Cuma, Ocak 02, 2015

Otokataliz ve Abiyogenesis



Olağan bir kimyasal reaksiyon şöyledir:
A + B → C + D
Eğer reaksiyon ürünü o reaksiyonun katalizörü ise, o reaksiyon  otokatalizdir.
Otokatalitik küme ise, kümeye dahil olan öğelerin diğer öğeler tarafından katalizlendiği bir kimyasal maddeler kümesidir.
Yani;
A + B + C → A + B + C
Epeyi organik reaksiyon bu türdendir.
Bu, bir bakıma şöyle de olabilir:
A → B
B → C
C → A
Bu küme, şöyle de olabilir:
a + b  → c + d | g
 a + f  → c + b | d
 c + b  → g + a | d f
Burada f ve g katalizör olmakta.
Bu da bizi, canlılığın mantıksal sıfatına, yani oto-poeziye / öz-yaratıya götürüyor.
Başka bir deyişle, canlılıksal yaratı, kimyasal düzeyde, yalnızca ve yalnızca biyolojik olan özel bir şey yok. Ki bu da bizi biyokimyasal indirgemeciliğe götürmez. Lojiko-biyoloji ve biyo-topoloji için özel modellere götürür.

Bu, şimdiye dek hiç yaratılmamış bir model olacak. Yarım yamalak var olanlar geçersizdir.

Bir Facebook Diyaloğu: N ve R

N
bu akşam suriyeli genç bir çiftle akşam yemeği yedik. onların ifadeleri ile: "niye bizden nefret ediyorlar? acaba tv kanallarında çok haber oluyor bu haberlere maruz kaldıkları için olabilir mi? ırkçı bir nedenle olamaz herhalde.” diye sordular. gerçekten anlamak istiyorlardı. cevap olarak ben de anlamadığımı söyledim. ölümden kaçanlara kızmak için nasıl bir ruh halinde olmak veya nasıl bir mantık yürütmek gerekir veya neyi gerekçe göstermek gerekir anlamıyorum. eğer 2015 te anlarsam alex ve mohammed'e de anlatıcam.
(30 Aralık 2014)
+
R
İnsanlar, yanıtlarını kaldıramayacakları soruları sorarken, bir düşünmeliler, derim. İnsanların ölümden kaçmaları, başkalarını öldürmeleri durumunu yaratır, yarattı, yaratacak. Genel-sivil (iç değil, anti-askeri anlamında) savaş durumu budur, çevremizde 12 ülkede savaş var, içeride 2 iç savaş (Kürt-Türk ve Kürt-Kürt) var. Savaşta ve/ya toplama kampında sağ kalmayı ilk 7 dereceye almazsan, seni çiğ çiğ yerler, arada pişirip yerler. Anımsatırım, yamyamlık gerçekten geri geldi ve 1. Dünya Savaşı'nda Anadolu'da yamyamlık vardı. Bazı soruların yanıtları, gerçekten yenilir yutulur gibi değildir.
(31 Aralık 2014)
+
N
Gey bir çift ve bir kadının anlayamadığı bir durumu gelen yorumları sayarsak 4 erkek kendilerince anlatmaya çabaladı. Suriyelilerin bunu niye anlamadığını anlamak için TC den bir komşu ülkeye canınızı kurtarmak için kaçmak zorunda kalabileceğinizi düşünün, örneğin Bulgaristan'a. Bulgarca bilmediğinizi, onların da pek ingilizce bilmediğini düşünün. Matematik öğretmeni olduğunuzu ve 2 küçük çocuğunuz olduğunu hayal edin (bu da gerçek bir Suriyeli durumu, örneğe çocuk girince babalar da empati yapabilr belki). Bir de bulgarların sizden nefret ettiğini düşünün. Bu nefreti anlamaya çalışmayın ve ölüm tehlikesi olan, elektrik, su ve okul olmayan TC ye çocuklarınızla geri dönün.
(2 Ocak 2015)
+
R
Eh, aşağı yukarı aynı konumdayım: Almanca bilmeden, Dünya'nın en çok ateistinin olduğu Almanya'ya siyasal iltica niyetindeyim. Bana orada köküne kadar ırkçılık kullanacaklarının bilincindeyim. TC'de ölmektense, kemiklerimin başka bir ülkede gömülmesini / yakılmasını yeğlerim. Bu benim fikrimin açımlamasıydı. İkinci adım şu oldu: Bir ülkeden Alevi / anti-Esed'çi ve anti-IŞİD'Çi olduğun için kaçmakla, eşcinsel olduğun için kaçmak, epeyi farklı şeyler. Sonuçta eşcinsellere karşı, Suriye'de Türkiye'den daha az acımasız olmaları bile mümkün. Ancak bu, yine de benim tartıştığımın yanıtı değil: Ölmemek için kaçınca, gittiğin yerde birilerini öldürürsün. Ya da koşut ve aynı anda tersi: İçeride tımarhane, dışarıda toplama kampı vardır (Sana Gül Bahçesi Vaat etmedim). Basmakalıp hümanist bakış açıları genelde işlemez, şu anki kaotik koşullarda hiç işlemez. Sonuçta, Suriyeli eşcinseller de, kendilerine yardım eden Türkiyeli heteroseksüellere epeyi zarar verebilir. Benim derdim, yardım edeceğim derken, kelleyi yitirmemenin önemli olduğu. Dipnot: 1980 İran olaylarından beridir, TC'ye 35 yılda en az 10 milyon göçmen girdi, çıkan var, çıkmayan var. O sürede, bizden de 5 milyon kişi dışarı gitti. Nüfusun % 20'sinin bu kadar kısa sürede sirkülasyonu, kesin zulüm ötesi ve insanlık-dışı durumlar yaratır, yarattı da: Çok basit: İstiklal Caddesi'nde kışın ortasında dondurma yiyen Suriyeliler, kendi vatandaşlarına asla ve kata sadaka vermiyorlar, yalnızca tiksinen gözlerle bakıyorlar, onları dilendirenlerse Türkler zaten.
(2 Ocak 2015)
+
Ek bilgiler:
1.
1932-1945 arasında, toplama kampına düşmemek için  Avrupa’dan kaçan Museviler’den, KGB, CIA ve Mossad ajanları çıktı. İsrail askerleri ve bakanları çıktı.
2.
İran karşı-devriminı yapan Humeyni, olaydan yıllar önce Türkiye Bursa’da sürgün kaldı. Ülkesinde başa geçince, en az 300 bin Hristiyan’ı katletti veya sürgüne yolladı veya din değiştirtti.

(2 Ocak 2015)

Perşembe, Ocak 01, 2015

İnsan Türü Nasıl Yok Edilebilir?



