Pazartesi, Aralık 15, 2014

Davulcunun Şahidi Zurnacı


HDP, CHP’ye 2015 genel seçimlerinde ittifak teklif etmiş, CHP de reddetmiş.
Tam tencere-kapak, kavuklu-pişekar ve başlıktaki gibi bir durumlar dizisi...
CHP, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne yaptı?
Hem milliyetçi, hem şeriatçı bir aday bulup, onu MHP ile birlikte aday gösterdi ve her iki partinin de oylarında epeyi bir düşüş oldu.
HDP ne yaptı?
Tayyip seçilince, başkanları onu ayakta alkışladı.
Şeytanım, aklıma fikrime mukayyet ol, durumu yani...
Tayyip’in gücü Fethullah’a yetti de, Apo’ya veya Kılıçdaroğlu’na yetemeyecek mi?
Yetecek de artacak bile...
Peki, bunun böyle olacağı taa 2011’de belli değil miydi?
Belliydi.
Peki HDP, neden o zaman CHP ile işbirliği önermedi de, suyun gidişini biraz ortadan kesmedi?
İşine öyle geliyordu da ondan...
HDP 2014’te % 10 oy alınca, aç tavuk buğday ambarında, hesabınca, bunu % 20 olarak görmeye başladı ki bu 110 millletvekili eder, ınını ınını ınınınn, Ali Desiderooo...
CHP desen, 1999’daki meclis dışı kalmışlığının kuyruk acısıyla, hala % 20 oyla yetinmeye seviniyor.
Gelelim kim ne demişe?:
“Kılıçdaroğlu, ‘Bizim hiç kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacımız yok arkadaşlar. Biz CHP olarak seçimlere gireceğiz. Bu özellikle AKP kanadının bilinçli olarak dillendirdiği bir olay’ dedi.”
AKP öyle demese düşünecek yani, hesaba ve mantığa bakar mısınız?
Kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacınız yoktu da, neden MHP ile işbirliği yaptınız?
Yahu, şu an partinizde o MHP’lilerin vurduğu insanlar var üye olarak hala, onlara karşı bir vebal hissetmiyor musunuz?
“HDP Hakkari Milletvekili Adil Zozani, CHP’ye genel seçimler için ‘Demokratik Cumhuriyet Partisi gibi bir şemsiyenin altında birleşelim’ çağrısında bulunmuştu.”
Hi ho ha haa... Hem kel, hem fodul; hem demokrat, hem cumhuriyetçi, tam böyyüük Amerika tipi yani...
Yapılacak tek şey var:
Baraj düşmeyecek, düşürülse de AKP bunu uygulamayacak. Bu durumda her parti, diğer partinin kesin kuvvetli olduğu yerde aday göstermez, olur biter. Seçmenini de serbest bırakır. Seçmen sorumluğunu alır da, işler uygun giderse, AKP % 40’ta, diğerlerinin toplamı % 60’ta kalır ve bu da 220-330 milletvekili dağılımı eder. AKP’nin % 30-35’i Şam’da kayısı olur ama aç tavuk kendini buğday ambarında görmese ve siyasetçiler çarşıdaki pirince giderken evdeki bulgurdan olmasa gerek.

Ondan sonra, herkes kendi yoluna.. Biz, son 50 yılda ne koalisyon pozisyonları gördük: Yenilerini de icat ederler muhakkak bunlar...

NEK: Matematik / Fizik




Ekonomideki kılıf / zarf eğrisi, zarfladığı eğrilerin hiçbirinin maksimum noktasından geçmez ama öyle olduğu varsayılır.
Bu, dalga-ışık paketçiği için de böyle olabilir. Bu durumda:
Bir: Işık dozu, algımız istatistik ama fiziksel yönden, retinasal / biyolojik yönden değil ve ayrı olmak üzere olur.
İki: Işık-dalga paketçiğinin bileşenleri ve/ya sonuçları şunlar olabilir:
İki bir: Bir dalga altbirimi, nötron gibi, bağımsız olarak var olamayabilir veya çok kısa süreli var olabilir.
İki iki: Bütün, ışık olarak değil de, başka biçimde tanımlanabilir (ki bu lambda dalga boyunun limit sıfıra gitmesi ve orada klasik mekaniğe dönüşmesi ile çift kısadevre yapıyor).

İki üç: Parçalardan, bildiğimiz ışık-dalga paketçiği yerine, başka bütünler oluşturabilir.

Pazar, Aralık 14, 2014

Yapay Zekanın Geleceği



Yapay zekanın geleceği açısından 2 önemli gelişme oldu.
Bu, tıpkı ABD-SSCB arasındaki uzaycılık yarışı gibi ikili bir durum yarattı. ABD’nin uzay mekiği yanlış seçimi ve SSCB’nin çöküşü ile, bunu 3. yol ile sonuçlandığını baştan imleyelim.
Stephen Hawking yapay zekanın aleyhine bir beyanatta bulundu.
Google’ın başındaki Schmidt ise, yapay zekanın lehinde bir açıklamada bulundu:
“Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir açıklama yapan İngiliz astrofizikçi Stephen Hawking, yapay zekanın insanlığın sonunu getirebileceği uyarısında bulunmuştu.
Bu korkuyu normal bir reaksiyon olarak gördüğünü belirten Schmidt, New York’taki bir konferansta yaptığı konuşmada, yapay zeka ve robotların insanlığın sonunu getireceği ve işsizliği artıracağı iddiasının yersiz olduğunun da altını çizdi.
Bir süredir bu teknoloji üzerine çalışmalar yürüten Google, kaynaklarının bir kısmını sürücüsüz araba ve yapay zekaya ayırmış durumda. Şirket, bir süre önce insan beyninin yapısını taklit etmek için deneyler gerçekleştiren DeepMind isimli şirketi 400 milyon dolar karşılığında bünyesine katmıştı.”
Burada önemli bir saptama gerekli:
Hem insan zihinleri, hem de yapay zekalar, birbirlerinden çok farklı kategorilere ve parametrelere sahip.
Açımlama:
Elektronik hesap makineleri 1970’lerden beridir var. Aritmetik yapay zeka onlar. Bundan sonra kimse kalkıp da, insan zihni gibi hesaplama yapan, yapay zeka elektronik hesap makinesi yapmayacak. Yani, doğru veya yanlış, geleneksel teknoloji çizgisi epeyi bir belirleyici oluyor.
Çeviri programları da insan zihninin çeviri yapması gibi çeviri yapmıyor.
Bunun karşısında ise şu var:
İnsan zihninin tam yapay zekasal / yazılımsal simülasyonu er veya geç yapılacak (şu an verilen vade 2045).
Robotlar nasıl ki insan bedeninin yapamadığı birçok işi yapabiliyorlarsa, başta uzay çalışmaları olmak üzere, yapay zekalar da, insan zihninin yapamadığı birçok işi onyıllardır zaten yapıyor durumda. Şu anda uzayda onlarca oldukça gelişmiş yapay zekalı uzay robotu var, örneğin Mars’tekiler ve asteroittekiler gibi. İnsanların belki de yüzyıl sonra gideceği noktaya, bir yapay zeka robot çoktan gitti ve Güneş Sistemi’ni terketti.
Yani, bu işin artık durması yok.
Gelelim günümüze:
Google çeviri programlarıyla çok büyük bir başarı yakaladı ama Google Glass olsun, sürücüsüz araba olsun, yapay zeka için pek uygun gelişme yolları değil gibi.
Japonların yaptığı yapay zekalı bakıcı robotlar, çok daha makul bir yol gibi görünüyor.
Yani, hem ideolojik olarak, hem de teknolojik olarak, farklı yaklaşımlar ve rekabet var global olarak.
Bir de işin gizli / askeri yönü var:
ABD ordusu gizli olarak, belki taa Vietnam Savaşı’ndan beridir beyin-zihin protezleri üretiyor ve uyguluyor. Bunlar devlet-ordu sırrı ve uygulanan kişi sayısı bile bilinmiyor tam olarak. Bildiğimiz tek şey, işledikleri ama başarısızlık oranını da bilmiyoruz.
Tüm bilgisayar programlarını yapay zeka sayarsak, yapay zeka iş hacmi global olarak on milyarlarca dolar eder, yani işin finansman derdi yok.
Sorun, karar verme mekanizmalarının başında olanların konuyu nereye yönlendireceklerinde.
Tuhaf bir biçimde ilginç bir vektör Hollanda’dan geldi çoktan:
Kendileri için çok ciddi bir sorun olmuş ve halen de oluyor olan sel derdini, yapay zekaların doğal zekalarla birlikte kullanıldığı, ciddi oyun simülasyonunda çalışıyorlar. Program 2015 vadeli.
Sonuçta 10 veya daha çok odaklı bir geleceği var gibi yapay zekanın...
Gönül isterdi ki genom projesinde olduğu üzere, baştan herkes birbirinden farklı alanlar seçip, tüm alanı tarayıp çalışabilselerdi. Oysa şu an, 10 tane yapay zeka gözlük projesi devam ediyor. Ancak, kullanılabilir insansız hava aracı gibi çok pratik uygulama alanlı birçok proje ihmal ediliyor; ayrıca Amazon’un bunları kargoculukta kullanma arzusu da engelleniyor üstüne üstlük.
Saptama:
Yapay zekanın sonul vadesi ölümsüzlük, insan düşmanı yazılım androidler değil...
Burada en önemli nokta, bu konunun artık tamama yakın olarak özel sektörün elinde olması. Askeri-devletsel sektör limitlerine vardı çoktan ve (çok çok önemli bir vurgu ile belirtilmiş olarak) savaş simülasyonu programları yapay zeka olarak çok ilkel durumda.

