Çarşamba, Nisan 11, 2018

Bir Sanatı Çıkarmak ve Batırmak


Benim için 500 küsur yıllık yağlıboya resim sanatı tarihinin devleri modern sanatçıların hiçbiri değildir. 1500 dönemine ait olan ve peşpeşe gelen; Bosch, Bruegel ve Dürer’dir.
Bosch, engizisyonun son demlerinde, anlatısını tümüyle soyut, simgesel, sürreel ve uhrevi olan alana taşımış. Bruegel, onun öğrencisi olarak, resim tarihinde sıradan insanları ilk kez resim konusu kılmış. Dürer ise, bu 2 renkli olarak çalışanı görüp, kendine haddini bilme sınırı koyunca, bugünkü bütün grafik sanatların dedesi olan bir biçimde siyahbeyaz çalışmış ama klasik akademik çizgide gidip, sürreel konular çizerken bile, çizgisi tümüyle realist kalmış.
Bu 3 sanatçının ortak yanı, tarih, kültür, toplum inerken, sanatçı olarak inmeyip, tam tersine çıktıkça çıkmaları. Öyle ki 500 yıl sonra bile hala zirvede onlar var. Picasso falan, onların yanında Feneon öyküsü.
Bizim 1960-1980 dönemi yazarları ise; tüm Dünya’daki 3. Dünya sanayileşmesi, kentleşme, genel eğitimin yaygınlaşması, 2. Dünya Savaşı ardılı kuşakların müstakbel 1968’i, (Dünya’da pek olmamış bir biçimde) bir askeri darbenin getirdiği göreli özgürleşme dalgası, köyden kente göçün köy romanına kapı açması gibi, birbiriyle pek ilintili olmayan birçok toplumsal, kültürel, tarihsel çıkışların biraradalığıyla, onların yükselen dalgasıyla havaya girip, herşeyi kendilerinin yaptıklarını sandılar.
Devlet memuru olmanın, 1936 tarihli Sait Faik saptaması olan, bizde aydının kravatı biraz sola kayınca, kendini solcu sanması durumunun tıpatıp aynısı olduğunu hiçbir biçimde düşünmeden, TRT’ye, TDK’ye, şuna buna dalabilmişler, sisteme bağlanabilmişler. Devlete hesapça başkaldırıp, sürgüne mutasarraflık yoluyla gönderilip de, maaşını yine devletten alma Osmanlı / Tanzimat geleneğini az biraz değiştirerek sürdürmüşler.  Kapıkulu ruhu ve zihniyeti üzerlerinden hiç kalkmamış. Bu, özellikle Ankaralı kadın yazarlarda, yukarıdakilerin yanına bir de kahverengi sıkıntılı bozkır ruhu eklenince, sakil ötesi bir manzara çizmiş.
Ve yazar, hiçbir soru sormamış. Farklı bir şey yapmaya kalkmamış. Merak bile etmemiş.
Asıl önemlisi:
Kendisini Annales Okulu’na yakın sayan tarihçi İnalcık, yaşamı boyunca, Dünya Sistemi hakkında tek satır yazmamış ve Dünya Sistemi’nin 50 yılı içinde bizzat yaşamış, denizdeki balığın denizi bilmemesi babında.
Kendisini marksist gerçekçi okula yakın sayan Belge, ‘Tarihten Güncelliğe’nin ‘Güncellikten Tarihe’ olması gerektiğine hiç aymamış (ki hala aymadı giderayak), tarihin tikellerle değil, tümellerle uğraştığını hiç görememiş.
Marjinal yazar sayılan Ağaoğlu ve Erbil, bildiğimiz temiz aile kadını olmuş.
Bla bla bla. Den den de den den.
Bu çizgiyle bir sanat dalı dönemi, burada Türk Edebiyatı 1960-1980 arasındaki dönem ancak batırılır, çıkarılmaz, çıkarılamaz da.
Öyle de olmuş zaten.
Ondan sonra da 40 yıl yazar çıkmamış. Çıkamamış.
(6 Nisan 2018)

Yazınsal Genelgeçer Kokmaz Bulaşmazlık


“Joyce, Beckett, Atay, Şensoy” metnini yazdıktan sonra şunu ayırsadık birden:
Türk yazarları, kadın olsun erkek olsun farketmeden, herhangi bir ciddi kavram, varoluş anafikri hakkında yazdıklarında bu, aşırı genelgeçer ve kokmaz bulaşmaz bir metin oluyor.
Bu, şu demek:
Derinlikli irdeleme yok.
Duruma neşter atma eğilimi dahi yok.
Soru sorabilme becerisi 0 bile değil, eksi düzeyde.
Atay’ın absürdlüğü, Şensoy’un geleneksel x batılı çatışması, Tanpınar’ın doğu x batı çatışmasının bir bölümü, Soysal’ın kadınlığı / kadınsılığı, Kemal Tahir’in devlet söylemi dümdüzlüğü / sığlığı, vd, vd; hep sığ, güdük, kıt metinler. İçinde beynin zerresi yok, düşüncenin, araştırmanın, sorgulamanın kırıntısı yok, zerresi yok.
Olması gerekmez, bunu kalkar Fassbinder gibi doğrudan duygular üzerinden de yapabilirsin ama o da yok. Bizim alaturka yazarların hisleri de aşırı ütülü, dümdüz.
Böyle bakınca, 1960-1980 arasında yazarların toplum / kültür yükselirken yükselip de, toplum / kültür inişe geçince, ondan daha hızla inişe ve hatta dalışa geçmesi süreci çok kısa ve çok açıkseçik olarak anlaşılıyor.
Yazarımız birey değil.
Bağımsız, farklı, yeni düşünceleri yok.
Bu türden eğilimleri hiç mi hiç yok. Olmamış da. Olma gereksinimi de olmamış.
Herşey genelgeçer, klişe, basmakalıp düzeyde gitmiş, öyle olunca da sonuç, kokmaz bulaşmaz metinler olmuş.
1838-2018 arasında herhangi bir Türk yazarının Tanzimat üzerinden batılılaşma konusunu, siyasal metinler yazanlar dahil, Dünya’nın en pahalı batılılaşmasını Türkiye’nin yaşadığını yazıp, sırılsıklam saçmalayan Berkes dahil, doğru dürüst yazabilen (veya yazmaya teşebbüs dahi edebilen) çıkmadı ve bugün ve burada bile bunu yaşamayan yazar yok, bugünkü Ali Suavi saç kesimli ve briyantinli, dinci-sağcı-yazar geçenler dahil.
Bir de, bunu yapmış bir metinle karşılaşınca, onu inkar etme var.
Bu da, edebiyatı güdük, kıt, kısır kılmış: Toplumsal kültürün en bereketli ve bolluklu zamanlarında bile…
(6 Nisan 2018)