Önbilgi: Bu metin, Celal Şengör’ün insan türünün er veya geç yok olacağı savının değillenmesi için yazıldı.
İnsan türünün nasıl yok olabileceğini bilebilmek için, insan türünün daha önceleriki yok oluşlara yaklaşışı örneklerini incelemek yararlı olabilir.
Hala rivayet düzeyinde olan bir sav şu:
İnsan türü en az 2 kez, 200.000 yıl önce ve 50.000 yıl önce, Ortadoğu Afrika’da (Tanganika Gölü civarında) yerleşikken, doğal koşullarını zorlaması nedeniyle, yok olma veya nüfusunun sıfıra doğru azalması tehlikesini yaşadı. Her ikisi de, insansal eksodusu yarattı. Birincisi başaramadı ama ikincisi başardı. Ondan sonraki sürede, insan türünün doğal koşullarla tümden yok olması tehlikesi henüz kayıtlı değil.
İnsan türünün en büyük ölüm nedeni salgın hastalıklar (açlık veya savaş değil). Yalnızca sıtmanın, bugüne kadar yaşadığı kabul edilen 100 milyarın 25 milyarını mezara gönderdiği tahmin ediliyor. Onun dışındaki hastalıklar ve salgınlar, daha çok yerel olarak etkili olmuş ve o bölgedeki nüfusun üçte biri ile yarısını öldürmüş.
Ara / ek bilgi: Önümüzdeki 100-200 yıl içinde yeni bir global sagın hastalık bekleniyor ve onun için tahmin edilen toplu ölüm oranı % 5. Yani, şu andaki durumuyla maksimum 350 milyon ölü.
İnsan türünün kendi eliyle yok edilebilirliği, 2 atom bombasından (1945) beridir bir gerçek. Bir gerçek daha var: İnsan türü 1957’de uzaya ilk yapay uyduyu göndererek Evren’i kendi evi yaptı ve günümüz tahminleriyle Samanyolu Gökadası’nın kolonileştirilmesi için, 1-2 milyon yıl arasında tahminler içeren bir süre biçiliyor.
Şu anda Yeryüzü’ndeki tüm nükleer silahlar patlasa ve tüm Yeryüzü nükleer kalıntıyla kaplansa bile, eldeki teknolojik koşullarla, eğer istenilirse, nüfusun en az % 1’i kurtarılır ve 70 milyon kişi insanlık uygarlığının tayşınması ve aktarılması için yeter de artar bile.
İnsan türünün asıl yok edici aday adayı iklim değişikliği ama sanıldığının tersine global ısınma değil, yeni bir buzul çağı insan türünün sonunu getirebilir ve bu, çok değil 50-100 senede sonuca varabilir. Bunun nedeni, Dünya’nın yüzeyinin (yani denizlerin) geçmişinde en az 1 kere tümüyle (ekvator bölgesi dahil) donması. Böyle bir süreç, Dünya nüfusunun %o 999’unu gömebilir. Ancak insan türü, 7 milyonla da sürebilir.
Tüm bunlar olmadan önce insan türü Evren’e yerleşmiş olacak. Ön şerh: 2100 itibarıyla maksimum 1.000 insan uzayda tümüyle sürüdürlebilir bir yaşam ortamı yaratmış olabilir.
Gelelim insan türünün terör eliyle yok edilmesine: Şu an maksimum 3-5 milyon kişi bir kerede öldürülebilir, çünkü ancak o kadar insan tek bir nedenle ve göreli dar bir alana birikiyor: Bu, Brezilya’da bir konserin plajda yapılması ile gerçekleşti. Dolayısıyla, 3-10 kilometrekarelik bir alan 3-5 dakikalığına 100 derecenin üzerine çıkarıldığı an, tüm o insanlar ölür ki bu da zor ama imkansız değil.
Bu durumda, böyle bir niyet (yani insan türünü toptan temize havale etmek) için, binlerce odak / olay gerektiği ortaya çıkar.
Yani, insan türü son 5 milenyumda öyle bir aşamaya geldi ki kendi kendini yok etmek ister ama bunu beceremez gibi bir momentteyiz şu an.
Ancak, gelecekte er veya geç insan türü bunu becerecek. Çünkü tarihten biliyoruz ki bir makro kültürel eğilim başladı mı (olumlu veya olumsuz olsun) o vektör, asla ve kata global toplu bilisizlikten yok olmaz. O nedenle, birçok makro kütüphane yok edilmesine karşın, bugün hala 5 milenyumluk klasiklerden haberdarız ve bugün için sanat, bilim, felsefe diye bir şeyler mevcut.
Bası sosyal psikologlar, insan türünün evrimi sırasındada beyninin ve dolayısıyla duygularının kaldırabileceğinden fazlasını yaşaması nedeniyle, kendini yok etmeye, yani intihara meyilli bir varlık olduğunu tanımlarlar. Bizcesi, bunun böyle olup olmaması insan türünün yok olup olmamasını belirlemeyecek, tıpkı Celal Şengör’ün ve daha nicesinin insan türünün kendini yok edeceğini sanmasının durumu değiştirmeyeceği gibi.
Kıssadan hisse: İnsan türü sürmeyi hak etmiyor ama abiyogenesis çalışmalarımız imliyor ki tüm canlılık ve zekalılık evrimsel açıdan oldukça makro bir çıkmaz yolda.

Evet, bunun antitezi var: Başkalaşım, transhümanizm, post-hümanizm, meta-hümanizm. İşte Celal Şengör, bunu öğrenememiş ve kendisinin de itiraf ettiği üzere, hümanist faşizmde takılıp kalmış.

Salı, Aralık 30, 2014

Parmak İzini Fotoğraftan Kopyaladılar



Almanya’da ‘hacker’lar / bilgisayar korsanları, bir bakanın parmak izini, yalnızca fotoğraflardan kopyaladıklarını açıkladılar.
Korsanlar, bundan sonrasında politikacıların eldiven giymesini önerdiler.
Duruma bir bakalım:
3-4 tane ve değişik açılardan çekilmiş fotoğaflardan 3 boyutlu görüntü elde edilmesi, zaten bilinen bir şey. Buna devleti korumakla görevli kişilerin şimdiye dek aymaması tuhaf.
Bunun şu anda yapıldığı belirtilmiş ama eski teknolojiyle bile, 10 yıl önce yapılmış olabilir, çünkü bildiğim kadarıyla, laserle 2 pencere camı arkasındaki sesler optik yoldan okunabiliyor, hem de en az 20 yıldır.
Bunu şuraya bağlayacağım: İstenirse, eldivenin üstünden bile, parmak izi fotoğrafı alınabilir, en azından şu andaki teknolojiyle.
Tabii ki soru şu:
Bunu yapmak bir suç mudur?

Şerh: Normal insanlar günde en az 100 yere parmak izlerini bırakırlar. Bunlar toplanırsa ve kaydedilirse, bunu kimse bilemez.