O zaman, Hawking-Schmidt ikilemi gerilimini maç gibi izlemek en eğlencelisi olacak gibi, çünkü dahiler de saçmalayabiliyorlar ve saçmaladıklarında da sıkı saçmalıyorlar, bakınız atom bombası ve Einstein...

Proleterya, Prekarya, İleri Marjinallik, Ve Saire

ABD’de reel ücretler, 1968’den beridir artmıyor, hani şu meşhuur 1968’den beridir...
İşçi sınıfı tanımı, 1750 patentli...
Ondan sonraki devrimler; 1789, 1848, 1871, 1917, 1949 patentli...
1968’i devrim patentli sayamıyoruz uzun vadeli geçmişe ve geleceğe bakınca...
2011 başlangıçlı ‘Occupy Wall Street’ ve ‘We are 99 %’ hareketini de... (2015’e geldik bile çoktan, onlar neredeler şimdi?)
Ancak, 1980 sonrasındaki neo-globalist neo-liberal iteleme ile bir sonraki devrimsel vade oldukça öne alındı gibi...
1968’lerde G-7’de araba almak için grev yapan işçi sınıfı, henüz uzun süreli ve şimdilik kalıcı görünen kayıplarına ayamadı... Aydıktan belli bir süre sonra da, tepkisel isyanlara başlar...
Bugün proleteryanın bile bilincine varmadığı biçimde, prekarya ve/ya ileri marjinal sayılan bir emekçi kesimi var ki kaybedecek zincirleri bile olmamasını bırakın, epeyi de zinciri borçlanmış ve onların borcunu ödeyemeyecek durumda...
Aklıma, nedense Roma’da borcu nedeniyle köle yapılanların isyanı, Spartakus falan geliyor...

Tabii o durumda, dizinin çok güzel resmettiği üzere (ister mal anlamında, ister devlet anlamında) mülk sahipleri, ince kıyım doğranabiliyor...

Cuma, Aralık 12, 2014

Eratosthenes İçin 'Hommage'



Eratosthenes, NEK yaratan bir çokbilimciydi. Yarattığı bilgiler açısından bir dahiydi. Sokrat-Platon-Aristo triyalektiğine, kuadralektikinci şerhi yazarak, tarih yapmıştı.
En önemli bilimsel bulgusu, Dünya’nın yarıçapını ölçmek ve Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabul etmek ve göstermek oldu.
Eratosthenes, Dünya’nın çevresini, gerçeğine oldukça yakın olarak şöyle hesapladı:
Aynı boylam üzerindeki 2 kentin arasındaki uzaklığı ve aynı günsel zamandaki gölge açısal farklarını kullanarak, tümevarım yaptı: ‘360 derece / 1. açı x 2 kent arasındaki uzaklığı’, sonuç olarak hesapladı. Bunu Dünya’nın çevresi kabul etti ve sonucu 2 pi’ye böldü.
Eratosthenes’in M.Ö. 240 gibi, Dünya’nın çevresini hesapladığı kesin. Ay’ın yarıçapını, Ay’ın Dünya’ya uzaklığını, Güneş’in yarıçapını, Güneş’in Dünya’ya uzaklığını hesapladığı kesin değil ama öyle rivayetler de var.
Dünya’nın yarıçapını / çapını biliyorsan, Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesinin uzunluğunu, ‘R ( = 2 x  r) x 365’ile bulabilirsin (o, fazladan artık günü de bulmuş). Onu da, 2 pi’ye bölersin.
Güneş’in yarıçapını, bu uzaklığı, Güneş’in açısal büyüklüğünü ve trigonemetrik hesabı kullanarak bulabilirsin.
Ay’ın yarıçapını, Ay tutulması sırasındaki, Dünya’nın Ay’a düşen gölgesinin arkını ve trigonemetrik oranları kullanarak bulabilirsin.
Ay’ın yarıçapını, Ay ayının gün sayısı olan 29,5 ile o yarıçapı çarparak, Ay’ın yörünge uzunluğunu bulabilirsin. Onu da 2 pi’ye bölersen, Dünya-Ay uzaklığı hesaplanır.
Hepsini de, Eratosthenes’in birincisini yaptığı gibi, oturduğun yerden, beyninle yapabilirsin.
Eratosthenes’ten 2 küsur milenyum sonra bile, hala Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilmeyen ve/ya buna inan(dırıl)mayan on milyonlarca kişi var.
Ey kari, sen hangi gruptansın?

Bilgi arttıran mı, bilgi eksilten mi, bilgiye aldırmayan mı?

