Cuma, Nisan 27, 2018

Türk Sosyal Psikolojik Davranışları Üzerine Notlamalar


‘Türk Grup Davranışı Hakkında Erol Göka Üzerinden Notlamalar’ metnimizi okuduktan sonra Göka, kendisinin kitabını okumadığımızı belirtmiş. Biz de kendisinin bizim yazımızı okumadığını belirtelim. Hani şu, söyleneni dinlemez, kulağına girmez, türünden bir okumama bu.
Bizim kaygımız adım adım, hem Murdock şemalaması / kavramsal çerçevelemesi türünden olgularla noktalayarak haritalama, hem gündelik yaşamın psikolojisi, hem popüler kültür ürünleri, hem sosyal psikolojideki grup davranışı ilkeleri, hem zamanın / mekanın / kültürün ruhu / özü / tözü (ama doğası değil), birleşkeleri üzerinden okumalar yapabilmek.
Göka’nın kitabındaki ilk metin uzun ve kitabın omurgasını oluşturuyor. Diğer metinler dağınık.
Yanısıra, Belge’nin ‘Tarihten Güncelliğe’si türünden benzeri metinleri izlek ve karşılaştır-karşıtlaştır olarak kaydetmemiş.
Bizim genel izleğimiz, 1960’lar gecekondulaşma, 1980’ler varoşlaşma, 2000’ler taşralılaşma ve/ya büyükköyleşme türünden bir İstanbul / megapol Türk kültür / grup davranışı izleği.
Böyle bir zaman-mekan uzun çizgisi çekince, arabeskin repleşmesi de anlamlı oluyor, Münir Nurettin Selçuk’un bestelerini yaptığı Arap / Mısır filmlerinden Araplar’ın Türkiye müziklerini ve dizilerini tüketmesi, üstüne üstlük Kızıl Ordu korosunun Tarkan’ın ‘Oynama Şıkıdım Şıkıdım’ parçasını Dünya konserlerinde söylemesi izlekleri de.
Ve bu geniş panoramadaki kontr çizgilerin hiçbiri Türk grup davranışı veya Türk ruhu olmuyor, olamıyor, çünkü ortada bir süreklilik ve kalıcılık yok: 5-10 yılda format bir ruh, etnik ve ulusal bir grup kimliği / ruhu olamaz, olamadı da zaten.
Aranot 1: Kısa sürelerde devamlı değişen grup davranışı, sosyal şizofreni gibi terimlerle de açımlanıyor. Türkler’in kısa sürede çok değişmek zorunda kaldıkları için böyle olduğunu içeren bir kitap da mevcut.
Aranot 2: İşte bu sosyal şizofreni, grup davranışı örüntüsü oluşturtmuyor. Çünkü yabancılaşma ile yabancılaşmadan söz bile edilemeyecek öte-yabancılaşma arasında bir yerlerde Türkiye halkları. (Şerh: Tabii, bir de Türkler’in Yunan mezelerine ad olarak el koyması ile, Kürtler’in İstanbul’a göç edince Türk davranışlarını taklit etmesi türünden diğer Brown hareketleri de var, yani bunlar bir yerlerden kalkıp bir yere varmıyor.)
İşte bizim adım adım varmayı ve açımlamayı düşündüğümüz sonuç da bu:
Türkler’in Tanzimat dahil, en sonki neo-liberal dönüşüm dahil, 200 yıldır belli bir grup davranışı olmaması, olamaması, tümüyle Brown davranışı rasgeleliğinde oluşu durumu. Yani, ortada sabit bir davranışsal örüntü yok.
Göka da bu genel panromanın belki % 1’ini, belki %o 1’ini görmüş, kaale almış, kayıtlamış. Ancak, yineleyerek belirtiyoruz: Ağaca bakarken ormanı görmemiş değil, ormana bakmamış, tıpkı bizim yazımıza gören gözlerle bakmadığı gibi.
Bu da bizi okumadığını açımlar ve kanıtlar. Çünkü konuyla ilgili onlarca metin var aynı sitenin içinde.
Biz onu başta ciddiye aldık ve okuduk ama.
Şu anda da onu artık ciddiye almaktan vazgeçtik.
Dipnot:
Yazar olarak tek bir kitaptaki makalelerin bir hipertekst, yani bir bütün olmasını bekleriz. Göka’nın kitabı tek 1 kitap olamıyor, eksik kalıyor. Bizim yaptığımızsa, 100 kitabımızın tek 1 kitap olması: 5 bin yıllık geçmişbilimin ve 5 bin yıllık gelecekbilimin (tüm altyapı ve tüm üstyapı kurumlarıyla) kültürolojisinin bütüncül haritası. Örneğin, ‘Batan Cumhuriyet’in Malları’ 1960-1980 arasındaki Türk Edebiyatı tarihçesi üzerinden, bir ülkenin sanatçılarının korumaları ve yaşatmaları gereken kültür değerlerini bir güzel nasıl katlettiğinin izleğini yazdık.
(27 Nisan 2018)

Perşembe, Nisan 26, 2018

Türk Edebiyatı’nın Estetiko-Politik Yorumu


Sanat eserlerinin estetiko-politik yorumu, marksist kökenli estetikçilerin oluşturduğu Frankfurt Okulu geleneği üzerinden; Adorno, Brecht, Benjamin, Lukacs ile başlatılır, oluşur ve simgelenir.
Onlarda eksik olan birkaç nokta vardı.
Tarih bilinçleri zayıftı. İçinde yaşarken, 1920’ler Almanya’sındaki Georg Grosz efektini ve 1930’lardakiki Horace Mc Coy efektini göremediler.
En azından SSCB’deki politik sisteme bağlı, tabi, ait, şu bu oldukları için, özgürlükçü düşünemediler. Benjamin’in Rusya yolculuğunun notları da cezalandırıldı. En azından şunu söyleyebilmeliydiler: Devrim, hem Yesenin’i yedi, hem de Mayakovski’yi. Ha bir de şu: Devrim, ne Tolstoy çıkarabilir, ne de Dostoyevski. Hele bir de, 1859 Ogarev varken, gerçekçi eleştirmen bile çıkaramaz.
Biz, 1960-1980 dönemi Türk Edebiyatı’nın estetiko-politik yorumu için, bunları göz önünde bulunduruyoruz. Yazarların bedavaya özgürleşmenin bedelini ödemeyip, üstüne bir de devrim rüzgarı koklayıp, eldeki demokrasiyi nasıl gömdüklerini daha önce yazdık.
Burada ise, vurgulayacağımız en önemli nokta, Atay ve Soysal hakkındaki 2 yabancı akademisyenin eleştiri tezlerinde açıkça izlediğimiz üzere, o dönemin yazarlarının toplumculuklarının pekk toplumcu sayılamayacağı. Bu da, ironik bir alaturka aşırı ülkeseverlik ve halkseverlik nedeniyle böyle.
Ancak bizim artı vurgulamak istediğimiz şey şu:
Adnan Veli’nin 50 yıl sonra dergi sayfalarından kurtarılan, lümpen proleterya röportajlarının 90 küsur yıldır biricik kalması. Yani, onun dışında hiçbir Türk yazarı, asıl proleteryaya içeriden yazmadı, yazamadı, Sait Faik bu hesaba dahil ama Reşat Enis en azından bunu yapmayı denedi.
Yani, gerçeği ve yalnızca gerçeği, en çirkin ve en doğru görüntüsüyle gerçeği, hiçbir Türk yazarı yazmaya kalkmayı hayal bile etmedi, edemedi.
Böylelikle de ortaya çıkan sonuçlar; melodram, sentimental alaturka faşizm, şu bu oldu. Bol ağlak vardı ama, hem de feci bol ağlak. Kemalettin Tuğcu ağlağı değil, köy romanı ağlağı.
Bu realizm değil, melodramizm olmakta.
Bu, gerçeği çarpıtmak olmakta.
Bu, apaçık kendine yalan söylemek olmakta.
Biz bunu, 1968’lilerin Deniz Gezmiş hakkındaki yalan söylemlerinde 50 yıldır izliyoruz. Gezmiş’in hataları kanıtlandı, kayıtlandı ama o hala bir idol. Ve 1968’liler hala ısrarla yalan söylemdeler.
Bundan 50 yıl önce sosyoloji-roman karşıtlığı tartışılırdı. Oralardan düşe düşe, yalan söylemek sanatın hakkıdır tezine geldik.
Evet, Türk Edebiyatı yalan söyler, en çok da şiir, en çok da Nazım…
Aslolan yaşam değil, ölümdür.
O nedenle aslolan, yaşam değil, eserdir.
Apsis-ordinat ayarlaması 1. Saptama 1. (0,0) noktası 1.
Nesnel eleştiri de budur.
(9 Nisan 2018)