PeKeKe'nin Aç Tavukları



... kendilerini TC’nin buğday ambarında görüyorlar.
Şöyle bir haber:
“Engin Özkoç, yapılan gizli oturumda, dönemin BDP Grup Başkanvekili’nin çözüm süreci ile ilgili taleplerini, 6 madde halinde açıkladı.
İşte CHP’li Özkoç’un canlı yayında açıkladığı o maddeler:
1- Türkiye’nin 25 eyalete bölünmesi.
2- Öcalan’ın serbest bırakılması.
3- Özerklik koşularının gündeme getirilmesi.
4- Eyalet başkanlarının TBMM’ye getirilmesi.
5- Özerklik hakkının saklı olması.
6- Her eyaletin kendi özerk güvenlik güçlerinin olması.”
Yani, Kürtler ABD’ye poposunu dayamış, TC’ye de göbeğini... Yanki tarrağıyla gerdeğe gireceklerini sanıyorlar.
Peki, olasılık ne?
Ocak 2015 itibarıyla + % 51.
Şubat 2015 itibarıyla - % 110.
Paradoksal mı?
Hayır.
Gelecekbilim hesabı yalnızca. Onu somutça gördüğümüz zaman açımlarız. (Şerh: Geleceği % 110 bilen bir gelecekbilimci durumuna geçince, gördüklerimden hiç mi hiç hoşnut olmadım doğrusu.)
Yalnızca soyutça, çarşıdaki pirince giderken, evdeki bulgurdan olma, durumu olarak özetleyelim.
Günümüzü bırakalım, geliin, şööle bir geçmişe bakalım:
TC’nin mirasında ne var?
Tehcir bir, mübadele iki.
1’er milyon Ermeni ve Rum degaj.
Atatürk’ün hatasıdır:
Kürtler giderse, nüfus az olur sanmış ama yanılmış.
Peki, Kürtler ne yapmış?
Teali cemiyeti falan filan, Araplar’ın İngilizler’e yaptığı gibi, devekuşu misali, kafayı kuma gömüp, popoyu açıkta bırakıp, hayallere dalmış.
Bu hayale 1250’de Cengiz Han hempalarıyla dayanışarak da yapmışlardı. Ne oldu sonra? Toplu imha savaşı.
Yani, Kürtler bu topraklarda 5 milenyumdur ülke kuramamışlar, 2 milenyumdur da, hatalarından ders alamamışlar.
Ayrıca, bu toprakların tek İndo-Avrupa dilini konuşanı olarak, haricen gazel okuduklarına ve işgalci olduklarına aymamışlar.
Aynı zamanda, Araplar’ı hiç yenemediklerini de öğrenmemişler.
Bu sayede, Türkler ve Araplar işbirliği yapacak gibi.
Bu bir.
İki:
İnşaallah, ülke kurarlar da parçalanırlar. Ancak, şu an zaten 10 parçalar, o zaman > 20 parça olacaklar.
Halkım Tatarlar gibi, Kürtler de ihanetsiz duramıyorlar, olmadı, kendi kendilerine ihanet ederler. Ettiler bile çoktan.
Üç:
Kurdukları reçete berbat. ABD bu hebaı onlaır satar ama uygular mı acaba? ABD’nin bundan ne çıkarı var acaba? ABD7nin hiçbir iler tutar hesabı olmayabilir mi acaba (IŞİD’de olduğu ve Obama7nın bunu itiraf etitği gibi)?
O hesap, taa 1980 dönemli, BOP gibi, ABD askeri Strateji 200 gibi, çook demode hesapların ürünü bu. Değiştirmediler, çünkü kayan veri tabanlı gelecekbilimi nedense ABD CIA’i ve genelkurmayı hiç yapamadı.
Gelelim bize:
Bunu açıklamak suçmuş. E peki, bunu yapmak anayasal suç değil mi?
Kusura bakmasınlar, iadm cezası geri gelecek. Bu kezinde, onların doğmamış torunlarına bile acıma olmasın.
Hodri meydan.
Bunu, TC’nin işkence yaptığı ve 1983’te Kürtler’in PKK akil dedeleriyle1 ay boyunca Gayrettepe’de ve Selimiye’de beyin fırtınası yapmış biri olarak yazdım.
O zaman söylediğim yineliyorum ve resti büyütüyorum:
Kürtler, Türkiye’nin ve ortadoğu’nun kızılderilileri ve/ya toplama kampı Museviler’i bile olamayacak.
‘Show no mercy’...
Dipnot 1: TC’den yana olmamın tek nedeni, ‘insanların daha az nefret edilir olacağı durum olması’ nedeniyledir.

Dipnot 2: Reklam filmi tiradı gibi: “Bannaa faşisit dedileer...” (Fonda arabesk müzik.)

Almanya'da Asgari Ücret Başlıyor



Evet, yanlış okumadınız, yeni başlıyor:
Not: Bu  önemli durum, sevgili yandaş ve karşıdaş basınımız tarafından haber değerinde bile bulunmuyor son 1 yıldır.
Yaa, nerelerden nerelere geldik:
1968’de araba almak için grev yapan şavalak Fransız (FKP’li) Stalinist’lerden taa buralara...
Evet, Almanya Dünya’nın en has-faşist ülkesi ama şu son birkaç yıldır en yeni ve farklı politik gelişmeler nedense hep orada oluyor: AB’ye karşı olan  Alternatifler ve/ya Korsan Parti gibi.
Ara not: Yine de anımsayalım: 1980’lerde neo-liberalizm ilk gelmişken, yine Almanya’da asimile-oportunist-kollaboratist Yeşiller şavalakları devreye girmişken, ‘politik aktif’ diye bir şey vardı orada, şimdi tüm Dünya sathında mevcut.
Yani, olayın Almanya’da vuku bulması olağan.
AB halkları, nedense bir emekçi hakkı kazanmışlık rehaveti içindeydi ama birden emekliliğin hayal oluvereceği ortaya çıktı.
Şerh: Asgari ücret uygulamasının işsizlik yaratacağı savına ilişkin kesin bir gösterge olmadığına ilişkin bir veri:
Yani, döndük dolaştık, tüm haklar gitti, başa geldik: İşte, o nedenle devrim. 2029 krizine karşı 2048 gibi bir devrim denemesi.
Almanya’da asgari ücret saat başına 8,5 avro olacakmış. Ayda 1.700 avro maaş eder ve ancak geçindirir ki bu brüt miktar, net değil.
ABD’de ise bu, saat başına 7,25 dolar.
Bir anti-marksist, anti-komünist, toplumcu-değil olarak, 1992’den beridir söylediklerimizi yineliyoruz: Ne devrim biter, ne emekçi mücadelesi. Haa, şavalak devrimciler ve/ya işçiler bitebilir. Aradan 1-2 kuşak geçer, sonra uyanış yeniden başlar. Tarihin ve fütürolojinin ortak kuralıdır: 25, 50, 250 yıllık sikluslar.
Bu konu, çok geniş açılımlar yaratacak 2015’te, onları yazmayı erteleyelim.
Sonsözü ise şöyle belirtelim:
Eğer, müstakbel 2029 Krizi’nde marjinallere devrim yapma şansı verilirse, onlar emekçilerden daha az başarısız olurlar ve / ama duvarı daha çok deler / zinciri daha çok çatlatırlar.
Hoşgeldin yeni yıl, tüm kaybedenlere, tüm umutsuzlara...

Dipnot: Bu metin için gereken haberi bana ulaştıran İzzet Bey’e teşekkürler.