Joyce, Beckett, Atay, Şensoy


Bu 4 yazarın adını peşpeşe sayınca, hepsi birarada göze tuhaf görünüyor ama edebi bağlamda aralarında ontik bir bağ var.
Joyce’un ‘Ulysisse’inde olaylar, insanlar, metin bir yerden gelip bir yere gitmez, bir gün boyunca salınır durur.
Rivayete göre, Beckett’in sekreterliğini yapmış olan Beckett, bu üslubu ve anafikri bizce alıntılayıp, hiçbir yerden gelmeyip hiçbir yere gitmeme olarak ‘Godot’yu Beklerken’ metnine dönüştürmüş.
‘Godot’ oyunu bir hapishanede sergilendiğinde, mahkumlara, Godot gelseydi ne olacağını sormuşlar, onlar da onu öldüreceklerini, öldürmek gerektiğini belirtmişler.
Öldüreceklerdi, çünkü Godot, onların kötü giden yaşamlarının asıl ve biricik sorumlusu sayılıyor. Godot gelse, sorumluluk insanlara devrolacak ve onlar da bunu inkar ediyorlar (sorumluluğu red değil, sorumluluğu inkar).
Atay, ‘Ulysisse’ metninin, 1-2 sayfalık, başsız sonsuz cümle biçimin devralmış. Romanlarının yayınlandığı günlerde, Türkiye’de Joyce’u ve romanını bilen yeterince eleştirmen varken, bunun anlam ve nedeni gözden kaçmış. Bu üslup, tekst absürdizmini yaratmış, o da durum absürdizmine kaydırılmış.
Böylelikle Atay, Tanpınar’ın yanına katılarak, beyhude ve nafile metinli yazarlar kervanına dahil olmuş kendiliğinden.
Şensoy, Godot’lu bir metin yazdığında, ondaki gündelik yaşamın beyhudeliğini ve nafileliğini özellikle vurgular ama kendisinin de dahil olduğu, kendisinde de feci var olan düpedüz absürd yanı görmezden gelir, onu inkar eder, tıpkı o mahkumlar gibi. Yani Şensoy, kendini kendi beyhudeliğine ve nafileliğine mahkum etmiştir ve faturayı, kendine değil, Godot’ya çıkarmıştır.
(6 Nisan 2018)

Şahin Kaygun ve Ara Güler


2’si de fotoğrafçı. 2’si birbirine aykırı fotoğrafçı.
1984 Nisan ‘Gösteri’de 2’si birbirlerine fotoğraf hakkında sorular sormuşlar. ‘Gösteri’nin Doğan Hızlan kıtlığı belli. Ortaya sığ bir sonuç çıkmış. Aslının öyle olmadığına eminiz.
Güler, ısrarla fotoğrafın sanat olmadığını söylüyor ve yanılıyor.
Kaygun, istediğin şeyi anlatmaya hangi sanat dalı uygunsa, onu seçebileceğini söylüyor ve yanılıyor. Herkes, Kurosawa değil, çekeceği filmi kare kare resmedebilecek denli, iyi ressam olsun.
Dolayısıyla, söyleşi baştan havada kalıyor. Eksiklik veya dürüstsüzlüğün söylenmemişliği sözkonusu.
Bu söyleşiden çok şey beklemiştim. Sonuç hayalkırıklığı-ötesi oldu.
(5 Nisan 2018)

Pazartesi, Nisan 09, 2018

Matrix ve Dexter: Çapraz Çapraz Medya


Dexter, bir seri katili olumlu gösteren öykülü, yasaklanması istenmiş, 8 sezon sürmüş bir dizi idi. 2018’de kapanış filmi yapılmış.
Matrix, siberuzayı anlatan 3 filmlik bir bütün idi. 2018’de kapanış dizisi yapılmış.
2’si de çapraz çapraz medya. 2’si de yayın programında, eski deyişle ‘gelecek program’ yani.
Bildiğimiz kadarıyla, 2005 ertesinde paralı kanalların özgür anlatılı dizilerinin sinemasal dilinin sinema filmlerininkini geçmesin sürecinde, artı yaklaşık aynı sürede çapraz medyanın (yeni baştan) icadı ve geliştirilmesi sürecinde, bu bir ilk durum: Çok seyredilen filmden dizi, çok seyredilen diziden film.
‘Prison Break’ bunu daha tuhaf olarak yaptı.
Dizi bitti. Bir final filmi yapıldı. Sonra, o final filmine uymayan bir öyküyle uzun aradan sonra, diziye geri dönüldü.
Bu, diziye uzun aradan sonra yeniden geri dönme olayı, ‘Hannibal’ için de geçerli. Ancak, belki 2020, belki 2021 için. O, yine eski deyimle ‘çok yakında’.
Ben, ‘Dr. House’un 8 sezon yapılmayıp, 5. sezonda ara verilip, Wilson’suz olarak (ama kesinkes hapishane bölümünün sakilliği yinelenmeyerek veya hiç yapılmamış olarak) devam etmesini hayal ederdim hep.
Onun yerine, bunlar oldu.
Tabii ki tüm bunlar, 2005-2015 arasındaki dizilerin bilmem kaçıncı kez yeniden zirve yapması sürecinin, inişinin ileri aşamalarının göstergeleri:
Yeniden yapımlar arttıkça, yeni ve özgün yapımlar tasarlanamadığı durumu da artar.
Oysa bu yeni yeniden çevrim, prelüd, şu bu durumlarına; ‘Gotham’ın 1 sezonunun zirvesine diğer sezonlarının aşırı inişi örneği dahil, ‘Spartacus’un 1. sezonu ertesinde en çok başrol oyuncusunun ölümü nedeniyle öykünün çökmesinin ardından, öyküsel olarak gençliğine geri dönüş öyküsünün tutmaması durumları da eklendi.
Tüm bunlardan ders almak gerekli.
Asıl önemlisi de; hem Walt Disney ‘Star Wars’, hem de yeni Marvel süper kahraman fecaatleri var ortada. Eskiden ergenler aptaldı, şimdi eksi zekalı bile sayılmıyorlar. Eskiden çocuklara bile reva görülmeyen aptal öyküleri, şimdi 18 yaş düzeyi için bilimkurgu öykü diye kakalanıyor artık.
Para kazanmak önemli değil, gelecekteki parayı kurutmamak gerekli. Walt Disney ve Marvel, bugünkü 3 için, yarınki 30’u kuruttu şimdiden.
Bu da, popüler kültür olarak çizgiromandan film yapılan çapraz medyaların ekonomiko-politik yorumu.
(5 Nisan 2018)

