makinası olarak görürsün, marksist bile olsan. Eh, güya Marx bunu 1844’te yazmştı ama kendi yaşamına bakarsınız, imamın dediğini yap, yaptığını yapma, durumunu izlersiniz açıkça.

Geriye kalan bilim, sanat ve felsefe; ne satın alınabilir, ne de yönetilebilir.

Doğrudan sonuca gittim. İşin özü budur. O nedenle anti-marksistim.

Özgürce düşünürüm, özgürce yazarım, öyleyse anti-marksistim.


Pazar, Temmuz 07, 2013

Epistemik Epidemiyoloji: Giriş

Meali, ‘bilgisel salgınbilim’ gibi bir şey. İngilizce sözlüklerde bile yok. Bir Blogger kullanıcısı ilgi duyduğu konulardan biri olarak bunu tanımlamış.

Orman yangınıınn veya salgın hastalığın yayılması, durması / sınırlanması ve/ya bitmesi konusu, salgınbilimin alanına girmekte.

Bilginin yayılım tarihine baktığımızda; felsefi bilginin çok çok yavaş yayıldığını görürüz. Bilimsel ve sanatsal bilgilerin de oludkça farklı dinamiklerde devindiğini görürüz.

Bir bilginin salgınbilimi; topluma şırıngalanması, kuluçka evresi, kabul / inkar / tartışma dönemi, moda olma dönemi, bazılaır için demode olam dönemi, bazıları için kalıcılaşam dönemi, bitme dönemi.

Bilgilin salgınlaşması da, internet sayesinde, günler ölçeğinde yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak da. Bunun ‘hashtag’i ‘viral’, yani tanımsal olarak yayılıcı.

Sonuçta bilgi, pratikte sıfır ve limit sonsuz hızda yayılabiliyor.elimizde tüm spektrum için örnekler birikti.

Kendi pratiklerim üzerinde örnekleyeceğim:

Ağustos 2006 başında, ‘gelecekbilim’ konusunda Google’a girdiğinizde pratikte 0 sayfa vardı. Bugün binlerce var. Limite 5. yılda, 2011 gibi gelindi. 5 yıllık toplam sayfa ve yıllar sırasıyla; 100, 600, 1.200, 2.400, 5.000 gibi oldu. Başlangıçta tamamı benim ürettiğim sayfalar ve linkler iken, şimdilerde % 10-15 oranında başkalarının sayfaları da var.

Bu durumda gelecekbilim konusu, çok çok yavaş yayılan bir salgın-bilgi olabilir.

‘Gangnam Style’ ise, 1 yılda 1 milyon kişiye yayıldı. Sanırım bu en yüksek hızlardan biri. Youtube’da sayfa silinme hızına ilişkin istatistik veri olmadığından dolayı, yalnızca artık ilginin bittiğini biliyoruz ve söyleyebiliyoruz. Yani, pratikte bundan sonra limit sıfır aranacak oldu bu başlık.

Oysa gelecekbilim başlığı, yaşadığım sürece inişli çıkışılı (kimi sık frekanslı senkoplu) artmayı sürdürecek. Yalnızca ben yazdığım için değil, artık o konu insanların zihinlerine, daha çok da bilinçaltlarına işlendiği için.

Ara bir ilginç örnek: ‘Cotard Sendromu’ (oldukça sapa sapa) başlıklı metnim, 5 yıl boyunca pratikte 0 kez bakıldıktan sonra, bir biçimde 1 ayda 100 kişiyi topladı, sonra yine istop etti.

Wikipedia istatistiklerinden biliyoruz ki ilk 5.000 aranan konu içinde, bilimsel ve (popüler olanlar haricinde) sanatsal konu sayısı pratikte 0.

Keza blog sitelerinde yayınlanan arama motoru ve arama sözcüğü istatistiklerine göre, Türkiye’de aramada en çok ödev konusu ve sonra da açık ara farkla moda konular gelmekte. (Seks ise Dünya’da ve Türkiye’de her daim ‘top’ konu.)

Demek ki bilginin internetteki salgınbilimi için nasıl bir model kurabilirmişiz?:

İlgi çekici arama sözcükleri kullan.

