Çarşamba, Ekim 16, 2013

Apple İflas Yolunda



“Öngörüleri nedeniyle tüm dünyada Dr. Kıyamet olarak bilinen yatırım uzmanı Marc Faber, Apple'ın son dönemde piyasaya sürdüğü yeni ürünlerine ilişkin olumsuz eleştirilerde bulundu. Faber ‘Apple'ın son dönemde ardarda piyasa çıkardığı ürünler çok boş ve manasız. Bu durum Apple'ın sonunu getirecek. Bugün iflas edecek demiyorum, ancak bu eninde sonunda olacak’ diye konuştu.”


Buna yakın şeyleri ben de düşündüm. Ancak, sanırım ben biraz daha temkinliyim.

Faber, durumu başka bir örnekle de açımlıyor:

“Apple'ın bugünkü durumu tıpkı 1970'lerin Polaroid’ine benziyor. Polaroid’in yaratıcısı Doktor Edwin Land, dünyada kimsenin sahip olmadığı kadar çok patente sahipti. Ancak 1982 yılında Land’in şirketteki görevinden ayrılması, şirketi kaçınılmaz sona sürükledi. 2001 yılına gelindiğinde ise, Polaraid  resmi olarak iflasını açıkladı.”

İtirazlarımı belirteyim:

Tabii ki Jobs ölünce, Apple değişti ama bu illa ki bu değişim olumsuz olacak demek değil. Kaldı ki Apple’ın başarısı, IBM’in Microsft’a özel bir başarı yolu açması / sağlaması gibi bir durum: Microsoft da, Quark Express’i kendi yazmışken, Word’ü 30 küsur yıldır en dandik durumda hala tutmakta ve bu da tabii ki Apple’ın grafik / yayın alanında büyük başarısını sağlar ve sağladı da. (IBM de, süper bilgisayar konusunda tekel olmak için, Microsoft’u PC alanına sürdü gibi.)

Bir de ek bir durum var:

Microsoft bazı düşünceleri, yine birçok patenti olan Xerox’tan yürüttü. Adamlar hala kopya çoğaltma konusunda bir numara ama bazı patentlerin / düşüncelerin de (kendi alanlarında olmadığı için) para getireceğini öngöremediler ya da bununla ilgilenmediler, pastayı da başkası, burada Microsoft yedi.

Ek bir durum daha var:

Herkes para peşinde değil. Milyarlarca dolar edecek düşünceleri insanlığa hediye edenler de var. İnternet mucitlerinden biri için de bu böyle.

Gelelim Apple’ın gerçek hatalarına:

Bir: Saat-bilgisayarın pili daha önemli ama Apple bunu görmüyor.

İki: Giyilebilir bilgisayar konsepti, ancak askeri alanda işe yarar tam olarak. Apple da bu alanın dışında.

Üç: Sürpriz ata oynayıp epeyi kez kazanan biri, sürekli sürpriz ata oynamaya başlar ama teknoloji tarihi sürpriz atlara sınırlı bir olanak tanıdı hep.

Dört: Nokia ve Motorola’nın sonunu unutmamak gerekli. Burada hatayı Google yapmış oluyor: Çok fazla genişlemek ve çok fazla alanda tekelcilik oynamak. Apple, bunu dar bir alanda, akıllı telefon alanında yinelemiş oldu.

Genel olarak:

E tabii ki devletler gibi şirketlerin de sonu var ve ayrıca uzun süren devletler de, şirketler de sürekli metamorfoza uğrayarak sürebiliyor ve artı kriz süreksizlikleri de yaşıyor mutlaka. Bu, Apple ve Google gibi dev teknoloji şirketleri için de geçerli.

Sorun tarihin yolunu tıkamama ilkesinde. Apple da, Google da, o noktaya geldi de oraları geçti çoktan.

Eh, yarışı ya zirvedeyken bırakırsın, ya da birileri er geç seni geçer ve sen kalma ısrarınla sonunda sürklase olarak rezil rüsva olursun.


Salı, Ekim 15, 2013

Anti-Benjamin



Walter Benjamin’den çok şey öğrendim ama onu değilleyerek de çok şey öğrendim.

Kafka ayrılmayı hiç düşünemedi ve öldü ama Benjamin de, ayrılmak için Koestler gibi uygunsuz yoldaş seçti ve öldü.

Sağ kalmanın birkaç yolu da, Benjamin’i değillerek öğrendiklerimden...

Bu sıralar Benjamin, tuhaf alıntılarda (quotation) karşıma çıkıyor. İlkin, koleksiyonerlere ilişkin bir alıntı ile karşıma çıktı ama alıntı kaynığını bulamadım. Şimdi de şu alıntı:

“Nedir nihayetinde reklamları eleştiriden üstün kılan? Kırmızı, hareketli neon ışıklarıyla yazılan yazılar değil, yazıyı asfalttan yansıtan ateşli su birikintisi...”

Tamam, teşbih yapmış ve teşbihte hata olmaz ama hatasız da teşbih olmuyor işte...

Tabii ki eleştiri ve reklam metni arasında bağlantı var ama bu durum ancak post-4-modernist durumda çok güçleendi. Benjamin zamanı reklam metinlerini biliyoruz, freud metinlerinden hallice işte...

Reklam eleştiriden üstün değildir, bu bir.

Reklam ateşli su birikintisinden yansıması ile parlak olabilir ama o ışık eleştirinin kendi içinde vardır ve Benjamin eleştirinin babalarından biri olsa da, bu ışıktan epeyi yoksundur (gridir densin), bu iki.

En önemlisi de: Tüm metinler dilbilimsel ve göstergebilimsel açıdan birer dolayımdır, doğrudan metin ve anlatı yoktur, bu üç.

Aynı Benjamin metnini 27 yıl boyunca okuduğumu biliyorum. Ancak, bu 27 yıldır onda neyin eksik olduğunu tam ifade edemiyordum. Şimdi ettim işte.

Buraya kadar olan bölüm, Benjamin şerhlerine bir katkı oldu.

Ek katkı da şu:

Eleştiriden daha güçlü ve daha doğrudan anlatılı reklam metinleri ve filmleri artık mevcut. Hem de epeyi uzun süredir, diyelim 10 yıldır...


Pazartesi, Ekim 14, 2013

Kedi ve Maigret



‘Kedi’, Georges Simenon’un bir romanıdır. Yaşlı bir karı kocanın birbirlerine psişik eziyetlerini anlatır.

Bir psikiyatrist, bu durumu ikili otizm olarak nitelemişti ama belki daha doğrusu negatif sembiyöz olarak nitelemek olabilir.