İnsan Sonrası Türün Ön-Söylemi / Proto-Mitolojisi Olarak Bilimkurgu


İnsan sonrası tür; trans-hüman, post-hüman, meta-hüman, anti-hüman, Homo Posterus olarak birçok adlandırmaya tabi tutuldu. Tek bir ada da, farklı anlam içerikleri yüklendi. Dolayısıyla, 10-20 arasında insan sonrası tür tanımı kabul edebiliriz.
Ön-söylem ile, Foucault tarzı söylem düzleminin taslağını anlıyoruz.
Proto-mitoloji ile, asıl mitolojiler tarafından yapılan biçimde, insanın varlığını tanrılara bağlamayı ama başlarda hep insansı / insan huylu tanrılar yaratmayı, yani o yerzamanki doğa bilgisi ile doğa-ötesi tanrı söylemi kurmayı anlıyoruz.
Bilimkurgu, temelde ve tamama yakın örneklerinde uzayla ve gelecekle ilintilidir. 1945’teki 2 atom bombası ile 1957 Sputnik yapay uydusu gerçek durumlarının, sanata, romana izdüşmesidir, toplu bilisizlikteki karşılığıdır.
Bilimkurgu, uzayla, uzaydaki insanla, gelecekle ilgilenirken bile, tıpkı mitolojilerde olduğu gibi, o yerzamanın epistemik problematikleriyle ilgilendi aslında. 1950’ler Mc Carthy dönemi olduğu için, ‘Fahrenheit 451’ var. 1968’in cinsel özgürlük dalgası olduğu için, ‘Triton’ var. Artı, Asimov’un (başlangıç biçimiyle) ‘Vakıf’ dizisi, 1940’nın yok olan Dünya koşullarında (veya öyle gibiymişki algısında) yaratıldı.
Dolayısıyla Homo Sapiens için koyulan varsayımlar, 1950-2000 Dünya’sının G-7 ülkeleri koşulları için geçerliydi. 4. Dünya açlıktan öldüğü için, öte Dünya’larla pek uğraşamadı zaten.
Tuhaftır ama bilimkurgulardaki 1 milyon sonraki türler bile, günümüz insanına feci benziyor. Oysa, insan türünün evrim tarihinin ayın süre içinde, kılsızlık, dik yürüme, ateş yakma, konuşma gibi epeyi metamorfozlar barındırdığını, bu bilimkurgu yazarları pekala biliyordu.
Aranot: Ütopyaların distopya kılınmasındaki açmazlardan birinin de, bu insanın özünün / doğasının her daim ayın kalacağı kabulü olduğu kanısındayız. Ancak böyle kabul edince, o tür için sonul mükemmel düzen varsayılabilir çünkü. Sürekli (özellikle doğası ve tözü) değişen bir tür için, sabit ve kalıcı bir düzen öneremezsiniz, maya tutmaz.
Bunun böyleliğini kabullensek bile, o dönemin yazarlarını insanla ilgili varsayımları ancak ilkokul çocuklarının hayal ve tasarım gücünde sayılacak denli ilkel.
Asimov’un, tüm insan tarihi için Roma İmparatorluğu gibi, tarihe çukur devlet olarak geçmiş bir örneği almasına, cahillik bile denemez.
Sawyer’in ‘Neanderthal Üçlemesi’ndeki neanderthal tiplemesinin yalnızca et yiyen gerçek neanderthal ile uzak yakın hiçbir ilintisinin olmaması, belli bir bir kasıt-amaç içeriyor bizce.
Böyle olunca, mitoloji olarak bilimkurgu, eski insanların tanrılarının basitliğinden de daha basit kalıyor.
En tuhafı da, bir bilimkurgu yazarının romanını yazarkenki robot, ölümsüzlük, uzaycılık aşamaları bilgilerine eksik sahip olması. Bu konuda bir tek Robinson’un ‘Mars Üçlemesi’, özellikle de ‘Kızıl Mars’ gayet realist bir uzaycılık ve Mars’ı kolonileştirme bilgileştirmesi içeriyor. O da, 10 bin yılda olacak şeyleri, 50 yılda gerçekleşmiş sayıyor roman icabı.
Bilimkurgunun ne kadar gelecekbilim olup olmayacağı, bitmez bir tartışma ama bizce bilimkurgu, belki 100 yıl sonra gelecekbilimin önünde gittikten sonra, artık neden epey geriye düştüğünü bir durup düşünse gerektir.
Bir de, ‘Algernon’a Çiçekler’deki istisnasal örnekte olduğu gibi, en basit insan sorunlarının bile hala çözümsüz ve bilimkurgu roman konusu olabileceğini hiç unutmamak gerekli.
‘Triton’, bir kadının birincil özelliğinin yalan söylemek olduğunu yazdığında, yazarı (biseksüel de olsa) bir erkek olduğu için, bende 15 yıldır soru imi yaratageldi. Keşke bu sınanabilseydi, diye çok hayıflanıyorum.
İnsan türünün erekbilimi yok. Yani, insan türünün bir var olma amacı yok, yani hepsi için yok. Tek tek bireyler veya gruplar kendileri için birşeyleri seçiyorlar, deniyorlar ve yanılıyorlar. Komün-gerilla arası küçük, mükemmel, dahiler grubu tasarımı bile, pratikte ve teoride hiç gerçeksenemedi. Eğer, bir ütopya olabilseydi, bu olurdu, ‘Kızıl Mars’taki ‘ilk 100’ler grubu’ gibi ama onun da sonu belli: Distopya (romandaki durumuyla).
Mitoloji olarak bilimkurguyu, Ursula K. Le Guin’in matriyarkal mitolojisi de saymıyoruz. Çünkü, Yeryüzü’ndeki gerçek anaerkil toplumlar veya gruplar, onun yazdığından tümüyle farklı. Sürekli barışçıl ana tanrıça kültü yanılsaması, antropologları bile onyıllarca kandırdı. O da kendini kandırdı.
Dolayısıyla sonuç olarak, mitoloji olarak bilimkurgunun, mitoloji olarak mitolojinin insan hakkında yaptığından daha çok hata yapmışlığını imleyerek bu metni bağlayalım. O zaman da bilimkurgu, bir proto-mitoloji oluyor.
(2 Nisan 2018)

Sanatçı Olarak Başarısızlığım


Öncelikle ilk neden, 33 yıl sürekli yazıp da, yazar olarak sanatçı olmaya, ancak 57 yaşımda, 2017’de gönül indirmem. Yani, sanata inancım zayıf.
Tam bilimin belki birkaç yüzyıl sonra yaratılabileceğini ve bilicilerin insanaltılıklarını gözledikten sonra bile, bilim hala favori alanım.
Düşüne ise, en başından beridir, sanattan da daha az inancım var. Üstelik, hem mantığı düşünün altalanı sayarım, hem de ontoloji olarak metafiziğin felsefeciler eliyle bilim kılınmasını bir öte-başarı olduğunu düşünürüm. Ama o kadar.
Aynı konunun devamı olarak, eksi varlık tam olarak ilk kez butoh’da, Japon modern dansında gerçeksendi. Bu, başarı-ötesi bir durum. Ancak aynı butoh’cular, Japonya’nın başkentini füzelerle koruması ertesinde, mazlumdan zalim rolüne geçişiyle, kendi eksi varlıklarını yaratan mazlumluk durumun reddettiler.
Sanat konusunda diğer bir başarısızlığım; icra etmeye çabaladığım modern dansın kendi varlık potansiyelinin % 1’inin bile gerçekleştirememiş olduğu yönündeki duygularım ve düşüncelerim. Yani, kendi yaptığım modern dansa bile inancım olmadı, olamadı. Bu da sanatçının sanatını indirger. Yani benim bakış açımla sanatçılar, kendi yalanlarına kendileri feci inanıp, bu gazla arada bir mucizeler yaratırlar, mucizeler yaratmadan bağımsız olarak da, lambaya yakalanan pervane gibi yanıp giderler.
Kendini çok yakmış bir pervane olsam da, sanatçı olarak kendimi pervane olarak yakmak arzusunda değilim ki zaten yakacak bir şey de kalmadı geriye. Var olanı bilim için yaktım: Hem de, gelecekbilim, politika gibi insanbilimleri için ki ben aslında temel bilimlerde çalışacak ve çalışmak isteyen biriydim ama tesis yokluğundan bu mümkün olamadı.
Modern dansı da tesissizlikten yapamadım.
Sinemayı ise, tesisin aşırı insanlı ve çok ileri-karmaşık teknolojili olması nedeniyle kendim reddettim. O kadar öğeyi birarada başarılı olarak yönetemem.
Müziği ve modern dansı, olanaklarının % 1’ini gerçekleştirememiş sayarken, sinemayı olanaklarını % 200’ünden çoğunu gerçekleştirmiş sayarım, özellikle de sinema altalanı olarak çapraz medya alanında.
Ancak, onun da teknolojisi bana ağır geldi ve onu fotoğraf alanına indirgedim. O form; ucuz, teknolojik olarak kolay kullanımlı, zihnimdeki tasarımda % 90-100 somut başarı elde edebilme sonuçlarını verdi.
2 sanat özel alanında, geometrik küçük seramik heykellerde ve duygudurum simgesi olarak grafikon grafik desenlerinde kendimi aşan bir başarı sağladım ama kısa süreler için. Birincisin hala eyleyebilirim ama ikincisini denedim ve eyleyemedim.
Vine video da olsa, 50 kısa-kısa film çekmiş olabilmek isterdim. Denedim ve beceremedim. Bu, bir başarısızlık, atta birden çok başarısızlık.
Çizgiroman metnini tama yükseltgeyemedim. Bu, bir başarısızlık. Ya ‘Tsunamide Sörf’ hazır metnini çizgiroman metni kılacağım, ya da sıçramayla kısa öykülü de olsa bir sonuca sıçrama yapacağım.
Sanırım, başarısızlık sayılabilecek diğer bir konu da, bu birçok sanat dalına heves edip, hiçbirini becerememe durumu.
Bilimci olmakta hiç yapılamayanı, yapılmayanı, var olduğu akla bile gelmeyeni yaptım.
Düşünde poliyalektik gibi, 2.500 yıl herkesin gözü önünde durup da, tek bir kişini aklına bile gelmemişlik veya gelse bile, yeni bir adım atmaya cesaret edememişliği ile benim ‘ya herro, ya merro’ tavrım sonucuyla, inanılmaz tek ve mükemmel atış eyledim.
Ama onu ne tama yükseltgeyebildim, ne bilimde uygulayabildim, ne de sanatta uygulayabildim. Olay, Aristo-Euclid-Newton ‘eşlenik paradigmaların değişik yerzamanların kültürlerinde tezahürü polilemması’ durumunda.
Sanatta da, bilimde de, düşünde de NEK’leri yeğledim: Yeni, farklı, berrak epsilon.
Bu, gelecek için tümüyle başarı ama geçmiş için tümüyle başarısızlık.
Sanattaki başarısızlıklarımın epeyisi de öyle.
Dipnot:
Herşey, epistemik alanda çokdisiplinliliğin ve disiplinlerarasılığın toplam ve tek bir şey sayılamaması (ki olgu 150 yıllık neredeyse), bilimde, sanatta, düşünde konsensusta yeterince kabul görmemesi ve dloyaısıyla kendine yeterince epistemik varlık hacmi kazanamaması, dolayısıyla bilimcilerin beyniyle yeterince beslenemeyip, cılız kalması nedeniyle böyle. Birçok açıdan olduğu gibi, bu alanda da bir öntürüm. Kültürel çocuklarım ve torunlarım, kendilerinde (yaşamlarında ve seerlerinde) ene-yanıl ile belki tür eyleyecek, belki eyleyemeyecek.
Ancak, bu ölüm-sonrası eser bakiliği başarısının bende sürekli panik atak yaratması, kendimde beni üzen bir huy. NEK’ler, beyin-kültür mutasyonlu çocuklarım olarak, Gargantua gibi, yeşil canavar Hulk gibi gelip. cüce-sakat-duygulu babalarının ruhunu eziyorlar: ‘Kendi-değil, erkek, insan-değil’ dizisindeki erkek tanımı nedeniyle, babalarının…
Tarihe, biyografisine, kendi zihinbilim topografyasına hezimetle mağlup, erkek-beyin-şövalye bir yazarım ben. Ve bu da, sanatsal bir başarısızlık demek: Kendime yalan söyleyip, cüce değil, yüce olduğumu savlayacaktım ama onlarca yıl önce, ta en başta.
(2 Nisan 2018)