Gündem konularını işle. (Gündemle ilgili olsa bile, kuramsal konuları okuma pratikte 0, en azından ülkemizde böyle şimdilik.)

Ya da sapa bir konu elindeyse, onu yavaş yavaş yay. 0 sonucu bile kazanç say, kazanılan her epsilonu fazladan bonus say.

Tüm bu bilgileri kaydet.

Gelecek için veri tabanı olsun.

Ben de öyle yaptım zaten.


Cuma, Temmuz 05, 2013

Mursi, Tayyip, Tahrir, Gezi, Vs

Mısır’da Mursi 8 günde devrildi.

Türkiye’de Tayyip 30 günde devrilemedi.

Arap Baharı, Mısır Baharı olarak kakalandı. Tutmadı. Geri tepti.

(Bu arada, tüm olayların ışığında, ABD’nin Arap ülkelerinde ne halt yemek istediği konusu, Arap saçı oldu çıktı. Tüm bu olanlardan Yankiler çıkar sağladıysa, çıkar kavramı epeyi değişmiş demektir.)

Arap Baharı, Arap Kışı oldu, sonra Kış Sonu’su oldu. Güneş çıkıyor da, kaçıyor gibi.

Yeni Orta Çağ’ın buzulları baki.

Özgürlük nanay.

Türkiye’de ise 30 yıldır neo-liberalizm kışındayız.

1968’liler, 1978’liler, 1968’lilerin çocukları, 1978’lilerin çocukları, 1968’lilerin torunları gelip geçmekte...

Öküzler treni hep seyretmekte.

Gezi olayları ‘out’. Cadı avı ‘in’.

İçeride 4 bin küsur genç vardı, 10 bin küsur olacak.

Gezi olaylarında 4 kişi öldü. 1968’lilerin döneminde belirsiz ama binden çok değil. 1978’lilerin döneminde 4 bin. Oysa bugün yılda 4 bin küsur işçi, iş kazalarında; 4 bin küsur kadın, erkek faşizmi katliamlarında ölmekte. Cinayet her daim cinayet.

Ağaç, orman...

Hür, kardeşçe...

Bla bla bla...

Hatice’yi geçtik de, netice ne?

Tayyip, Süleyman’ı da geçecek gibi...

Cumbabadan sonra, cumimamın da turşusunu kuracağız gibi...

Tamam:

Kılıçla gelen kılıçla gider...

Amma ve de lakin:

Yenemediğin düşmanın daha da güçlenir.

Öyle de oldu gibi.

Şimdilik.

Ne zamana kadar?

Sıra size geldi, 2018’liler size sordum:

Ne zamana kadar?


Taht Oyunları: Buz ve Ateş Şarkısı: Film ve Roman



Taht oyunlarının televizyon dizisinin ilk 2 sezonunu önce seyrettim.

Sonra roman dizisinin ilk cildini okudum.

İkiliyi sinema açısından bakarak irdeleme arzusundayım:

Öncelikle bu dizi, ‘Spartacus’ ile birlikte, tüm dizi film ve tarihi film kalıplarını altüst etti.

Douglas’lı ‘Spartacus’ ile bu yeni ‘Spartacus’ arasında dağlar ve çağlar kadar fark var.

‘Taht Oyunları’ ise, bir bakıma onun açtığı yoldan ilerlemiş oldu.

‘Spartacus’, sekse ve şiddete aşırı yer vermesi (ve bunun Holywood sansürünü tümüyle bürokratik olarak aşabilmesi), bunun yanısıra aşırı açıkseçik gerçekçiliği ile çok göze çarptı.

Tarihte proto-feudal döneme denk gelen dönemleri ve dönemcikleri, işin içine masal katarak anlatmak yüzyıllardır moda.

Dolayısıyla bu çevrim yeniden bir yorum ve aşırı bir yorum.

‘Taht Oyunları’nda iktidar oyunları çok açıkseçik anlatılabilmiş.

Ancak gerisi sünmüş, sarkmış, aksamış.

Hem filmde, hem romanda böyle.