Türk Grup Davranışı Hakkında Erol Göka Üzerinden Notlamalar


Göka’nın konuyla ilgili kitabı, özgün bir odaklaşma ama yetersiz bir derleme olmuş, çünkü kavramsal çerçevesi yok, zaman-mekan şematiği ve adreslemesi yok.
Ancak, İranlı bir yazarın aslında kibar insanlar olan İranlılar’ın, trafikte barbarca davranmayı Türkler’den almış olduğu saptaması, hem geçersiz, hem de Göka’nın farkına varmadan bulduğu bir konu cevheri: Lümpenlerin suçu habire bir diğerine atması.
Bizde bu, kuşkusuz Batı-Doğu izleği.
Artı aranot: 2015-2020 İstanbul İran’lılarının Türkler’den aldıkları ve onlara verdikleri, daha önce kendilerinde olan ve olmayan grup davranışları konusu epeyi ilginç. Örneğin, onların Türkler’e kışın da dondurma yeme eğilimi getirmesi ve belki (üzerinde hiç çalışılmamış olarak) bunu çok ciddi salgın tetikleyicisi olması konusu böyle bir konu.
Buradan devinimle, başlangıç için, zaman-mekan ve gündelik yaşamın kültürolojisi noktalaması notlamaları:
1840 ilk Tanzimat (diyelim fes olgusu, diyelim Ali Suavi saç kesimi), 1940 Hamit son Tanzimat, 1950 Tanpınar Tanzimat çizgisi.
1960 gecekondu, 1980 İstanbul varoş, 2000 AKP-taşra-n çizgisi.
Birinci kuşak gelenlerin ikinci kuşak gelenleri barbar bulup, başka semtlere göçmesi Kuştepe 1990.
Birinci kuşak gelenlerin içindeki kapıcıların kendi çalıştığı apartmandan daire alma eğilim, İstanbul 1970-1980(?).
1975-1985 doğumlu ezeli-ebedi ergenlerin okyanustan sonsuz kepçeleme tüketimciliği ile 1995 doğumlu ezeli-ebedi ergenlerin % 50 üniversite mezunu işsizliği. Yani, 2 gruptakilerin kendi durumlarına grup tepkileri.
İlk metin için derleme, çıkış not:
Zamanın ruhu var, mekanın ruhu var, zaman-mekanın ruhu var, hepsinin sonucu sınırlı-sonlu olabilir, hepsinin toplamı geniş bir belirsiz ruh olabilir. Parça-bütün arasında gevşek örüntülü ilinti ve/ya neden-sonuç ilintisi olabilir.
(8 Nisan 2018)

Fakir Baykurt’un Türkçe Üzerinden Kendi Kültürüne Yaklaşımı


Kemal Ateş, yaptığı bir çalışma sonucunda, Baykurt’un tüm eserlerinde (belki 8 ciltlik otobiyografisi dahil olmayarak), 600 sözcük icat ettiğini saptar. Bunu Baykurt’a belirtir. O da, kendince bir tarama yapar ve kullandığı bu 600 sözcüğün 300’ünün derleme sözlüğünde (sözlü kültür, şive sözlüğünde) olduğunu belirtir. 300’ünü de yazı dilinde icat etmiştir.
İşte bu açıdan Baykurt bizce, 1960-1980 arasının dengede kalmış, belki arada kalmış bir yazarıdır.
Aynı dönemde, kabaca Türk yazarlarının 18 bin sözcük icat ettiği saptanmış (ama bu TDK’nin inadı nedeniyle basılmaya bir sözlük olmuş). O dönem parlayan yazar sayısı 50’yi bulur, dolayısıyla Baykurt 18 binde 600, o da eşittir 1/30 ile ortalarda bir yerde yer alır. Sorun, eğer vardıysa, 900 sözcük icat edenlerin kimler olduğudur ya da çalışmada eserleri taranmış yazar sayısı çok daha fazla.
Bizce, Baykurt’un dengesi, sözlü-yazılı kültür geleneği dengesini kurmuşluğunda. Çünkü Baykurt, köy romanı yazıyordu. Yalnızca kitap sözcükleri kullansa olmazdı, yalnızca sözlü kültür sözcükleri kullansa olmazdı.
Not: Kemal Bilbaşar’ın Kürt şivesiyle yazılmış ‘Cemo’su, onun yarattığı tartışma ve artı Thomas Hardy’nin aynı üsluptaki İngiliz kırsal dili taşıyan romanları bir tartışma konusu ama bizim bakış açımızdan artık onu tartışmak için geç kalınmış. Gelecekte bu işi akademisyenler ve edebiyat tarihçileri yapabilirler.
Baykurt’un başka dengeleri de var:
Almanya’ya gitmeden önce ABD’ye gitmişliği ve Batı kültürünü önceden tanımışlığı ve dolayısıyla Almanya’yı yadırgamaması.
Almanya’ya gitmeden önce, köy romanı yazan ve köy enstitüsü mezunu bir yazar olarak büyükkentlerde, özellikle de İstanbul’da yaşamışlığı. Çünkü Alamancılarımız’ın çoğu, köyden inip Almanya’ya binmiştir ve bu da alamancılığı yaratan en önemli etkenlerden birisidir: Kültür savaşımı (kültürlerarası olarak ve kişinin zihninde iç çatışma olarak).
Eğer Baykurt’un yaşamı vefa etseydi bizce, 65 yaşı ertesinde Türkiye’ye yerleştiğinde, emekli, alamancı terki, güneybatı Anadolu enteği bütünü olarak ilginç bir dil-roman çizgisi yaratabilirdi. Biz, onun ‘Mavi Karanlık’ın (1980-Bodrum) 2000-Antalya versiyonunu yazabileceğini düşünenlerdeniz. Çünkü dilinde bu denge vardı ve kişilik yapısı itibarıyla da, o dengeyi yaratmaya çabalardı kendisi.
(8 Nisan 2018)

2001-2020: Yanlış Kullanılan Sözcükler: Greed: Hırs, Açgözlülük, Oburluk


Sözcüklerin belli zaman dilimlerinde belli anlamları içermesini veya içertilmesini olağan karşılıyoruz. Olağan karşılaşamadığımız durum; sözlüklerin de olumsuz semantik katkısıyla, sözcüklerin birbirine karşıt, birbiriyle ilintisiz anlamlar içermesi.
Burada 1 sözcük ve 3 anlam var. 3 anlamın birbiriyle hiç ilgisi yok.
Hırs; gereksiz başarı merakıdır. Yenme arzusudur. Başkalarını geçme isteğidir. Ancak, bildiğimiz sportif veya savaşçısal yenme / üstünlük sağlama da başka şeydir, hırs değildir, çünkü bir sporcu veya savaşçı maksimumdan biraz daha az hırslı olursa, daha çok kazanır ve başarır. Hırs ise, maksimum ötesini zorlama arzusudur.
Not: Hırs, maddi veya manevi epeyi alanda olabilir. Bu konuda ayrım yoktur yani.
Açgözlülük, tam da ‘karnım tok ama gözüm aç’ deyiminin karşılığıdır. Kullanmayacağı parayı istemektir örneğin. ‘Yeter’ diyememektir.
Oburluk ise, bildiğimiz obezitedir. Burada da semantik bir ayrım var: eskiden obezden de şişkolar vardı ve adı yalnızca ‘şişko’ idi. Şimdiki obez ise, bildiğimiz kilo-boy katsayılı / oranlı bir şey.
Not: Ancak, yine de bazı sporculardaki çok yüksek boy ve artı çok yüksek kilo için, hiçbir dilde uygun karşılık veya deyim yok, icat edilmemiş yani. Buradan da, terimlerin gereksinim için icat edildiği tezi biraz geçersiz kılınıyor, durumuna varıyoruz.
Genel bakarsak:
İlk 2 sözcük soyut, sonuncu 1 sözcük ise somut.
3’ü de duygu olabilir.
İlk 2’si kültürel, son 1’i ise bedensel olur bu durumda.
Bu durumda çıkışı sorusu şu:
Greed 1, greed 2, greed 3, mü?
Hırs, açgözlülük, oburluk mu?
Biz, hangisinin öncelikli olduğu önemsiz olarak, akademik ve tümdengelimsel olarak, sabit ve belli bir süre için kalıcı çözüm konulması taraftarıyız.
Yoksa, anlamsal belirsizlik doğar ve doğmuş da zaten.
(8 Nisan 2018)