Büyük Türsel Yokoluşlar


Balkan Talu, en sonki büyük türsel yok oluş ile şimdiki durumu karşılaştırıp şöyle yazmış:
“Dünya üzerindeki insan nüfusu son yarım asırda yüzde 130 arttı. Araştırmayı yapan bilim insanları, hem yaygın hem de nadir türleri analiz etti. 1900 ve 2015 yılları arsında 177 farklı memeli türünün neredeyse yarısı yok oldu. Günümüzde ise mevcut memelilerin dörtte biri, kuşların da yüzde 13’ü tamamen yok olma tehlikesi altında. Bütün bu veriler, türlerin ortadan kalkma hızının beşinci dalgadan çok daha hızlı olduğunu gösteriyor. Bu hızlanmanın en büyük sebepleri arasında aşırı avlanma, kaçak avlanma, kirlilik ve iklim değişikliği gösteriliyor.”
Evrim tarihindeki büyük türsel yok oluşlarda; popülasyon sayısı ve türlerin sayısı % 90-95 oranında azalır. Bugün 2 ila 10 milyon arası tür olduğu kabul ediliyor. Sözü geçen türsel yokoluşlar, binde bir oranda gibi görünüyor.
Oysa olup biten biraz daha farklı:
Yalnızca ABD’de yılda 1 milyar büyükbaş hayvan, 50 milyar da kanatlı hayvan üretilip yeniyor. Sözü geçen sürede bu hayvanlar, tümüyle sanayisel kaygılarla da olsa, ppülasyon olarak da tür olarak da aşırı arttı.
Ancak, insan eliyle artan canlı sayısında asıl ağırlık mikroorganizmalarda, makroorganizmalarda değil. Son 150 yılda insan eliyle yaratılmış bakteri türlerinin sayısı bilinmiyor, çünkü izlenemiyor. Asıl önemlisi bunlar öldürücü olabiliyor ve salgın yaratabiliyor.
Diğer bir konu da, canlıların türsel toplu yok oluşunun yine canlılar aracılığıyla yaratılmasında insan türü vakasının ilk olmadığı. Fotosentez ilk evrimleştiğinde, varolan canlıların tamamına yakını, atmosfere geçen artı oksijenden zehirlenerek öldü. Geri kalanı da evrildi. Daha da önemlisi, oksijen kalsiyumu oksitleyerek kalsiyum oksit yaptı, kalsiyum oksitli kayalar da yüksek miktarlarda karbon dioksit, yani canlı hammaddesi emdi.
Benzeri durum, metan ve amonyaktan oluşan atmosfer için de geçerli, o zaman da canlılar vardı. Ancak o dönem, henüz tam çalışılmış değil. Not: Metandan karbon hidratlar, amonyaktan proteinler sentezlendi, ama bunun ne kadarının organik, ne kadarının inorganik yolla olduğu hala kesin değil.
Devam:
“Dünya gıda stokunun dörtte üçü bugün sadece 12 çeşit ekin ve beş hayvan türünden geliyor.”
Yalnızca tek bir gıda türüyle beslenen (bambu filizi yiyen panda gibi) canlı türü de var.
Diğer bir konu:
“Bu hızlanmanın en büyük sebepleri arasında aşırı avlanma, kaçak avlanma, kirlilik ve iklim değişikliği gösteriliyor.2
İnsanlar taktı ısınmaya. Oysa bizi bekleyen tehlike aslında küresel buzul çağı. Kuzey yarıkürenin 50 yıl içinde donduğunu kabul edin, tüm G-7 ülkelerinin bittiğini tahmin edebilirsiniz.
Evet, bir felaket var.
Ama yalan yanlış felaket tanımlamaları var.
Derdimiz 10 milyarı beslemek değil, 10 milyar olabilecek bir popülasyonu, salgınsız, kıtlıksız, savaşsız 5 milyara düşürebilmek, insanca yollardan yani. Çin’in 35 yıl süren ve 400 milyon insanı doğumunu engelleyen tek çocuk politikası gibi.
Bu bir açmaz. Açmaz anı gelince, hızlı değişimler ve (aşağı ve yukarı doğru) sıçramalar görülür. O zaman da felaket artık yönetilebilir olmaktan çıkar.
Bu zihniyetle de, çığ tetikleme noktası geçilir, çığ tepemize iner, belki çoktan geçildi bile.
(2 Nisan 2018)