Pazartesi, Aralık 29, 2014

Laleper Aytek Sergisi



Fotoğrafta; kurmaca, belgesel, sahte-belgesel ayrımı ilginç biçimlerde işletilebiliyor. Sergi, bu yönden irdelenecek.
Sergi, belgesel olma savında bir sahte-belgesel olmuş ve bunu da hafiften kurmaca üzerinden yapmış.
Aytek, çok onyıldır hala, lümpen matriyarki ve matriyarkal şeyselleşme / lümpen feminizm çizgisinde dolaşan bir fotoğrafçı. Açımlama: Ödüllendirilen bir kadın iken, cezalandırılan bir kadınmış gibi davranırdı.
Gösteren-gösterilen ilintisini bozarsanız, sonuç ya David lynch’in ‘Ateş Benimle Yürür’ünün giriş planı gibi olur, ya da eksi kültürel artı-değer’li şeyselleşme. Bu sergi için yanıt: b) şıkkı.
Aytek’te, gösteren-gösterilen ilintisi kopuk. Kendi Paris’liliğini ve/ya Parisli-değil’liğini tanımlayamamış. Paris’in nesnesini gösterememiş. (Gönüllü şeyselleşmiş) Kendi’sini göstermiş. Paris’i göstermek, Eyfel Kulesi’ni göstermek değildir, belki eski biçimde ‘clochard’ göstermektir. Sergi, Dünya’nın tüm büyükkentlerine ait olduğu önesürülebilecek fotoğraflarla dolu.

Toplam sonuç: Bizcesi bu, yabancılaşma değil; bu, sattığı düşünülen ama modası geçmiş bir malı satma çabası. (Post-modern yabancılaşma ve ‘ne olsa gider’ anlayışı.)

2015 Gelecekbilimi



Önnot: Son 1 ayda, televizyondaki haber programlarındaki hemen herkes gelecek yıl kestiriminde bulunuyor. Bir de biz yapalım bari.
İktisadi:
Eksiler: Rusya kaput, TC kaput. Suriye kaput, TC kaput. Olası artılar: İran, Batı ile anlaşır. İran artılaşır, TC de artılaşır. Şerh: Artı ve eksi girdilerin daha önceki yıllardaki girdeleri listesi belli: İran, Rusya ve Suriye’yi telafi edemez; dahası iran’dan kara para değil, ak para gelir ki bu da kullanım / verim / kar oranını düşürür. Diğer komşular ‘ceteris paribus’.
Askeri:
Suriye kaput, TC yeniden savaşmayı öğrenecek. PKK IŞİD’e yenildi: Bir açıdan iyi, 2015’te bir daha yenilecek; bir açıdan kötü, TC yine savaşmayı unutuyor, en azından PKK ile. Ermenistan-Azerbaycan sorunu, son dakika golü ile yeniden başladı. Kıbrıs olduğu gibi kalır. Irak, Barzani olduğu sürece olduğu gibi kalır ama Talabani hala sağ, yani sürprizlere açık olalım.
Siyasi:
AB nanay. ABD hepten nanay, Obama, artık yeni ve farklı hiçbirşey yapmayacak, seçimler geliyor. Putin, olumlu veya yeni bir olumsuz atağa geçecek. Genel seçimlerde AKP kazanır, batarız; kazanmazsa, daha çok batarız. HDP-BDP ikilemi, Kürtlere’e çok zarar verdi şimdiden, daha da verecek. CHP ve MHP eski hamam eski tas. Sosyal demokrat, ateist, farklı, yeni, marjinal parti oluşumları umulmuyor; yani, yeni kurulan partiler eskilerin salaklığını aynen devam ettiriyorlar. Tayyip Fethullah’ı dövmeyi sürdürecek.
Dini:
Engizisyon, mahalle baskısı, alaturka yavşaklık dizisinden c) şıkkı. Yani, Tayyip gidince de, bu rezillik bir süre daha sürecek.
Hukuki:
Pardon, öyle bir şey mi var?
Ahlaki:
Dejenerasyona ve dekadansa devam. Sodom ve Gomore’den beter oldu Müslümanlar. Aile kalmadı. Fuhuş, alkolizm, uyuşturucu, depresyon son 12 yılda tavan yaptı. Ellerine sağlık.
Genel panorama:
2015 farklı bir yıl olacak ama zenginler de fakirler de buna karşı bir türlü pozisyon alamadı, dolayısıyla dalgayı bordadan yiyecekler, fakir olarak biz de.
Genel gelecekbilim perspektifi:
2029’a daha var ama engellenemeyecek noktayı geçtik gibi. Devrim atılımı engelenemez artık ama başarısızlığı da şimdiden buradan görünüyor. 3 makro-makro global kriz (su, gıda, enerji) hala devrede yok. Şerh: 2000-2015 arasında en az 1’i devreye girseydi, belanın 1’i eksilirdi hiç olmazsa.
Kültüroloji:
Bosch-Bruegel çıkması dönemi geldi, yani yeni Orta Çağ’ın, kültürel zeminin yükselmesiyle değil de, tek başına yaratan, premature rönesansımsı dahiler dönemi geldi. Favori sanat dalımız, çapraz medya.
Sonuç:
% 50’den büyük olasılıklı olan ana-yol gerçekleşiyor, yani tarihsel bir sürpriz yok 2015’te. Bu da ilginç bir durum, çünkü tarihin sürprize en açık ve en kolaylık gösteren ara dönemlerinden birindeyiz.
Hayat bilgisi dersi:

Tarih sana yenilik şansı verdiğinde kullanmazsan, zor dönemlerde bunu denesen de beceremezesin.

Pazar, Aralık 28, 2014

Matriyarkal Oportunizm



55. yaşımda çokeşli-hiçeşli nötroseksüel-aseksüel biri olarak, matriyarki ile tüm irdelemelerim, hemencecik homongolosluk olarak addediliveriyor. Bunu pas geçiyorum.
Kadınların barışçı ve hümanist türden insanlar olduğu konusuna hiç ikna olamadım. Erkeklerin yediği her türden ahlaksız herzeyi, erkeklerin zoru falan olmadan, epeyi kadının yediğini onyıllardır izliyorum: Oportünizm de onlardan biri.
Fırsatçılık yani.
Vakı aynı, rivayet muhtelif yani.
Benim gözümde; Hitler’in şeysi Eva Braun, ‘tanztheater’in şeysi Pina Bausch birer oportünist idi. Almanya’da devrim çabasında öldürülen Rosa Luxemburg ve bir toplama kampında ölen Kafka’nın Milena’sı ise birer anti-oportünist.
Hitler’in diğer bir platonik şeysi, Leni Riefenstahl’ı da oportunist sayıan çoktur: Onun için, 1936 Berlin Olimpiyatı’nı yüceleyen bir film yapmıştır. Kendisini ara-değer sayarım.

Türkiye’de ise, her ikisi de kanserden erken ölen, Tezer Özlü ve Sevgi Soysal, benim için birer anti-oportunisttir. Oportunistler de var tabii ama adlarını anıp da, onlara bana dava açma yolunu açmayayım.