Perşembe, Aralık 11, 2014

Serdar Sarı için 'Hommage'



Serdar Sarı ölmüş. Serdar Sarı erken öldü.
Serdar Sarı 1960 doğumluydu, daha 16 yaşında, o zamanki Dünya çapındaki mizah dergisi Gırgır’ın en iyi çizerlerinden biriydi.
Ara şerh: Oğuz Aral tuhaf bir gelenek yarattı: Kolay yönetildiklerinden olsa gerek, çizer kadrosunu hep 18 yaş altı çizerlerden oluşturdu. O zaman da aynı çizerler, 25’ine geldiğinde sanatsal açıdan tükenmiş ve tekdüzeliğe çoktan düşmüş oluyor. Bu, 40 küsur yıldır böyle. Bu da, Oğuz Aral için bir ‘hommage’ olmuş olsun.
Sarı, Batı tipi minimalist çizgide çok iyiydi. Bir rivayet bu yolu kendi seçmişti, bir rivayet Galip Tekin’i fantastik şeyler çizmeye yönlendiren Oğuz Aral, onu böyle çizmeye yönlendirmişti. Şu an adını anımsayamadığım, Fransız bir çizeri taklit ediyor gibiydi.
Sarı, balatayı erken sıyırtanlardandı. Ödip tipi bir çizgide, üzerine eklenen uygunsuz bir kemoterapiyle, beynini çökertti. Belleği çöktü.
Belki, bu onu çok adlı / kişili olmaya taşıdı. Değer İskender adıyla, bir karikatür albümü yayınladı. Sahhaflarda hala bulunur.
Kendisi, en azından bir zamanlar çok yakın arkadaşımdı. O zamanlar tek fen lisesi olan AFL’den dönem ve üniversite arkadaşımdı. Kendisiyle, hepsi de tuhaf olan, çok anekdotum var. Onlar da bir yerlerde yazılı elbette ama inşallah ben ölünce yayınlanırlar.
Sarı, kaybedenler klubündendi. Ondan sonraki ve Penguen’sel kuşağa ait olan Metin Üstündağ ile tanışmaya 1988 baharında gitmiştik. Biraz abi konumundaydı. Sonuçta, 1980 öncesi kuşaktandı çizer olarak. Kaybeden olarak da olsa, saygı görüyordu.
Tuhaf bir biçimde, ne BÜKAK’ta, ne de Karikatürcüler Derneği’nde kendisiyle birlikte çalışma olanağı bulamadım. Biz, yeni yetmeler olarak, Tan Oral’a İhap Hulusi sergisi asmada yardım ederdik o zamanlar Tepebaşı’nda olan müzede.
Ailesini tanıma fırsatım da oldu. Abisi heykeltraştır ve 1980 sonrası gönüllü sürgünlerdendir. Şimdi kimbilir nerelerdedir, ona da selam olsun.
Sarı, son 20-25 yılını aşağı yukarı bir hiç olarak yaşadı. Teknik bir hata olarak, hiç beceremediği bir alan olan sinemaya takmıştı. Tretmanlar yazarak yaşadı hep. Aklına nedense hiç reklam cingılı veya klip sinopsisi yazmak gelmedi. Oysa, bugünkü klipler tam da onun absürdlüğüne hitap eder türden.
Sarı, kazansaydı berbat biri olurdu. Bence, Deniz Gezmiş de yaşasaydı, berbat biri olurdu, Atıl Ant’ı ve Cengiz Çandar’ı gördük çünkü.
Sarı, ölümüyle tuhaf bir istatistiğe katkıda bulundu: Biz 1977 mezunu erken ölenler içinde 3. oldu. İlkimiz, 1980 baharında, darbe öncesinde, bir camiden çıkarken öldürülmüştü ve bir rivayete göre de, Tayyip’in yakın arkadaşıydı.
Tüm ölülerimize selam olsun...
Serdar ve diğer arkadaş bu yıl vefat etti.
Serdar ölünce, kendimi cephede siperde sağ kalan ama yanındaki en yakın arkadaşı ölen biri gibi duyumsadım.

Güle güle Serdar... Belki bir gün elimden dağınık eserlerini basmak gelir.  (11 Aralık 2014)

Verhulst İçin 'Hommage'




Verhulst 1838’de bir denklem yayınlamış. Bu denklem, Malthus’un denkleminin geçersizliğini kanıtlıyormuş. Bu denklem kompleks sayılardan oluşuyormuş.
Sonuncusundan alıntı:
“The function was named in 1844-1845 by Pierre François Verhulst, who studied it in relation to population growth.[2] The initial stage of growth is approximately exponential; then, as saturation begins, the growth slows, and at maturity, growth stops.”
Oysa denklem, reel sayılardan oluşsa da, Verhulst’un saptadığı durum geçerli olur, yalnızca farklı neden-sonuç ağları / denklemleri kurmak gerekir. (Reel sayıların da, sıfır sanal katsayılı bileşenli kompleks sayılar sayılabileceğini biliyoruz.)
Örneğin bir orman yangını, aynen Verhulst’un saptadığı gibi (yangını yaratan etkenlerin kendi kendilerini yok etmesi ile) kendi kendini söndürebilir.
Bir şöyle bir gerçek durum var:
Adamın biri, orman yangınının ortasında kalmış. Başka bir yangın çıkararak kendini kurtarmış, bunu yapmayı akıl edemeyen arkadaşları boğularak ölmüş. Çünkü orman yangını havayı kendine doğru çekiyormuş.
Burada önemli olan durum, herkesin Malthus’u dikkate alması ama Verhulst’u almaması. Bunların arasında Marx (ekonomi, Darwin (evrim) ve Freud (cinsel psikoloji) da var: İnsan bilimleri aracılığıyla, hala aşılamamış triyalektik bir trilemma yaratan eküri.
Konuyu açık uçlu olarak ve sonu bitmeyen bir öyküyü irdeleyerek bağlayalım:
2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’de hem boşanmalar arttı, hem de evlenmeler. Peki, bu 60 yılda nereye vardı? 1945’ten 2005’e kadarki sürede, 44 yaş üstü çocuksuz kadın oranı % 25’e, yalnızca yaşayan birey sayısı oranı % 25’e, evlilik sayısı ortalama 2,5’a, evlilik başına  ortalama çocuk sayısı 3’ten 1’e vardı.

Ancak, arada 1968’lilerin çocukları, ebeveynleri bu gidişatı fazla hızlı yaşadığı ve ortalamayı yakalamak için, monoheteroseksüaliteye ve 2 çocuğa (kültürel ve mental regresyon göstergesi olarak) geri döndü. Dolayısıyla: 1968’liler kendi toplu sekslerini (hippiliklerini) kendileri imha etmiş oldu.