Cumartesi, Nisan 07, 2018

Yazar Olarak Eleştiri ve Özeleştiri


Yazar olarak, iğneyi önce kendi otobiyografime, sonra da çuvaldızı başkalarının biyografisine batırırım.
Öncelikle şunu belirtmek gerekli:
Kimse, bize yazar olun falan demedi. Yazar olmayı seçtiğimizde de, başımıza aşağı yukarı nelerin geleceğini biliyorduk.
Epeyi yazar bunlar yokmuş gibi davransa da, yazarlık bilinci, varlık bilinci, yaşam bilinci gerektiğini biliyorduk.
1960-1980 arasının yazarlarını gömmecesine irdeliyorum ve yargılıyorum. O zamanlar, 1. Cumhuriyet’in biteceğini söyleseydim, gülerlerdi bana. Oysa, o 20 yılda bedavaya gelen ve bedavaya harcanan özgürlük dalgası, TC için ilk ve son oldu. İkinci bir hak tanımadılar ve tanımayacaklar da, çünkü kurumlar çöktü, çökertildi.
1968’liler ve 1978’liler politik olarak herşeyi harcadılar, edebiyatçılar da o dönemi aşan ürün vermeyi hayal bile etmeyerek herşeyi harcadılar.
O dönem, 95 yıllık Cumhuriyet’in en parlak dönemi ama o dönemin en parlak eserleri bile sönük, tarihin karanlığı yanında.
Yani, alaturka yazarlarımız rönesans için değil, engizisyona karşı yazmalıydılar.
Tıpkı, Dostoyevski’nin, (insanların daha çok sevilir olması için değil) insanların daha az nefret edilir olması için yazması gibi…
Devrim yarından da yakın, yerine; özgürlük ve demokrasi nasıl kalıcı kılınır, onu tartışmalıydılar.
Örneğin Baykurt, köy romanlarında yazdığı köylüyle, otobiyografisindeki köylü farkını, romanlarında vermeliydi, çünkü hesapça realist bir yazardı ama o, toplumcu olacağım diye, yalancı veya yalan söylemci oldu. Ağalık düzeninin ancak 1,5 milyon dönüm araziyle mümkün olduğunu yazmalıydı, 1,5 bin dönüm ile değil. (Bunun sosyolog Kıray böyle saptadı, işte o nedenle roman değil, sosyoloji.)
Artı, Behice Boran, 1940’ların sonlarında, Ankara köylerindeki alan araştırmalarındaki köylünün halk olduğunu hep aklında tutmalıydı. Makal da, ‘Bizim Köy’ olarak onu yazmalıydı, kendi safsatalarını değil.
Evet, bizim yazarlarımız, şu ya da bu nedenle, edebiyat yoluyla, roman yoluyla, düpedüz yalan söylediler.
Attila İlhan, 1955’te ‘Ay Işığında Çalışkur Apartmanı’ uzunöyküsünü müstehcen bulduktan 20 yıl sonra, dandik pornografik metinler yazmamalıydı.  ‘Hangi?’ dizisindeki kavramların hiçbiri ama hiçbiri, onun saptadığı yerzamanda, onun dediği gibi hiç olmadı.
En güzeli post-1980 örnek:
Latife Tekin de, Orhan Pamuk da, ilk romanlarını realist üslupta yazdı ama sonra hem metinlerde kayboldular, hem de metinleri kaybettiler: Tam Avanak Avni tiplemesi yani.
Tekin’in anlattığı gecekondu dünyası hep sahte söylem olageldi. Gerçek abileri gerçek yaşamda, tam da Alev Alatlı’nın roman dörtlemesinde, Gülay Rodoplu üzerinden anlattığı biçimde, eski solcuların gecekondu mafyası (veya onun yan sanayi dalları destekçisi) olması sürecinin (ister aktif-katılımcı, ister pasif-seyirci kipinde) tam da göbeğinde gibiymişler: Mekan ve zaman aynı çünkü.
(1 Nisan 2018)

Neden Fotoğraf Sanatı?


Kısmet onaymış.
Hem de taa 57 yaşımda…
İlk gerçek sanat gözağrım modern sanat idi. Erken öten horoz kesildi. Beni reddeden ekip, benim ana taslak müfredatımı yıllarca çevirdiler, yayınladılar, vd.
Sonraki gözağrım ve hala olarak sinema. Ancak o çok pahalı ve 200 kişiyle sanat yapmak, bana eziyetlinin ötesinde dert geliyor.
Fotoğrafa 40 yıl önce başladım. O zamanlar fotoğraf da çok pahalıydı.
Aradan geçen 40 yılın sonunda, fotoğraf ustaları konulu kitaba alınmış olsam da, pratikte hala kalfalığın hakkını vermeye çabalıyorum. Ustalık açısından birincil avantajım, içerik olarak kimselerin göremediklerini bulup çıkarmak ve yaratmak.
Çirkinle sanat olabileceği, çok basit düşünce. Ressam olarak bu konsepti kullanan da var. Ancak insanlar, sanatçı olsa da olmasa da, daha çirkinin ne olduğunu veya olmadığını ayırsamaktan aciz durumdalar.
Dolayısıyla, fotoğraf olabiliyordu, o alanda sanatçı oldum. Artı, 1’i İstanbullu, 1’i Ankaralı 2 manevi destekçim, beni buralara getirdi.
(1 Nisan 2018)

Bilge Karasu’nun Yazar, Eser, Okur Anlayışı, Vd


Kendisini küçük bir mahalle pastanecisi olarak kabul ediyor ama bu, daha çok patizeri türü şeyler satan bir yer: Küçük eklerler yapıyor, elit mahallelinin bazıları yolunu değiştirip, sırf o eklerler için ona uğruyor. Vd, vb.
Açımlama: Doğulu ama batılı olma hayalinde.
Küçük esnaf.
‘Sen ben bizim oğlan’ bir yazar-okur çevresi anlayışında ki bu osmanlı’dan devralındı ve bugün ve burada hala geçerli..
Karasu, Tanpınar ve Atay gibi ama onun kadar değil, öldükten sonra keşfedilen bir yazar.
Onun eserlerini okurken, kitapçıda biri gelip, Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ını sordu. Genç kızın ayakkabıları parlak gri lamelle (mi?) kaplıydı.
İçimden şu geçti:
Karasu, Tanpınar ve Atay, böyle bir okuru kabul eder miydi acaba?
Ya da:
‘Neredesin Ya Okur?’ ile ‘Sittir Git Lan Okur’ arasındaki ayrım, çok mu ince?
(1 Nisan 2018)

Aforizma: Bahçıvan, Meyve Ağacı, Yazar


Bugün genç bir yazar arkadaşım, soru kipinde, yazar mı, bahçıvan mı olduğumu sordu:
Meyve ağacı bilinçsizce meyve verirmiş, bahçıvan ona bakar, meyvelerini alır satarmış.
Yazar olarak hangisi olduğumu sordu.
İlkin ona, yazarın varlık, yaşam ve yazma bilinçlerinin olması gerektiğini, bunu benim de başka yazarlarda okuduğumu belirttim.
Çok yazan ve çok okunan bir yazar olarak da, bazı meyvelerimi pestil, bazı meyvelerimi reçel yapmak, editör olarak da, kendimi onda veya yirmide bire özetlemek gibi şeylerin peşinde olduğumu özetledim. Bunları genelde biliyordu önceden. Bu biçimde ilk kez duydu ama.
O, genç bir yazar olarak, bilinçsizce meyve veren bir meyve ağacı gibi bir yazar olmak istiyor.
(1 Nisan 2018)

Salı, Nisan 03, 2018

Anekdot: Tahir Alangu ve 5 GS’li Yazar


Alangu, Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmeni iken, günlerden bir gün 5 öğrencisine parmağını uzatır ve şöyle der:
“Sen, sen … sen yazar olacaksın. Mollalar, günce tutun.”
Buraya kadar sorun yok.
Benim merak ettiğimse, bunu GSL’nin diğer sınıflarını için nasıl olduğuydu. Bir gün yanıtımı aldım.
AFL mezunuyum. Günlerden bir gün, AFL’li bir ablamızla evli bir GS’li abimiz ile karşılaştım. Ferhan’ın bir sonraki sınıfındanmış. Ferhan Şensoy da, o 5 kişi arasında yazar olacağı söylenenlerdenmiş.
Bir sonraki senede, o sınıftan yazar çıkmamış. Demek ki durum, Alangu’ya özgü, o 5 kişiye özgü bir toplam. Anekdotluk bir durum yani.
11 yaşındayken, 13 yaşındaki abim nedeniyle yazmaktan haberdar oldum: O sürdüremedi, ben sürdürdüm. O nedenle, yatılı okul lisede de geçerli olan ağabeylik müessesi ve yazar abi varken, sonraki sınıfın kader hakkını pas geçmesi, asıl anekdotluk konu bence.
O abinin de dilegetirdiği üzere, GSL’liler her zaman yazıya iman etmemişler. O, övünerek hariciyeci, maliyeci olanları saydı döktü.
Biz, hala yazar olanların peşindeyiz.
(1 Nisan 2018)