Sait Faik, Orhan Veli, Adnan Veli


Benim için Sait Faik ile Orhan Veli, aynı edebi rengin, tadın, kokunun, nesir-nazım ikili eşleneğidir.
Bunu ilk düşünüp dilegetirdiğimden beridir, buna çok karşı çıkan oldu ama giderek, bunun böyleliliğini kabul edebilecekler artmakta. Bunun nedeni, apayrı bir estetiko-kültürolojik konu: Edebiyatın kültürel semantiği ile kültürolojik dönemlerin / katmanların kimi eşleşmesi, kimi eşleşmemesi durumu: Eşleşme olmadığında red / inkar oluyor.
Orhan Veli ile Adnan Veli ise kardeş.
Adnan Veli edebiyatımızda, yanına bir tek Reşat Enis’in yanaşabildiği bir doğrudan gerçekçilik (klasik roman üzerinden tanımla naturalizm) akımını temsil ediyor.
‘Mapusane Çeşmesi’ bunun en bilinen örneği. Ancak, çok daha az bilinen örnekleri de var. Kendisinin sağlığında kitap olarak yayınlanmasını öngörmediği ve belki de yasakladığı, röportajları, ‘Batakhane İnsanları’ adıyla kitaplaştırılmış.
İşte bu moment, Sait Faik’in mahkeme röportajlarına çok yaklaşıp, onu sollayıp geçip gitmiş.
Ancak, bitmedi daha var:
Bu kitapta yer almayan, benim çocukluğumda ‘Eczacıbaşı Bakışlar’ ve ‘Sağlık Alemi’ dergilerinde gördüğüm bazı Adnan Veli röportajları daha var.
Bildiğimiz kadarıyla Adnan Veli bir marksist değildi. Ancak, gördüğümüz ve emin olduğumuz kadarıyla kendisi, Türk Edebiyatı’nda lümpen proleteryayı bu kadar doğrudan, hem belgesel, hem öykü tadında anlatabilmiş ilk ve (80 yıldır) tek kişi.
Buraya özellikle not:
Çetin Altan ve Orhan Kemal, birer sol eğilimli yazar olarak, aynısını yine İstanbul için yapmaya kalkmış ama ikisi de suya dalmaya çabalayan koca ve yağlı götlü kadınlar gibi konuya girememiş.
Adnan Veli ise, konuya 0 nolu şırınga gibi, inceden damardan girip girip çıkmış.
Dolayısıyla:
Kimler neler yapmadı bu Türk Edebiyatı için?:
Kimi yaşadı yazdı, kimi uzaktan seyredip nutuk çekti yazdı.
Artı:
O nedenle, hem Orhan Kemal, hem Çetin Altan, gibi yapan lümpen solculardır. Adnan Veli ise, adını bile anmadan has toplumcudur.
(6 Nisan 2018)

Robert Fisk yazdı: Afrin'de neden yanıldım?


Öncelikle, bütün olarak bakıldığında, Fisk’in olaylar dizisinde sandığından ve saptadığından daha çok yanıldığını notlayalım.
Sonra da alıntılayalım ve yorumlayalım:
“… eski bir Suriyeli arkadaşım bana gülerek, ocak ayında Afrin’den döndüğümde, Türklerin kent merkezine girmeye hiç niyeti olmadığını söylediğimi hatırlattı. “Türkler oraya gitmeyecek diyordun” diye uyardı beni; “Savaşın başından beri Türkiye için söylediklerin doğruydu – fakat bu kez yanıldın” diyordu. Korkarım ki, haklıydı.”
Türkiye, bunu en başından beridir yapacağını söyledi ve yaptı. Bu, tam da kuzu postu giymiş kuz olmak veya yarı-şahin postu giymiş yarı-şahin olmakla ilintisi var.
“Öngörüde bulunmaya dair sahte sanatta gerçek bir hata yaparak, Kürtlerin Kerkük’te Irak güçlerine karşı mevzilerini korumadıklarını unuttum.”
Eksik söylem:
Kürtler 1991’den beridir savaşmıyorlar, savaşmayı unuttular. Dolayısıyla, hep yeniliyorlar veya savaş alanından kaçıyorlar. 2015 yazında 3-7 gün boyunca Kobane’ye girmeye bile cesaret edemedikleri hala yazılmadı, bu sırada kayda geçmemiş olarak 3 bin sivil Kürt öldü orada ve Barzani kuvvetleri ancak TC’nin izniyle oraya geçebildi.
En sonuncusu ve en önemlisi:
“… Ruslar, Suriye’deki en üst düzey subaylarından biri olan, 5. ordu komutanlarından Korgeneral Valery Asapov’u öldüren havan topunun Suriye kenti Deyrül Zor’a IŞİD tarafından ateşlendiğinden, bu sırada da Amerikalıların, Rakka yolundaki Kürt güçlerinin IŞİD hatlarından rahatça geçmesini sağlamaya çalıştığından şüpheleniyor.”
Aralık 2016’dan beridir Kürtler, şu ya da bu biçimde IŞİD’le somut temas durumunda. O saldırı, tümüyle bir IŞİD tarzı işti. PKK daha önce ikili bomba hiç kullanmadı ve çoklu saldırı geleneği, taa 1970’lerden kalma bir Arap-Müslüman işi gelenek. (Biz bunu tam-ta o zaman yazdık ve yayınladık.)
En başa dönersek:
2015 Temmuz gibi; PKK, TC, IŞİD birbirlerine 3’ün 2’li kombinasyonu olarak saldırdı. Bu, tersi de demek, o saldırıların tüm dostluk versiyonu da mevcut, hepsi de denendi ve yaşandı.
İşte bu durum ya durumcuklar silsilesi, bundan sonra habire şeref turu atacak.
Bütüncüllük şu gibi:
Kürtler savaşmayı giderek unutuyor.
TC, savaşmayı ve saldırganlığı giderek öğreniyor.
IŞİD’in gücü giderek azalıyor ama asla 0 olmaz ve o da başka bir oluşuma dönüşür.
İşte önümüzdeki 1,5-2 yıl böyle gidecek. Eli en güçlü olan taraf TC ve son 6 ayda 2 rakibine karşı da 3-0 ve 3-0 olarak galip. Arada gol yiyecek tabii, hem sürpriz, hem de şandelden olarak. Ancak, önümüzdeki 5 yıl içinde PKK’nin veya IŞİD’in kalıcı ve sonul yengisi mümkün değilken, TC için mümkün.
Fisk, bunların hiçbirini göremiyor.
Çünkü oralara bakmıyor.
(6 Nisan 2018)

Tekin ve Pamuk


2’sinin birçok ortak yanı var:
1980 sonrası edebiyatın, biri kadın, biri erkek, ilk iki starı olmak. Çok satılmak ama bilmeyiz, çok okunmak mı?
İkisinin de anlatı aşamaları; ilk kitabı düz metin anlatısı, özyaşamöyküsel, gerçekçi üslupta iken, sonra adım adım, kitap kitap, önce gerçekçilikten uzaklaşma, sonra konuyu yitirme, sonra de dili / Türkçe’yi yitirme gibi tuhaf bir çizgi izlemiş.
En önemlisi:
İkisinde de özyalan duygusunun aşırı yüksek olması. İmaj ile ontosu birbirine karıştırmışlar. Göründüklerini ve görüldüklerini oldukları şey sanmışlar (ve artı sonraki liberal dönemde sandırılmışlar da). Bunun tarihsel açıdan Özal liberalizminden az önce gerçekleşmiş olması, faturayı doğrudan 3 askeri darbenin insanların gerçeklik ve davaya inanç duygusunu silmesi noktasına kesiyor.
Devamında ise, ünlülükleri gittiğinde, okunmadıklarında ve hatta unutulduklarında bile, bizim 50 yıldır bilinen ama tek şarkılı şarkıcılarımız ve türkücülerimiz gibi, hala kitle iletişim araçlarında cavcav edekalmaları, komikten daha zavallı bir durum. İnkar kültü burada da işliyor kalıyor.
Burada sorunsal; bunların kendilerini birey ve yaptıklarını da bireysellik sanması ama bunun toplumcu da değil, tümüyle cemaatçi (dini anlamda değil ama, istif, yığışma insan anlamında) olması.
Yani, 1980 sonrası yazarlara hesapça tarih ve burada liberalizm, bedavaya / havadan bireysellik ve/ya bireycilik atfetti ve lutfetti ama onlar hala sürü’lük içindeliği yeğledi ama imajda tekmiş gibi davranageldi ve 40 yıl sonra bile bu aynen sürmekte.
Tekin ve Pamuk, bir çift olarak, bu çizginin ilk ve en uzun süregelen örneği durumunda.
Çıkış / dipnot:
1940-1980 edebi çıkış çizgisinin üzerine, 1980-2020 edebi çöküş çizgisinin gelmesi, 2020 ertesinde hiç olmazsa inişte bir hakem molası veya yeniden çıkış vektörü olanağı umduruyor bize.
Böylelikle de, ara, erken premature rönesanslar ve/ya rönesansçıklar umabiliriz edebiyatımızda. Yad a son bakışta aşk getiren tümden batacak olan 1. Cumhuriyet kültürünün son parlamarına ve ölüşüne son bakışta aşk olacak (1960-2040 arasıki biyografili) sonumuz.
(6 Nisan 2018)