Salı, Aralık 09, 2014

Alaturka Kliplerdeki Absürd Şarkı Sözleri 1



Gökhan Türkmen: ‘Dene’:
‘Biz, bizi, bize, bizden’ peşpeşe. İsmin 5 halinin 4’ü sıralanmış, şekil olsun diye.
‘Kurtaralım biz bizi, bize bizden fayda var’ gibi bir dizide kullanılmış.
+
Doğukan Manço ve Tuğba Yurt: ‘Ölümlü Dünya’:
‘ha alim olsan, ha zalim olsan’.
Kaştı aşan bir ifade.
Bu aslında eski bir şarkı, zamanında Sertab Erener söylemiş. Şarkı sözü yazarı Sezen Aksu görünüyor.
+
Sıla: ‘Reverans’
2 biçimi var, karar verilemedi:
Reverans, arteveran, bumerang, referans.
Reverans, feveran, bumerang, reverans.
‘-an-‘lar dikate alınırsa, kafiye var gibi.
Ancak, şarkının tamamına bakılınca, çok yerde anlam kopukluğu var.
+
Temel tuhaflık, Türkçe’nin 1990 sonrası alaturka poptaki dejenerasyonu ve dekadansı. Bu internet Türkçe’sinde daha belirgin olarak sürüyor.
İnternet sitelerinde şarkı sözlerinde farklılık ve yazım hataları da  var ki bu bile başla başına bir fenomen olmuş gibi.
+
Eski zamanlardan bir anekdot:
1987’den beridir seyyar satıcıyım. O zamanlar Bayazıt’ta tezgah açardım. Kısa boylu, acaip cırtlak renkli takım elbiseler giyen, kısa boylu, orta yaştan genç bir adam vardı. Tezgaha gelir, dakikalarca şiir kitaplarını okur, notlar alırdı. Sonra bir gün anlattı ki Aysel Gürel’e şarkı sözü satıyormuş. Bizlerden bir tek kitap satın almamıştır. O ortalıktan kaybolduktan sonra, 1990’ların ortaları gibi, Aysel Gürel de tezgahlara gelmeye başladı. Koskocaman bir gözlük ve çok canlı renkli giysilerle dolanırdı. Aysel Gürel’in bazı şarkı sözleri inanılmaz absürddür, nedeni de bu: Güftenin başı sonu yok, oradan buradan kırpılıp tırtıklanmış.
İşte bu da, daha bugünlere gelmeden 20 yıl kadar önce, Türkçe’sel bu yozlaşmanın habercisiymiş bilemedik.
+

Dipnot: Çift ekranlı televizyon yapmışlar, karı koca birlikte televizyon seyredecekmiş, reklamı öyle. İşte o televizyonlarda bu klipleri izlemek uygun: Kel başa şimşir tarak.

Prekarya: Yeni Sınıf Şeysi

Biri bir kitaba Facebook’ta link koymuş:
Ben de şu yorumu yazdım:
“Başka biri buna, ileri marjinal diyor ama teknik bir hata var burada: Bu durum 1968'den beridir, ABD'de hiç artmayan reel ücret ile zaten vardı, yalnızca sosyologlar duruma yeni aydı. O ileri marjinal / prekarya ise, hala sınıf atlama hayali peşinde. ‘Riot’u onlar yapar ama ‘rebel’i onlar değil (% 99 da değil), bu da benim tarihsel saptamam olsun burada.”
Baktım, epistemik açıdan eksik oldu. Oturup bu metni yazdım.
İleri marjinallik şu kitapta var:
Burada tarihsel gözden kaçırmalar var:
Abidin Dino, Paris 1968 gibi, 1 Mayıs gösterilerine katıldığında, Fransız işçiler ona şunu söyler:
“Biz, araba almak için grev yapıyoruz”
(Kaynak: Anıları.)
İşte, burada dananın kuyruğu kopmuş çoktan:
Yani, birileri herhangi bir anda araba almak ve sınıf atlamak isterken, o andan itibaren reel ücretler hiç artmamış.
Bu, kaç tane lümpenlik ve sınıf bilinçsizliği yapar?
Bir: Adam, 3. Dünyalılar’ı karnını doyurma arzusu düzeyleri nedeniyle aşağılamış.
İki: Araba almak için grev yapılacabileceğini sanmış.
Üç: Bunu kazanabileceğini sanmış.
Dört: Bunu Stalinist bir parti ile yapabileceğini sanmış (ki bunu yapabilecek bir parti var mıydı veya oldu mu acaba hiç?)
Beş: Sınıf atlamak istemiş (1980’lerin bir ‘lümpen proleterya’ tanımı olarak).
Altı: 1968’de bile var olan Paris’teki evsizleri ve ‘clochard’ları proleter saymamış.
Yedi: Bu hataları çocuğu ve torunu da sürdürmüş ki buralara gelmişiz: Burada, 1968, 1993, 2018 (yani torunun çocuk sahibi olacağı yıl) gibi bir dizi var.
Sekiz: Bu arada, rakip boş durmamış, TÜSİAD, MÜSİAD ve sonra da TÜMSİAD olmuş. Haftalık çalışma saatı 40’a ineceğine, 70’e çıkmış azar azar (yavaş yavaş ısınan sudaki kurbağanın durumu gibi).
Evet, artık su kaynıyor ve proleterya kurbağası haşlanıyor. Demek ki haşlama proleterya bacağı yiyeceğiz bundan böyle.
Çıkış: Asıl feodal prekaryanın olsun, sanayisel proleteryanın olsun, sınıfsal haklarında tarihsel olarak her zaman böyle dalgalanmalar olmuştur. Bunun ne kadarının o sınıfı dejenere ettiği, ne kadarının isyana sürüklediği, işlenmesi gereken bir konu. Ayrıca, bunun ne kadarının içrek (immanent) / spontan, ne kadarının neden-sonuçsal ilintilerle gerçekleştiği de irdelenmeli.

(9 Aralık 2014)

Pazartesi, Aralık 08, 2014

Var Olmayan, Eksi Var ve Soyut Var



1, günümüzden 5.000 yıl önce icat edildi ama 0 yalnızca 1.500 yıl önce icat edildi. Yani 0, 3.500 yıl boyunca yazılmadı, yani yoktu. Eksi sayılar da ancak 2.500 yıl önce tasarlandı. (Aritmetikteki 1,-1,0 yazma icadı sırası, üzerinde çalışılması gereken bir konu: Aristo (mantık) – Euclid (geometri) - Newton (fizik) paradigma eşlenikliği ama bunların tezahür yerzaman eşleniksizliği de burada gözönünde bulundurulmalı.)
Varlık (1) ve yokluk (0) tanımlı ama 5.000 yıldır felsefe kitaplarında hala eksi varlık (-1) tanımlı değil.
Var olmayan nesneler için şöyle bir tanım yapılmış:
“A nonexistent object is something that does not exist. Some examples often cited are: Zeus, Pegasus, Sherlock Holmes, Vulcan, the perpetual motion machine, the golden mountain, the fountain of youth, the round square, etc.”
Burada soyut nesneler ile var olmayan nesneler birbirine özdeş sayılmış ama öyle değil.
Soyut nesneler, insan zihninin tasarladığı nesneler. Ancak bazı somut nesneler de, örneğin 1 elma’daki 1 gibi, somut ve soyut olabiliyor aynı anda. Bu da, 1 şeyin aynı anda 2 şey olamayacağı varsayımıyla çelişmiş oluyor.
20. Yüzyıl’da bunun için puslu / muğlak mantık icat edilmiş, bazı şeyleri bir şeyden yarım / % 50 olabiliyor. Somut durumlarla da bu çakışabiliyor: Bir elektron 2 yerden 1’inde % 50 olasılıkla var olabiliyor.
Buradan canlılık konusuna geliyoruz. Canlılık da soyut ve tasarımsal bir şey. Somut bir şey de olabilir ama burada tartışılan soyut ve kavramsal yönü.
Bu durumda, bir şeyin aynı anda ve aynı yerde, hem canlı, hem de cansız olabileceğini ve hatta eksi canlı(lık) olabileceğini, bunun da olasılık dağılımları olabileceğini söyleyebiliriz.
Burada sorun, tanım kaypaklığı değil, neyi bilmeye çabaladığımız. Bazan daha az bilme çabası, daha çok bilme ile sonuçlanabilir.
Var oluşumuzun 3 temel formu olan özdeklilik, canlılık ve zekalılık, soyut ve tasarımsal şeyler. Onların somut Evren’de karşılıklarını birebir bulamayabiliriz. O zaman tanımlarımızı yeniden kurarız.