Pazartesi, Nisan 02, 2018

Rauf Mutluay Negasyonu


Mutluay’ın adını ilk kez 1982 gibi küstürülmüş bir edebiyat tarihçisi ve eleştirmen olarak duymuştum.
Cumhuriyet’in 50. yılı için çıkarılan diziden Türk Edebiyatı’nı onun hazırladığını bilmiyordum.
Kitaba göz gezdirince, değil küstürülmek, edebiyata sokulmaması gereken biri olduğuna hükmettim.
Kitapta, 50 yıllık Türk Edebiyatı hariç, herşey var. Bu gözlem, onu gömmeye yeter de artar bile. Bir kitap yazmış, jüriye veya torpile kabul ettirmiş, bastırmış. Başkalarının onu engellediğini önesürdüğü işi kendi yapmış. Ne yazar, ne insan ahlakı yok gibi.
Gelelim edebiyatın canına okuduğu yere:
“50 yıl önce Ziya Gökalp’ın gösterdiği 2 amaca ulaşılmış, halka doğru ve batıya doğru gidilerek, uluslaşma ve çağdaşlaşma gerçekleşmiştir.”
Öncelikle, ‘gerçekleşmiştir’ değil, ‘gerçekleştirilmiştir’ olacak. Adam, dilbilgisi kurallarını bile bilmiyor. Hem ödevini yapmamış, hem şişmen herkesten.
Sonrası ideolojik fecaat:
Türk Edebiyatı’nın yönelimi, Gökalp gibi birinin amaçlarıyla gerçekleşecekse, yandık. Ne uluslaşması yahu, onun Kürt şiirini okuyan bilir.
Gelelim asıl sorgulamalara.
Türk Edebiyatı’nın çıkarı / açarı, bu halka ve batıya doğru gitme midir?
Aynı anda halka ve batıya doğru gidilemez, çünkü halk doğuya gider, batı batıya. Tamam su, aynı anda birçok ayrı yöne akabilir ama Türk Edebiyatı su kadar akışkan olamadı. Bildiğimiz, teker meker 1-2 adım yuvarlanabildi.
Halka doğru gitmek, Makal’ın ‘Bizim Köy’ünü Londra’da tanıtması veya köy enstitülü ve ağasız köyün köylü yazarı Bayburt’un ağalardan dem vurması ama bunu romanlarında hiç söylememesi ikiyüzlülükleri ise, yandık.
Batıya doğru gitmek; bilimkurguyu, polisiyeyi, fantastiği, gotik-korkuyu becerememek, üstüne bir de tür olarak aşağılamak ise, yine yandık.
Uluslaşmanın da, çağdaşlaşmanın da gerçekleştirilemediği, 1960’lar gecekondulaşması ve 1980’ler liberalleşmesi süreçleri ile açıkseçik izlendi.
100 halkın romanı yazılamadı. İlhan Önal’ın ‘3 Nesil’ ile Dobruca Tatar’larını anlatması olayı, Anadolu-içi halklar için gerçekleştirilemedi.
Örnekse, Tezer Özlü’nen Arap’lığı ve bunun yazarlığına izdüşümleri, hiç irdelenmedi. Sevgi Soysal’ın Alman’lığı, ‘Tante Rosa’ değildi, Feyerabend’in ve Handke’nin intihar eden anneleriydi. Yani, erkek bırakma değil, yaşam bırakma olarak gecikmiş intihar.
Mutluay, bunların hiçbirini kokusunu bile alamadı. Genelgeçer sözlere sığındı.
Saptama:
Bu edebiyat tarihçiliğinde Cevdet Kudret ve Tahir Alangu varken, Kutluay gibilere varlık alanı hakkı tanımak, diğerlerinin aleyhine haksızlık olur.
Bizim bakış açımızda, 1960-1980 dönemi yazarlarında aşırı berraklaşan durum olarak, yönsüzlük, yönelimsizlik, varlık nedenisizlik, yazma nedenisizlik, kısaca kaypaklık, muğlaklık, şu bu, Türk Edebiyatı’nın ve yazarlarının zorla kakalanmış kaderi gibi duruyor.
Bu, Mutluay için de doğru ve geçerli:
Neden edebiyat tarihçisi veya eleştirmen olduğunu hiç sormamış ve hiç bilmiyor.
Onun yerine, klişe tanımlarla çıkış yolu arıyor.
(1 Nisan 2018)

Pazar, Nisan 01, 2018

TC’den Suriye’ye Kaç Vali?


Belli değil.
İlki şu imiş:
“Durmaz'ın anlattıkları özetle şöyle: "Koordinatör Vali olarak 4 aydır görev yapıyorum. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasını taşıyan genelgeyle 21 Eylül 2013 tarihinde görevlendirdim. Görev tanımımız, görevlendirme gerekçemiz açık ve net bir şekilde genelgede yazıyor. Suriye basını kulaktan dolma bilgilerle ismimi yanlış yazmış. Türk medyasını yanıltmış."
Bu arada Veysel Dalmaz yerine adı "koordinatör" olarak geçen Faysal Yılmaz adında 81 il valisi ya da merkez valisi bulunmuyor. İçişleri Bakanlığı kayıtlarında Faysal Yılmaz isminde bir kaymakamın adı geçiyor. Yılmaz, son olarak Giresun Çanakçı'da kaymakamlık yapmış.”
Sonuncusu da şu imiş:
“Türkiye’nin atayacağı bir vali yardımcısı, Afrin’de vali gibi hareket ederek koordinasyonu sağlayacak.”
Aralardakiler de şunlar imiş:
“Türkiye “Fırat Kalkanı Harekatı” ile girdiği ve ÖSO’ya teslim ettiğini açıkladığı Cerablus, El Bab, Ezaz ve El Rai kentlerinin yönetilmesi için, Antep Valisi’nin 4 yardımcısının görevlendirildiği iddia edildi.”
Olayın hukuğu için Türmen şöyle demiş:
“… Rıza Türmen, Türkiye’nin başka bir ülkenin topraklarına yönelik atama yapması ile ilgili, 1907’de imzalanan Lahey’i hatırlatarak “Uluslararası hukuka göre, işgal eden devlet işgal edilen ülkenin toprak parçası içinde kamu düzenini sağlamak ve oradaki sivillerin yaşamını korumakla yükümlüdür. Ancak yükümlülüğü bununla sınırlıdır, egemenlik yetkileri kullanamaz” dedi. Türkiye destekli güçlerin kontrolü sağladığı bölgelerde egemenlik yetkilerinin halen Suriye devletinde olduğunu kaydeden Türmen, “Burada halen Suriye yasaları yürürlüktedir. Türkiye de bu yasaların geçerliliğini korumak zorundadır. Ama tabii kamu düzenini korumak ya da oradaki insanların yaşamlarını, insan haklarını korumak için birtakım düzenlemeler yapabilir” diye ekledi. Türmen, ayrıca, söz konusu bölgelerde gerçekleşebilecek insan hakları ihlallerinden Türkiye’nin sorumlu tutulacağı konusunda uyarıda bulundu.”
Adı vali olmaz da başka bir şey olur. Eğer idari düzen sağlanacaksa, biri bunun için yetkili ve sorumlu olur.
Türmen, konuyu açımlayamamış yani.
Sorun şu:
Suriye topraklarında 2011’den beridir Suriye yasaları işlememekte. Bunu BM de biliyor. Örneğin BM, Fransa’nın Suriye’ye özel tim yollayıp, sivil ölümlerine neden olduğunu da biliyor. Ama gıkını bile çıkarmadı.
Uygulanabilir örnek bulabilmek için, Suriye’de Rusya ve ABD’nin kendi bölgelerinde ne yaptığına bakmak gerekli.
TC’nin bunu neden yaptığı da belirsiz. İleride bunun için, uluslararası mahkemede yargılanıp ceza alabilir.
Ancak, gözden kaçan en önemli konu şu:
AKP-Erdoğan, daha 2013’te Suriye’ye yerleşme niyetinde imiş.
5 yıldır Kürt-perver muhalif alaturka basın, bunu hiç mi hiç görememiş. Hoş, onların takvimi referandum gününü geçemedi hala… Fırat Kalkanı ve Afrin savaşlarını da algılayamadılar.
(31 Mart 2018)

