Pazartesi, Aralık 22, 2014

Porno Belgesel


Böyle bir şey olabilir mi?
Şöyle bir şey olabilir:
Pornolarda kurmaca olarak yapılan (yeniden ve birçok kezde çekilen) herşeyi, yani tek bir kezde / planda gerçek bir sevişmeyi kaydetmek.
Bu, bir bilim eseri olarak zaten yapıldı. Bir BBC belgeselinde izlemiştim: Bir kadınla bir erkeğin cinsel birleşmesi, adamın penisine takılan bir düzenekle kaydedilmiş. Böylelikle de, tarihte ilk kez erkek penisinin kadın vajinası içinde, değişik pozisyonlarda epeyi kıvrıldığı / büküldüğü ortaya çıkmış.
Porno-belgesel ise, bundan biraz nüanslı olarak şöyle olabilir:
Google Glass gibi, hem kadına, hem de erkeğe takılan birer gözlük kamerayla sevişme kaydedilir.
Sonuç ise, 2 kare kadrajla, Abel Gance’in 3 sinema perdeli gösterimli  ‘Napoleon’u gibi, yanyana gösterilir.
Eğer çeşitleme isteniyorsa, birden çok kez sevişmede birden çok kayıt yapılır. Sonuç, kolaj-porno-belgesel gibi bir şey olur.
Peki, bu ne işe yarar?
Pornolarda olmayan, kadın orgazmı görüntüye ve tanım alanına girer. Erkek orgazmının boşalma dışındaki bedensel görüntüleri devreye girer.
Pornoların insanlara aşıladığı, şehir efsanesi düzeyindeki sevişme formları ve yalan yanlış bilgileri ortadan kalkar.
Bir şu var: Nasıl ki bir zamanlar bilimkurgu ve polisiye roman, yazın-altı tür sayılarak aşağılanıyorduysa, şimdilerde de yapılan pornonun banal üzeri banal sanat-altı tür sayılması aşağılaması da ortadan kalkar.
Tabii asıl banalitenin, Yeşilçam filmlerindeki sahte-aşk melodramsal sergilemeleri olduğunu da, burada vurgulamış olalım.
Burada tüm anlatılmak istenen, popüler türler üzerinde varolan, bir zamanlar çizgiroman üzerindeki gibi, klişe deformatif tanımlamaların kaldırılıp, popüler kültürün kültürel antropoloji açısından nesnelce tamamlanmış alan çalışmasının haritalanması.
Bir rivayete göre, erkekler her 7 saniyede seks düşünürlermiş. Böylelikle, belki bu 77 saniyeye uzar.

Bir de, pandalar bile, artık (pandasal) porno film seyrederek sevişmeyi öğreniyor. Bizcesi, insan türü doğru düzgün seks yapmayı bir türlü öğrenemedi. Belki porno-belgesel ile öğrenir.

Ekonomik İleri Marjinallikler

Marx’ın bir zamanlar lümpenlik saydığı şeyi, bu sıralar daha çok ekonomik ileri marjinallik sayıyoruz.
Ayrıca Marx, ima yoluyla da olsa, lümpen saydıklarının, örneğin hayat kadınlarının. aslında ekonomik aktivitede bulunmadığını varsayar, yani üretim yok ya ondan dolayı...
Braudel, zaman ve mekan içinde küçük esnafların proleterliğe geri dönüşlerini ileri marjinallik sayarak, çok önceden bu konuda imlemede bulundu.
Şu anda, İstanbul 2015’te bu marjda olanlara bir bakalım:
Yok olmuş, olan veya olacak mesleklerin mensupları: Döşemeci, (vhs) videocu, terzilerin önemli bölümü... (Maksimum 4 milyon kişiye çıkan esnaf ve zanaatkarlardan jdmhsuskmdl % x hesabıyla bir çıkarım yapılabilir.)
Üniversite mezunu ama mesleksel beceri / pratik ve genel bilgisel açıdan vasıfsız-altı yüz binlerce kişi (ki bunlar ((5-3)+2=?) sorusunu çözemez durumdadır (800.000 kişi falandı bir yıl).
65 yaş üstü maaşsızlar ve/ya 350 TL gibi komik bir yaşlılık aylığı alanlar = on binlerce kişi.
Engellilerin tamamına yakını = milyonlarca kişi.
Topraksız ve işsiz köylü ve mevsimlik tarım işçileri = birkaç milyon kişi.
Asgari ücretin yarısına çalıştırılan 18 yaş altı Türkler ve göçmenler = 1 milyon veya daha çok kişi.
Sağlık sigortasız 12 milyon kişi.
Evsahibi olamamış emeklilerin en az dörtte biri (8 milyon emekli, dul ve yetim aylığı alan var).
Türkiye’de 20 milyon kişinin yoksulluk sınırı altında yaşadığı, resmen kabul edilen bir gerçek. Gerisini siz düşünün artık.
Buna haftada 80 saata dayatılan mesaiyi, 70+ emeklilik yaşını da koyun.