Çarşamba, Nisan 11, 2018

Bir Sanatı Çıkarmak ve Batırmak


Benim için 500 küsur yıllık yağlıboya resim sanatı tarihinin devleri modern sanatçıların hiçbiri değildir. 1500 dönemine ait olan ve peşpeşe gelen; Bosch, Bruegel ve Dürer’dir.
Bosch, engizisyonun son demlerinde, anlatısını tümüyle soyut, simgesel, sürreel ve uhrevi olan alana taşımış. Bruegel, onun öğrencisi olarak, resim tarihinde sıradan insanları ilk kez resim konusu kılmış. Dürer ise, bu 2 renkli olarak çalışanı görüp, kendine haddini bilme sınırı koyunca, bugünkü bütün grafik sanatların dedesi olan bir biçimde siyahbeyaz çalışmış ama klasik akademik çizgide gidip, sürreel konular çizerken bile, çizgisi tümüyle realist kalmış.
Bu 3 sanatçının ortak yanı, tarih, kültür, toplum inerken, sanatçı olarak inmeyip, tam tersine çıktıkça çıkmaları. Öyle ki 500 yıl sonra bile hala zirvede onlar var. Picasso falan, onların yanında Feneon öyküsü.
Bizim 1960-1980 dönemi yazarları ise; tüm Dünya’daki 3. Dünya sanayileşmesi, kentleşme, genel eğitimin yaygınlaşması, 2. Dünya Savaşı ardılı kuşakların müstakbel 1968’i, (Dünya’da pek olmamış bir biçimde) bir askeri darbenin getirdiği göreli özgürleşme dalgası, köyden kente göçün köy romanına kapı açması gibi, birbiriyle pek ilintili olmayan birçok toplumsal, kültürel, tarihsel çıkışların biraradalığıyla, onların yükselen dalgasıyla havaya girip, herşeyi kendilerinin yaptıklarını sandılar.
Devlet memuru olmanın, 1936 tarihli Sait Faik saptaması olan, bizde aydının kravatı biraz sola kayınca, kendini solcu sanması durumunun tıpatıp aynısı olduğunu hiçbir biçimde düşünmeden, TRT’ye, TDK’ye, şuna buna dalabilmişler, sisteme bağlanabilmişler. Devlete hesapça başkaldırıp, sürgüne mutasarraflık yoluyla gönderilip de, maaşını yine devletten alma Osmanlı / Tanzimat geleneğini az biraz değiştirerek sürdürmüşler.  Kapıkulu ruhu ve zihniyeti üzerlerinden hiç kalkmamış. Bu, özellikle Ankaralı kadın yazarlarda, yukarıdakilerin yanına bir de kahverengi sıkıntılı bozkır ruhu eklenince, sakil ötesi bir manzara çizmiş.
Ve yazar, hiçbir soru sormamış. Farklı bir şey yapmaya kalkmamış. Merak bile etmemiş.
Asıl önemlisi:
Kendisini Annales Okulu’na yakın sayan tarihçi İnalcık, yaşamı boyunca, Dünya Sistemi hakkında tek satır yazmamış ve Dünya Sistemi’nin 50 yılı içinde bizzat yaşamış, denizdeki balığın denizi bilmemesi babında.
Kendisini marksist gerçekçi okula yakın sayan Belge, ‘Tarihten Güncelliğe’nin ‘Güncellikten Tarihe’ olması gerektiğine hiç aymamış (ki hala aymadı giderayak), tarihin tikellerle değil, tümellerle uğraştığını hiç görememiş.
Marjinal yazar sayılan Ağaoğlu ve Erbil, bildiğimiz temiz aile kadını olmuş.
Bla bla bla. Den den de den den.
Bu çizgiyle bir sanat dalı dönemi, burada Türk Edebiyatı 1960-1980 arasındaki dönem ancak batırılır, çıkarılmaz, çıkarılamaz da.
Öyle de olmuş zaten.
Ondan sonra da 40 yıl yazar çıkmamış. Çıkamamış.
(6 Nisan 2018)

Yazınsal Genelgeçer Kokmaz Bulaşmazlık


“Joyce, Beckett, Atay, Şensoy” metnini yazdıktan sonra şunu ayırsadık birden:
Türk yazarları, kadın olsun erkek olsun farketmeden, herhangi bir ciddi kavram, varoluş anafikri hakkında yazdıklarında bu, aşırı genelgeçer ve kokmaz bulaşmaz bir metin oluyor.
Bu, şu demek:
Derinlikli irdeleme yok.
Duruma neşter atma eğilimi dahi yok.
Soru sorabilme becerisi 0 bile değil, eksi düzeyde.
Atay’ın absürdlüğü, Şensoy’un geleneksel x batılı çatışması, Tanpınar’ın doğu x batı çatışmasının bir bölümü, Soysal’ın kadınlığı / kadınsılığı, Kemal Tahir’in devlet söylemi dümdüzlüğü / sığlığı, vd, vd; hep sığ, güdük, kıt metinler. İçinde beynin zerresi yok, düşüncenin, araştırmanın, sorgulamanın kırıntısı yok, zerresi yok.
Olması gerekmez, bunu kalkar Fassbinder gibi doğrudan duygular üzerinden de yapabilirsin ama o da yok. Bizim alaturka yazarların hisleri de aşırı ütülü, dümdüz.
Böyle bakınca, 1960-1980 arasında yazarların toplum / kültür yükselirken yükselip de, toplum / kültür inişe geçince, ondan daha hızla inişe ve hatta dalışa geçmesi süreci çok kısa ve çok açıkseçik olarak anlaşılıyor.
Yazarımız birey değil.
Bağımsız, farklı, yeni düşünceleri yok.
Bu türden eğilimleri hiç mi hiç yok. Olmamış da. Olma gereksinimi de olmamış.
Herşey genelgeçer, klişe, basmakalıp düzeyde gitmiş, öyle olunca da sonuç, kokmaz bulaşmaz metinler olmuş.
1838-2018 arasında herhangi bir Türk yazarının Tanzimat üzerinden batılılaşma konusunu, siyasal metinler yazanlar dahil, Dünya’nın en pahalı batılılaşmasını Türkiye’nin yaşadığını yazıp, sırılsıklam saçmalayan Berkes dahil, doğru dürüst yazabilen (veya yazmaya teşebbüs dahi edebilen) çıkmadı ve bugün ve burada bile bunu yaşamayan yazar yok, bugünkü Ali Suavi saç kesimli ve briyantinli, dinci-sağcı-yazar geçenler dahil.
Bir de, bunu yapmış bir metinle karşılaşınca, onu inkar etme var.
Bu da, edebiyatı güdük, kıt, kısır kılmış: Toplumsal kültürün en bereketli ve bolluklu zamanlarında bile…
(6 Nisan 2018)

Joyce, Beckett, Atay, Şensoy


Bu 4 yazarın adını peşpeşe sayınca, hepsi birarada göze tuhaf görünüyor ama edebi bağlamda aralarında ontik bir bağ var.
Joyce’un ‘Ulysisse’inde olaylar, insanlar, metin bir yerden gelip bir yere gitmez, bir gün boyunca salınır durur.
Rivayete göre, Beckett’in sekreterliğini yapmış olan Beckett, bu üslubu ve anafikri bizce alıntılayıp, hiçbir yerden gelmeyip hiçbir yere gitmeme olarak ‘Godot’yu Beklerken’ metnine dönüştürmüş.
‘Godot’ oyunu bir hapishanede sergilendiğinde, mahkumlara, Godot gelseydi ne olacağını sormuşlar, onlar da onu öldüreceklerini, öldürmek gerektiğini belirtmişler.
Öldüreceklerdi, çünkü Godot, onların kötü giden yaşamlarının asıl ve biricik sorumlusu sayılıyor. Godot gelse, sorumluluk insanlara devrolacak ve onlar da bunu inkar ediyorlar (sorumluluğu red değil, sorumluluğu inkar).
Atay, ‘Ulysisse’ metninin, 1-2 sayfalık, başsız sonsuz cümle biçimin devralmış. Romanlarının yayınlandığı günlerde, Türkiye’de Joyce’u ve romanını bilen yeterince eleştirmen varken, bunun anlam ve nedeni gözden kaçmış. Bu üslup, tekst absürdizmini yaratmış, o da durum absürdizmine kaydırılmış.
Böylelikle Atay, Tanpınar’ın yanına katılarak, beyhude ve nafile metinli yazarlar kervanına dahil olmuş kendiliğinden.
Şensoy, Godot’lu bir metin yazdığında, ondaki gündelik yaşamın beyhudeliğini ve nafileliğini özellikle vurgular ama kendisinin de dahil olduğu, kendisinde de feci var olan düpedüz absürd yanı görmezden gelir, onu inkar eder, tıpkı o mahkumlar gibi. Yani Şensoy, kendini kendi beyhudeliğine ve nafileliğine mahkum etmiştir ve faturayı, kendine değil, Godot’ya çıkarmıştır.
(6 Nisan 2018)

Şahin Kaygun ve Ara Güler


2’si de fotoğrafçı. 2’si birbirine aykırı fotoğrafçı.
1984 Nisan ‘Gösteri’de 2’si birbirlerine fotoğraf hakkında sorular sormuşlar. ‘Gösteri’nin Doğan Hızlan kıtlığı belli. Ortaya sığ bir sonuç çıkmış. Aslının öyle olmadığına eminiz.
Güler, ısrarla fotoğrafın sanat olmadığını söylüyor ve yanılıyor.
Kaygun, istediğin şeyi anlatmaya hangi sanat dalı uygunsa, onu seçebileceğini söylüyor ve yanılıyor. Herkes, Kurosawa değil, çekeceği filmi kare kare resmedebilecek denli, iyi ressam olsun.
Dolayısıyla, söyleşi baştan havada kalıyor. Eksiklik veya dürüstsüzlüğün söylenmemişliği sözkonusu.
Bu söyleşiden çok şey beklemiştim. Sonuç hayalkırıklığı-ötesi oldu.
(5 Nisan 2018)