Maigret, yine Simenon’un bir dizi polisiye romanının kahramanıdır. O da yaşlıdır. O da evlidir. Her nedense, gayet küçük burjuvasal bir takıntıyla, bu evlilik romanlar boyunca yüceltilir. Çünkü cinayetlerin bozduğu toplumsal düzen, Maigret’nin görünürdeki huzurlu evliliğinde yeniden kurulur gibidir.

Oysa ki gerçekte Maigret’nin evliliğinin de, ‘Kedi’deki evlilikten hiçbir farkı yoktur. Tüm evlilikler berbattır zaten ama daha da berbatı, böyle olmak zorunda olmamasıdır, yani evlilikleri berbat eden küçük burjuva düzenidir, evliliğin kendisi değil.


O nedenle, okur isterse bundan sonra, tüm Maigret romanlarını  ‘Kedi’nin sonu gibi bitiyormuşçasına okuyabilir.

Cumartesi, Ekim 12, 2013

Zenoteizm

Tanrı’nın bir ET (dünyadışı zeki canlı) olduğunu düşünmeye, ‘zenoteizm’ denir.

Bilimkurgularda bu konu işlenmiştir. Bu kavramı ilk kez icat etmemizin nedeni de, ateist olduğunu önesüren Stanislaw Lem’in en azından ‘Solaris’ romanında, Solaris gezegenini bir ET-Tanrı saymasıdır. Bu sonuca, Solaris’in insanların herşeyini derinden etkilemesi ve yönetmesi, yani bir üst-güç (aynı zamanda mistik) olması nedeniyle varıyoruz. (Bu arada Lem’in kendini ateist sayması, bir bakıma değillenmiş olmakta.)

Gerçek yaşamda ise, insan klonlamayı ilk olarak resmi olarak savunan ve İsa’nın bir ET olduğunu savunan Raelizm’in de, zenoteist bir din olması durumu mevcut.


İnsanların zenoteizme eğilim duymasının nedeni, panteizme ilgi duymalarına benzer bir biçimde, 1957’den beridir uzayın ve Evren’in gündelik yaşamımıza girmesi ve din gibi gündelik düşüncelerimizi de etkilemesi ve biçimlendirmesidir.

Buraya kadar olan metni yazdıktan sonra, interneti tarayınca, Wikipedia’da bu konunun olmadığını ama diğer internet sayfalarında Ufo kültlerinin zenoteizm sayıldığını okudum.


Olmayan bir terim hakkında, az İngilizce bilen bir Türk ile İngilizce bilen gavurların İngilizce olarak zenoteizm tartışmaları şurada:


Bu konunun, diğer din konuları gibi, insanlara nasıl kafa yedirebileceği ise Urantia dininde var:


Wikipedia; Raelizm’i, Urantia’yı ve soru imi ile Hubbbard’ın bilimbilimi dinini (scientology) zenoteizm sayıyor ama yine de ona ayrı başlık açmıyor.

1999’da internette İngilizce tartışırken, ‘culturology’ (kültüroloji) sözcüğünü kullanmıştım ve karşımdakiler bu sözcüğün sözlükte olmadığını söylemişlerdi ama çok değil, birkaç yıl sonra yine internette bu sözcüğün Rusça’da tam da ayın anlamla taa 1970’lerden beridir kullanıldığını okumuştum.

Zenoteizm de öyle bir sözcük bence.

Son / çıkış:

Tanıdığım ve kendini ateist sayan epeyi insan, yanlış / sahte bilimsel bilgileri nedeniyle, aslında zenoteist durumda.


Cuma, Ekim 11, 2013

3, 4, 6 Saniye: Twitter, İnternet Sayfası, Vine Video



Saatta 100 sayfa okuyan biri, 140 karakterlik Twitter mesajlarını 3 saniyede okuyabilir.

4 saniye, bir internet sayfasında ortalama kalma süresidir.


6 saniye, Vine video uygulasıyla ve onun da uzantısıyla (hem de Türk) birinin haber filmlerinin de bu kısalığa indirilebileceğini bulmasıyla çifte uygulamalı bir süredir.


(Bu sayfada referans no 16):


Devamında:

Bir internet okuru bir sayfaya girdiğinde, bunların yarısı ilk girdiği sayfadan hemen ayrılıyor.

Bunu eski kafalarla karşılaştıralım:

Olağan koşullarda, ya zihinsel uyaran kimyasal madde alarak, ya da özel zihinsel eğitimle, saniyede 10 kare görme hızı, saniyede 20 kareye arttırılabilmekte. Oysa, ilk önce reklamlar bunu yaptı. Görüldüğü üzere, internetin 4. kuşağı (4 x 5 = 20 yıl) bunu yalnızca internet sayesinde yaptı.

Ancak, yine de:

İster eski kuşaktan olsun, ister yeni kuşaktan olsun, kolay kolay hiç kimse 4 saniyede 10 (A5) sayfalık malzemeyi okuyamaz. O nedenle İngilizler yeni kuşağın okumadığına, okur gibi yaptığına karar vermişler.

Yani:

Aynı itkiler / dürtüler, insanları daha aptal da yapabilir, daha zeki de yapabilir. Her koşulda, her 2 durumu da saptamak ve ölçmek, kognitif psikologlar için çocuk oyuncağıdır: Ölçtüler de...

Tabii yeni internet kuşağı takıyyeci. Sorsan, okuduğunu söyleyecek, test etsen, hiçbirşey hatırlamayacak ki bu durum okul öğrencileri için zaten onyıllardır var ve bunun asıl nedeni, global zorunlu eğitimin toplu bilisizlik açısından geri tepmesi, yani global nüfusun belki yarısı okuryazar olmak filan istemiyor: Tamam, aynı insan internet de kullanıyor ama o zaman da internet ümmiliği ortaya çıkıyor, son 10 yıldır çıktı da...

Şimdi, bu durumda reklam şirketleri kalkıp da, ‘advergame’ ve ‘vine video’ uygulamalarını kullanınca, Krupp faşizmini aşan bir informatik / kongnitif faşizm yaratmış olmakta...

Popper bunu yutturmaya çabaladı, beceremedi; belki Gates becerir, bilemeyiz...


Çarşamba, Ekim 09, 2013

Yine de Şahlanıyor Aman




Bir haber:

“Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı olma konusunda adı sıkça geçen Sultan Abdülhamid Han'ın torunu Kayıhan Osmanoğlu için, ‘Halkın bu yöndeki taleplerini görmezden gelmeyiz’ dedi.”


Asılan Menderes ne demişti?:

“Siz isterseniz, odunu bile seçtirirsiniz.”

Bunlar ne diyorlar?:

“Siz isterseniz, padişahlığı bile geri getirirsiniz.”