Alın size sınıf atlama hayalleri, alın size neo-liberalizm...

Pazar, Aralık 21, 2014

Alaturka Kliplerdeki Absürd Grotesklikler 4



Bir hanım şarkıcı, bir klipte aynada makyaj yapıyor. Ancak, eğer bir makyaj yapan parodisi yapılsaydı, ancak öyle mükemmel olabilirdi ama kendisinin veya klibinin tasarımcısının özeleştiri gibi bir yönelimi yok kuşkusuz, yalnızca şekil yapıyorlar.
Bir şarkıyı söyleyen şarkıcı, onu bir de (her ne demekse) akustik olarak seslendiriyor. Tabii o zaman da şarkıda ses yerlerde sürünüyor. Daha da ironiği, yine başka bir şarkıda eşlikçi olan vokalistin özgün tınısı, tam da öbür şarkının ses renginin aynısı. Yine burada, asla ve kata duble özeleştiri amacı yok, kendilerince dürüstlük eyliyorlar..
“X. boşanıyormuş, mıçtık, geliyor şarkılar’ karikatüründe olduğu gibi, her ayrılan ayrılık şarkıları yapıyor oldu güzide ülkemizde.
Besteci-şarkıcı ayrılmasında, bestelediği şarkıları seslendiren erkek bestecinin sesi, şarkıda yerlerde sürünüyor. Onun ayrıldığı partneri kadın şarkıcı ise, dizine düzmüş selülitleriyle, tazecik rolünde kıvırtarak raksediyor.
Buradaki gözlem-saptama şu:
İnsanlar o denli dağıttı ki ne kantar kaldı, ne de topuz. Ancak, tarihin gürz topuzu orada Demokles’in kılıcı gibi bekliyor. Yeri ve zamanı gelince çakıveriyor.
Yani, biz ne kulağının arkası nasır bağlamış şarkıcılar gördük son 40 yılda. Her 5 yılda, tarihin kuburu ve kabiri yepisyeni onlarcasıyla hafriyat niyetine doluyor habire...

O da, yepisyeni 2. Cumhuriyet’e giden yol oluyor kanal kanal kanalizasyon olarak...         (16 Aralık 2014)

Cuma, Aralık 19, 2014

Müslümanlar Havana'ya



Tayyip, Barack’a ters köşeden bir gol attı:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Küba’ya cami yapılması önerisine Küba’nın Ankara Büyükelçisi Alberto Gonzales Casals’tan yanıt geldi.
...
Casals, şöyle konuştu:
“İki yıl önce Küba’daki Müslüman toplumdan böyle bir talep gelmişti. Biz laik bir ülkeyiz. Bütün farklı dinlerin taleplerini değerlendiriyoruz. Müslümanların camiye sahip olma hakkı var. Türkiye hükümeti, Diyanet aracılığıyla cami inşaatında yardımcı olacak.
2-3 yıldır gündemde olan bir konu. Bir cami inşaatı söz konusu. Önemli olan Havana’da yaşayan halkın talebi. Uzun süredir bunu düşünüyoruz. Bu cami inşaa edilecektir.””
Çatlayın, e mi?
Kafayı da yiyin, e mi?
Laik ülkede, ona buna fetva veren Papa’nın ne işi var?
Laik ülkeliğin, tüm din taleplerini kabul etmekle ne ilgisi var?
Size gerçek öykücükler:
Norveç Oslo’da, tüm dinler kendi ibadethaneleriyle gürültü, pardon anons yapabildikleri için, ateistler de mürcaat edip, günde 3 veya 5 vakit ‘Allah / Tanrı / Yehova (her ne ise ondan) yoktur’ anonsu yapmaya başlamışlar.
Müslümanlar ne yapmış?
Gidip kent içinde en yüksek sesli araba sesini kaydedip, 100 desibelli cami hoparlörü için başvurmuşlar.
Yani:
Müslümanlar Havana’ya...