Dijital Sanat Sergisi


Sergide epeyi konseptsel eksik var.
Eksikler üzerinden irdelemeler:
1945 sonrası bilgisayarlaşma süresi.
Atom bombasının (1945) türü bitirmesi ve dijital sanata giden yol.
Uzaycılık, Sputnik (1957) ve transhümanizme giden yol.
Gelecekbilim: Teorik: Flechtheim – Toffler (Futurists, 1971, derleme).
BM – Roma klübü, 1970’ler.
Gelecekbilim: Pratik: Goddard ABD, füze, 1905), Tsiolkovsky (Rusya, 1905, uzayda yaşama, kuram).
RAND türü oluşturumlar.
İnternet kullanıcısı oranı, son 1 ayda aktif. 2010 = % 70 iken 2014 = % 50.
Moderns dans = Buto + tanztheater (Stellarc var).
Escher ve/ya Koman yok.
Dijital sanatın en önemli öğesi:
Çapraz medya ve ondan önce de Machimina’lı bilgisayar oyunu demosu ve/ya sinematik fragmanları.
Gereksizlikler:
Baudrillard’ın uygunsuz / geçersiz açımlama vektörü.
+
Savaş ölüleri istatistikleri.
+
Genel:
Serginin en güçlü yanı, duvardaki devasa grafik tablo ama onda da yukarıda sayılan eksiklikler ve gereksizlikler mevcut.

1990 sonrası 0 denebilecekken, 1980 sonrası da yok gibi. Gerçekte, 1960-1970 arası, dijital sanat / medya art için embriyo çağı bile değil.

Cuma, Aralık 26, 2014

Pornocu Tasarımı Ben



Bu metin, şu metne bir karşılık olarak yazıldı:
“Peki insan niye porno yıldızı olmak ister? Başkalarının düşüncelerini bilemem ama ben kendi üzerimden fikir üretirsem... Fiziğime güveniyorsam, zaten özgürlükçü bir yapıya sahibim ve bu yüzden de ahlakçılığım zerre kadar yok ve seksi de yapım ne kadar zevk alıyorsa, o kadar seviyorum; yalnız porno işini uygulama yapmadan bedenim kaldırabilir mi bilmiyorum, ve zevk alarak yaptığım bir işten para da kazanıyorsam, bir süreliğine neden meslek edinmeyeyim bu işi. Utanmak bir yana, estetik bir bedeni sergileyip, birilerinin de bundan haz almasından gurur bile duyarım. Ahlak demeyin; ahlaklı olmanın bedenle, cinsellikle alakalı olduğu söz konusu bile olamaz benim için.”
Öyle şakkadanak yıldız olunmuyor bu işte. Bunun da figüranlığı var. Şöyle bir rol vardı örneğin:
Kadının biri dövmeci dükkanına gider. Dövme yapmanın acısı dinsin diye, onu şeyttirirler. Orada bir dövmeci rolü vardı örneğin.
Arkadaş fiziğine güveniyormuş. Ben pek güvenmem. Benim tipim, daha çok, lise öğretmeniyken bu işe giren hispanik abimiz gibi:  Göbek gırla yani. Zaten o abimiz de, önce 200, sonra 350 kiloluk biri ile takılıyordu, ekstremofili durumu yani.
Arkadaş, performansına güveniyor mu bilemem ama yani ööle Rokko gibi 6 saat maazallah. Deniz anası kıvamında 6 saat olabilir tabii.
Gelelim ciddiyete:
Porno film çevirmenin özgür düşünceyle pek bir ilgisi yoktur.
Viagra sağolsun, sonraki yan etkileri hesaba katmazsan, kalp hastası olmayan biri, bunu kaldırabilir sağlık olarak.
Zevk alarak yaptığım bir işten para kazanmak, çok ilkokul deyimi gibi olmuş.
Estetik bir beden konusu, tartışmalı ve bir zevk meselesi. Sonuçta, o 350 kiloya da, cücelere de meraklı birileri var.
Konunun, Dr. House tarafından tartışılması daha ironikti: Karıkoca erkek ve kadın, gündüz porno çevirip, akşam romantik romantik şeyttiriyorlardı. O da kıskanmayı tartışıyordu.
Bir porno film çevirmenin beni ilgilendiren yönleri şunlar:
Belgesel türden (yani her iki tarafın da gerçekten orgazm olduğu türden) bir pornoda oyuncu olarak oynasam, beni tanıyanlar ne tepki gösterirdi? Tanıdığım, arkadaşım veya sevgilim olmuş hanımlardan biri, bu filmde partnerim olmayı kabullenir miydi veya ben bunu kabullenir miydim? Benim duygusal yaşamım (cinsel  yaşamım değil) bu filmden sonra nasıl etkilenirdi? Film çevirirken ölüp gider miydim?

Sonsöz: İnsan, ya meraktan, ya taraktan...

Perşembe, Aralık 25, 2014

Aşırı Tamamlanmış Bir Proje Olarak Erkek



Bu metin şu metne karşı bir aşırı-yorum olarak yazıldı:
“Kadınlar, erkekleri seçerken ya da aşık olurken, bir anlamda da onları değiştirip değiştiremeyeceklerine dair gizli bir bahis içindedirler. Belki de erkekler için de bu geçerlidir, bilemiyorum.”
Geçerli değil bu saptama. Başka türden bir kurgu var ortada:
Bir: Erkekler; kefaret, şövalyelik, vd olarak, kahramanlık yapmayı pek severler. Burada proje olarak kadınlara yer yoktur, Kadınlara madonna veya oropspu olarak bir tasarımda yer vardır ki bu teknik bir hatadır ve / ama yine de bir iktidar tasarımıdır.
İki: Bir erkek olarak bakınca, kılıbık bir erkek olarak bakınca, ‘Büyük Umutlar’ı okumuş ve oradaki kurmaca nedeniyle güçlü olup kadınlara boyun eğmiş bir şövalye erkek olarak belirtirsem, kadın-erkek arasında gereksiz bir iktidar savaşı var. (Hiç işlevi oldu mu, emin değilim.) erkeklerin hödük kaybetmişliği, kadınları madonna yerine koyunca, onlara karşı ktidar kurabileceklerini sanmalarında. Kadınların hödüklüğü, dolaylı psikolojik şiddet / iktidar uygulamanın hep yenecek bir kıtır olduğunu sanmalarında.
“ ... erkeği, "tamamlanmamış ancak kendi tarafından tamamlanacak bir proje" olarak görmekten bahsediyorum.”
Burada hata, kadınların ebedi anne rolünü üstlenmelerinde. Bir: Çocuk, annenin iktidarı altında değil, örneğin artık çocukerkillik var, TC’de bile var. İki: Annelikle, tüm erkekler yönetilemiyor. Üç:  Yönetilenler de, er veya geç sıkılıp, orospulara kaçışor, yani anne = madonna ggibi oluyor erkekler için.
“İşte aşk denilen şey, sevginin bir alanı olduğu gibi projelerin de çatıştığı bir alan. Ama aşkın kendi cazibesi, projelerin çatışmasını aşkın bir parçası olarak sayılması sonucunu getiriyor.
Ve bu aşk alanını orasından burasından çekiştiren diğer parapetreler de var. Katlanabilirlik katsayısı, kişilerin birbirinden istediklerine karşı esneme kapasiteleri, direnç kapasitesi, aşkın çekim gücü ve bu ilişkiye duyulan ihtiyacın gücü, değişmesi istenen özelliğin karşı taraf için ne derece önemli olduğu gibi...
İşte tüm bu parametreleri taşıyan alana biz ilişki diyoruz. “
Hayır aşk bu değil. Gerçekte bir oksitosin projesi. Kültürel tasarımı ise,  iktidar üzerinden işlediği için, aşk hiçbir zaman aşk olamadı, olamıyor, olamıyacak. İktidarsız aşka da, ‘beyindaşlık’ deniyor, ‘aşk’ değil, örneğin Curie’lerdeki gibi.
“Belki de birbirimizin projesi olmasa idik, birbirbirimize zarar da vermemiş olacaktık. Ve en baştan görünür olan şeye doğru da bir zorlamaya girişmemiş olacaktık.”
Meali: Toplumsallığın bu denli kölesi olmasaydık, aşk teranesi altında, bu kadar herzeyi yemezdik. Yemeyenler var zaten.