Böyle olunca aşırı klişe kullanımı var. Bunun okuru itmesi gerek ama burada ‘Harry Potter’ ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ ile gelmiş bir aşırı eblehleştirme dalgası durumu var.

‘Yüzüklerin Efendisi’, roman dizisinin açıkseçik faşizmi bir yana, fantazyayı onyıllarca geri götürdü bence.

Bir adamın yola çıkması 2 saat sürmez. Sürerse de, Yaşar Kemal’in bir kelebeğin havalanmasının 50 sayfa sürmesine benzer.

Ancak, ‘Taht Oyunları’nın filmi konudaki açığı kapatıyor.

İktidar oyununun muktedir aday adaylarını sürekli ters köşeye yatırması, yani mağlupların galiplerin 99 katı olması durumu, çok belirgin anlatılıyor.

Dizide bu, sürekli önemli oyuncuların ölmesi olarak görünüyor ki tam sinema trüğü: Sürpriz bol.

Romanın adında ateş ve buz olunca, bu zorunlu olarak bir ‘spoiler’ oluyor. Hangi 2 muktedirin buluşacağını baştan öğrenmiş oluyoruz.

Filmin 3. sezonu feciydi. Bunun nedeni de çok basit: Başrole yükselen cüce bir biçimde rolünde yorulmuş. Karşısındaki Sibel Kekilli ise hep dökülüyordu zaten. Olay resmen Türk filmine döndü sonunda.

O nedenle, övgülü irdelememizi 2 sezon için sınırlı tutuyoruz.

İlk 2 sezonu 4 günde 5’er saattan 20 saat olarak izledim. Kulaklarımdan ateş çıktı. Çok şaşırdım.

Tarihi filmler olsun, romanlar olsun, tükenmiş bir kaynak. ‘Taht Oyunları’ da bu açmaza girmiş zaten. Ancak film sinema adına döktürdükçe döktürmüş.

Zaten çok kişili ve çok mekanlı bir akış var. (Zaten 3. sezon bu akışı dağıttığı için başarısızlık var.) Durum buna uygun.

Ancak filmde tek tek oyuncular, en önemsizleri bile, anlık çekimlerde gerçekten virtüöze ulaşan döktürmeler yapmıştı.

En önemlisi ise, biçim-içerik praksisinin ilk kez uygulanan bir deneme ile cuk oturtulmasıydı. Yani bu konu, ancak ve ancak böyle anlatılabilirdi. Bu anlatı başarısız olabilirdi, hatta bu daha yüksek olasılıklıydı ama sonuç başarılı oldu.

Gelelim en büyük boşluğa:

Film-roman hesapça fantastik.

Oysa filmde, realist sahnelerde tıkır tıkır işleyen akış, hayalde  birden takırdamaya başlamış. Büyü ve metamorfoz planları sıfır alacak kadar kötü. İnsan hiç olmazsa kopya çeker.

Romanda ise, hayvan-insan metamorfozu orta karar anlatılmış. Le Guin’in insan-şahin ikilisi bile daha iyiydi.

Filmin tarihle çakışmasının bir nedeni de şu:

Hep olduğu üzere, kılıçla gelenin kılıçla gittiği bir dönemdeyiz. Bir de Çingeneler’in kral olup babasını astırdığı bir dönemde.

Film bunu ironik olarak güzel anlatmış.

Sonuç?:

Filmin 2 sezonu izlenir. Romanlar ise okunmamalı.


Perşembe, Temmuz 04, 2013

Marksist Payesi

Bir deyim ancak bu denli uzun anlamlı olabilirdi.

Öncelikle bu bir alıntı:

“Lütfen gazetecilere Marksist payesi vermeyin

Aşağıda iki link veriyorum. Birisi Marksizmin Marksist Eleştirisi. Din ve ulus konusuyla ilgili orijinal ve Marksist yeni bir teorinin ve bunun kavramsal temellerinin açılışıyla ilgili bir kitap. Diğeri de Avrupa Birliği ile ilgili. http://issuu.com/demir/docs/demir_kucukaydin_-_marksizmin_marks http://issuu.com/demir/docs/demir_kucukaydin_-_avrupa_ve_avrupa Saygılar Demir”

Bu yorum şu metnin sonunda:


Burada ilkin: Radikal Blog yöneticilerine bir eleştiri: Bu yorumu raslantıyla buldum. Tamam toplam yorum sayısını izliyorum ama yeni 1 yorum gelince, 300 blogu da tek tek tarayamazdım herhalde. Yorumlara bir im eklemek gerekli bence.