Kübalılar çok yakında, ezan sesiyle salsa yapmayı öğrenecek   demektir.

Türk Evi Şeysi




Cumhuriyet döneminin bir numaralı sanat tarihçisi sayılan adam bile, Türk evi sayılan şeyin, hepi topu bir çadır düzeninde olduğunu ballandıra ballandıra anlatır nedense.
Amcamızın gördüklerini bırakalım, görmediklerine bakalım bir: Saptamalar:
Türk evi lüks olabilir ama konforlu olmaz.
Türk evi, bırak ergonomik olabilmeyi, anti-ergonomik olmak için elinden geleni yapar.
Çadırda yalnızca Türkler yaşamadı, tüm Orta Asya halkları yaşadı ve yaşıyor. Bugün Moğolistan ve Çin’de çadırda yaşayan binlerce insan var hala. Ancak, onların çadırlarında ısı yalıtımı var, böylelikle de eksi 50 derecede donmuyorlar. Betonarme Türk evlerinde ise, rüzgar hepi topu birkaç yıllık pimapenlerin içinden, evin bir ucundan girer, öbür ucuna doğru püfür püfür eser.
Yandaki çadırdakinin idrar sesini duymazsınız ama Türk apartmanlarında 5 kat yukarıdakinin idrar sesi, gecenin karanlığında çınlar durur. Ayrıca, bu sayede komşularının cinsellik alışkanlıklarını ezbere bilirler.

Şerh: Türkler ev yapmayı öğrenemedi ama yemek yapmayı çok çok iyi öğrendi. Bu da tuhaf bir ikilem doğrusu. Gerçi, midesi dolu olarak poposu açıkta donmak, tam da bir Türk’e yakışır.

Jacobson Nezdinde Kendilik İrdelemeleri



Giriş:
Normal insanlar, önce kendileriyle özdeşleşirler, sonra cinselliklerini giyinirler, en son da kimliklerini kazanırlar.
İngilizce’de ‘idenfication’ sözcüğünün, hem ‘özdeşlik’ hem de ‘kimlik’ anlamı taşıması, tam da eksi zekalı ve eksi bilgili Freud’vari bir dil sürçmesidir.
Kitaptan 3 farklı kişiden 3 ayrı alıntı yapıldı ve yorumlandı. Bundan maksat, psikolojideki major ideoloji aktörlerinin limit aynı yere vardığını imlelek: Zihinsel köleleştirme.
+
Alıntılar ve yorumlar:
1.
“...sadizm, aslında narsistik libidonun etkisiyle benden itilmiş ve ancak nesneyle ilişkide görünür hale gelmiş ölüm dürtüsüdür.” (Freud, s: 16)
Bir: Sadizm, çocukluğunu eziyetle geçirmiş çocuklarda görülür, seri katiller gibi. Koleksiyonerlerde değil.
Bir bir: Seri katiller ölüm dürtüsü taşımazlar.
İki: Toplumsallaşma yoğunluğu, narsisizmi de bireysel değil, toplumsal kılmıştır. Politikacıların olduğu ve seks partneri nesnesi (arzu objesi) olarak tercih edilmeleri gibi.
Üç: Narsisizm, insanı benden itmez, tersine bene gömer.
Dört: Nesneyle ilişki, psikolojik değil, kültürolojik bir süreçtir, özellikle bakınız koleksiyoner davranışları.
Beş: Savaş, cinayet ve/ya intihar ölüm dürtüsü imlemez. 1945 ertesiki AB’nin kültürel pasifliği ve barışseverliği ölüm dürtüsü imler.
Altı: Ben ve nesne çelişmez ve/ya çatışmaz. Zaten çelişmeleri ve/ya çatışmaları değil, tam tersine birleşmeleri (özellikle de koleksiyonerlik türünde) sorun yaratır.
+
2.
“Süperego oluşumunun doğuştan gelmi etmenlerce belirlendiğini ve süperego özerkliğinin süperegonun ilk öncüllerinin yol açtığı baskılardan bağımsız oludğunu düşündüğümü imlerim.” (Jacobson, s: 84)
Bir: Süperegonun genetik parçaları çok tartışmalı bir saptama. Genetik bir şey kültürel modalarla değişmez ama süperegolar değişir. Eşcinselliğe karşı hoşgörü veya hoşgörüsüzlük, genetik değil, kültürel modasaldır, bakınız son 15 yıl ABD’si ve ‘politically correct’ uydurma kavramı.
İki: Geçersiz dilegetirme bile olsa, süperegonun farlı yönlere bakabileceğinin imlenmesi makul bir düşünce vektörü.
+
3.
“Kimlik oluşumu, ... özdeşleşmenin yararının bittiği yerde başlar.” (Erikson, s: 161)
1 atışta 4 ıskalama birden:
Bir: Kimlik oluşumu, toplumla özdeşleşmedir. Özdeşleşmenin bitmesi değil, yayılımıdır yani.
İki: Özdeşleşmenin yararı, zihni kendi’ye köle yapmaktır. Kognitif açıdan kendilik, oldukça bilgi eksiltici bir durumdur.
Üç: Yarar yaklaşımı, ekonomik deterministtir, ekolojik değildir ki bu da Marx’ı ve Freud’u aynı noktada buluşturur (Malthus’un da onları yaptığı gibi).
Dört: Özdeşleşme en geç 3 yaşında biter, kimlik oluşumu ise en erken 18 yaşında başlar: Epeyi bir fark. Zaten bu dönem de, tüm yaşamda göreli en özgür olunan zaman aralığıdır.
+
Çıkış:
Yazık, gerçekten çok yazık.
Freud beni 36 yıldır zıvanadan çıkarıyor. Epeyi sanatçı ve bilimci adayının, onun öğretileri çerçevesinde, elektrikli ızgara yapıldığını izledim.