Evet, aşk sayılan bu herzeyi yemeyin artık gençler...

CTV Polijeneriği



Estetik bir saptama: Şimdiye kadar hiç başsız sonsuz bir jenerik akışı görmemiştim. 5 dakikadan uzun sürdü. Bazı parçalarını daha önce de seyretmiştim ama onları semantik olarak farklı algılamıştım.
Politiko-estetik bir saptama: Jenerikte, Türkiye saklı olarak bir Çin eyaleti gibi gösterilmiş. Bunu görsel dille yapabilmek üstün bir beceri gerektirir ve bu becerilmiş de.
Çin, bundan 15 yıl önce, Hazar Denizi’nin batı kıyısında Azerbaycan ile Türkiye ile, doğu kıyısında Tacikistan ile Çin’in komşu olduğunu imlemişti. Hala böyle düşünüyorlarmış ve artık bunu açıkseçik gösteriyorlarmış, öğrendik.
Bu konudaki düşüncelerim, 1999’dan beridir aynı:
Bir: Çin-Türkiye, global konjonktür açsından gerçekten komşu.
İki: Çin, 2001’den beridir hala Dünya’nın en faşist ve en engizitör ülkesi ama bunun potansiyelleri hala devreye tam girmedi. Girince Çin, Dünya’ya ABD’nin 240 küsur yılda verdiğinden daha çok zarar verecek, çevre kirliliği ile verdi bile. Çin’in zararlarının devreden çıkması 210’ü geçebilir, 2050’de durabilir.
Üç. Çin, Dünya’nın en eski kültürüne sahip, bunun olumlu yönleri de, olumsuz yönleri de kalabalık. Ayrıca, irdelenmeleri gerekli.
Dipnot 1: Bunu yazdığım anda Çin, Dünya’nın 1 nolu ekonomisi olmuştu, aralık 2014 sonu itibarı ve IMF hesabı ile. Bu, ilginç bir çakışma.
Dipnot 2: Bu kanalın, 35 yıldan sonra ilk kez televizyon seyretmeye başlamamla eşzamanlı olarak ilk kez yayına başlaması da ilginç bir çakışma.
Dipnot 3: Çin’in Avrupa Futbol Şampiyonası 2012 için yaptığı tanıtım jeneriği / klibi de, bununla koşut bir göstergeler dizisi taşıyor.

Çarşamba, Aralık 24, 2014

Öz-Örgütlenme ve Oto-Katalizasyon



Bu ikisi birbiriyle karıştırılır.
Öz-örgütlenme epeyi sistemin sahip olduğu bir niteliktir. Belli formları kendi kendine kazanma, olarak tanımlanabilir.
Oto-katalizasyon ise, belli kimyasal maddelerin kendini sentezlemesidir.
Belli bir bakış açısıyla, bu ikisi de (geçici de olsa) negatif entropi demektir.
Bazı killerin kendi kendine büyümesi, bazı metallerin ısıtılınca ilk formlarını anımsaması, inorganik örneklerdir ve öz-örgütlenmedir.
Biyokimyada bazı proteinler kendini çoğaltır. Bu oto-katalizasyondur.
Canlılığın temel düzeneği olan genetikte ise, ‘gen-rna-enzim’ dizisi olduğu için, bir öz-örgütlenmeden söz edilebilir ama oto-katalizasyondan değil.
Burada önemli olan bu.

Evrimin ve canlılığın biyotopolojisinin bu aşamasında bu gerçek var ama ilk aşamalarındaki ekstrem koşullarda ilk ön-canlılar, her ikisi de olmuş olabilir. Hatta, karbonat kayaların oluşumunda temel malzeme olan kabuklu hayvanlarda bu, hem organik, hem de inorganik süreçlerin positif sembiyözü ile gerçekleşmiş olabilir.