Pazartesi, Nisan 09, 2018

Matrix ve Dexter: Çapraz Çapraz Medya


Dexter, bir seri katili olumlu gösteren öykülü, yasaklanması istenmiş, 8 sezon sürmüş bir dizi idi. 2018’de kapanış filmi yapılmış.
Matrix, siberuzayı anlatan 3 filmlik bir bütün idi. 2018’de kapanış dizisi yapılmış.
2’si de çapraz çapraz medya. 2’si de yayın programında, eski deyişle ‘gelecek program’ yani.
Bildiğimiz kadarıyla, 2005 ertesinde paralı kanalların özgür anlatılı dizilerinin sinemasal dilinin sinema filmlerininkini geçmesin sürecinde, artı yaklaşık aynı sürede çapraz medyanın (yeni baştan) icadı ve geliştirilmesi sürecinde, bu bir ilk durum: Çok seyredilen filmden dizi, çok seyredilen diziden film.
‘Prison Break’ bunu daha tuhaf olarak yaptı.
Dizi bitti. Bir final filmi yapıldı. Sonra, o final filmine uymayan bir öyküyle uzun aradan sonra, diziye geri dönüldü.
Bu, diziye uzun aradan sonra yeniden geri dönme olayı, ‘Hannibal’ için de geçerli. Ancak, belki 2020, belki 2021 için. O, yine eski deyimle ‘çok yakında’.
Ben, ‘Dr. House’un 8 sezon yapılmayıp, 5. sezonda ara verilip, Wilson’suz olarak (ama kesinkes hapishane bölümünün sakilliği yinelenmeyerek veya hiç yapılmamış olarak) devam etmesini hayal ederdim hep.
Onun yerine, bunlar oldu.
Tabii ki tüm bunlar, 2005-2015 arasındaki dizilerin bilmem kaçıncı kez yeniden zirve yapması sürecinin, inişinin ileri aşamalarının göstergeleri:
Yeniden yapımlar arttıkça, yeni ve özgün yapımlar tasarlanamadığı durumu da artar.
Oysa bu yeni yeniden çevrim, prelüd, şu bu durumlarına; ‘Gotham’ın 1 sezonunun zirvesine diğer sezonlarının aşırı inişi örneği dahil, ‘Spartacus’un 1. sezonu ertesinde en çok başrol oyuncusunun ölümü nedeniyle öykünün çökmesinin ardından, öyküsel olarak gençliğine geri dönüş öyküsünün tutmaması durumları da eklendi.
Tüm bunlardan ders almak gerekli.
Asıl önemlisi de; hem Walt Disney ‘Star Wars’, hem de yeni Marvel süper kahraman fecaatleri var ortada. Eskiden ergenler aptaldı, şimdi eksi zekalı bile sayılmıyorlar. Eskiden çocuklara bile reva görülmeyen aptal öyküleri, şimdi 18 yaş düzeyi için bilimkurgu öykü diye kakalanıyor artık.
Para kazanmak önemli değil, gelecekteki parayı kurutmamak gerekli. Walt Disney ve Marvel, bugünkü 3 için, yarınki 30’u kuruttu şimdiden.
Bu da, popüler kültür olarak çizgiromandan film yapılan çapraz medyaların ekonomiko-politik yorumu.
(5 Nisan 2018)

İnsan Sonrası Türün Ön-Söylemi / Proto-Mitolojisi Olarak Bilimkurgu


İnsan sonrası tür; trans-hüman, post-hüman, meta-hüman, anti-hüman, Homo Posterus olarak birçok adlandırmaya tabi tutuldu. Tek bir ada da, farklı anlam içerikleri yüklendi. Dolayısıyla, 10-20 arasında insan sonrası tür tanımı kabul edebiliriz.
Ön-söylem ile, Foucault tarzı söylem düzleminin taslağını anlıyoruz.
Proto-mitoloji ile, asıl mitolojiler tarafından yapılan biçimde, insanın varlığını tanrılara bağlamayı ama başlarda hep insansı / insan huylu tanrılar yaratmayı, yani o yerzamanki doğa bilgisi ile doğa-ötesi tanrı söylemi kurmayı anlıyoruz.
Bilimkurgu, temelde ve tamama yakın örneklerinde uzayla ve gelecekle ilintilidir. 1945’teki 2 atom bombası ile 1957 Sputnik yapay uydusu gerçek durumlarının, sanata, romana izdüşmesidir, toplu bilisizlikteki karşılığıdır.
Bilimkurgu, uzayla, uzaydaki insanla, gelecekle ilgilenirken bile, tıpkı mitolojilerde olduğu gibi, o yerzamanın epistemik problematikleriyle ilgilendi aslında. 1950’ler Mc Carthy dönemi olduğu için, ‘Fahrenheit 451’ var. 1968’in cinsel özgürlük dalgası olduğu için, ‘Triton’ var. Artı, Asimov’un (başlangıç biçimiyle) ‘Vakıf’ dizisi, 1940’nın yok olan Dünya koşullarında (veya öyle gibiymişki algısında) yaratıldı.
Dolayısıyla Homo Sapiens için koyulan varsayımlar, 1950-2000 Dünya’sının G-7 ülkeleri koşulları için geçerliydi. 4. Dünya açlıktan öldüğü için, öte Dünya’larla pek uğraşamadı zaten.
Tuhaftır ama bilimkurgulardaki 1 milyon sonraki türler bile, günümüz insanına feci benziyor. Oysa, insan türünün evrim tarihinin ayın süre içinde, kılsızlık, dik yürüme, ateş yakma, konuşma gibi epeyi metamorfozlar barındırdığını, bu bilimkurgu yazarları pekala biliyordu.
Aranot: Ütopyaların distopya kılınmasındaki açmazlardan birinin de, bu insanın özünün / doğasının her daim ayın kalacağı kabulü olduğu kanısındayız. Ancak böyle kabul edince, o tür için sonul mükemmel düzen varsayılabilir çünkü. Sürekli (özellikle doğası ve tözü) değişen bir tür için, sabit ve kalıcı bir düzen öneremezsiniz, maya tutmaz.
Bunun böyleliğini kabullensek bile, o dönemin yazarlarını insanla ilgili varsayımları ancak ilkokul çocuklarının hayal ve tasarım gücünde sayılacak denli ilkel.
Asimov’un, tüm insan tarihi için Roma İmparatorluğu gibi, tarihe çukur devlet olarak geçmiş bir örneği almasına, cahillik bile denemez.
Sawyer’in ‘Neanderthal Üçlemesi’ndeki neanderthal tiplemesinin yalnızca et yiyen gerçek neanderthal ile uzak yakın hiçbir ilintisinin olmaması, belli bir bir kasıt-amaç içeriyor bizce.
Böyle olunca, mitoloji olarak bilimkurgu, eski insanların tanrılarının basitliğinden de daha basit kalıyor.
En tuhafı da, bir bilimkurgu yazarının romanını yazarkenki robot, ölümsüzlük, uzaycılık aşamaları bilgilerine eksik sahip olması. Bu konuda bir tek Robinson’un ‘Mars Üçlemesi’, özellikle de ‘Kızıl Mars’ gayet realist bir uzaycılık ve Mars’ı kolonileştirme bilgileştirmesi içeriyor. O da, 10 bin yılda olacak şeyleri, 50 yılda gerçekleşmiş sayıyor roman icabı.
Bilimkurgunun ne kadar gelecekbilim olup olmayacağı, bitmez bir tartışma ama bizce bilimkurgu, belki 100 yıl sonra gelecekbilimin önünde gittikten sonra, artık neden epey geriye düştüğünü bir durup düşünse gerektir.
Bir de, ‘Algernon’a Çiçekler’deki istisnasal örnekte olduğu gibi, en basit insan sorunlarının bile hala çözümsüz ve bilimkurgu roman konusu olabileceğini hiç unutmamak gerekli.
‘Triton’, bir kadının birincil özelliğinin yalan söylemek olduğunu yazdığında, yazarı (biseksüel de olsa) bir erkek olduğu için, bende 15 yıldır soru imi yaratageldi. Keşke bu sınanabilseydi, diye çok hayıflanıyorum.
İnsan türünün erekbilimi yok. Yani, insan türünün bir var olma amacı yok, yani hepsi için yok. Tek tek bireyler veya gruplar kendileri için birşeyleri seçiyorlar, deniyorlar ve yanılıyorlar. Komün-gerilla arası küçük, mükemmel, dahiler grubu tasarımı bile, pratikte ve teoride hiç gerçeksenemedi. Eğer, bir ütopya olabilseydi, bu olurdu, ‘Kızıl Mars’taki ‘ilk 100’ler grubu’ gibi ama onun da sonu belli: Distopya (romandaki durumuyla).
Mitoloji olarak bilimkurguyu, Ursula K. Le Guin’in matriyarkal mitolojisi de saymıyoruz. Çünkü, Yeryüzü’ndeki gerçek anaerkil toplumlar veya gruplar, onun yazdığından tümüyle farklı. Sürekli barışçıl ana tanrıça kültü yanılsaması, antropologları bile onyıllarca kandırdı. O da kendini kandırdı.
Dolayısıyla sonuç olarak, mitoloji olarak bilimkurgunun, mitoloji olarak mitolojinin insan hakkında yaptığından daha çok hata yapmışlığını imleyerek bu metni bağlayalım. O zaman da bilimkurgu, bir proto-mitoloji oluyor.
(2 Nisan 2018)