Metis’e çok yazık. 30 yıldır henüz Szondi’yi keşfedemedi.  

Perşembe, Aralık 18, 2014

Sahte-Belgesel



Sinema alanında bu başlıkla bir kitap yayınlanmış:
Bu başlık daha önce de tanımlıymış, gözümüze çarpmamış:
Kurmaca-belgesel ilintisi üzerine daha önce bir dizi metin yazmış ve yayınlamıştık. Bu metin, onlara zeyl gibi oldu.
Öncelikle, Türkçe’deki ‘sahte’ sözcüğünün, yukarıdaki 3 belgeselimsi türüne de karşılık gelebileceğini imleyelim.
Biz de, başka türleri ve alttürleri de bu başlığa dahil edeceğiz.
Resmi tanımlardan gidelim:
Sahte-belgesel, belgesel gibi yapılıp, gerçek olmayan olayları anlatan filmlere denirmiş.
Mokumentary (ki motamot o da ‘sahte-belgesel’ demek), kurmaca olayların belgesel üslubu içinde sunulması demekmiş.
Döküdrama ise, gerçek olayların yeniden canlandırımı biçimindeki belgeselimsiler için kullanılıyormuş.
Sonra kendi vurucu girişimizi yapalım:
Bize göre, belgesel sinemanın başlangıcı ve bir başyapıtı sayılan Flaherty’nin ‘Kuzeyli Nanook’u bir sahte-belgeseldir, çünkü içinde bir kurmaca plan belgeselmiş gibi sunulur. Açık açık yalan söylenir yani.
Savaş fotoğrafçısı Nachtwey’i anlatan filmde de, Nachtwey savaş fotoğraflarını rötüşlüyor, fluluyor ve fonluyordu. Bu da sahte-belgesel olmakta.
Burada kastedilen naturalizm, çekildiği gibi olan demek değil. Roman açısından naturalizmin, realizmin sonrasında ve onu aşan bir akım olarak lanse edildiğini imleyelim yetsin. Yani, değişik sanat dallarında değişik sanat akımı momentleri var ve/ya müziksel izlenimcilik ile modern resimsel izlenimcilik, eşdeğer / eşlenik kategoriler değildir ve bu konu, başka ve oldukça uzun bir metnin konusudur.
Öncelikle, bir kazanın fotoğraflanmasında olduğu gibi, bir olayın anında sinemasal filmsel belgeselleştirilmesi bile, birbirine tümüyle karşıt 2 savı da destekleyecek biçimde / içerikte olabilir.
Bizi asıl ilgilendiren, kurmaca-belgesel ayrımıdır. Burada ayrım, kimsenin görmediği ama apaçık biçimde, duygu-düşünce ayrımında seyreder. Kurmaca duygulara seslenir, belgesel düşüncelere seslenir.
Bilgi toplumunda bu da, bir tür aksiyoloji kazanır: Sanat yoluyla doğru bilgiyi değil de, (doğru ve/ya yanlış)  tümel bilgiyi aktarma değer yargısı.
Bir ayrımı ve semantik bir fay hattını da imleyelim:
Bilimkurgu ve gelecekbilim nüansı: 20. Yüzyıl boyunca bilimkurgu,  epistemik açıdan gelecekbilimin önünde yer aldı, çünkü gelecekbilimciler; bir, çokdisiplinli değildi; iki, Dünya Sistemi’ci / geçmişbilimci değildi; üç, bilimkurgucuların çıplak derili duygusallığı gelecekbilimcilerin çıplak derili duygusallığını da, düşünceselliğini de çok aşmıştı. 21. Yüzyıl’da 2015 gibi, şimdi şimdi gelecekbilim bilimkurguyu geçmeye başladı. (Tabii bunda, gelecekbilimin iş hacmi cirosunun çok büyümesi önemli bir etken.)