Derler. Dilin kemiği yok.

Padişah dediğin bir küçücük uşak, beline bağlamış ibrişim kuşak, ooy oy...

Peki, türküye konu olan Genç Osman ne olmuştu?

Hall edilmişti. Yanisi, kellesi sizlere ömür...

Aslına bakılırsa, tarihe baktığımızda kralların biraz da asansör takım tipi olmaya yatkın olduğunu görüyoruz.

Öncelikle aile içi iktidar kavgası tipi, olmadı asker tipi 1648 tipi,  olmadı burjuva tipi 1789 tipi, epeyi bir kral kellesi uçurmalar yaşanmış geçmişte.

Sonrasında 1648’de de, 1789’da da krallık geri gelmiş.

Sonra sonra krallıktan vazgeçilir olmuş ama bir zamanların topraklarında güneş batmayan imparatorluğu olan İngiltere’de bugün hala krallık var. Demokrasi beşiği sayılan AB’de 7 tane krallık var.

Bu türden geri dönmeler, 20. Yüzyıl’ın sonuna bile sarktı: Bulgaristan kralı ülkesine dönüp meclise girdi, Afganistan kralı ülkesine döndü. Demokrasi hesabı.

Peki Türkiye’de böyle bir şey olur mu?

Olur. Kolay da olur.

Asıl soru şu:

Krallık yeniden ülkemizde tutar mı?

O biraz zor.

Eğer sen kitleye Ali kıran baş kesenlik atfedersen, o başta seni asar, Çingene’nin babasını asması hesabı. Böylelikle, 21. Yüzyıl’da krallığı geri getirip, kralını asan ilk ülke de biz oluruz.

Tabii, en asıl soru sonunda:

Peki, o padişah hangi Türkiye’ye hükmedecek?

Türkiye diye bir ülke bırakmadılar ki...


Salı, Ekim 08, 2013

İnsan Beyni Projesi



Bir haber:

“Çoğunluğu Avrupa ülkesinden 135 bilimsel kurumun katılımıyla gerçekleşen ve 10 yıl sürecek olan uluslararası İnsan Beyni Projesi'ne başlandı.

Toplam maliyetinin 1 buçuk milyar doları bulması beklenen araştırma, kısmen Avrupa Birliği tarafından finanse ediliyor.

İngilizce 'The Human Brain Project' ya da kısaca HBP olarak bilinen projenin amacı, insan beyninin işleyişini bilgisayar ortamına taşıyacak teknolojileri geliştirmek.

Ayrıca her yıl on binlercesi yayımlanan beyin araştırmalarını bir araya getirerek bir veri tabanının oluşturulması hedefleniyor.”


Haberde de belirtildiği gibi bu, insan genomu projesine benzer bir biçimde, konunun bütünlüğünü derleyici bir çaba.

Devam ediyorsunuz. Karşınıza ortada 2 proje olduğu çıkıyor, biri AB’ninki, biri ABD’ninki:



Demek ki ortada bir rekabet var. Demek ki ortada bir koordinasyonsuzluk olacak. Balık baştan kokuyor gibi.

AB ve ABD çatışması açıkça ortaya konuyor gibi.

Çiftlice (‘ABD x AB’ ve ‘genom x beyin’) karşılaştıralım ve karşıtlaştıralım:

Geçmişe baktığımızda, insan genomu proesinden elde edilen bilgilerin hala tümüyle yorumlanamadığını ve üstüne bir de karşıt biçimlerde yorumlandığını belirtelim.

Yani:

Bir:

Bilimsel bilginin anafikri, hala temelde yorumdan, daha doğrusu kavramsal çerçevenin yaratılmasından oluşuyor.

İki:

Aynı bilgilerle karşıt / farklı kavramsal çerçeveler oluşturulabiliyor ki bu zaten bilimsel bilginin evrim tarihinde bilinen bir gözlem. (Bunun temel nedeni, veri tabanındaki noktalamaların çoğunun ana haritayı çizmekten çok, hata fonksiyonu olam niteliği taşıması. Bu, özellikle hassas konularda daha çok böyle oluyor.)

Devam:

AB-ABD karşıtlığı, rekabet yoluyla daha çok yorum da yaratabilir, ya da tam tersine bilimsel bilgi üretimi kilitlenmesi de yaratabilir ki Einstein fizik alanında bunu önce AB’de, sonra ABD’de kilitleme olarak bize yaşattı: Yüz küsur yıldır yerimizde sayıyoruz.

En önemli konu şu:

Beyin ve zihin birebir işleyen bir konu değil. Daha da ileride kaotik modellerden hiçbirini kaldıramadı / kabul edemedi şimdiye kadar.

Yani:

Zihnimizi hiç mi hiç bilmiyoruz ve bunun kabahati tümüyle bizde, çünkü 50 milyar ışık yılı ötesini bile biliyoruz şimdilerde ama içimizi bilemiyoruz, çünkü modelimiz uygunsuz.

Yani:

Yanlış sorulmuş sorular, yanıtsız kalmaya baştan mahkum.

Bu proje de öyle görünüyor.

Modeli kurmaya yeltenenler önceleri zihin felsefecileri oldu ve bugün elimizde saçmasapan 2 tez-antitez ikilisi var: Monizm ve düalizm.

Geriye bakarsak:

Beynin haritalanması zamanında zaten yapıldı. Oradaki birebirlik, örneğin bir nokta uyarılınca, tek bir ve yalnız bir anının canlanması, hala kabul edilen bir şey ki bu oldukça kuşkulu bir durum: Hiçbir model, anıların birebir yeri olduğunu önesürmüyor. Artı, hiçbir hassas ölçme aleti, beynin hücrelerinin bölgelerini birebir saptayabilecek kadar güçlü değil.

Sonuç:

Bir:

Bu iş CERN ve NASA kurumlarına benzeyecek gibi: Onlar da, bilimde AB-ABD karşıtlığını taşıdı. Onlar da 5.000’er kişiden fazla dahi çalıştırdı. Yine de her ikisi de, ne Einstein’ı aşabildi, ne de 2 uzay mekiği kazasına engel olabildi.

İki:

Bu türden bilimin madden ve manen güçlü desteği hep yaşanageldi. Yani, bu türden destekler ve projeler bilimi her zaman ilerletmiyor. Şu anki yeni orta çağda da böyle olacak gibi.

Üç:

En önemlisi: Einstein türünden dogmalaşma, ne yazık ki beyinde de yaratılacak gibi. Dünya’nın çevresi hesaplandıktan sonraki 2 milenyum boyunca Dünya’nın yuvarlaklığı inkar edildi. Bilimciler de insan ve epistemolojik faşistliği kolayca giyebiliyor beyinlerine.