Devam:

Metinde yinelemeler olacak ama metnin bağımsız anlam taşıması için bu gerekli. Bu metni 1968’liler-1978’liler polemiğinde güzel bir altın vuruş olarak anımsayacağım.

Küçükaydın marksist bir 1968’li ve Ülkü 1978’li anti-marksist bir bireyci.

Asıl yorumlar:

Alıntı:

Gazeteciye marksist payesi vermek.

Yorum:

Metinde eleştirilen kişi Aydın Engin. Eski bir enternasyonalist iken, şimdilerde Kürtçü transnasyonalist olmuş.

Kendisi eski bir TKP’li. Yani; marksist ve/ya leninist olmaktan önce, stalinist bir geleneğe mensup idi. (Bunların ayrımı tartışmaları için ne kadar kan döküldü bilmezsiniz.)

Sonra 1980 geldi. Sonra Engin Frankfurt’ta bir taksi şöförü oldu ve bunun anılarını yazıp yayınladı.


Şimdilerde emekli. Bir adada mukim. T24’te yazıyor.

Bu T24 bana göre Fethullah destekli ama Taraf da durumunu açık edene kadar, diyelim ‘İstikbal’ ve ‘Sızıntı’ reklamları yayınlayana kadar, pekala karda yürüyüp iz bırakmayabildi. Soros üzerinden Fethullah’ın uluslararası sermaye ile işbirliği, uluslararası sermaye tarafından dolaylı olarak desteklenen alaturka açık toplum ve/ya AB yayıncı destek fonu gibi kel alaka kültürel artı değerler üretti. Sonuçta T24, pratikte bedavaya mal olabilecek bir şey ama ipini koparan bazıları oraya geçince, onyıllarlık paronayamız işliyor elbette. (Don Corleone ne diyordu: ‘Sana uzlaşma önereni mimle, hain odur’.)

Engn, T24’te başta sağduyulu metinler yazıyordu. Sonra kafasına taş düştü. O kırılma noktasından sonra onu izlemek, AKP’nin zigzaglarını izlemek oldu. Onu okumamın nedeni budur. Sonuçta, Kürt olgusundaki tüm yeni görünen gelişmeleri zaten 30 yıldır biliyoruz ve izliyoruz. Sorun, neyin ne zaman nasıl moda edildiğinde ve kimin buna ayakçılık ettirildiğinde. Evet Engin bir destekçi. Bundan maddi veya manevi çıkarı ne bilmem, bununla hiç mi hiç de ilgilenmem. Sonuçta o bir ihtiyar. Bencesi, oyunun ve tarihin dışına düşmeyi hazmedemiyor yalnızca.

Yine de, eski de olsa bir marksist. Bir anti-marksist olarak, alaturka marksist geleneğe ve TKP’ye saygım çok.


Peki, Küçükaydın, bu panoramanın neresinde?

Öncelikle, kendisinin tüm panoramik çzigisini izlemek imkansız. Çünkü herkes Gün Zileli değil sonuçta, yaşadıklarını açıkseçik yazmıyor. 1968’liler, hala eski tüfekler gibi bildiklerinin mezara onlarla birlikte gitmesi taraftarı ama böyle polemik başlayınca da, referanssız eleştiri yapabiliyorlar. Bize yalnızca kıllanmak kalıyor.

Yani, Engin-Küçükaydın arasındaki 50 yıllık geçmişi ben bilemem. Bunun nesnel-öznel dayanaklarını da bilemem. Anlatmalarını beklerim ama anlatmazlar, onu da bilirim.

Benim için her ikisi de ayrı farksiyonlardan, eski marksist 1968’li abimizdir.

1978’li marksistlerin 1968’li abilerini takmayıp, ortalığın tozu dumana bulamasını onaylarım. Hiç olmazsa, düşmana el ense çekildi ve neyin ne olduğunu gördük.