Aynı karşılaştırma, belgesel ve kurmaca için de yapılabilir. Bu açıdan, sahte-belgeselin hem kurmacayı, hem de belgeseli, gerçeklik temsili / ifadesi açısından aşabileceği gerçeğini vurgulayalım. Sonuçta sahte-belgesel bir melez tür ve böylelikle ana bileşenlerini geçebilir pekala sentez veya praksis olarak.
Tabii, bir de Woody Allen’ın ‘Zelig’de yaptığı gibi, belgesel ve kurmaca parodisi de var. Nasıl ki ironi varsa, sahte-belgesel parodisi de var.
Çıkış olarak, sözü geçen kitabı okumadan, başlığı için bir şerh koyalım:
Belgesel-kurmaca arasındaki ayrım, gerçek-düş arasındaki ayrım değildir, olabilir ama olması zorunluca gerekmez.
Tam tersine, neo-liberalizmin geleceği ipoteklediği bir gerçeklikte düş ve hayal gücü eksodusu yaratabilir pekala. Anımsayalım ki bilimkurgu da başlangıçta bir kaçış ve hayal yazınıydı ama bize 2. Sanayileşme’nin tüm avangard altkültürlerinin veri tabanını sağladı.
Sorunsal, bilim-sanat ve/ya düşünce-duygu ikilemlerinde değil, bunların hangi yeranlarda ne denli kültürel ve zihinsel işlev taşıyabildiklerinde. Eğer yol tıkalıysa, o zaman hiç denenmemişi düşlersiniz, o da olmazsa alay edersiniz, parodi yaparsınız.

Sahte-belgeselin 2015 kültürolojik momenti şimdilik budur.

İdealar ve Formlar



Platon’a göre aslolan idealardır, Aristo’ya göre ise aslolan formlardır.

Oysa, bir idea (reel / somut anlamıyla duyu-dil’sel) bir formdur ve bir form da bir ideadır ve artı burada arakesit değil, semantik bir artı-değer vardır.

Buraya kadar Batı diyalektiğiydi.

Doğu diyalektiğine göre ise, formsuzluk da bir formdur ve idea-değil de bir ideadır.

Bunlar 2.500 yıldır geçerli geçersizlikler ve hatalar.

Şu anda ise, algılı-algısız idea ve zihin-beden ikilemleri var.

Oysa ki bu yeranda varolan geçerli idea-formlarının tamamına yakını çıkarımdır, doğrudan algı-duyu-dil verisi değildir. Örneğin, bir gökada fotoğrafındaki hiçbirşeyi çıplak gözle doğrudan göremeyiz. Bazıları radyo dalgaların görsel dalga boyuna dönüştürülmüş durumudur, çoğu da yanlış / sahte-renklidir.

Bunlar, statik tanımlar değil, mantıksal transformasyonlardır.

Türk Solunun Kuramla Sınavı



Türkler’in aklı kurama hiç ermiyor, sosyalist bile olsalar...

Oysa çok basit bir ikilem durumu açımlıyor: ‘Reification’, hem ‘somutlaşma’, hem de ‘şeyselleşme’ anlamına geliyor; yani ne denli somutlaşırsan, o denli şeyselleşiyorsun, o denli yabancılaşıyorsun.