Sentetik Diyalektikte İdea ve Form



Lao Tzu, formsuz idea gibi bir şey dilegetirir.
Çin felsefe tarihçileri, onun bu ve diğer felsefi düşüncelerinin onun yaşadığı varsayılan zamandaki Çin kültürü konseptine uymadığını savunur. Ancak sonuçta bugün Aristo için de böyle, onun olup olmadığı kesin olmayan düşünceleri ona atfetmiş oluyoruz. Bu nedenle, formsuz idea’nın yerzaman momentinin kesinliği o denli önemli değil bizim için.
Ara şerh: Bunun nedeni, her 2 yönün de önemli düşünürlerinin eserlerinin özgün kopyalarının, Batı’da İskenderiye’de Romalı Sezar, Çin’de ise Çin’i ilk kez birleştiren ve ülkenin bugünkü adını veren Qin eliyle yok edilmiş olması gibi ironik ve paradoksal bir durum.
Platon’da form ve idea aynı şey sayılmış gibi ama biz buna muhalefet etmiş olalım. Aristo’da ise aslolan form, madde değil.
Doğusal ve sentetik diyalektikte, Aristo’nun koyutunun tersine, bir şey hem kendi’si, hem de karşıtı / kendi-değil’i olabilir.
Bu durumda töz, formsuz ve maddesiz olabilir. Türk kültürümüzde, tasavvuf yoluyla aktarılmış olarak, bu bakış açılı Doğu felsefe geleneğine toplu bilisizliğimizde gayet yatkın ve açık konumdayız. Analitik Batı düşüncesi, bunu anlamakta / sezmekte zorlanabilir.
Dönelim formsuz ideaya:
Bu bizi, Batı mutlağından daha mutlak bir mutlağa götürür ama orada bir ilk neden varsayılmadığı için bizi tektanrıya götürmez. (Ayrıca, Batı’da da, hem İslam’da, hem de Hristiyanlık’ta Aristo ideolojisi bilinçsizlikte yedirilmiş olduğu için, şu anki tektanrı nitelikleri gayet Aristo’saldır, haa biraz aşırı-yorumsaldır, ayrı konu.)
Formsuz idea, bir biçimde gövdesiz zihinle çakışır ama ölümsüzlükle çakışmaz, çünkü yazılım ve donanım ölümsüzlükler, fiilen ayrı ayrı tanımlanmıştır bu yeranda.
Gövdesiz düşünce, yine doğu diyalektiğinin hoş bir tasarımı. Bu sayede, nirvana gibi, meditasyon gibi, yoga gibi şeyler olabiliyor. Olağandışı koşullarda, dakikadaki nabzını (aslında insanı öldürebilecek olan) 46’ya düşürebilmiş biri olarak, bunu hoşnutlukla belirtiyorum.
Sonuçta gövde, yine biz alaturkaların dilegetirdiği, ‘ye, iç , mala vur’ gibi oldukça bayağı bir biçimde özetlenebilecek bir yaşama indirgiyor.
Tersi de, gövdesiz düşünce, oldukça şavalak bakire-frijidmisi bir püritenliğe indirgiyor (bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla).
İnsan düşüncesinin seviyesi, görüldüğü sürece, bayağıyla yüce arasında oldukça büyük genliklerle salınabiliyor. Varlıkta var-varlık ile eksi-varlık arasında rahatça salınabiliyor.
Buradan eksi-varlık’lı gövdesiz / formsuz idea’ya varıyoruz ki bu bildiğimiz kadarıyla felsefe tarihende henüz işlenmemiş bir konu.
Şerh: Yalnızca butocular (Japon erkek modern dansçıları), ‘ma’ kavramı yoluyla, kendilerini eksi sonsuz kez yok ettikleri tuhaf bir başkalaşım ile bu eksi varlık’ı fikren değil ama fiilen tanımlamışlardı. Ardından Japonya, başkenti Tokyo’ya füze yerleştirince, Japonya’nın 2 atom bombası mazlumluğu ve onun getirdiği eziklik ortadan kalktı. Japonlar, butocular da, artık mazlum değil, zalimler.

Bu durumda; formsuz idea, yazılım ölümsüzlere, yapay zekalara, siberuzaylara, sanal varlıklara (ki bu kök eksi bir tipi bir sanallık değil, yalnızca adları aynı) kaldı ve bizi onlara taşıdı.

Salı, Aralık 23, 2014

Duygu Sözcükleri



1985 gibi, bir modern dans librettosunun sahnelenmesinin ön çalışması için, 50 bin sözcüklük Türkçe Sözlük’ü taramış ve 500 civarında duygu adı listelemiştim.
% 1, şaşırtıcı bir oran olmuştu benim için. Türkçe gibi, soyut ad yaratma sıkıntısı çektiği öne sürülen bir dil için, oldukça geniş bir hazine bu.
Ek olarak, seks sözcükleri ve onun altkümeleri var. Örneğin zoofili için, en az 100 hayvan türüyle altküme kurgulanabilir. Keza fetişizmler için de öyle.
Bir de, ‘kalecinin penaltı anındaki endişesi’ gibi, çok iyi bilinen ama bir dizi sözcükle ifade edilebilen duygular var. Bunları da, yalnızca günümüz koşullarında en az 100 tane sayabiliriz.
Ancak, bu duygu adları, gerçek duyguların biyokimyasına yönelik, yani işin asıl bilgisine yönelik değiller. Yani, ‘annelik sevgisi’ denilen şey, aslında oksitosin hormonu. Erkeğe bile bassanız o hormonu, adam birden anaçlaşıveriyor, sevgi doluveriyor.
O zamanki çalışmamızda asıl hedef şuydu:
Sahneleme için 5 duyu-dil tanımlanmıştık:
Görsel, işitsel, sözel, kimyasal (duygusal), motor (devinimsel).
Çalışmadaki yönelim şuydu:
Elde bir libretto varsa, onu 5’li akış çizelgesi üzerinden hazırlamak ve öylece sahnelemeyi çok kolaylaştırmak ve çeşitlendirmek.
O da şöyle bir sonuç vermişti:
Bunun için bir de duygu ağı çeşitlemeleri hazırlamıştık. Hangi duygular hangi duyguları izliyor gibisinden, bir zaman serisi hazırlamıştık.
Yanısıra, birkaç kişi, bazı müzik albümlerini dinleyerek, spontan ve doğaçlama duygularını kaydetmişti. İlginç bir biçimde, ayın albümü ikinci kez dinleyişte, farklı bir duygu akış çizelgesi ortaya çıkmıştı.
Sözü şuraya bağlayabiliriz:
Yukarıdaki çizelge, tüm sanat dallarına, altdallarına ve eserlerine uygulanabilir. Bir tür genel şablondur bu.
O zaman olmayan yeni bir çeşitleme de doğdu artık:
Çapraz medya.

Çapraz medyadaki çapraz duyguların akış çizelgesini ise henüz çalışmadım. İlginç sonuçlar çıkabilir.

Pazartesi, Aralık 22, 2014

Porno Belgesel


Böyle bir şey olabilir mi?
Şöyle bir şey olabilir:
Pornolarda kurmaca olarak yapılan (yeniden ve birçok kezde çekilen) herşeyi, yani tek bir kezde / planda gerçek bir sevişmeyi kaydetmek.
Bu, bir bilim eseri olarak zaten yapıldı. Bir BBC belgeselinde izlemiştim: Bir kadınla bir erkeğin cinsel birleşmesi, adamın penisine takılan bir düzenekle kaydedilmiş. Böylelikle de, tarihte ilk kez erkek penisinin kadın vajinası içinde, değişik pozisyonlarda epeyi kıvrıldığı / büküldüğü ortaya çıkmış.
Porno-belgesel ise, bundan biraz nüanslı olarak şöyle olabilir:
Google Glass gibi, hem kadına, hem de erkeğe takılan birer gözlük kamerayla sevişme kaydedilir.
Sonuç ise, 2 kare kadrajla, Abel Gance’in 3 sinema perdeli gösterimli  ‘Napoleon’u gibi, yanyana gösterilir.
Eğer çeşitleme isteniyorsa, birden çok kez sevişmede birden çok kayıt yapılır. Sonuç, kolaj-porno-belgesel gibi bir şey olur.
Peki, bu ne işe yarar?
Pornolarda olmayan, kadın orgazmı görüntüye ve tanım alanına girer. Erkek orgazmının boşalma dışındaki bedensel görüntüleri devreye girer.
Pornoların insanlara aşıladığı, şehir efsanesi düzeyindeki sevişme formları ve yalan yanlış bilgileri ortadan kalkar.
Bir şu var: Nasıl ki bir zamanlar bilimkurgu ve polisiye roman, yazın-altı tür sayılarak aşağılanıyorduysa, şimdilerde de yapılan pornonun banal üzeri banal sanat-altı tür sayılması aşağılaması da ortadan kalkar.
Tabii asıl banalitenin, Yeşilçam filmlerindeki sahte-aşk melodramsal sergilemeleri olduğunu da, burada vurgulamış olalım.
Burada tüm anlatılmak istenen, popüler türler üzerinde varolan, bir zamanlar çizgiroman üzerindeki gibi, klişe deformatif tanımlamaların kaldırılıp, popüler kültürün kültürel antropoloji açısından nesnelce tamamlanmış alan çalışmasının haritalanması.
Bir rivayete göre, erkekler her 7 saniyede seks düşünürlermiş. Böylelikle, belki bu 77 saniyeye uzar.