Cumartesi, Mart 31, 2018

Ellon Musk Tesla’yı Batırdı


Bir şehir efsanesi balonu daha söndü:
“Musk, geçtiğimiz yılsonu Model 3 otomobilinden 20 bin adet üretme ve piyasaya sürme sözü vermişti. Ancak mali raporu gören yatırımcılar dehşete kapıldı. Belgeye göre üretilen araç sayısı 360 ile sınırlı kalmış, şirketin uğradığı zararsa 2.2 milyar dolar olarak belirtilmişti.
Bu şekilde üretime devam eden Tesla, saatte 480 bin dolar ya da her dakika başı 8 bin dolar zarar ediyordu.”
Kapitalizmin yan huylarından biri de bu:
5 yılda bir 1 kişiyi alıp, onun çevresinde zengin olma düşü öyküsü çizmek.
Ancak o efsanelerden bugün biri bile kalamadı günümüze.
O sırada birileri de, bu kahramanların gerçek öykülerini, bilançolarını, hatalarını listeliyor, yazıyor ve yayınlıyordu. Kimse de onlara inanmıyordu. İnsanlar böyle yalan söylemlere, Yeşilçam filmi gibi, gereksinim duyuyorlar demek ki.
Onun başarısı olarak kabul edilen Paypal, ilk ve tek olmanın avantajını kullandı, havaleden % 10 gibi inanılmaz bir oranda komisyon aldı.
SpaceX ise, ABD’nin NASA’yı tasfiye kararı ertesinde oluşan boşluk nedeniyle var olabildi.
Elektrikli araba projesi Tesla ise, yine bir şehir efsanesi. Dünya elektriğinin tamamına yakını, termik santrallardan ve nükleer reaktörlerden üretiliyor, hidrolik enerji olarak değil. Bu nedenle elektrik enerjisi, en çevre dostu değil, en çevre düşmanı enerji aslında.
Musk’ın öyküsü böylelikle, insanların kendilerine yalan söyleyip buna inanıp, ardından insanları da inandırıp, başarı sağlamanın başka bir örneği olarak kayda geçmiş oluyor. Bildiğimiz saadet zinciri öyküsü yani.
(30 Mart 2018)

Cuma, Mart 30, 2018

Yanılmış Devlet ve Budalalar Gemisi


Bu iki sözcük kümesi de; metafor, aforizma, mecaz, teşbih olmakta…
Devleti seyreden bir gemiye benzeten, yakın zamanlardaki en ünlü film örneklerinden biri, Fellini’nin ‘Ve Gemi Gidiyor’udur.
O gemi gitmesine gider de, budalalar gemisi tayfalarının ve yolcularının sayesinde, batar da…
Biz burada çok daha dar bir benzetiye odaklanacağız:
Devlet gemisi batarken, ona daha çok biat eden vatandaşlarının, budalalar gemisi yolcularının sayesinde, daha uzun yaşaması veya bitişinin ertelenmesi vakası.
Osmanlı 1877-1918 yer ve zamanı bunlardan biri.
Başarısız meşrutiyetin ardından, 33 yıllık dikta ve 93 Harbi ile başlayan savaşlar dizisi, yitirilen topraklar, ‘3 İstanbul’ romanında biyografik ve otobiyografik olarak sergilendiği üzere, Osmanlı’nın son zamanlarında, battığını göre göre ve bile bile, ona biat da artar. Hatta, onu yıkmak isteyen iç jakobenler bile, onu daha uzun yaşatmaya çabalarlar.
Bu, neden böyle oldu, oluyor ve olacak gibi de?
Öncelikle buradan çıkan birincil sonuç; vatandaşlarının ona biatının, devletin kendi iç düzeninin hatalı sürdürmesinden daha etkili bir devlet sürme veya bitme koşulu olduğu.
Hatta, tarihe baktığımızda zaten var olmuş tüm devletlerinin yarısının, varlıklarının en az yarı süresinde yanılmış devlet olmuş olabileceği gibi bir gözleme varıyor gibiyiz.
Kaldı ki istatiksel olarak, normal eğrisi ve istatistik sayesinde, aslında normal sayılması gereken önemli bir kesim de, anormal kesimde sayıldığı için, herhangi bir insan topluluğunun iç dengesizliği mevcuttur. Yani bir bakıma, toplumun bir bölümü devlete biat edecekken devlet onları kendine isyana zorlar. Not: Burada havuç ve sopa zamanlaması önemlidir.
Böylelikle 2 acaip durumu gözlemiş oluyoruz:
Bir:
Devletlerin (sandırılmak istendiğinin tersine, feci hegemonik olmayıp) tarih boyunca genelde yanılmış olduğu ve bunun devletin sürmesinde pek de hayati önemi olmayabileceği.
İki:
Devletin sürmesini isteme yanılsamasının, biten devlet gerçeğinden daha çok geçerli olup, bitmiş devletin zombi inkıtalarını yaratması. Bu; Roma, Bizans, Endülüs ve Osmanlı gibi, 500 yılı aşan zamanlar süren devletler için özellikle geçerli gibi.
Bir anarşist olarak, 2’si de bana çook ironik geliyor.
(29 Mart 2018)

Global Borç = 350 Trilyon Dolar


Bir haber:
“Dünyanın borcu riskte: 350 trilyon doların bağlandığı libor faizleri son 10 yılın en yüksek seviyelerinde.”
Haber, aslında Hürriyet’te. Bu, alıntı.
Libor faizleri; 2008’deki % 2,6’dan başlayıp, kademe kademe azalıp, eksiye inip, artmaya başlayıp, 10 yıl sonra yeniden % 2,6ya çıkmış.
Ancak sorun şu:
“IMF tahminlerine göre, gelecek yıl 190 ülkenin milli geliri toplamı, 2017'ye kıyasla 5,1 trilyon dolar artarak, 83,8 trilyon dolara ulaşacak.”
Bunun % 40’ı harcanabilir durumda. O da 33 trilyon dolar eder.
Yani sonuç olarak, yıllık tüm Dünya harcamalarının 10 katından (yani 10 yıllığından) çok borç sözkonusu. Oysa, ekonomi kurallarına göre, Dünya’nın herşeyini satsan, 10 yıllık gelir eder.
Eski ekonomi kurallarına göre, bir özel veya tüzel kişilik (şirket veya devlet), ancak 1 yıllık geliri kadar borçlanabilirdi ancak.
Sonra, bunu 2 katı yaptılar. Şu anki durum, kabaca o.
Ancak, herkes birbirine borçlu ve birbirinden alacaklı durumda. Bu, keşmekeşin ve gereksiz parasal şişmenin nedeni bu.
Sistem aşırı kırılgan yani.
En kısası şu:
Zenginlerin elindeki paranın satın alacağı şeyler Dünya üzerinden yok. Tabiri caizse, Monopol oyununun cılkını çıkardılar. Para, o kadar yoğunlaştı ki satın alma karşılığı ortadan kalktı.
Bunun da nedeni, malzemesel ve işçiliksel olarak 10 milyon dolara mal edilen bir evi 1 milyar dolara satmak. Bunu alan adamın, dolar 10 milyarderi değil, dolar 100 milyoneri olması ve bunun için borçlanması.
1929 Global Krizi ertesinde para ortadan kalkmıştı, ABD’de tahta on sentler elle yapılmıştı. Yunanistan’da da 2015 sonrasında benzeri şeyler yaşandı, takas ekonomisine geri dönüldü.
Benzeri şeyler yine olacak ama bu kez çökecek olan yapı, çok daha yüksek ve büyük.
(29 Mart 2018)

Gönüllü Kulluk Nedir?