Sanatçı Olarak Başarısızlığım


Öncelikle ilk neden, 33 yıl sürekli yazıp da, yazar olarak sanatçı olmaya, ancak 57 yaşımda, 2017’de gönül indirmem. Yani, sanata inancım zayıf.
Tam bilimin belki birkaç yüzyıl sonra yaratılabileceğini ve bilicilerin insanaltılıklarını gözledikten sonra bile, bilim hala favori alanım.
Düşüne ise, en başından beridir, sanattan da daha az inancım var. Üstelik, hem mantığı düşünün altalanı sayarım, hem de ontoloji olarak metafiziğin felsefeciler eliyle bilim kılınmasını bir öte-başarı olduğunu düşünürüm. Ama o kadar.
Aynı konunun devamı olarak, eksi varlık tam olarak ilk kez butoh’da, Japon modern dansında gerçeksendi. Bu, başarı-ötesi bir durum. Ancak aynı butoh’cular, Japonya’nın başkentini füzelerle koruması ertesinde, mazlumdan zalim rolüne geçişiyle, kendi eksi varlıklarını yaratan mazlumluk durumun reddettiler.
Sanat konusunda diğer bir başarısızlığım; icra etmeye çabaladığım modern dansın kendi varlık potansiyelinin % 1’inin bile gerçekleştirememiş olduğu yönündeki duygularım ve düşüncelerim. Yani, kendi yaptığım modern dansa bile inancım olmadı, olamadı. Bu da sanatçının sanatını indirger. Yani benim bakış açımla sanatçılar, kendi yalanlarına kendileri feci inanıp, bu gazla arada bir mucizeler yaratırlar, mucizeler yaratmadan bağımsız olarak da, lambaya yakalanan pervane gibi yanıp giderler.
Kendini çok yakmış bir pervane olsam da, sanatçı olarak kendimi pervane olarak yakmak arzusunda değilim ki zaten yakacak bir şey de kalmadı geriye. Var olanı bilim için yaktım: Hem de, gelecekbilim, politika gibi insanbilimleri için ki ben aslında temel bilimlerde çalışacak ve çalışmak isteyen biriydim ama tesis yokluğundan bu mümkün olamadı.
Modern dansı da tesissizlikten yapamadım.
Sinemayı ise, tesisin aşırı insanlı ve çok ileri-karmaşık teknolojili olması nedeniyle kendim reddettim. O kadar öğeyi birarada başarılı olarak yönetemem.
Müziği ve modern dansı, olanaklarının % 1’ini gerçekleştirememiş sayarken, sinemayı olanaklarını % 200’ünden çoğunu gerçekleştirmiş sayarım, özellikle de sinema altalanı olarak çapraz medya alanında.
Ancak, onun da teknolojisi bana ağır geldi ve onu fotoğraf alanına indirgedim. O form; ucuz, teknolojik olarak kolay kullanımlı, zihnimdeki tasarımda % 90-100 somut başarı elde edebilme sonuçlarını verdi.
2 sanat özel alanında, geometrik küçük seramik heykellerde ve duygudurum simgesi olarak grafikon grafik desenlerinde kendimi aşan bir başarı sağladım ama kısa süreler için. Birincisin hala eyleyebilirim ama ikincisini denedim ve eyleyemedim.
Vine video da olsa, 50 kısa-kısa film çekmiş olabilmek isterdim. Denedim ve beceremedim. Bu, bir başarısızlık, atta birden çok başarısızlık.
Çizgiroman metnini tama yükseltgeyemedim. Bu, bir başarısızlık. Ya ‘Tsunamide Sörf’ hazır metnini çizgiroman metni kılacağım, ya da sıçramayla kısa öykülü de olsa bir sonuca sıçrama yapacağım.
Sanırım, başarısızlık sayılabilecek diğer bir konu da, bu birçok sanat dalına heves edip, hiçbirini becerememe durumu.
Bilimci olmakta hiç yapılamayanı, yapılmayanı, var olduğu akla bile gelmeyeni yaptım.
Düşünde poliyalektik gibi, 2.500 yıl herkesin gözü önünde durup da, tek bir kişini aklına bile gelmemişlik veya gelse bile, yeni bir adım atmaya cesaret edememişliği ile benim ‘ya herro, ya merro’ tavrım sonucuyla, inanılmaz tek ve mükemmel atış eyledim.
Ama onu ne tama yükseltgeyebildim, ne bilimde uygulayabildim, ne de sanatta uygulayabildim. Olay, Aristo-Euclid-Newton ‘eşlenik paradigmaların değişik yerzamanların kültürlerinde tezahürü polilemması’ durumunda.
Sanatta da, bilimde de, düşünde de NEK’leri yeğledim: Yeni, farklı, berrak epsilon.
Bu, gelecek için tümüyle başarı ama geçmiş için tümüyle başarısızlık.
Sanattaki başarısızlıklarımın epeyisi de öyle.
Dipnot:
Herşey, epistemik alanda çokdisiplinliliğin ve disiplinlerarasılığın toplam ve tek bir şey sayılamaması (ki olgu 150 yıllık neredeyse), bilimde, sanatta, düşünde konsensusta yeterince kabul görmemesi ve dloyaısıyla kendine yeterince epistemik varlık hacmi kazanamaması, dolayısıyla bilimcilerin beyniyle yeterince beslenemeyip, cılız kalması nedeniyle böyle. Birçok açıdan olduğu gibi, bu alanda da bir öntürüm. Kültürel çocuklarım ve torunlarım, kendilerinde (yaşamlarında ve seerlerinde) ene-yanıl ile belki tür eyleyecek, belki eyleyemeyecek.
Ancak, bu ölüm-sonrası eser bakiliği başarısının bende sürekli panik atak yaratması, kendimde beni üzen bir huy. NEK’ler, beyin-kültür mutasyonlu çocuklarım olarak, Gargantua gibi, yeşil canavar Hulk gibi gelip. cüce-sakat-duygulu babalarının ruhunu eziyorlar: ‘Kendi-değil, erkek, insan-değil’ dizisindeki erkek tanımı nedeniyle, babalarının…
Tarihe, biyografisine, kendi zihinbilim topografyasına hezimetle mağlup, erkek-beyin-şövalye bir yazarım ben. Ve bu da, sanatsal bir başarısızlık demek: Kendime yalan söyleyip, cüce değil, yüce olduğumu savlayacaktım ama onlarca yıl önce, ta en başta.
(2 Nisan 2018)

Büyük Türsel Yokoluşlar


Balkan Talu, en sonki büyük türsel yok oluş ile şimdiki durumu karşılaştırıp şöyle yazmış:
“Dünya üzerindeki insan nüfusu son yarım asırda yüzde 130 arttı. Araştırmayı yapan bilim insanları, hem yaygın hem de nadir türleri analiz etti. 1900 ve 2015 yılları arsında 177 farklı memeli türünün neredeyse yarısı yok oldu. Günümüzde ise mevcut memelilerin dörtte biri, kuşların da yüzde 13’ü tamamen yok olma tehlikesi altında. Bütün bu veriler, türlerin ortadan kalkma hızının beşinci dalgadan çok daha hızlı olduğunu gösteriyor. Bu hızlanmanın en büyük sebepleri arasında aşırı avlanma, kaçak avlanma, kirlilik ve iklim değişikliği gösteriliyor.”
Evrim tarihindeki büyük türsel yok oluşlarda; popülasyon sayısı ve türlerin sayısı % 90-95 oranında azalır. Bugün 2 ila 10 milyon arası tür olduğu kabul ediliyor. Sözü geçen türsel yokoluşlar, binde bir oranda gibi görünüyor.
Oysa olup biten biraz daha farklı:
Yalnızca ABD’de yılda 1 milyar büyükbaş hayvan, 50 milyar da kanatlı hayvan üretilip yeniyor. Sözü geçen sürede bu hayvanlar, tümüyle sanayisel kaygılarla da olsa, ppülasyon olarak da tür olarak da aşırı arttı.
Ancak, insan eliyle artan canlı sayısında asıl ağırlık mikroorganizmalarda, makroorganizmalarda değil. Son 150 yılda insan eliyle yaratılmış bakteri türlerinin sayısı bilinmiyor, çünkü izlenemiyor. Asıl önemlisi bunlar öldürücü olabiliyor ve salgın yaratabiliyor.
Diğer bir konu da, canlıların türsel toplu yok oluşunun yine canlılar aracılığıyla yaratılmasında insan türü vakasının ilk olmadığı. Fotosentez ilk evrimleştiğinde, varolan canlıların tamamına yakını, atmosfere geçen artı oksijenden zehirlenerek öldü. Geri kalanı da evrildi. Daha da önemlisi, oksijen kalsiyumu oksitleyerek kalsiyum oksit yaptı, kalsiyum oksitli kayalar da yüksek miktarlarda karbon dioksit, yani canlı hammaddesi emdi.
Benzeri durum, metan ve amonyaktan oluşan atmosfer için de geçerli, o zaman da canlılar vardı. Ancak o dönem, henüz tam çalışılmış değil. Not: Metandan karbon hidratlar, amonyaktan proteinler sentezlendi, ama bunun ne kadarının organik, ne kadarının inorganik yolla olduğu hala kesin değil.
Devam:
“Dünya gıda stokunun dörtte üçü bugün sadece 12 çeşit ekin ve beş hayvan türünden geliyor.”
Yalnızca tek bir gıda türüyle beslenen (bambu filizi yiyen panda gibi) canlı türü de var.
Diğer bir konu:
“Bu hızlanmanın en büyük sebepleri arasında aşırı avlanma, kaçak avlanma, kirlilik ve iklim değişikliği gösteriliyor.2
İnsanlar taktı ısınmaya. Oysa bizi bekleyen tehlike aslında küresel buzul çağı. Kuzey yarıkürenin 50 yıl içinde donduğunu kabul edin, tüm G-7 ülkelerinin bittiğini tahmin edebilirsiniz.
Evet, bir felaket var.
Ama yalan yanlış felaket tanımlamaları var.
Derdimiz 10 milyarı beslemek değil, 10 milyar olabilecek bir popülasyonu, salgınsız, kıtlıksız, savaşsız 5 milyara düşürebilmek, insanca yollardan yani. Çin’in 35 yıl süren ve 400 milyon insanı doğumunu engelleyen tek çocuk politikası gibi.
Bu bir açmaz. Açmaz anı gelince, hızlı değişimler ve (aşağı ve yukarı doğru) sıçramalar görülür. O zaman da felaket artık yönetilebilir olmaktan çıkar.
Bu zihniyetle de, çığ tetikleme noktası geçilir, çığ tepemize iner, belki çoktan geçildi bile.
(2 Nisan 2018)