En son sonuç:

Göreceğiz.

10 yıl sonra.


İlk E-Çocuğum = E-Kitap

Aşağıdaki linkte, bedavaya bir e-kitabım var:

http://www.mobidik.com/e-kitap/78/cizgi-roman-ve-cizgi-film-elestirileri


Çaaak

Bu, İngilizce bilmez, bilmediğini bilmez dizi çevirmenlerinin nev icadı sözcüklerden biri... Yankiler’in avuç içi vuruşturmasında kullanılır oldu.

Gazetcilik dilinde ise, birine ağır eleştiride bulunmak anlamında kullanılır.

Aydın Engin bundan şikayet eder olmuş:

“Okur dediğin bu ülkede bir, bilemedin iki gazete alır. Çoğu kez de kendi meşrebine, kendi dünya görüşüne uygun gazeteyi seçer. O gazetelerde çoğu kez kendi görüşlerini pekiştiren, doğrulayan; kızdıklarına hünerle çakan; sevdiklerini öven yazarları tercih eder.

Demem o ki aldığı tek gazetenin bütün köşe yazarlarını bile okumayan çok okur tanırım. Herhalde siz de tanırsınız.

Eeee, birbirimize çaktığımız yazıları köşelerimize taşıyınca okurun hali ne olacak? Çakarken birkaç cümle aktarırız. Garibim okurun merakı kabarırsa ne yapacak? Gidip o gazeteleri de mi alacak, o yazılara da mı okuyacak?

Diyeceğim, bu gidişle çaka çaka meslek sınavında çakacağız gibi geliyor bana…”


Epeyi ıskası ve eksiği var gibi:

Okur dediğin, şimdilerde internette 5-10 gazete birden okuyor.

Engin’in sandığının tam tersine okur ve hatta köşe yazarı, kendi görüşlerinin tam tersine yazan yazarları da okur, hani karşı taraf ne haltlar ediyor diye...

Evet, aynı gazetede bütün köşe yazarları okunmaz. Eskiden bunun nedeni, okurun birden çok ilgi alanı olmaması ama gazetede belki 50 konuda yazı çıkması iken, şimdilerde buna patronların bir gazeteye ortaya 3,5 karışık fikirde yazar toplaması neden olmakta.

Okurun merakı kabarırsa, gidip o yazıyı tıklayacak. Burada yeni internet gazetesi okurunun huyu devreye giriyor:

Bir okur bir sayfada ortalama 4 saniye kalıyor. Her ne kadar bir köşe yazarının bir köşe yazısında 4 saniyede anlaşılmayacak bir düşünce yazdığı pek vaki değilse de, İngilizler’in saptadığı üzere, buna okumak değil de, okur gibi yapmak denmekte.

Ancak asıl gerçek şu:

Bizim gazete okurumuz, köşe yazarları arasındaki horoş dövüşünü taa Tanzimat’tan bu yana pek sever. Bu polemikler / çakmalar, bir gazetenin tirajını on binler ölçeğinde arttırabilir, arttırdığı vakidir de, yani kayda geçmiştir bu durum.

Küçük burjuva yaşantısının tedüze ve sıkıntılı temposuna karşı, geliştirilen birçok entellektüel (kognitif / informatik) hastalık mevcuttur, koleksiyonerlik bunlardan biridir, köşe yazarı çakışmasını okumak bunlardan bir diğeridir.

Zaten bu çakışma işe yaramasa, çok değil birkaç günde o köşe yazarlarına kırmızı kart gösterilir.

Bir gerçek daha var:

Şu andaki köşe yazarları arasındaki çakışmaların özü, ‘tencere dibin kara, seninki benden kara’ modunda. Sonuçta, yüz köşe yazarının doksan dokuzu çoktan en az bir kez satılmış durumda. Yenilen pehlivanın dövüşe doymaması hesabınca, ringi terkeden köşe yazarı da çok çok az olmuş durumda.

Yani: Çakışmaya devam, alan razı, satan razı nasıl olsa...


Pazar, Ekim 06, 2013

Çapraz Medya ve Hiper Tekst



Çapraz medya ürünleri, kendiliğinden hiper-tekstlerdir. Viral videolar, bunların trans-semantem’leri ve/ya neksus-semantem’leridir.

Çapraz medya ürünleri, ticari açıdan tasarlanmaya çabalandıkları biçimiyle, boyut düşürücü, izdüşümle deforme edici sonuçla verecektir ve vermektedir.

Hiper-tekstler de, tanım aralıklarının dışına taşırılınca, trans-duyu-dil’li olabilirler. Çapraz medya oldukları an öyle olurlar ve çapraz medya da hiper-tekst olduğu ölçüde buna uyar.

Bu demek değildir ki çapraz medyanın alttürleri, diyelim çizgiromandan filme dönüşüm yaratılırken trans-duyu-dil haritalarını zorunlu kullanr. Tersine; hem hiper-tekstlerin, hem de çapraz medyanın geleceğinin zenginliği, şimdiye dek tanımlı olmayan trans-duyu-dil’ler tanımladıkları ölçüde olacaktır.

Tüm bunlar, poli-dilbilim(ler) alanına girer. Dolayısıyla, oradaki çeviri alt-alanının bilgileri gelecekte çok işe yarayacak, hatta şimdiden yaramaya başladı bile...

Dipnot 1: Oyun filmi (game movie), oyuncular tarafından yapılmış son 10 yılın ürünü çapraz medyalardır. (Youtube’da bu başlıkta arama yaptığınızda, birçok oyunun filmini bulursunuz ve bunlar, ‘story-line’ açısından, en azından bazı oyunlar (Heavy Rain gibi) açısından da, izdüşüm düşürücü, yani çoğul öyküyü tekleyici yönde işler.)


Dipnot 2: Anti-machinima, yani machinima’nın yaptığının tersini yapan, oyunu filme dönüştüren değil de, olağan filmi dijitalize edici (film dijital çekilmiş olsa da bu gereklidir, belki o sürecin adı farklı olur) olan yazılımlar, neo-hiper-tekst’lerin ve neo-çapraz-medya’ların başlangıcı olacaktır, belki oldu bile ama haberimiz yok henüz.

Cumartesi, Ekim 05, 2013

Tarihteki En Geniş Devletler




Tarihteki en büyük devletler sıralaması şöyleymiş:

Devlet                     Alan (M km2)       Yıl          

Britanya                 33,6                         1922

Moğol                    33,0                         1309

Rus                         22,8                         1895

Sovyet                   22,3                         1989

İspanya                  19,4                         1760

Saptamalar:

Hepsi de Avrasya devletleri.