Çıkış şerhi: Canlılığın tasarımsal ve soyut bir şey olması, bizi idealizme götürmez, yeni sözlüklere ve yeni varlıklara götürür. Canlılığı yeniden tanımlamaya götürür.

Pazar, Aralık 07, 2014

'De Facto' Bir Oto-Anarşistin Sayıklamaları




100 kadar anarşist, 6 Aralık 2014 günü 14:00 civarında, siyah bayraklarla, Tünel’den Galatasaray’a yürüyüp, ‘isyan, devrim, yaşasın anarşizm’ diye slogan attılar. Bu 100 kişinin 10 yıl sonrasını hayal ettim, tabii ki çoluk çocuğa karışmış olacaklar çoktan. 40 yıl önce anarşist sayıldığı için, oturup anarşizmle ilgili herşeyi okuyan, ‘de facto’ (veya Kafkaesk’çe gönüllü zorunlu) oto-anarşist yaşamış ve Tayfun Gönül’den Kara Mecmua tayfasına kadar, TC’nin epeyi kendini anarşist sayanıyla doğrudan muhatap olmuş biri olarak, 10 yıl değil de, kendi 40 yıl sonramı da hayal ettim: Sürgün, hapis, mezar şıklarından mezar tabii ki, 15 bin kitap okumuş ve 400 kitap yazmış olarak... Dün, bugün, yarın: Orada yürüyen gençler, 1980 sonrasındaki neo-liberalizm ile (tıpkı 2. Dünya Savaşı ertesiki 1968’liler gibi) kendi kendine yükselen anarşizmin 7. kuşak üniversitelisi olarak, kendilerince oyunlar oynuyorlar. İçlerinden belki de 1 ve yalnızca 1’i, gerçek anarşizm yolunu tek başına yürüyecek ve telef olup gidecek: Ona selam olsun şimdiden...

(6-7 Aralık 2014)

Çarşamba, Aralık 03, 2014

Sevgi Soysal İçin Ağıt



Priska Furrer, Sevgi Soysal hakkında akademik bir tez yazmış. Eksikleri var ama ciddi ve yerini bulmuş bir yapıt.
Onu okurken şunları düşündüm:
Soysal, dilsel ve konumsal (statü, pozisyon) olarak, Sevim Burak ile Oğuz Atay arasında bir yerlerde kalmış / durmuş. Üzerine de, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın ‘kıtipil’liği, beyhudeliği ve nafileliği binmiş.
Açımlayalım:
Soysal, Özlü birlikte, 1960-1980 dönemi Cumhuriyet yazınının kadın yazarları içinde en asi konumda. Adalet Ağaoğlu ve Leyla Erbil ise, statükocu, uzlaşıcı, ailesel kadın’cı konumda. Hepsi de, Ankara üzerinden birbirini tanıyor. Ankara’nın bozkırlığı, nafileliği, beyhudeliği, kahverengililiği, Kafka’esk Prag’sallığı, itaatkarlığı, evlere şenlik ayrı bir konu.
En yakınları onları destekler görünürken, dolaylı / görünmeyen en büyük tırpan / ihanet onlardan gelmiş gibi. Bu da, Soysal’ı ‘Tante Rosa’nın konumunda bırakmış oluyor.
Atay, yine bir yabancı yazarın saptadığı üzere, bir entellektüel değil, bir entelejensiya, yani yine bir Ankaralı: Hani, Osmanlı yazarlarının, sürgüne mutasarrıf gidip, devletten maaş alması gibi bir şey.
Burak ile Soysal’ın benzerliği ise dilsel. İkisi de azınlık kökenli. Ancak, azınlık olsa da olmasa da, hatta kadın olsa da olmasa da, Cumhuriyet yazarlarının Türkçe ile ilgili büyük dertleri var ve edebi sınavı geçemiyorlar.
Açılım: O dönemde genç Türk yazarları, Türkçe’ye 18 bin sözcük kazandırıyor. Bunlar devlet arşivlerinde (TDK listelerinde) mevcut ama yayınları yasak ya da telif izinsiz.
Yani, bu dönemin yazarları olmayan bir Türkçe ile başlayıp onu bambaşka bir dile dönüştürmeyi, isyandan devrime dönüştüremiyorlar, aynı asıl devrimi yapamadıkları gibi.
Bir soru:
Erken ölmek, bir insanı beyhude ve nafile yapar mı?
Kafka ve Fassbinder için tam hayır.
Soysal ve Özlü için de az hayır.
Yani Soysal ve bu yazarlar, Furrer’in kitabının alt başlığı olan bireysellikten toplumsallığa açılamamışlar, ikisini de yarım yarım değil, çeyrek çeyrek bile becerememişler. Sonuç, tıpkı Kafka’nın ‘Babama Mektup’una karşı, Atay’ın ‘Babama Mektup’u ve biraz da ‘Bir Bilim Adamının Romanı’ndaki İnan kırar dökerliği durumu olmuş.
Bunları yazdıktan sonra, acıyla gülümsedim ve Soysal için gözlerim doldu:
Hala sağ ve yazıyor olabilirdi.
Aranot: Onun Barbara Sukowa’ya bu denli benzediğini bilmiyordum. İşin tuhafı, konuşması (Almanca’sı) da benziyor, annesi Alman imiş zaten.
Soysal ayrılmadı / kopmadı öldü, Özlü ayrıldı / koptu ama yine öldü. Her ikisi de Almanca idi.

Tuhaf...

Salı, Aralık 02, 2014

Stephen Hawking Saçmalamış



Şöyle demiş kendisi:
"Ancak insana yetişebilecek ya da insanın zekasını geçebilecek bir şey yaratmak, çok ciddi sonuçlara yol açabilir. Yapay zeka, kendi kendini geliştirmeye devam edebilir ve hatta kendini yeniden biçimlendirebilir. Son derece yavaş bir biyolojik evrimle sınırlı olan insanlar, bu tür bir güçle yarışamaz. Yapay zeka, yeryüzünde insan ırkının sonunu getirebilir."
Saçmalamış.
Öncelikle, insan ırkının kendini yok etmek için başka bir şeye gerekinimi yok, gayet güzel kendi kendini yok ediyor şu sıralar.
Sonralıkla, doğal-kültürel zekalı insan türünün yaratacağı yapay zeka, 1 milyon yıldaki 100 milyar nüfusun zekasının gösterdiği üzere, oldukça sınırlı olacaktır.
Yapay zeka kendini biçimlendirebilir ve biçimlendirdi de, çünkü öğrenen programlar var zaten.
İnsan türü, yavaş bir biyolojik evrimle deği, son beş milenyumdur, kültürel-yapay evrimle biçimleniyor.
İnsan türünün yaratacağı ve hatta kendi kendini biçimlendiren / yaratan yapay zeka, eğer evrim geçirecekse, bu biyolojik süreçlerle olmayacak.
En önemlisi şu: Yapay bir zeka, neden doğal zeka insan ile ilgilensin ki?
Doğal zekalı nisanlar, trans-, post-, meta-hümanizmi ve insan sonrası türü tasarlamadı mı ki çoktan?
Beyni zerrece çalışan bir insan, zaten diğer insanları etkilemekle veya yönetmekle uğraşmaz ki. Gider,  düşünülmedik şeyler düşünür.