Cumartesi, Nisan 07, 2018

Yazar Olarak Eleştiri ve Özeleştiri


Yazar olarak, iğneyi önce kendi otobiyografime, sonra da çuvaldızı başkalarının biyografisine batırırım.
Öncelikle şunu belirtmek gerekli:
Kimse, bize yazar olun falan demedi. Yazar olmayı seçtiğimizde de, başımıza aşağı yukarı nelerin geleceğini biliyorduk.
Epeyi yazar bunlar yokmuş gibi davransa da, yazarlık bilinci, varlık bilinci, yaşam bilinci gerektiğini biliyorduk.
1960-1980 arasının yazarlarını gömmecesine irdeliyorum ve yargılıyorum. O zamanlar, 1. Cumhuriyet’in biteceğini söyleseydim, gülerlerdi bana. Oysa, o 20 yılda bedavaya gelen ve bedavaya harcanan özgürlük dalgası, TC için ilk ve son oldu. İkinci bir hak tanımadılar ve tanımayacaklar da, çünkü kurumlar çöktü, çökertildi.
1968’liler ve 1978’liler politik olarak herşeyi harcadılar, edebiyatçılar da o dönemi aşan ürün vermeyi hayal bile etmeyerek herşeyi harcadılar.
O dönem, 95 yıllık Cumhuriyet’in en parlak dönemi ama o dönemin en parlak eserleri bile sönük, tarihin karanlığı yanında.
Yani, alaturka yazarlarımız rönesans için değil, engizisyona karşı yazmalıydılar.
Tıpkı, Dostoyevski’nin, (insanların daha çok sevilir olması için değil) insanların daha az nefret edilir olması için yazması gibi…
Devrim yarından da yakın, yerine; özgürlük ve demokrasi nasıl kalıcı kılınır, onu tartışmalıydılar.
Örneğin Baykurt, köy romanlarında yazdığı köylüyle, otobiyografisindeki köylü farkını, romanlarında vermeliydi, çünkü hesapça realist bir yazardı ama o, toplumcu olacağım diye, yalancı veya yalan söylemci oldu. Ağalık düzeninin ancak 1,5 milyon dönüm araziyle mümkün olduğunu yazmalıydı, 1,5 bin dönüm ile değil. (Bunun sosyolog Kıray böyle saptadı, işte o nedenle roman değil, sosyoloji.)
Artı, Behice Boran, 1940’ların sonlarında, Ankara köylerindeki alan araştırmalarındaki köylünün halk olduğunu hep aklında tutmalıydı. Makal da, ‘Bizim Köy’ olarak onu yazmalıydı, kendi safsatalarını değil.
Evet, bizim yazarlarımız, şu ya da bu nedenle, edebiyat yoluyla, roman yoluyla, düpedüz yalan söylediler.
Attila İlhan, 1955’te ‘Ay Işığında Çalışkur Apartmanı’ uzunöyküsünü müstehcen bulduktan 20 yıl sonra, dandik pornografik metinler yazmamalıydı.  ‘Hangi?’ dizisindeki kavramların hiçbiri ama hiçbiri, onun saptadığı yerzamanda, onun dediği gibi hiç olmadı.
En güzeli post-1980 örnek:
Latife Tekin de, Orhan Pamuk da, ilk romanlarını realist üslupta yazdı ama sonra hem metinlerde kayboldular, hem de metinleri kaybettiler: Tam Avanak Avni tiplemesi yani.
Tekin’in anlattığı gecekondu dünyası hep sahte söylem olageldi. Gerçek abileri gerçek yaşamda, tam da Alev Alatlı’nın roman dörtlemesinde, Gülay Rodoplu üzerinden anlattığı biçimde, eski solcuların gecekondu mafyası (veya onun yan sanayi dalları destekçisi) olması sürecinin (ister aktif-katılımcı, ister pasif-seyirci kipinde) tam da göbeğinde gibiymişler: Mekan ve zaman aynı çünkü.
(1 Nisan 2018)

Neden Fotoğraf Sanatı?


Kısmet onaymış.
Hem de taa 57 yaşımda…
İlk gerçek sanat gözağrım modern sanat idi. Erken öten horoz kesildi. Beni reddeden ekip, benim ana taslak müfredatımı yıllarca çevirdiler, yayınladılar, vd.
Sonraki gözağrım ve hala olarak sinema. Ancak o çok pahalı ve 200 kişiyle sanat yapmak, bana eziyetlinin ötesinde dert geliyor.
Fotoğrafa 40 yıl önce başladım. O zamanlar fotoğraf da çok pahalıydı.
Aradan geçen 40 yılın sonunda, fotoğraf ustaları konulu kitaba alınmış olsam da, pratikte hala kalfalığın hakkını vermeye çabalıyorum. Ustalık açısından birincil avantajım, içerik olarak kimselerin göremediklerini bulup çıkarmak ve yaratmak.
Çirkinle sanat olabileceği, çok basit düşünce. Ressam olarak bu konsepti kullanan da var. Ancak insanlar, sanatçı olsa da olmasa da, daha çirkinin ne olduğunu veya olmadığını ayırsamaktan aciz durumdalar.
Dolayısıyla, fotoğraf olabiliyordu, o alanda sanatçı oldum. Artı, 1’i İstanbullu, 1’i Ankaralı 2 manevi destekçim, beni buralara getirdi.
(1 Nisan 2018)

Bilge Karasu’nun Yazar, Eser, Okur Anlayışı, Vd


Kendisini küçük bir mahalle pastanecisi olarak kabul ediyor ama bu, daha çok patizeri türü şeyler satan bir yer: Küçük eklerler yapıyor, elit mahallelinin bazıları yolunu değiştirip, sırf o eklerler için ona uğruyor. Vd, vb.
Açımlama: Doğulu ama batılı olma hayalinde.
Küçük esnaf.
‘Sen ben bizim oğlan’ bir yazar-okur çevresi anlayışında ki bu osmanlı’dan devralındı ve bugün ve burada hala geçerli..
Karasu, Tanpınar ve Atay gibi ama onun kadar değil, öldükten sonra keşfedilen bir yazar.
Onun eserlerini okurken, kitapçıda biri gelip, Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ını sordu. Genç kızın ayakkabıları parlak gri lamelle (mi?) kaplıydı.
İçimden şu geçti:
Karasu, Tanpınar ve Atay, böyle bir okuru kabul eder miydi acaba?
Ya da:
‘Neredesin Ya Okur?’ ile ‘Sittir Git Lan Okur’ arasındaki ayrım, çok mu ince?
(1 Nisan 2018)

Aforizma: Bahçıvan, Meyve Ağacı, Yazar


Bugün genç bir yazar arkadaşım, soru kipinde, yazar mı, bahçıvan mı olduğumu sordu:
Meyve ağacı bilinçsizce meyve verirmiş, bahçıvan ona bakar, meyvelerini alır satarmış.
Yazar olarak hangisi olduğumu sordu.
İlkin ona, yazarın varlık, yaşam ve yazma bilinçlerinin olması gerektiğini, bunu benim de başka yazarlarda okuduğumu belirttim.
Çok yazan ve çok okunan bir yazar olarak da, bazı meyvelerimi pestil, bazı meyvelerimi reçel yapmak, editör olarak da, kendimi onda veya yirmide bire özetlemek gibi şeylerin peşinde olduğumu özetledim. Bunları genelde biliyordu önceden. Bu biçimde ilk kez duydu ama.
O, genç bir yazar olarak, bilinçsizce meyve veren bir meyve ağacı gibi bir yazar olmak istiyor.
(1 Nisan 2018)