Murat Sevinç, Etienne de la Botie’nin ‘Gönülü Kulluk Üzerine Söylev” Kitabı hakkında, Gazete Duvar’da yazmış.
Bu makale üzerinden, bazı anımsamalar ve notlamalar:
Öncelikle ‘discourse’ Fransızca’da, hem ‘söylev’ (nutuk), hem de ‘söylem’ anlamına geliyor. Söylem üzerine Foucault’nun bir kitap yazdığı düşünülürse, ‘’discourse’ düzlemi’ de apayrı bir konu olur.
Sevinç, yönetilmeyi gönüllü kulluk olarak üstlenenlerin halklar olduğunu adlamış. Oysa, kitle ve halk sosyalizm söylemi üzerinden gidişi imler. Oysa, burada sözü edilen daha çok proto-feodalimsi toplum kastlarıdır, çıkarla ve/ya soyut olarak belirlenebilirler.
Reel koşullarda, ağanın aşiretinin oylarını belirlemesi veya kentteki dağınık aşiretsizlerin en çok parayı verene oyunu satması durumları sözkonusu. Ancak, her durumda alınan sosyal market yardımlarının katları kadar maddiyat toplamı, toplumsal sınıf olarak yitirilmiş oluyor, ülkenin borçlanması ve üst sınıfların anlamsız zenginleşmesi nedeniyle diyelim. Şerh: Bunun böyle olması, oyun kuramının geniş söyleminde, zorunluluk değil ama pratikte hep böyle olageldi ve olagidiyor.
De La Botie’nin pratik üzerinden saptadığı en önemli durum şu:
Bir model var: Yönetme-yönetilme açısından, yukarıdan aşağıya belki 10 düzey / kesim sözkonusu.
De La Botie’nin eksik gözlemi veya eksik saptaması olarak diyelim, gerçek yaşamda daha büyük topluluktan daha küçük topluluğa, diyelim en küçük topluluk aileye kadar inerken, birebirlik işlemez.
Yani, Cameron’un önce Brexit’i vaad edip, sonra bundan vazgeçip, sözünü tutmak için bunu yapıp, başta kendi savunduğuna sonda karşı çıkıp, bir de oylamayı kaybedip, üstüne bir de son olarak, parti başkanlığını da yitirirsen ve bu, bir gerçek yaşam öyküsüyse, yönetme-yönetilme modelinde doğrusallığın işlemediğini görürüz kolayca.
Yani, çıkarlar çerçevesinde satın almalar ve emir-komutalar yoktur gönüllü kullukta. Daha çok Brown devinimi türünden titreşimler / salınımlar sözkonusudur.
Ana ilke olarak şu doğrudur:
Kitlenin desteği olmadan, iktidar seçkinlerinin iktidarda kalması, imkansıza yakın zorluktadır. Dolayısıyla, kaka muktedirler cici kitleyi eziyor veya sömürüyor falan değildir. Kitle, kendi kanının ve kemiğinin yağlı tarafını dilenmektedir. Bunun için yaltaklanmaktadır.
Şunlar da doğrudur:
Hiçbir toplum-sistem, her bir bireyini sonuna kadar birebir yönetemez.
Tez, (yerine geçme / ikame veya ona dönüşme ile) kendisinin antitezi olabilir. Yani bir sav, tam karşıtını sonuçsayabilir. Solcuların solu tasfiyesi ve muhafazakarların aileyi tasfiyesi, bu türden tarihçesel örnekler oldu.
Yani, az olasılık olarak, kitle gönüllü kul olsa bile, iktidar seçkinleri onu yönetemeyebilir veya toplama kampında katledebilir.
Dolayısıyla:
Gönüllü kulluk genel bir durumdur. Bir momenttir. Sonucu birebir belirlemez.
Diğer bir deyişle:
Kitlenin iktidar seçkinlerine aşırı biatı da, devleti tasfiye / yok edebilir.
Sonuçta şunu çıkarsıyoruz:
Kitle, iktidar seçkinlerine ister gönüllü kulluk etmiş olsun, ister isyan etmiş olsun, tarihteki devletlerin toplam yanılmama (yanılmış devlet olmama bütünleme sınavını geçme) puanı % 50’yi geçememiş gibi görünüyor.
Bu durumda, Dünya Sistemi’nin yeniden yazılması gerekiyor.
Dipnot:
Buraya küçük bir ek-şerh: Bazı devletler % 45 ile süregidebilirken, bazı devletler % 55 ile süregidememiş gibi de görünüyor.
(29 Mart 2018)

Mithat Sancar Negasyonu


Kendisi şöyle demiş:
“Yandık, bittik üslubu, demokrasi mücadelesini zayıflatacak en tehlikeli yaklaşımdır. Umut, insanın kendi kendini aldatması olarak anlaşılmamalı. Tam tersine, mücadele olduğu sürece umut vardır."
3 tane birbirini ve kendini değilleyen cümle.
Genelgeçer, klişe, basmakalıp söz.
Yenildiğini, hezimetle yenildiğini, düşmanın kazanınca acımasızca kırıp geçeceğini söylemek gerçekçiliktir, şu anda geçerlidir, en tehlikeli yaklaşım falan değildir.
İnsanda biraz vicdan, biraz bellek, dilinde de biraz tartı olur. Bizi buralara, o şahsın mensubu olduğu parti getirdi epeyice de… Bizi ezip geçeni ayakta alkışladılar çünkü…
Devam:
Bu koşullarda gerçekçi birinin umutluluğu, kendini aldatmadır. Sancar, hem kendini, hem bizi aldatmaya çabalıyor.
Devam:
Mücadelenin umuda gereksinimi yoktur, yalnızca düşmana inat olarak da yaşayabilir ve hala mücadele edebilirsin.
Evet, AKP’ye tuş olanlar, ya İzmir’e gittiler, ya da yurtdışına.
Ona ne, bize ne?
Onlar, haklarını ve özgürlüklerini bu yönde kullandılar ve yalnızca kendilerini kurtardılar. Bizi kurtarma muhabbeti yapanlar, bizi kabirin ve kuburun dibine gömdü ama… Sancar bu hesaba dahil ama…
Şu tez önemli ama:
“Bu kadar işlevsizleştirilen bir parlamentoda olmanın anlamı yok.”
Bu, MHP için ayrı, HDP için ayrı, CHP için ayrı anlam demek. HDP için savaş alanına geri dönmek demek. MHP için işbirliği demek. CHP hala karar veremedi demek.
Mecliste olmayanların mecliste olmak hakkında söyleyecekleri de, bekara karı boşamanın kolay olması durumu gibi olabilir.
Durum çok basit:
Hava puslu, tarihin yönelimi bozuldu. Bu durumda, herkes kendi kişisel kararını verir. Kendisiyle aynı karar verenlerle de aynı safta döğüşür. Kaçmak ve hatta ortalıkta hiç görünmemek ayıp değil.
Çıkış:
Kendisinin aynı paragrafta birbiriyle çelişen 2 tezi var:
Bir:
“…parlamentoyu terk etmenin ülkede demokrasiye ve özgürlüğe katkısı şüphelidir.”
İki:
“Parlamentoyu demokratik siyasetin tamamıyla özdeş gören anlayışta bir yanlışlık var.”
Meclisdışı demokratik mücadele araçlarını saymamış ama…
Adam kararsız, bunu bile söylemekten aciz…
Adam, sufle bekliyor. Bu bariz belli ama…
(29 Mart 2018)