Bizim sosyalistlerimizin (ve aydınlarımızın da), hoş bir ikilemi daha var: Özyaşamöykülerinde yanlışlar yapsalar da, öznelliklerini sergilemede çok dürüst oluyorlar ve bu da bir halk zanaatkarının sanatçılaşması ve sıradan bir insanın mektubunun sanatlaşması gibisinden, onları kurama taşıyor, tabii ki tümevarımı ve istatistiği iyi bileni...

Buradan; Demir Küçükaydın’ın Rasih Nuri İleri’nin vefatı nedeniyle yazdığı, ‘hommage’ metni üzerinden irdelemelere çıkacağız:

Küçükaydın, Rin Tin Tin gibi nadiren kuramsal çıkarsama yapabilen bir yarı-eski tüfek. Ununu elemiş, eleğini ipe asmışlığın rahatlığıyla yazıyor.

Yazdığı tüm kuramsal ve nesnel metinler, var olan somut koşullarda baştan aşağı geçersiz. Bir de, ona özgü zihinsel bel vermeler çok metinlerinde. Üstelik kalemini ona özgü kılan da, bu zigzaglar olmuşa benzer, en azından 2012-2015 için...

Cemal Süreya da, Küçükaydın’ın metninde alıntılanan İleri portresiyle aynı çizgide. O, yalnızca erken öldü.
Şimde, hem Süreya, hem Küçükaydın alıntılarıyla, hip-hop bir irdeleme çizgisi sürdürelim:

Küçükaydın:

“Cenazeye gitmek istemememin ikinci nedeni, artık modern yaşamda ve hele büyük şehirlerde cenazelerin hala neolitik köy komünü ya da antik kent benzeri kasabaların yöntemleriyle kaldırılmaya kalkılmasının giderek saçmalığa varmasıdır.”


Durum tam öyle sayılmaz ama feodal-burjuva kültürleri çatışması, ölüm ve cenaze gibi kritik bir olgu üzerinden güzel irdelenmiş. Ancak, ne Küçükaydın, ne de centilmen tipte sayılan İleri, bu feodaliteden sıyrılamamışlar. Bu, köylülük değil; bu, geleneğin kırılamaması. Babaya ve devlete itaatin devamı (sosyalistleri tanım gereği ateist saydığımız için, burada üçüncü kulluk olan Allah’a itaati pas geçtik).

Küçükaydın dürsüt. Bu yazdıklarıyla eleştirilmeyi de göze alıyor. Yaşlandığı için buna pek aldırmıyor olsa gerek, insan yaşlanınca böyle bir lüksü kendine tanıyor, en azından bazılarımız...

Süreya:

“Hiç çalışmadan büyük işler başarmıştır. Çalışmasına gerek de yoktur zaten. Çalışmaz. Ama hazıra konduğu şeyleri onun kadar iyi değerlendiren insan da pek azdır.”

Marx’ın arkadaşı Engels rantiyeydi, Marx’ın damadı ‘Aylaklığa Övgü’yü yazdı. Eski tüfekler bunları bilmez mi? Bilirler de, kulaklarının üstüne yatarlar inadına inadına. Karşı tarafın eline silah verirler bir de.

Onu bırakalım, Lenin, Troçki’nin, Stalin’in ne kadar emekçi olduklarını bir düşünelim, o da yeter. Ne de olsa, bizim sol çizgi en azından başlangıçta SSCB’ci idi.

Şerh: Entellektüelin emekçi olup olmaması gereğinin tartışılması, hep ironik ikilemler yaratıyor. Jack London ‘Martin Eden’ ile bu konuya tosluyor ama kendisi Marx’a göre, en azından başlangıçta lümpen proleter idi. En uygun örnek Traven desek, o da bir Alman kayzerinin gayrımeşru çocuğu imiş rivayete göre. Yani, proleter entellektüel oluyor da, çok nadiren oluyor.

Küçükaydın:

“Arşivciler, bir takım belgeler yayınlarlar ya da belgelere dayanan kitaplar. Konuya yakın olmayanlar o belgelerin niye yayınlandığını; aslında kime ya da hangi tartışmaya bir gönderme olduğunu bilemezler. Arşivciler de, o belgenin neye, hangi olaya veya tartışmaya gönderme olduğundan da pek söz de etmezler. Okura bırakırlar. Ama okurların öyle ayrıntılarla ilgilenecek zamanları yoktur.”