Gelelim en sona:

Gazetecilik benim gözümde marksistten daha olumlu bir payedir. Abdi İpekçi bir marksist değildi ama gazeteci idi.

Uğur Mumcu benim için bir işbirlikçidir, onu gazeteci saymıyorum.

Marksist payesini açımladık. Gazeteci payesini de açımladık.

Gelelim linklere:

2 link de ummadığım kadar uzun belgelere açıldı. Yorumu sonsuz sürer.

Ancak dipte KoXuz ibaresi var. O önemli.

Bu KoXuz ile ilgili eğlenceli bir anım var:

Bazı metinlerim yurtdışına da çıktı. Bunlardan biri Almanya olacaktı. KoXuz dergisinin ilk versiyonu (Almanya’daki Türkçe anarşist / köksüz bir oluşum) köksüzlük üzerine bir metnimi yayınalcaktı. O zamanki sorumlu arkadaş, uluslararası bir telefon görüşmesinin ardından, beni fazla köksüz bulduklarını ve metni yayınlamayacaklarını bildirdi.

Bu KoXuz sonradan hafif açık toplumcu,  hafif neo-birikimci oldu. sanırım Küçükaydın, konuya bu ikinci dönem müdahili.

O metin, burada ‘Kara MecmuA’da yayınlandı. (40 yıllık bir tür oto-anarşist bir geleneğim var.) Onlarla da uyuşumadım. Olağandır, çünkü deli ve asosyal olan benim. Onlar illa ki birbirlerine ve/ya birilerine bağlanacaklar. Bense negatif egzistansiyalist biriyim.



Küçükaydın bu oluşumların çok dışında. 1968’li ve tonton bir dede olduğu için değil. Değişimleri kavrayamadığı için. Kürt-Türk negatif sembiyözlü, ortak emperyalizm üzerine umdukları faşizmi aşmakta. Engin ise, transnasyonalizm ile nasyonal sosyalizmi aşmakta, çünkü Kürtler hep faşistti, en azından yönetenleri. Yani, düşman kardeşler ikilisi, bu konuda özdeş olmakta.

Ah Küçükaydın ah. Açtırdın kutuyu, söylettin kötüyü. Ben de dilimi hiç tutamam, bilirim.

Güzel abim, kısaca:

Devrimin marksizme ve Marx’a hiç gereksinimi olmadı. Marx ve marksizm, devrimin tepesine çöreklendi kaldı.

Devrim bitmedi. Marksizm de henüz bitmedi, AB’de hala % 20 oy potansiyelleri var.

Ancak gelecek bambaşka bir mecrada akmakta. Örneğin Marksizm ve Marx ölümsüzlük veya uzaycılık hakkında hiçbirşey söylemedi ama onun çağdaşı Jules Verne söyledi.

Dün dündür cancağızım, bize yarın için yeni düşünceler lazım...

Boş kaleye gol attığım için kusuruma bakmayın. Benim takım (dahilerinki) maçı almak durumunda. Aptal ve cahil, devrimci de olsa, aptal ve cahildir ve tarihin canına okur.

Dipnot 1: Bu metnin devamı olarak, kendi anti-marksizmimi de açımlamak gerek. Kısmet.

Dipnot 2: Ne olursa olsun, düşmanım da olsa (ki değil), Demir Abi’mize bu metni yazdırdığı için saygılar, sevgiler ve teşekkürler: Yanlış düşünce üretiyor ama hiç olmazsa düşünce üretiyor. Polemik de, dillerin en gümrah çiçeklerinden biridir kanımca.


Çarşamba, Temmuz 03, 2013

Global Hukuksuzluk

Olay şerefsizliği aştı, cinayete teşebbüse vardı:

“ABD’nin yürüttüğü gizli dinleme skandalını ortaya çıkaran CIA eki çalışanı Edward Snowden’ın Bolivya lideri Evo Morales'in uçağında bulunduğu şüphesi üzerine, Portekiz ve Fransa hava sahasını kapattı. Morales’in uçağı Avusturya'ya iniş yapmak zorunda kaldı.”