Bir de, pandalar bile, artık (pandasal) porno film seyrederek sevişmeyi öğreniyor. Bizcesi, insan türü doğru düzgün seks yapmayı bir türlü öğrenemedi. Belki porno-belgesel ile öğrenir.

Ekonomik İleri Marjinallikler

Marx’ın bir zamanlar lümpenlik saydığı şeyi, bu sıralar daha çok ekonomik ileri marjinallik sayıyoruz.
Ayrıca Marx, ima yoluyla da olsa, lümpen saydıklarının, örneğin hayat kadınlarının. aslında ekonomik aktivitede bulunmadığını varsayar, yani üretim yok ya ondan dolayı...
Braudel, zaman ve mekan içinde küçük esnafların proleterliğe geri dönüşlerini ileri marjinallik sayarak, çok önceden bu konuda imlemede bulundu.
Şu anda, İstanbul 2015’te bu marjda olanlara bir bakalım:
Yok olmuş, olan veya olacak mesleklerin mensupları: Döşemeci, (vhs) videocu, terzilerin önemli bölümü... (Maksimum 4 milyon kişiye çıkan esnaf ve zanaatkarlardan jdmhsuskmdl % x hesabıyla bir çıkarım yapılabilir.)
Üniversite mezunu ama mesleksel beceri / pratik ve genel bilgisel açıdan vasıfsız-altı yüz binlerce kişi (ki bunlar ((5-3)+2=?) sorusunu çözemez durumdadır (800.000 kişi falandı bir yıl).
65 yaş üstü maaşsızlar ve/ya 350 TL gibi komik bir yaşlılık aylığı alanlar = on binlerce kişi.
Engellilerin tamamına yakını = milyonlarca kişi.
Topraksız ve işsiz köylü ve mevsimlik tarım işçileri = birkaç milyon kişi.
Asgari ücretin yarısına çalıştırılan 18 yaş altı Türkler ve göçmenler = 1 milyon veya daha çok kişi.
Sağlık sigortasız 12 milyon kişi.
Evsahibi olamamış emeklilerin en az dörtte biri (8 milyon emekli, dul ve yetim aylığı alan var).
Türkiye’de 20 milyon kişinin yoksulluk sınırı altında yaşadığı, resmen kabul edilen bir gerçek. Gerisini siz düşünün artık.
Buna haftada 80 saata dayatılan mesaiyi, 70+ emeklilik yaşını da koyun.

Alın size sınıf atlama hayalleri, alın size neo-liberalizm...

Pazar, Aralık 21, 2014

Alaturka Kliplerdeki Absürd Grotesklikler 4



Bir hanım şarkıcı, bir klipte aynada makyaj yapıyor. Ancak, eğer bir makyaj yapan parodisi yapılsaydı, ancak öyle mükemmel olabilirdi ama kendisinin veya klibinin tasarımcısının özeleştiri gibi bir yönelimi yok kuşkusuz, yalnızca şekil yapıyorlar.
Bir şarkıyı söyleyen şarkıcı, onu bir de (her ne demekse) akustik olarak seslendiriyor. Tabii o zaman da şarkıda ses yerlerde sürünüyor. Daha da ironiği, yine başka bir şarkıda eşlikçi olan vokalistin özgün tınısı, tam da öbür şarkının ses renginin aynısı. Yine burada, asla ve kata duble özeleştiri amacı yok, kendilerince dürüstlük eyliyorlar..
“X. boşanıyormuş, mıçtık, geliyor şarkılar’ karikatüründe olduğu gibi, her ayrılan ayrılık şarkıları yapıyor oldu güzide ülkemizde.
Besteci-şarkıcı ayrılmasında, bestelediği şarkıları seslendiren erkek bestecinin sesi, şarkıda yerlerde sürünüyor. Onun ayrıldığı partneri kadın şarkıcı ise, dizine düzmüş selülitleriyle, tazecik rolünde kıvırtarak raksediyor.
Buradaki gözlem-saptama şu:
İnsanlar o denli dağıttı ki ne kantar kaldı, ne de topuz. Ancak, tarihin gürz topuzu orada Demokles’in kılıcı gibi bekliyor. Yeri ve zamanı gelince çakıveriyor.
Yani, biz ne kulağının arkası nasır bağlamış şarkıcılar gördük son 40 yılda. Her 5 yılda, tarihin kuburu ve kabiri yepisyeni onlarcasıyla hafriyat niyetine doluyor habire...

O da, yepisyeni 2. Cumhuriyet’e giden yol oluyor kanal kanal kanalizasyon olarak...         (16 Aralık 2014)

Cuma, Aralık 19, 2014

Müslümanlar Havana'ya



Tayyip, Barack’a ters köşeden bir gol attı:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Küba’ya cami yapılması önerisine Küba’nın Ankara Büyükelçisi Alberto Gonzales Casals’tan yanıt geldi.
...
Casals, şöyle konuştu:
“İki yıl önce Küba’daki Müslüman toplumdan böyle bir talep gelmişti. Biz laik bir ülkeyiz. Bütün farklı dinlerin taleplerini değerlendiriyoruz. Müslümanların camiye sahip olma hakkı var. Türkiye hükümeti, Diyanet aracılığıyla cami inşaatında yardımcı olacak.
2-3 yıldır gündemde olan bir konu. Bir cami inşaatı söz konusu. Önemli olan Havana’da yaşayan halkın talebi. Uzun süredir bunu düşünüyoruz. Bu cami inşaa edilecektir.””
Çatlayın, e mi?
Kafayı da yiyin, e mi?
Laik ülkede, ona buna fetva veren Papa’nın ne işi var?
Laik ülkeliğin, tüm din taleplerini kabul etmekle ne ilgisi var?
Size gerçek öykücükler:
Norveç Oslo’da, tüm dinler kendi ibadethaneleriyle gürültü, pardon anons yapabildikleri için, ateistler de mürcaat edip, günde 3 veya 5 vakit ‘Allah / Tanrı / Yehova (her ne ise ondan) yoktur’ anonsu yapmaya başlamışlar.
Müslümanlar ne yapmış?
Gidip kent içinde en yüksek sesli araba sesini kaydedip, 100 desibelli cami hoparlörü için başvurmuşlar.
Yani:
Müslümanlar Havana’ya...

Kübalılar çok yakında, ezan sesiyle salsa yapmayı öğrenecek   demektir.