Bugünkü yapay zekaların neler yaptığını anımsatarak sözümüzü bağlayalım: Hesap makinelerinin limit sonsuz basamaklı hesaplarından çeviri programlarına dek, insan zihninin hızının üssel katlarında hızlarda yapılan bir sürü zihinsel etkinlik. Hawking’in kuramlarını da, insan zekası değil,  yazılımlar sınıyor artık.

Cuma, Kasım 21, 2014

Ursula K. Le Guin ve Özgürlük





Kendisi şöyle demiş:
“Kitaplar, sadece meta değildir; kar dürtüsü çoğunlukla sanatın hedefleriyle çelişir. Kapitalizmde yaşıyoruz, iktidarından kaçılamaz gibi geliyor. Kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. Her türlü iktidara direnilir ve bu iktidarlar değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu kez sanatta başlar. Biz hayatını yazarak ve yayıncılık yaparak kazananlar, hakkımıza düşen payı istiyoruz. Ama bizim güzel ödülümüzün adı kâr değil; onun adı özgürlük.”
Doğru söze ne denir?
Yine de, eksik söze ek bir şeyler denebilir.
Diyelim bari:
Nasıl ki barış savaşmadan gelmiyorsa, özgürlük de gönüllü kulluklarla savaşmadan gelmiyor.
Çıban, üzerinden okşayarak da iyileşmiyor.
Özgürlük içinse, durum çok zor:
Kendisinin yazdığı ‘Mülksüzler’de ortaya koyduğu üzere, ütopyalarda bile özgürlük olamayabiliyor.
Şerh: İnsanların gönüllü kulluğu, aptallıkları, cahillikleri ve kulluğun kolaylığı nedeniyle. Yani kulluk, bir tür istatiksel toplumsal durum, yani en yüksek olasılıklı durum. Yine o nedenle özgürlük de marjinallere kalıyor. Marjinaller ise, genelde özgürce yaşamaktan çok, özgürce ölmeyi yeğliyorlar. Çünkü tüm yaşama biçimleri ve standart biyografiler (en azından beyin, düşünce, yaratıcılık açısından) ölüm biçimleri oluyor.
Gelelim kitaplara ve mülklülüğe:
Komik bir biçimde mülk edinme, bugün Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde mevcut. Ancak orada yaratıcılık için hiçbirşey yok. 100 milyarlık tüm zamanlar insan nüfusundaki 100 bin yaratıcı kişi olmasaydı, insanlar bugün hayvan bile olamayacaktı ki zaten değiller. 5 milenyumluk tarihin ardından son 50 yılda tüm Dünya halklarına okuryazarlık hakkı verildi. Onlar ne yaptı peki? % 100 yerine, % 33 okuryazar kaldı.
Evet, gönüllü okumazyamazlar insan falan değil, hayvan bile değil.
(O nedenle yazar ve yaratıcı, hala büyücü sanılıyor ki Le Guin de bu temayı çok kullanır.)
İşte o nedenle, yazıya gelecek her tür halel idamlık suçtur.
Halklar insanlık suçundan yargılanabilir, az kaldı yargılanıyordu, az sonra yargılanacak. Şirketler insanlık suçundan yargılanabilir, yargılandı da.
O nedenle, kitaplara zarar veren Amazon türü şirketler,  insanlık suçundan idam cezasıyla yargılanır. Gerekirse, 100 bin kişilik kadrosu idam edilir.
İşte Le Guin’in kafasının basmadığı nokta bu: Ya hep, ya hiç.
Ya yazı, ya yeni Orta Çağ...

Le Guin ‘ikircikli ütopya’ diyor, Kafka ‘seçim yoktur’ diyor, Ülkü ‘özgürlük ekmekten önce gelir’ diyor...

Perşembe, Kasım 20, 2014

Tavşana Kaç, Tazıya Tut



Murat Yetkin basınsal omo beyazı kuvetlerdendir. Yani yazdıkları, duble eleştirel gözle okunmalıdır. Biz de öyle yapalım:
“... Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünden önce, Beşar Esad’a bağlı Suriye ordu birlikleri, ülkenin ikinci büyük şehri Halep’e girebilir.
Buna tam olarak ‘düşme’ değil, belki ‘geri alma’ denebilir.
...
Esad güçleri, Halep’in Kuzey-Batı kesiminde yaklaşık 5 kilometrelik bir bölümde kuşatma uygulamıyorlar; burayı adeta şehirde kalanlara bir tür kaçış yolu olarak açık tutuyorlar.”
Yani:
Yani  Yetkin, kendisine yayınlaması için iletilen ‘beyaz gürültü bilgi’yi yayınlıyor.
Yani, bu bilginin altyazısı var, üstyazısı yok.
Yani ABD, tavşana kaç, tazıya tut, yapıyor.
Yani Esed, tazı benim tavşan tüysün, diyor.
Yani hem ABD, hem Esed, TC’nin başına 1 milyon kişiyi daha bela ediyor.
Yani Esed ve ABD işbirliği yapıyor.
Yani Yetkin, bu altyazı bilgiyi görmezden geliyor.
Gelecek program yorum:
Arap Baharı, amuda kalktı, kış oldu.
AB, ortadaki sandık gibi.
İran-Suriye işbirliği yeni gelişmelere gebe.
Zorlanan potansiyel yeni Çin-Rusya işbirliği, yepyeni belalara gebe. Anımsayalım: ABD eski Yugoslavya’da Çin konsolosloğunu vurdu ve ardından 2001 oldu, o gökdelenlerin askeri stratejik bilgisi bir tek Çin’de vardı, çünkü Çin o bilgileri çalmıştı.
Kürdistan, kimbilir hangi yeni bahara kaldı.
TC, son şansını da kullandı. 2015 seçiminden sonra, ‘vur patlasın, çal oynamasın’lı ekonomik kriz geldi artık, yani süreç artık geri döndürülemez.
Yorumun yorumu:
Bu durumda IŞİD’sel bölge, önümüzdeki 1 yılda makro problem yaratamayacağı için, yeni global kriz bölgeleri yaratılacak demektir kapitalist babamızın sonbahardan kışa’sı olarak. Bu işten en çok Ukrayna zarar görecek tabii ki. Yeni ‘silkelenen keriz’, o oldu gönüllü olarak.

Tüm bunlar, gelecekbilim açısından tümüyle boş gösterge, yani tümüyle zaman yitimi. Ne Arap Baharı’nın bitişi yeni, ne ABD karşıtlığı yeni, ne TC’ye yeni nüfus göçleri yeni, ne Ukrayna iç savaşı yeni, ne Suriye-İran işbirliği yeni...