Salı, Nisan 03, 2018

Anekdot: Tahir Alangu ve 5 GS’li Yazar


Alangu, Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmeni iken, günlerden bir gün 5 öğrencisine parmağını uzatır ve şöyle der:
“Sen, sen … sen yazar olacaksın. Mollalar, günce tutun.”
Buraya kadar sorun yok.
Benim merak ettiğimse, bunu GSL’nin diğer sınıflarını için nasıl olduğuydu. Bir gün yanıtımı aldım.
AFL mezunuyum. Günlerden bir gün, AFL’li bir ablamızla evli bir GS’li abimiz ile karşılaştım. Ferhan’ın bir sonraki sınıfındanmış. Ferhan Şensoy da, o 5 kişi arasında yazar olacağı söylenenlerdenmiş.
Bir sonraki senede, o sınıftan yazar çıkmamış. Demek ki durum, Alangu’ya özgü, o 5 kişiye özgü bir toplam. Anekdotluk bir durum yani.
11 yaşındayken, 13 yaşındaki abim nedeniyle yazmaktan haberdar oldum: O sürdüremedi, ben sürdürdüm. O nedenle, yatılı okul lisede de geçerli olan ağabeylik müessesi ve yazar abi varken, sonraki sınıfın kader hakkını pas geçmesi, asıl anekdotluk konu bence.
O abinin de dilegetirdiği üzere, GSL’liler her zaman yazıya iman etmemişler. O, övünerek hariciyeci, maliyeci olanları saydı döktü.
Biz, hala yazar olanların peşindeyiz.
(1 Nisan 2018)

Pazartesi, Nisan 02, 2018

Rauf Mutluay Negasyonu


Mutluay’ın adını ilk kez 1982 gibi küstürülmüş bir edebiyat tarihçisi ve eleştirmen olarak duymuştum.
Cumhuriyet’in 50. yılı için çıkarılan diziden Türk Edebiyatı’nı onun hazırladığını bilmiyordum.
Kitaba göz gezdirince, değil küstürülmek, edebiyata sokulmaması gereken biri olduğuna hükmettim.
Kitapta, 50 yıllık Türk Edebiyatı hariç, herşey var. Bu gözlem, onu gömmeye yeter de artar bile. Bir kitap yazmış, jüriye veya torpile kabul ettirmiş, bastırmış. Başkalarının onu engellediğini önesürdüğü işi kendi yapmış. Ne yazar, ne insan ahlakı yok gibi.
Gelelim edebiyatın canına okuduğu yere:
“50 yıl önce Ziya Gökalp’ın gösterdiği 2 amaca ulaşılmış, halka doğru ve batıya doğru gidilerek, uluslaşma ve çağdaşlaşma gerçekleşmiştir.”
Öncelikle, ‘gerçekleşmiştir’ değil, ‘gerçekleştirilmiştir’ olacak. Adam, dilbilgisi kurallarını bile bilmiyor. Hem ödevini yapmamış, hem şişmen herkesten.
Sonrası ideolojik fecaat:
Türk Edebiyatı’nın yönelimi, Gökalp gibi birinin amaçlarıyla gerçekleşecekse, yandık. Ne uluslaşması yahu, onun Kürt şiirini okuyan bilir.
Gelelim asıl sorgulamalara.
Türk Edebiyatı’nın çıkarı / açarı, bu halka ve batıya doğru gitme midir?
Aynı anda halka ve batıya doğru gidilemez, çünkü halk doğuya gider, batı batıya. Tamam su, aynı anda birçok ayrı yöne akabilir ama Türk Edebiyatı su kadar akışkan olamadı. Bildiğimiz, teker meker 1-2 adım yuvarlanabildi.
Halka doğru gitmek, Makal’ın ‘Bizim Köy’ünü Londra’da tanıtması veya köy enstitülü ve ağasız köyün köylü yazarı Bayburt’un ağalardan dem vurması ama bunu romanlarında hiç söylememesi ikiyüzlülükleri ise, yandık.
Batıya doğru gitmek; bilimkurguyu, polisiyeyi, fantastiği, gotik-korkuyu becerememek, üstüne bir de tür olarak aşağılamak ise, yine yandık.
Uluslaşmanın da, çağdaşlaşmanın da gerçekleştirilemediği, 1960’lar gecekondulaşması ve 1980’ler liberalleşmesi süreçleri ile açıkseçik izlendi.
100 halkın romanı yazılamadı. İlhan Önal’ın ‘3 Nesil’ ile Dobruca Tatar’larını anlatması olayı, Anadolu-içi halklar için gerçekleştirilemedi.
Örnekse, Tezer Özlü’nen Arap’lığı ve bunun yazarlığına izdüşümleri, hiç irdelenmedi. Sevgi Soysal’ın Alman’lığı, ‘Tante Rosa’ değildi, Feyerabend’in ve Handke’nin intihar eden anneleriydi. Yani, erkek bırakma değil, yaşam bırakma olarak gecikmiş intihar.
Mutluay, bunların hiçbirini kokusunu bile alamadı. Genelgeçer sözlere sığındı.
Saptama:
Bu edebiyat tarihçiliğinde Cevdet Kudret ve Tahir Alangu varken, Kutluay gibilere varlık alanı hakkı tanımak, diğerlerinin aleyhine haksızlık olur.
Bizim bakış açımızda, 1960-1980 dönemi yazarlarında aşırı berraklaşan durum olarak, yönsüzlük, yönelimsizlik, varlık nedenisizlik, yazma nedenisizlik, kısaca kaypaklık, muğlaklık, şu bu, Türk Edebiyatı’nın ve yazarlarının zorla kakalanmış kaderi gibi duruyor.
Bu, Mutluay için de doğru ve geçerli:
Neden edebiyat tarihçisi veya eleştirmen olduğunu hiç sormamış ve hiç bilmiyor.
Onun yerine, klişe tanımlarla çıkış yolu arıyor.
(1 Nisan 2018)

Pazar, Nisan 01, 2018

TC’den Suriye’ye Kaç Vali?


Belli değil.
İlki şu imiş:
“Durmaz'ın anlattıkları özetle şöyle: "Koordinatör Vali olarak 4 aydır görev yapıyorum. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasını taşıyan genelgeyle 21 Eylül 2013 tarihinde görevlendirdim. Görev tanımımız, görevlendirme gerekçemiz açık ve net bir şekilde genelgede yazıyor. Suriye basını kulaktan dolma bilgilerle ismimi yanlış yazmış. Türk medyasını yanıltmış."
Bu arada Veysel Dalmaz yerine adı "koordinatör" olarak geçen Faysal Yılmaz adında 81 il valisi ya da merkez valisi bulunmuyor. İçişleri Bakanlığı kayıtlarında Faysal Yılmaz isminde bir kaymakamın adı geçiyor. Yılmaz, son olarak Giresun Çanakçı'da kaymakamlık yapmış.”
Sonuncusu da şu imiş:
“Türkiye’nin atayacağı bir vali yardımcısı, Afrin’de vali gibi hareket ederek koordinasyonu sağlayacak.”
Aralardakiler de şunlar imiş:
“Türkiye “Fırat Kalkanı Harekatı” ile girdiği ve ÖSO’ya teslim ettiğini açıkladığı Cerablus, El Bab, Ezaz ve El Rai kentlerinin yönetilmesi için, Antep Valisi’nin 4 yardımcısının görevlendirildiği iddia edildi.”
Olayın hukuğu için Türmen şöyle demiş:
“… Rıza Türmen, Türkiye’nin başka bir ülkenin topraklarına yönelik atama yapması ile ilgili, 1907’de imzalanan Lahey’i hatırlatarak “Uluslararası hukuka göre, işgal eden devlet işgal edilen ülkenin toprak parçası içinde kamu düzenini sağlamak ve oradaki sivillerin yaşamını korumakla yükümlüdür. Ancak yükümlülüğü bununla sınırlıdır, egemenlik yetkileri kullanamaz” dedi. Türkiye destekli güçlerin kontrolü sağladığı bölgelerde egemenlik yetkilerinin halen Suriye devletinde olduğunu kaydeden Türmen, “Burada halen Suriye yasaları yürürlüktedir. Türkiye de bu yasaların geçerliliğini korumak zorundadır. Ama tabii kamu düzenini korumak ya da oradaki insanların yaşamlarını, insan haklarını korumak için birtakım düzenlemeler yapabilir” diye ekledi. Türmen, ayrıca, söz konusu bölgelerde gerçekleşebilecek insan hakları ihlallerinden Türkiye’nin sorumlu tutulacağı konusunda uyarıda bulundu.”
Adı vali olmaz da başka bir şey olur. Eğer idari düzen sağlanacaksa, biri bunun için yetkili ve sorumlu olur.
Türmen, konuyu açımlayamamış yani.
Sorun şu:
Suriye topraklarında 2011’den beridir Suriye yasaları işlememekte. Bunu BM de biliyor. Örneğin BM, Fransa’nın Suriye’ye özel tim yollayıp, sivil ölümlerine neden olduğunu da biliyor. Ama gıkını bile çıkarmadı.
Uygulanabilir örnek bulabilmek için, Suriye’de Rusya ve ABD’nin kendi bölgelerinde ne yaptığına bakmak gerekli.
TC’nin bunu neden yaptığı da belirsiz. İleride bunun için, uluslararası mahkemede yargılanıp ceza alabilir.
Ancak, gözden kaçan en önemli konu şu:
AKP-Erdoğan, daha 2013’te Suriye’ye yerleşme niyetinde imiş.
5 yıldır Kürt-perver muhalif alaturka basın, bunu hiç mi hiç görememiş. Hoş, onların takvimi referandum gününü geçemedi hala… Fırat Kalkanı ve Afrin savaşlarını da algılayamadılar.
(31 Mart 2018)