İşte, burada panorama mevcut.

Saptamalar:

Bir: Arşivciler, tarihçe panoramasını homojen belgemezler, o zamanda harita Arabistan’ın Afrika’ya yapışık olduğu orta Çağ haritalarına benzer.

İki: Abidin Nesimi’nin, zamanına göre cesurca yaptığı ve oldukça tepkiyle karşılanan 2 ciltlik benzeri belgeleme sonucu ortaya çıktığı gibi, en azından eski asıl-TKP çizgisinin hücreci çizgisinden dolayı, kimse panoramayı tam veremez. Daha da beteri, kimse haritadaki yerini bilmez.

Üç: Atilla Akar’ın ‘Eski Tüfekler’inde ortaya çıktığı üzere, o dönemi yaşayanlar, yaşadıklarının kesin bilinmesini istememişler. Bunun bir hak olup olmadığı epeyi tartışmalı kalıyor.

Dört: Belgelerden kuram yapılmaz. Karşılaştır-karşıtlaştır’dan çok adım ötesi kuramlaştırmaya gelene kadar, arşiv bilgilerin % 99,99’u elenir. Bu, insanla ilgili tüm kayıtlar için böyledir.

Beş: Aynı belgelerden, birbirine karşıt kuramlar üretilebilir. Dolayısıyla, bilimsel olmakla övünen sosyalistlerin yapacağı tek şey, belgelerden sonul kurama giden yolu da haritalamaktır. Bu, Annales Okulu üzerinden 550-1900 Türk tarihini, marksist tarih kuramı olan Dünya Sistemi’ne yerleştirmenin birbirine oldukça aykırı biçimlerde uygulanmasında ve farklı sonuçlara varılmasında açıkça ortaya çıktı.

Altı: Bu son 2 madde için Küçükaydın’ın yapabileceği fazla bir şey yok, çünkü bunlar son 10-15 yılın bilgisel gelişmeleri ve 50’sini geçmiş biri, nadiren son 10 yılda yazılmış bir kuramsal kitap okur ve/ya onu kaale alabilir.

Küçükaydın:

“Bu vesileyle Enis Rıza’ya bir serzenişte bulunalım. Elinde neredeyse her önemli toplantının veya olayın videoları, filmleri var. Bunları bir an önce, o ham şekilleriyle olsun İnternete koyması ve herkesin kullanımına açması yerinde olur. Herkes izlesin, isteyen onları ham madde olarak kullanıp kendi projesini gerçekleştirsin. Keşke Rasih Nuri’nin arşivi de tümüyle dijitalize edilmiş ve herkesin görmesine ve kullanımına açılmış olsaydı.”