Rus ve Sovyet devletleri aynı devlet sayılabilir.

Günümüz devletlerinin alanı bunların yanına bile yaklaşamıyor.

Britanya’nın kendisinin eski sömürgesi olan ABD’nin bugün sömürgesi / vassalı olması, büyük devlet olmanın geleceği hakkında bir bilgi veriyor.

Arada Roma ve Osmanlı da varken, bugünün ABD’si demek ki tarihteki en büyük dünya hegemonu falan değil.

Britanya aynı zamanda, 55 ile topraklarından en çok yeni devlet yaratan devlet durumunda. Osmanlı da 44 devlet ile sıralamada yer almakta.

Göreli en büyük olan Moğol devletinin aynı zamanda en kısa süren büyük devlet olması da ilginç.

En büyük devletler, en çok savaş çıkaran devlet durumunda değil. Britanya 500 yılda 125 civarında savaşa girmiş. Osmanlı ise 620 yılda 295 savaşa girmiş. ABD ise 220 yılda 220 savaşı (darbe, isyan, iç savaş, vd dahil) geçerek en çok savaş çıkaran devlet durumunda olabilir.

Çıkan genel sonuç ise şu: Nasıl ki geçmişteki krallar, bugünkü en zenginlerden çok çok daha zengin idiyse, geçmişteki büyük devletler de şimdikilerden çok çok daha büyük devletlerdi. Bunu nedeni de, tarihin bir tür demokratikleşmeye doğruki evrimi sayılabilir.


Cuma, Ekim 04, 2013

Gelecek Partisi: Siyaset ve Parti



Maurice Duverger’in ve Niyazi Berkes’in siyasal partiler tarihi ile ilgili kitaplarını okuduğumdan beridir, partilerin siyasetlilikleri ve siyasetsizlikleri konusu, benim için giderek anlamsal açıdan boş küme olmakta.

Bunun meali şu:

Partiler siyaset için falan kurulmamış. Olsun diye kurulmuş.

Bu, zaten 1789 Fransa Devrimi’nde, sağ-sol konumunun zaman içinde değişmesi, kralcılarla kral karşıtlarının birbirinin yerine
geçmesi ile başlamış. Olay baştan çürük yani.

Partisel adlar, içerikler, tutumlar ve davranışlar birbirine göre kel alaka...

Marksist partiler, siyasete sosyal demokrat sıfatıyla girmişler başta. En sonunda gele gele ve gevşiye gevşiye, sosyal demokratlar içerik açısından (Blair ve ABD hempalığı gibi) gayet sağ ideolojileri bile uygulayagelmişler.

Bugünse, stalinist gelenekteki partiler ‘sol parti’ yaftasını alıyor. Karikatür dergisindeki ergen esprisi gibi durum var ortada...

Gerçek durum şu:

En statik tarihsel dönemlerde bile, en azından son 200 küsur yıldır, 10 yılda bir yepyeni toplumsal sorunsallar oluşuyor ki zaten hiçbir partinin toplumsallığın köleliği üzerine bir tek laf etmişliği yok. Bu da, hümanizmi hep olduğu üzere, doğrudan faşizme götürüyor.

Yani, bırakın artık elifle merteği birbirine karıştırmayı, başında beridir ortada ne elif var ne de mertek...

Artı:

Diyelim Yeşiller çevreci. Siz, kaç yeşilin komünal doğalcı yaşadığını gördünüz peki? (Bu gayet mümkün.) Bıdı bıdı konuşup da, ortalama bir vatandaştan daha fazla çevreyi 40 yıl boyunca habire kirletirsen, perhiz-turşu durumu ortaya çıkar, çıktı da zaten. Elaleme verir talkımı, kenid yutar salkımı olmuş sonuçta...

Artı:

Liberaller liberal değil, resmen ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz’ hesabıcı... Talan ekonomisini uyguluyorlar 30 küsur yıldır... Deniz bitip de, gemi karaya oturunca da, aval aval birbirlerine bakıyorlar şimdilerde...

Gerçek sınıflar hiçbir biçimde kaale alınmıyor. Diyelim, şimdilerde G-7 ülkelerinde nüfusun % 20’si yaşlı ve emekli ama yaşlılık ve emeklilikle ilgili hiçbir uygulaması yok partilerin. Üstelik bu sorun BM raporlarında 40 yıldır yer almakta. Orman istiyorsan, ağaç dikmeye 40 yıl önceden başlayacaksın bilader. E sonra ne oluyor? Getiriyorsun Alamancılar’ı, ez babam ez, Yahudiler’den beter ez... Sonra multi-kulti saçmalaklarını gevele üstüne bir de... Bu arada, yılda 250 bin genç vatandaşın da ülkeni terkediyor, kaçıyor yani...

Diyeceğim şu ki reel sosyalizm bile tam reel politik yapamadı. Stalin’in kafasında ‘mutlaka olmalı’lar vardı, onları yaptı yalnızca... Adını da öyle koydu.

Son 30 yıla bakarsak:

Muhafazakar geçinen neo-globalist neo-liberaller, o çok sevdikleri alie kurumunun baş tasfiyecisi oldular ve sonuçta ortalığı çocuk çeteleri ve kronik kriminalizm götürmeye başladı.

Tekno-liberaller; ne robotlar, ne uzay, ne ölümsüzlük, ne şu bu hakkında hiçbir ideoloji üretemediler.

Daha da komiği:

Korsanların internetle ilgili savları iplik iplik dökülüyor. Daha tutumlarını belirleyip de, mazlum Wikileaks’çilere karşı davranışlarını bile belirleyemediler: Hapisteki eri kaçırmak çok kolay örneğin. Filistinli dedelerden feyz almak yeter de artar bile...

Almanya 2013 seçimleri ve sonuçları ile ilgili peşpeşe 4 makale yazdık ve yayınladık, çünkü Almanya hesapça politik değişimin en hızlı olduğu ülke görünümünde. O metin dizisinde ortaya koymaya çabaladık ki küçük, yeni, marjinal partiler farklı falan değil. Farklı bir parti, o marjinal geçinenler tarafından engellenir önce. (Zamanında Almanya’da yayınlana köksüzlük ile ilgili başlık taşıyan bir dergiye gönderdiğim köksüzlükle ilgili bir makale, o kadar köksüz olmadıkları gerekçesiyle reddedilmişti, tam fıkra gibi ve şimdiki durum da aynen böyle.)

Gelelim, parti ve siyaset ne işe yarayabilir konusuna:

Öncelikle, daima kuram eylemden önce gelir. Eğer hala yaşayarak öğrenseydik, ya yamyam amcalar bizi pişirip yerdi, ya da onlar bize raslamadan muz ve yağmur suyuyla 1 milyon yıldır evrimsiz evrimsiz yaşar giderdik.