ABD diğer ülkelere bu konuda baskı yapıyor mu?

Obama yadsıyor ama yapıyor ve bu hukuksuzluk.

En son Portekiz ve Fransa bu oyuna boyun eğmiş. Uluslararası hukuka göre o uçağın dokunulmazlığı var. Aranan kişi Snowden terörist değil ki olsaydı da Öcalan olayında, dost ve müttefik İtalya ve Yunanistan’nın yaptıklarını, ABD’nin bundan haberdarlığını da gördük.

O uçak düşebilir miydi?

Evet.

İşte bu cinayete tam teşebbüstür.

Avusturya’nın uluslararası hukuka göre, o uçağın içine girme hakkı olup olmadığını da bilmiyoruz.

O Avusturya ki eski bir Nazi’yi (Waldheim’ı) inadına kendine cumhurbaşkanı beçebilmişti.

Bunlar boş oyunlar boş...

Kılıçla gelen kılıçla gider...


Pazartesi, Temmuz 01, 2013

Krizler ve Tükenişler

Krizler insan kültürünü buduyor. Denk gelirse, konunun ömrünü uzatabililiyor da. Denk gelmezse, kısaltıyor da.

En son elimize bir örnek geldi:

“Petrol üretiminin aynı oranda artmamasının da etkisiyle 2011 yılında 44,8 yıl olan dünya petrol rezerv ömrü 2012 yılında 48,8 yıla çıktı.”


Bunun nedeni ne?

2007-2013 ekonomik krizi. Özellikle de G-7 için olanı.

Peki, bu 4 yıl ne işe yarar?

Kalıcı fosil enerji ikamesi için 4 yıl daha olarak...

Daha sırada gıda ve susuzluk krizleri de var ve bunlar aslında doğrudan ekonomik etkili değil... Dolaylı etkileri ekonomiye yansıyacak.

Dönelim geçmişe:

Özellikle ABD’de, özellikle de o uzun kuyruklu arabalar döneminde bu denli israf yaşanmasaydı, o 49 yıl çok daha uzun olabilecekti kesin.

Peki, bu işe yarayacak mıydı?

Sonuçta, petrol er veya geç bitecek. Bu bilindiği halde, 50 yıl için bile önlem alınmazken, 100 yıl veya daha uzun süre için hiç önlem alınmazdı, orası kesin.

Doğrusal programlama sınırları da var, kaotik yalpa (pertürbasyon) sınırları da...

Bu 50 yıl, 250 yıllık 2. Sanayileşme’nin menzilini öne ve arkaya çekecek.

Ayrıca, 1950-2000 arasındaki 50 yıllık 2. Sanayileşme ön-dönemi, o araba israfı olmasa, olmayabilirdi de gibi...

Yani:

Krizler, tükenişler ve yeni başlangıçlar; birbirinin hem nedeni, hem de sonucu durumunda ve bunun neden-sonuç ağları henüz tanımlı değil. Çünkü bunun için geçmişte de, bu süreçlerde de sabit veri tabanı oluşturulmadı henüz.

Bir önlem:

20 yaş altındaki çocuklarınızı ve torunlarınız petrolsüz dönem için şimdiden eğitin...

Orman yangını, yangın başlamadan da, yayılmadan da  engellenebilir.

Krizler de öyle...

Ve.

Bir hastalığı engellemek, tedavi etmekten her zaman daha kolaydır, ucuzdur, mantıklıdır, vd...


Wikileaks Partisi



Ölü veya diri ‘wanted’ ve Avustralya vatandaşı olan Julian Assange’ın kellesini, herhalde dokunulmazlık sıfatıyla, tıpkı bir zamanlar Çetin Altan’ın TİP’te yaptığı gibi (bakınız. ‘Ben Milletvekili İken’), kurtarmak üzere kurulmuş bir parti imiş bu parti.




Ne zamanlar yahu...

Assange’ı meşhur eden ve o bilgileri ona aktaran ABD’li asker, içeride eziyet görür ve neredeyse asılacak iken olanlara bak...

Bu, ‘felaketlerde ilk yapılacak nedir?’ türünden hayat bilgisi sorularının kesin yanıtı değişken, kişinin kendi yanıtı bile değişken olabiliyor.