Çarşamba, Kasım 19, 2014

Terör Geştaltı



Terör otokatalitik ve heterokatalitik olarak ilerlemeyi sürdürüyor.
“Küresel Terörizm İndeksi'nin rakamlarına göre, geçtiğimiz yıl 2012'ye kıyasla terör saldırıları yüzde 61 oranında arttı.
Buna göre sadece geçtiğimiz yıl 100 bin saldırı gerçekleşti. Bu saldırılarda yaklaşık 18 bin kişi hayatını kaybetti.
...
Küresel Terörizm İndeksi'nin raporuna göre, ölümlerin yüzde 80'i Irak, Afganistan, Pakistan, Nijerya ve Suriye'de gerçekleşti.
Saldırılarda en fazla ölümün yaşandığı ülke ise, 6 bin 362 ile Irak oldu.
Küresel Terörizm İndeksi'nin raporunda Türkiye de yer alıyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD ülkeleri arasında Türkiye ve Meksika, geçen yıl en fazla saldırılara sahne olan ülkeler oldu.
Rapor, 2001'de New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik saldırıların ardından terörle savaş adı altında başlatılan mücadelede terör kayıplarının 5 kat arttığını da gösteriyor.”
Yorumlar:
Hepsi az gelişmiş ülke, G-7 ülkesi yok.
ABD üzerinden G-7 ülkeleri, zengin-devlet terörünün merkezi ve ivmelendiricisi konumunda.
100 bin saldırıda 18 bin ölü çok düşük bir oran.
100 bin saldırının çok az bölümü haber olmuş.
Her yılki 50 milyon ölüde 18 bin ölü hiçbirşey demek değil: Trafik kazası, intihar ve cinayet, daha çok sayıda ölüme neden olmakta.
Sonuç:

Kuzey, Güney ile böyle savaşıyor ama bunu kaybedecek. Güney’de nüfus çok ve sonunda Kuzey’i yağmalacaklar ve zaten ABD olsun, AB olsun, her yıl milyonlarca Güneyli’yi yasal göçmen olarak kabul ediyor durumda. Aç Güney’in laneti er geç işleyecek.

Salı, Kasım 18, 2014

Alaturka Kliplerdeki Absürd Grotesklikler 2



1.
Seksendört: ‘Faili Meçhul’:
Şarkı sözü, hem de metni görüntüde altyazı olarak yazılıyken şöyle:
“Sonu baştan belli ucuz bir roman gibi...”
Klibin asıl görüntüsünde ise, Reşat Nuri Güntekin’in bir romanının klasik kapağı görünmekte.
Bu durumda, ‘84’ü ‘69’ yapabilir miyiz acaba?
+
2.
Bengü: ‘Sahici’:
Sütyen külot üzerine kırmızı bir takım elbise giymiş olan Bengü’nün fonunda, 70 yaşında bir kadınla ‘body’ yapmış kapkara bir bilader durmaktadır. Bengü, 20 görünmeye çalışmaktadır ama 45 yaşında görünmektedir. (Aslında 35 imiş, internet öyle dedi.) Konunun ve görüntünün içinde bir de kız çocuğu vardır.
(Vay be, bu yaşta ansiklopedilere bile girmek.)
Bu durumda:
‘Bodyguard’, sübyancı mıdır, jigolo modur?
Bengü, çifte alter-ego’lu mudur?
Klip tasarımcıları, psikopatik eğilimli fantezilerini kliplerde mi şeyttirmekteler?
+
3.
Bengisu: ‘Dünyanın Öteki Ucuna’:

Hiphopa balık eti ötesi bir yorum getirerek, medeni ve bedeni cesaretini fazlasıyla sergileyen bir arkadaş. Cesaretini, ’90-60-90’a karşı, ‘130-130-130’ ile pekiştiren bir ölümsüzlük iksiri.

Pazar, Kasım 16, 2014

Alaturka Kliplerdeki Absürd Grotesklikler 1



1.
Rafet el Roman: ‘Adımla Seslendi’:
Kız, adamı elindeki hortumla ıslatmak için, dikey 3 metre iner, yatay 10 metre gider; adam havuza atlar, kız da peşinden; son planda, kız elinde hortumla, havuzun dibinde adamı ıslatmaya çabalamaktadır.
+
2.
Mehmet Erdem: ‘Gibi Gibi’:
Mehmet Erdem sahnedeyken, izleyici bir erkeğe göz kırpar. Erkek mayışır. Adam kafasını çevirir, kendi kız arkadaşıyla gözgöze gelir. Kız kızar.
Bu durumda:
Erdem eşcinsel midir, o erkek eşcinsel midir, kız erkeği kıskanmış mıdır, kız Erdem’i mi kıskanmıştır, Erdem aslında kıza mı sarkmaktadır? Bu tuhaf fikri ve görüntü dizisini o klibe kim sokmuştur? RTÜK uyuyor mu?
+
3.
Esin İris: ‘Bu Gece’:
Şarkı sözü şöyle:
“Sen bana düşman mısın? Canımı yakmaz mısın?”
Olay, sado-mazo fıkrası gibi olmuş:
Mazohist sadiste der ki:
“Canımı yak, canımı yak.”
Sadist mazohiste der ki:
“Hayır, olmaz. Nı ha haa...”
Klibin kapanışı şöyle olabilirmiş meselası:

Yakın plan: RTÜK üyeleri, ellerinde kırbaçlarla görüntüye girerler, göğüslerinde ‘Arabesk’ filmindeki gibi, ‘Tecavüz Coşkun’ yazmaktadır. Zaten klip de, Belgrad Ormanı’nda geçiyor.