Toplumsallık, şimdilerde ortaya çıktı ki tüm olumsuzluklarıyla, bize sevgili kuyruksuz maymun akrabalarımızda kalan bir kölelik biçimi. Yani birarada yaşamak, bir aralar epeyi karlı iken, davranışlar töreleşince, onlar milenyumlar boyu kalmış. Şimdilerde (hümanizm gibi) işlevsiz törelerin duvarına toslamış durumdayız. Gelecekte ya yeniden evriliriz, ya da toplumsallığımız bizi yok eder.

Siyaset buna intikal etmeli artık... Partiler de...

O nedenle, yine Almanlar’ın politik-aktif saydıkları bir biçimde, yaşama pratiğini içinde kuram üretmek, daha doğrusu üretilmiş kuramları kullanmak zorundayız.

Yine Almanya’dan bir örnek:

Gelecekbilimi kuran insan Flechtheim bir Almanya vatandaşı idi ve yıllarca SPD’ye danışmanlık yaptı. Ancak bunun diğer bir gelecekbilimci olana Yanki Asimov’un CIA hempası olmasından farkı yoktu. O sırada, o zamanki SPD lideri Brandt kendine doğu alman bir sevgili bulunca, yandı gülüm keten helva oluverdi birden... Gelecekbilimci dediğin, bunları da hesaba katar; aslına bakılırsa, ilk önce bunları hesaba katar.

Sonuç:

Alternatif Parti, Korsan Parti, Anarşist Parti, Ateist Parti;  ikisi şu an ve ikisi şu an potansiyel olarak var olarak, Almanya’da yakın geleceğin parti çizgisini imliyor ve bu çizgi siyasetin ufkunu kapsamıyor şimdiden. Kuramın bunu görmesi ve buna göre davranış üretmesi gerekli.

Hata yapmak serbest: Ne yani kapitalizm, anti-kapitalizm dahil, her herzeye bulaşıp da sağ kalıyorsa, Gelecek Partisi de bunu yapınca, neden hıyarca olsun ki?

Bu metnin anafikri bu:

Neo-bireycilik ve neo-fütüroloji nezdinde, yepyeni eksodus vektörlerinin üretilmesi gerekli. Bu; siyaset ve parti üzerinden yapıldı yapıldı, yapılmadı, her zamanki gibi politik-aktif ve dene-yanıl yapıldı, demek olacak...

Olabilir, gelecek uzun sürer...


RB ve 1 Sene

Buraya geldiğimde ilk yıl için 500 blog yazmak niyetiyle gelmiştim. (İkinci yıl içinse 200 blog tasarlamıştım, çünkü daha önceki site-blog deneyimlerimden benzeri sonuçlar çıktı.) Eh, oldu gibi.

Bu 1 yılın 3 haftası boyunca, ayak kırılması nedeniyle yatalak oldum ve bilgisayardan uzak kaldım. O nedenle, 17 Ekim 2012 olan blog başlangıç tarihine 21 gün daha ekledim, 6 Kasım 2013 oldu. 1 yılımı o zaman dolmuş sayacağım.

Gördüğüm kadarıyla, bu sitede bu süre içinde en çok konuda ve toplam sayıda blog yazmış olacak olan benim gibi.

Çok okunma sıralarında ise, sitenin sıralamasına göre, 15.-75. sıralar arasında asansör olmuş durumdayım. Ancak, izleyebildiğim kadarıyla bu sitede istatistiklerde oynama var, çünkü son 1 ayda siteye başlayıp, toplam okunma sayısı, 1 aylık okunma sayımdan aşağı olana epeyi kişi üzerimde görünmekte (kendi okunma sayılarımı, binin katları üzerinden olarak ve tarihleri ile kaydediyorum).

MB bazı beklentilerimin üzerinde sonuçlar verdi. Burası ise, hemen tüm beklentilerimin üzerinde sonuç verdi. Bunda, blogun artık yaygın bir olgu olması ve son 1 yılki Taksim Gezi olayları çok etkili oldu. Sosyal medya artık yaygın bir araç konumunda.

Beklemeyip de bulduğum durumlardan biri, kendi günlük ve makale başı okunma rekorumu kırmak oldu. Sonuçta, burası gençlerin mekanı ve bendeniz de huysuz moruğun tekiyim. (Genci yaşlısı, tüm okurları ve yazarları, blog konusunda aşırı duygusal, ben de onların hislerini feci incitiyorum.)

Beklemeyip bulduğum diğer bir durum, kafaüstü çakılmakta olan TC medyasında, o kadar görünür sansür varken, bizlerin muhalefet yapma hakkının bizlere tanınması: Biraz perhiz-turşu durumu oldu gibi.

Tamam, burada bedavaya okunuyoruz ama blogcular son 5 yılda Türk yazınında inanılmaz okunurluk rekorları kırdılar. Tamam, tıklanan yazı ne kadar okunmuş sayılır ayrı konu ama satın alınmış kitapların da ne kadar okunmuş olduğu da tartışmalı konu.

Tuhaf bir dijital pazarlama sonucu var ortada:

Eğer bir blogcu, yılda toplam 2,5 milyon (günde 6.850) kez tıklanırsa, (sayfası ortalama 10 dolardan hesaplanan biçimde) yılda 25 bin dolar kazanabiliyor: Eh, kısa yılın karı iyidir gibi. Ek bilgi: Bu sınırı geçmiş, MB ve RB olarak, 10 bin kişide garanti 10 kişi var, eh zaten yazarlıkta da binde bir kişi elemeyi geçiyor hala.

Bendeniz ise bu alanda, yılda 250 binden yılda 500 bine doğru yol almaktayım. 7 yılda varabildiğim yer budur. 1 ayda 100 bin tıklanabilen yazı yazmayı biliyorum ama 30 yıllık yazmadan sonra ve 50+ yaş ile bu olmaz, bu hamura o maya tutmaz.

Dolayısıyla, işin maddiyatını pas geçip maneviyatına bakalım:

Eğer manevi doyum beklentimin skalası 1 olsaydı, blog yazımı bu 7 yılın sonunda (tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla birlikte) bana 10 manevi doyum kazandırdı (başka uygun sözcük bulamadım).

8 yıllık bir ‘Blogger.com’ kullanıcısı ve epeyi mankafa davranmış ve geç intikal etmiş olarak, yine de kendimi orada yeterince arşivlediğimi söyleyebilirim. Ölümümden sonraki anda sonul vasiyetimin gerçekleşmesi 1 gün sürmez, onu da yaptıracak biri çıkar elbet.