Şimdi de öyle...

Assange’in söyleşiye katıldığı kitapta, Assange’ın bir beyin veya bir kuram taşıdığına ilişkin bir ipucu henüz göremedim.


Assange, Chomsky gibi boş kümeli beyinli ve ‘koyunun bulunmadığı yerde, keçi Abdurrahman Çelebi’ olan bir insan...

(Ursula Kroeber Le Guin’i de böyle sayan biriyim.)

Ancak, kesin olan bir şey var:

Wikileaks sayesinde, post-3-modern dönem bitti, post-4-modern dönem başladı.

Yani:

ABD; 11 Eylül 2001’de kendi topraklarında ilk kez olarak vurulunca, donanımsal olarak askeri strateji (2000 modeli dahil) yenilgisine uğradı.

Kasım 2011’de de, askeri yazılımsal yenilgiye uğradı.

Hoş, Çin bunu daha önce de becerdi ama Çin henüz ABD’yi vurmadı. Daha saldırmaya kalkışmadı bile. O dönem gelince, Einstein’ın 4. Dünya Savaşı tahminlerinin dışında olarak, gerçek bir çıngar kopacak ve tüm insanlığın canı yanacak. (Artı bu, post-5-dönem demek olmayabilecek.)

(Bu, çok çok önemli bir ayrıntı.)

Assange, bu okyanusta bir katre bile değil kanımca.

Wikileaks Partisi, korsan parti oluşumları türünden bir uzantı sayılabilir.

Yeşil Parti(‘ler), son 30 küsur yılda (meclislerde olmasına karşın) siyasal konjonktürü değiştirmediği için bu parti, bu post-2. Dünya Savaşı döneminde oluşmuş, apolitik-politik parti türlerinin yeni bir aşaması sayılabilir yalnızca...

Artı bu parti, bizim tek kişilik (Mehmet Yazar veya Yaşar Nuri Öztürk’ün partileri gibi) partilere benzer bir oluşum gibi...

Artı bu parti, yine bizdeki seçim barajını aşmak için yapılan muvazaalı bağımsız aday türünden bir oluşum içinde gibi...

Hiçbirine karşı değilim. Karşı olduğum şey, insanlara yine ve hala boş yere umut verilmesi. Hoş kitle, çok daha beterini hak ediyor ama yeni ve ilk kez oy kullanacak seçmenler var. Doğmamış çocuğa boş bir gelecek bırakma zorunluluğumuz gibi, henüz hiç oy kullanmamış seçmene de bir halta yaramayacak aday sunmama gibi bir sorumluluğumuz var bence. Bunun, bu türden bir ideolojideki bir gelecekbilimi savunduğum için belirtiyorum.

Evet Assange, Avustralya meclisine girer.

Evet Assange, bir gün AB Parlamentosu’na bile girer hatta.

Ama hiçbirşey olmaz ve bir şey yapabilecek biri değil o.

Sanırım tarih, komedileşmiş trajedileri yinelemeyebilir, ‘tarih tekerrürden ibarettir’ olmasın diye...

Assange bencil biri, sakıncası yok. Tarihe ve fütürolojiye zarar vermesin yeter.

Gelelim Assange’ın içine girdiği ve ana akımdan uzak bölgedeki Avustralya’ya:

Avustralya da, ABD gibi 2 partiye kilitlenmiş ve bu da Wikileaks Partisi türünden çıkışlar için orada bir zemin hazırlamış.

Bu önemli değil pek. Önemli olan şu:

Avustralya, bir Nauru gibi, hepi topu 3-5 bin kişilik bir komün olsa da, bu türden çıkışlarla tarihe bir novum (yeni ve farklı bir düşünce oluşumu) sunabilir. Sonuçta Avustralya, makul bir siyasal deney ortamı durumunda, ‘ceteris paribus’ için uygun.

Dolayısıyla, Assange herhangi bir şey beceremez ama  beceremedikleri ile bize epeyi negasyon veri tabanı sağlar ve sağlayacak da...

Bu, yeter de artar bile...

Gerisi laga luga...