Cuma, Kasım 14, 2014

Ölümsüzlük Partisi


Abidik gubudik şeyler için, habire parti kuruluyor, bari ölümsüzlük için parti kurulsun da, siyaset gerçekten bir işe yarasın.
Bugün için Dünya’da ölümsüzlük konusu için siyasal mücadele veren partiler, 4 ülkede mevcutmuş:
ABD, Rusya, İsrail, Hollanda.
Bugün doğada biyolojik olarak ölümsüz olduğu kabul edilen canlılar mevcut.
İnsan içinse (donanım) ölümsüzlük, şimdilik klonlama ve gövde nakli ile mümkün. 2002 gibi insan klonlandığı ve (10 tane falanın) Doğu Avrupa’da yaşadığı haber olmuştu bir zaman. Bu işi yapabilecek olan White ise, gövde naklini yalnızca yasak olduğu için beceremedi, maymunlarda becermişti.
Artı: İnsan için yazılım ölümsüzlüğün 2045-2050 gibi mümkün olacağı önesürüldü.
Br soru şu olabilir:
İnsanlar ölümsüzlük isterler mi?
Stephen Hawking ve Bill Gates, istemediğini beyan etmişti:  Olabilir, zevk meselesidir.
Rusya’da ise, insanların % 9’u ölümsüzlük istediğini beyan etmiş. (Bakınız yukarıdaki link.) Tabii ki bu % 91’inin ölmek istediğini beyan etmesi anlamına gelmekte.
TC için bu oran, ne olurdu acaba?: % 99’unun Müslüman oldğu öne sürülen ve ölümün Allah’ın emri olduğunu savunan caanım ülkemiz halklarından, % 1’den fazla ölümsüzlük meraklısı çıkacağına bahse girerim şimdiden.
Tabii, Allah mahfaza: Erbakan, Türkeş, Ecevit, Özal, hala sağ olsaymış, ne yaparmışız acaba? Koalisyon kurarlar mıydı AKP’ye karşı mesela?
Geyik bir ölümsüzlük karşıtlığını şimdiden eleyelim:
Diyelim, hiç olmazsa 5 bin yıllığına aynı 10 milyar kişinin yaşamasıyla, bugüne kadarki 5 milenyumluk tarihte yaşamış 100 milyar kişinin yarattığından farklı bir geçmiş-gelecek (geçmiş de) olmayacaktır, buna eminiz: Çünkü, insanlar, başkalarının (özellikle ebeveynlerinin) hatalarından hiçbir halt öğrenmedikleri gibi, kendi hatalarından da hiçbir halt öğrenmiyorlar. Öyle olmasaydı, örneğin TC’de bugün yaşayan 78 milyonun 40 yaş üzerindeki 40 milyonu, o kadar dini, ahlaki, siyasi, hukuki hatayı (yani herzeyi) kezlerce yeniden yeniden onyıllar boyunca yapmazdı o zaman.
Bu, ölümsüzlük partisi için siyasal bir dayanak olabilir pekala.
O nedenle, soru şu olabilir:
Einstein ve onun gibileri yaşasaydı, bugün ne değişirdi acaba?
Örneğin bugün için 100 küsur yaşında olacak bir ölümsüz-Einstein, IŞİD’e atom bombası atılması için, Obama’ya mektup yazar mıydı acaba? Ya da (daha önce reddettiğinin tersine davranıp) direk İsrail cumhurbaşkanı olup, kendi mi (emirle) atardı o bombayı?
Konuyu bağlayalım:
Eratosthenes, Dünya’nın çevresini onun dolaşılmasından 1.800 yıl önce hesapladı ve bu süre içinde bu bilgi inkar edildi, Dünya’nın yuvarlıklığı dahil. Eratosthenes bir şey yitirmedi, onun yerine 80 milyar kişi, b konuda eksi zekalı ve eksi bilgili  yaşadı yalnızca.
Bugün için, ölümsüzlük bilgisinin mümkünlüğünün, bol doktor bulunan sosyal çevremde bile inkar edildiğini, 15 yıldır bizzat yaşıyorum. Global krizler nedeniyle bu bilginin uygulanması, belki 500 yıl daha alabilir. Olsun, ölümsüzlüğün adı üzerinde: Acelesi yok: Kim inkar ederse etsin, bir gün mutlaka.
Dolayısıyla;  küçük / yeni / marjinal / farklı partilere, bir de  ölümsüzlük partileri eklendi ve er veya geç onlar istedikleri sonuca ulaşacaklar, buna emin olabilirsiniz.
Evet:
Gelecek uzun sürer ve hep gelir.
Ancak:

Ölümsüzlük partisinin iktidarı çoook sonra, (o zamanki BM’mside yer alcak) Uzay Devleti’nden bile sonra. Hatta, belki 2. Sanayileşme’nin bitiminden bile sonra.

Devrimciler, Kürtler ve Savaş Ahlakı


Cehalet insanı söyletiyor.
Akademisyen Foti Benlisoy, Kürtler’in şu anda ABD ile işbirliği için, şöyle bir inci yumurtlamış:
“Önemli olan taviz, geri adım, uzlaşmanın hangi stratejik çerçevede ilerleyeceği. Bu konuya dair yazımda da Lenin’den bir alıntıyla ifade etmeye çalışmıştım; Brest Litovsk antlaşmasını biliyorsunuz, aslında bir anlamda bir ‘teslimiyet’ anlaşmasıdır. Yani Rusya’nın en zengin bölgelerini Alman emperyalizmine hediye ediyorsunuz. Bolşevik parti içerisinde de çok muhalefet görmüştür. Çünkü kitleler de devrimci savaş istemektedirler. Almanya’yla savaşacaksın. Orada şunu söylüyor Lenin; ‘İki tip uzlaşma söz konusudur. Bir haydut önünüzü kesmiş, canınızı kurtarmak ve daha sonra onu yakalamak üzere siz paranızı silahınızı, eşyanızı veriyorsunuz. Bu bir uzlaşma biçimi olabilir.’ Benim demeye çalıştığım, PYD’nin de karşı karşıya kaldığı uzlaşma biçimi bu. Sırtı duvarda. Bu uzlaşma biçimi anlamlı. ‘Ama’ diyor Lenin, ‘haydutla oturur, paranızı bilmem neyinizi ona ortak iş kotarmak üzere veriyor, onun yağmasına katılmak üzere uzlaşıyorsanız, o başka bir meseledir.’”
Öncelikle sözü geçen anlaşmaya bakalım:
Rusya, bu anlaşma ile ne yapmış?:
Kars’ı Türkiye’ye, Baltık Ülkeleri’ni Almanya’ya devretmiş.
Akademisyen arkadaşa göre, bunlar Rusya’nın malı oluyormuş.
Aynı anlaşmaya göre, Polonya da Almanya’ya devredilmiş.
2. Dünya Savaşı öncesinde Stalin de, aynı Polonya’yı Hitler’e teslim etmişti.
Ayrıca sözü geçen aynı Lenin de, asıl kendi toprağı olan Kronstadt’ı 1921’de düzlemişti / sıfırlamıştı.
Arkadaşın reel politik’i böyle bir şey.
Demek ki arkadaşa göre devrimci Kürtsel ahlak, böyle bir şey: Gerekirse, bilmem neni satacaksın.
Daha da önemlisi bu beyan, devamında, Kürtler’in Büyük Kürdistan’dan şimdilik vazgeçmesinin de geçici bir strateji olduğunu rahatça gösteriyor. Çünkü bugün IŞİD’in elinde olan topraklara aslında Kürtler talip.
Yalan, düşmanıyla işbirliği, kendi sivillerini ölüme terketme, kendinin olmayan sivillerin ölümünü isteme, hatta buna olanak hazırlama, şimdilik yapılanlar bunlar. Örneğin Kobani’de Kürtler’in ve talip oldukları Suriye topraklarında Araplar’ın ölümüne hem Barzani, hem de Öcalan seyirci kaldı, hatta bunu desteklediler ki ortalık boşalsın.
Şunu anımsayalım:
Bu, tarihte Kürtler’in Araplar’a ilk ihaneti değil. 1250’de Bağdat yakılıp yıkılırken de Kürtler, düşmanın safında yer alımşlardı ve bunu pahalı ödemişlerdi.
Kısacası, biz buna ‘reel politik’ demiyoruz, ‘oportünizm’ diyoruz.
Olabilir, aç tavuk kendini buğday ambarında görebilir ama reel politik, aynı zamanda kaybetmeyi de hesaba katar, çarşıdaki pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak da var sonuçta.
Gelelim ABD özeline:
ABD Kürtler’i daha önce satmadı mı hiç?
1946’dan beridir 3-5 kez sattı ve Kürtler bundan hiç mi hiç ders almıyora benziyor.
Olabilir, ya devlet başa ya kuzgun leşe, olabilir ama ‘devlet başa’daki kelle ile, ‘kuzgun leşe’deki kelle aynı, yani sizinki olmalı, bir savaş ahlakı gereği olarak: Başkasının kellesiyle gerdeğe girilmez.
Son 10 yıldır özenle savaş hukuku kaydı yapan biri olarak, şunu vurguluyarak belirtelim:

Kürtler, tarihte savaş suçundan yargılanıp, suçlu bulunup, mahkum olan ilk halk olma şerefini kazanmak üzereler.