Eğer Google batmaz, internet sonul olarak tümüyle çökmez ve Google sözünde durup hiçbirşeyi silmez ise, yıl 2000-4000 arasında toplamda yüz milyonlarca kişinin metinlerime ulaşmış olacağına eminim. Bu süre için toplam global nüfus olacağa benzer 10 milyarda (istatiksel yeterlilik sınırında olan) yüzde bir 100 milyon eder ki ona ulaşmak gibi bir eğilimim hep vardı: O da olmuş olacak gibi.

Bunun en az 500 bin ila 1 milyon tıklamasını RB sağlamış olacak gibi. Belki de daha çoğunu...

Site sağolsun var olsun.                        


Perşembe, Ekim 03, 2013

Bir Cinayet Haberi

“Ankara’da işlenen bir cinayet saniye saniye güvenlik kameralarına yansıdı. Ulus semtinde eğlence mekanlarından çıkan kavga sokağa taştı. Eğlence mekanında çalışan 39 yaşındaki Ahmet Sağlam, başka eğlence mekanında çalışan Volkan Bulut’u (30) darp etti. Olaydan bir gün sonra ise Volkan Bulut, gece kulübünün önüne gelerek Sağlam’ın çıkışını bekledi. Sağlam’ın dışarı çıkmasıyla Bulut, üzerinden taşıdığı tabanca ile ateş etmeye başladı. Çevredekilerin şaşkın bakışları arasında peşpeşe ateş eden Bulut, ardından olay yerinden uzaklaşıyor. Kaçmaya çalışmasına rağmen, vücuduna aldığı 5 kurşunla yere yığılan Sağlam, olay yerinde hayatını kaybetti. Olaydan sonra Cinayet Büro dedektifleri 14 kişiyi gözaltına aldı. Poliste suçunu itiraf eden Bulut, tutuklanarak cezaevine gönderildi.”


Videolu bir haber. Kurguda zamansal atlamalar yapılmış.

O görüntülerin siteye konması suç olabilir: Sonuçta, mahkemeden önce suç kanıtı açıklanmış olmakta.

Veren kamera sahibi kişi de olabilir, el altından görevli de...

Sağlık yardımı ve arabaya konma tam bir facia.

Bu iş böyle yapılmaz.

Bir de bunu haber yapmışlar.


Ateistlere Vah Vah

Son 7 yıldır ateizmle ilgili metinler yayınlamaktayım. En başta ölüm tehdidi bile aldım.

Ancak bu bile beni rahatsız etmedi ama şu hep rahatsız etti:

En azından laik ve/ya ateizme açık kanatta yer alabilecek olanların ateizm hakındaki düşünceleri, tıpkı Dawkins’inler gibi, ateizme zarar verici durumda.

En son şu metnimi yayınladım:


Ona da, aynı sayfada yer alan şu yorumu aldım:

“herhangi ateist bir parti din üzerinden siyaset yapan herhangi baska bir partiden farkli olmayacagi icin, ve ayni zamanda, partiler arasi cekismeyi reel politika tabanindan uzaklastirip, hamasi söylemlere itecegi icin, bence cok gereksiz bir cabadir. Cok basit bir sekilde ve kisaca acarsak; CDU'nun saglik hizmetlerindeki bir iyilestirmesi, CDU'nun hristiyan degerlerinin bir ürünü olmayacagi gibi, Ateist partinin herhangi bir kriz aninda ücretleri düsürmesi, onlarin tanritanimaz olmalarinin bir ürünü olmayacaktir. Konunun öznesi Almanya'da reel hayatin belirleyenleri inanclar olamayacagi icin böyle bir partinin varligina lüzum grülmemis anlasilan. Ek olarak: Yesiller, Anarsitler, Korsanlar, herhangi bir ateist partiye ihtiyac birakmamaktadir.”

(Yazım ve anlam hataları olduğu gibi bırakıldı.)

Vah vah... Vah ki ne vah...

Adım adım gidiyoruz:

Ateizm bir din değildir. Ateist bir parti din üzerinden siyaset yapmaz. Uygulamalı politika yapar (uygulamasız politika da vardır ve partilerin tüzüklerinin neredeyse tamamı buna denk gelir). O da şudur: Tek tanrılı dinlerin engizisyonlarına karşı, 300 küsur yıllık Aydınlanma Dönemi boyunca elde edilmiş hakları korumaya çabalar. Yani, bir tür nefs-i müdafaa yapar. Bu kaçınılmazca gereklidir ve bunun için epeyi de geç kalınmıştır.

Reel politika sayılan şey zavallılıktır. Reel sosyalizmin ateizm adına neler yaptığını, Rusya’da ve Çin’de gördük. Artı, o dinler artarak geri tepti onların ve o reel politikalarının sayesinde.

CDU'nun sağlık hizmetlerindeki bir iyileştirmesi, CDU'nun hristiyan değerlerinin bir ürünü olabilir. Aşevi / imarethane açmak ve açlık hastalıklarını azaltmak, İslam’ın değer yargılarının bir ürünü olabilir.

Konunun öznesi Almanya'da reel hayatın belirleyenleri, inançlar olabilir değil, Hristiyan Demokrat sıfatlı bir parti nedeniyle, doğrudan öyledir.

Yeşiller, Anarşistler, Korsanlar, herhangi bir ateist partiye ihtiyaç bırakmamakta değil, tam da gereksinim yaratmaktadır (tıpkı reel sosyalistler gibi). Bu eksi zekalılar ve eksi bilgililer güruhu, pratikten ve teorikten hiçbir halt anlamadıklarını kendi praksisleriyle çoktan kanıtladılar.

Son olarak:

Bir metin ancak ve ancak bu kadar yanlış okunabilirdi.

İşte o nedenle ey kari, gölge etme başka ihsan istemez.

Dipnot: Bunun benzeri bir durumu, ‘atheistnexus’taki Yanki ateistlerin aymazlığında yaşadım: Bilmez, bilmediğini bilmez, anlatsan anlamaz değil, dinlemez.


İsyan Üzerine




Söze bir alıntıyla girelim ve onu yorumlayalım:

Jacques Attali alıntısı:

(Kaynak: 21. Yüzyıl Sözlüğü.)

“Kentler savaş alanlarına dönüşecek. Yoksul semtlerden veya unutulmuş varoşlardan gelen aç ve cahil kent göçebeleri, Güney’deki büyük kentlerin şatafatlı vitrinlerini kıracak ve iktidarlar ile ayrıcalık sahipleri için yeni ve büyük tehditler oluşturacak. Güzel semtleri koruma altına almak gerekecek.

Kıtlık ortaya çıktığında (önce içme suyu kıtlığı) kentlerdeki birçok insan ölecek. Öngörülüp önlem alınabilecek felaketler gerçekleşecek.”

Eksikleri ve fazlaları var bu saptamaların...

İsyanın, halk isyanının, başıbozukluğunun, eşkiyalığın kültürel gergefleri mevcut tarih boyunca... Yazar, saptamalarında onları es geçmiş kanımızca... Bir bakalım cümle cümle, ne demiş?:

“Kentler savaş alanlarına dönüşecek.”

Zaten öyleydi ama bu belirtilmiyor.

2 anlamda öyleydi:

Bir: 1960’ların kent gerillası anlamında...

İki: Hem uzak geçmişte, hem de bu kitabın yazıldığı andaki yakın geçmişte benzeri olaylar çoktu. Yani, olaylar yazar bunu saptadıktan sona ve saptadığı için özellikle başlamış olmayacak. Yalnızca sürecek. Sürdü de... Sürüyor da... Sürecek de...

“Yoksul semtlerden veya unutulmuş varoşlardan gelen aç ve cahil kent göçebeleri, Güney’deki büyük kentlerin şatafatlı vitrinlerini kıracak ve iktidarlar ile ayrıcalık sahipleri için yeni ve büyük tehditler oluşturacak.”

Yine, zaten öyleydi. Yine, 2 anlamda da...

Yine de, yaşanmışlarda yazarın dikkat etmiş olması gereken bazı durumlar var:

Los Angeles isyanlarında ve talanlarında bazı Siyahlar, limuzinle gelip talan yapıp gittiler. Yani, zaten açların hepsi talan yapabilecek mecale ve arzuya sahip değiller.

Bu talanlar, özellikle sigorta şirketleri üzerinden ,büyük mülkiyet sahiplerine yarar sağlıyor. Örneğin. Paris’te 50 bin araba yakıldığında, tabii k 50 bin yeni araba daha satılmıştı ve bu sayede birileri daha zengin olmuştu ama o arabaları yakılanlar ve yeni araba alanlar daha çok fakirleşmemişti.

“Güzel semtleri koruma altına almak gerekecek.”

Bu, neo-globalist neo-liberalizmin daha işe başlamadan önceki tutumu. Çünük bunu ilk kez duyduğumuzda henüz o liberalizm dalgası gelmemişti.

Ayrıca zenginlik, kriminallerin iştahını çektiği için hep korunagelir.

Ara şerh: Kriminalin zengini vardır, fakiri vardır.

“Kıtlık ortaya çıktığında (önce içme suyu kıtlığı) kentlerdeki birçok insan ölecek.”

Hayır. Bu olay daha çok kentlerin küçülmesini veya kırsal kesime göçü tetikleyecek.

“Öngörülüp önlem alınabilecek felaketler gerçekleşecek.”

Tuhatır ama hep öyle oldu şimdiye kadar.

Çıkış-Toparlama:

İsyan üzerinde binlerce sayfa yazılacak bir konu. Burada daha çok, yakın gelecekteki perspektifle bakmaya çalıştık ve fazla bir şeyin değişmediğini gördük.

Dipnot: Gelecekbilim böyle bir şey: 10 yıl boyunca hiç tutmayan tahminlerde bulunulsa da, gelecekbilim sınır-önerme doğrularına  göre apsis-ordinat ayarlaması, bir sonraki 10 yıl için neredeyse sıfır hata ve apaçık bir panorama yaratır.


Salı, Ekim 01, 2013

Ateist Parti: Almanya 2013



Almanya 2013’te ateist parti yok. Hristiyan demokrat parti var ama demokrat ateist parti yok. (Ateist demokrat değil, demokrat ateist, çünkü tamlanan ad ve asıl niteleme olanı ikincisidir; artı demokrat parti sıfatı doğrudan ABD tipi siyasete gönderme taşır; artı faşist ve reel sosyalist ateistler de mevcuttu, hala da mevcuttur herhalde.)

Almanya 2013 nüfusunun göçmen dışındakilerin üçte biri ateist, üçtü biri protestan, üçte biri katolik kabaca. Dünya’da protestan-katolik savaşının ilk başladığı yer de Almanya. Hristiyan demokratların her iki mezhebi fiilen ve fikren kapsayamaması konusu, başlangıç tanım kümesi oarak o nedenle görmezden gelinemez.

Dünya 2013’te de ateist parti yok, ABD hariç ama orada da 2011 gibi yeni bir tarihli. 11 Eylül 2001’den beridir tüm dinler arasındaki savaşlar feci artmışken bile yok. Bunda ancak ve ancak ateistlerin aymazlığının payı vardır bizce.

Ateist parti olur mu?

Olur. En azından Almanya’da olur. Başka yerde, diyelim Türkiye’de yasalara izin verdirilmez örneğin.

Ateist parti seçime girer mi?

Girer.

Ateist parti meclise girer mi?

İlk 1 veya 2 genel seçimde hayır, sonra evet.

Ateist parti hükümete girer mi?

O zamankilerin gönlüne bağlı.

Ateist olmanın diğer konularda düşünce yaratması mümkün mü?

Bugün; Yeşiller’in AB veya Korsanlar’ın nükleer enerji konusundaki düşüncesizliği veya yanlış düşünceliliği mevcut olduğuna göre, fiilen mümkün, fikren o zamanki ateistlere bağlı.

Her zamanki gibi, bunun 2 yolu var:

Bir: Temel (din gibi) konularda partinin anafikirlerini ortaya koyarsın ve diğer konularda üyeleri serbest bırakırsın.

İki: Her konuda parti fetvası çıkarırsın ve bunların yarısından çoğu uygunsuz / geçersiz olur.

Ateist parti ne işe yarar?

Ateistler önce siyasal, sonra da yaşamcıl alan hakkı yaratır ve bu, yakın gelecekte epeyi kanlı yollardan bile olabilir ya da tersi durumda eski engizisyon tası eski hamam, sürer gidersin.

Yeniden soralım.

Ateist parti hükümete girer mi?

Klasik müzmin muhalefet takıntısının dışında, reel siyaset artık (aslında hiçbir zaman) meclislerde yaratılmıyor: Sokak var, sivil toplum örgütleri var, mahalle baskısı var. Bu nedenle almanya ateist Partisi hükümete girmese daha evla olur, en azından 2075’e kadar filan. Sonra ilk uzay devleti (koloni de olabilir) kurulur ve ateist parti fiilen geçersizleşir.

Sonuç:

Bu durumdaki koşullarda, Almanya 2013’te bir ateist parti kaçınılmazca gerekli demektir.