TKP’nin sarı defterler projesinin kaynağının, bir kişinin partinin rızasını almadan parti arşivlerini yurtdışına çıkarıp onları derlemesi olduğunu anımsatalım. Okur, hangisini yeğlediğine kendi karar versin.
Süreya:
“Bir devrim bildirisi yayımlansa, Rasih Nuri için devrim değil, o bildirinin bir an önce arşive kaldırılıp saklanması önemlidir.”
Bir: Örneğin SSCB devrimi sırasında o gün insanların neler yaptığı kayda geçirilmiştir. Bir arşivcinin bu tavrı, o tavırlar içinde pek de uygunsuz kaçmıyor.
İki: Koleksiyonerliğin malzeme şehvetini, Walter Benjamin çok çok iyi açımlamıştır. Ancak bu, burada tartışma dışı.
Üç: O belgeler olmasa, biz asıl TKP hakkında hiçbirşey bilemeyecektik. Bundan 40 yıl önce de aynen öyleydi ve çok çok sakil bir durumdu.
Dört: Asıl TKP’nin, en azından başlangıçtaki Galiyev tipi ulusalcılığının belgeleri TKP arşivlerinde var ama yayınlamıyorlar, bizzat tanığım.
Beş: CİA’in 50 yıl önceki katliamlarının belgeleri yayınlanıyor. Yayınlanıyor da, ne oluyor? Yani, belgeler de yetmeyebiliyor: Evren şu an yargılansa, ne olacak ki? 600 bin kişinin işkencesi nasıl ödenebilir ki?
Gelelim zurnanın zırt deliğine. Küçükaydın:
“İlk dediği: Sovyetlerin çöküşünden sonra arşivler açılmış ve bunların incelemesinden, Sovyetler’in 1920’lerin ortalarında bir karşı devrim yaşadığı sonucu çıktığıydı.
...
Bu söylediğinin önemini eski komünistleri tanımayanlar bilmez. Onlar için Sovyetler ve onun savunusu tartışılmaz bir görevdi yıllarca. Şimdi, neredeyse bütün hayatının temeli olmuş bu konuda bir karşı devrimin olduğundan söz ediyor ve neredeyse Troçki’nin dediklerini kelimesi kelimesine tekrarlıyordu.
Buna bağlı olarak ikinci çıkarsaması da yine kelimesi kelimesine Troçki’nin dediklerinin bir tekrarı sayılabilirdi. Önermesi: Sovyetlerin komünist partileri dış politikasının ve diplomasisinin araçları olarak kabul etmesi, kullanması ve kendi ihtiyaçlarına uyun stratejileri onlara dikte ettirmesiydi.
Buna bağlı olarak çıkardığı, yine belgelere dayanan, üçüncü bir sonuç daha vardı. (Ki kanımca bu da doğruydu ve birçok yazımda değindiğim bir konuydu.) TKP’nin üye ve yöneticilerinin sanılanın aksine bunlara mümkün olduğunca direndiğini, Sovyetlerin dayattığından nispeten daha sol politikaları savunduklarını vurguluyordu.”
İşte, burada kuramcısızlık, kuramsızlık, bakış açısızlık, kavram çerçevesizlik devreye giriyor:
Bir: Troçkicilik takınağı bitti gitti, tarihin kuburunda ve kabirinde yatan Troçki’nin kendisi gibi.
İki. Troçki, Kronstadt 1921’i yapmışken ve ‘Balkan Harbi’ kitabında Osmanlı’ya karşıki tavrını net olarak açımlamışken, yukarıdakileri herhalde en son onun söylemeye hakkı olacağı şeylerdi.
Üç: Türk solu köle ruhludur, gönüllü kulluktadır. O zamanki TKP yöneticilerini biliyoruz. Bildiğimiz, biribirlerini yedikleri ve birbirlerini gammazladıkları. Galiyev’i tanım gereği TC’li saymıyoruz.
Dört: En önemli kuramsal çizgi eksikliği: Küçükaydın’ın bahsettiği olaylar, SSCB’nin Dünya’da devrimden tek ülkede devrime pratik gerekler sonucu dönmesi ama kurama da ona göre ayar vermesi gerçeği var.
Beş: Küçükaydın’ın şu anki zihinsel ve kültürel momenti bizim için çok önemli, çünkü tam da yaşadıklarından hiçbirşey öğrenmemişliği ve 1980 sonrası neo-globalist neo-liberal Dünya’yı hiç mi hiç anlamayama pozisyonunda olduklarını imliyor.
Altı: 2. Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürü, 1945-1957 meta-tarihsel fay kırılmalarının da eklenmesiyle tarihi öteledi (bitirme ayrı konu, en azından Fukuyama tümüyle yanlıştı, onu yazmış olalım). Kaos matematiğindeki, yalpalar ve çatallanmalar eklenmeden şu anki tarih için çıkarsama yapılamaz.
Çıkış:
Tarih / geçmişbilim, fütüroloji / gelecekbilim olmadan bir hiçtir. Geçmiş 5 milenyumluk Dünya Sistemi, gelecek 5 milenyum eklenmeden bir hiçtir. Gelecek epeyi noktada limitlerine varmış ve kesinleşmiştir. Geçmiş birden çok biçimde panoralanmıştır ve daha da panoramalancaktır. Epistemik açıdan bunlar birbirini değillemez, yalnızca farklı bilgi momentleri olarak kayda geçerler.
Suyun aynı anda birçok yöne akması gibi, bir kuramcının ideolojinin ve paradigmasının da, aynı anda geleceğe ve geçmişe doğru akabilmesi gerekir. Eğer tümel olacaksan, buna zorunlusun demekttir. Tikellik yetiyorsa, o eleştirdiğin arşivcilerden farkın kalmaz.
Sonsöz: Küçükaydın’ı zihinsel olarak hala çabaladığı için takdir ediyoruz ama gelecek bilinci olmadığı için de eleştiriyoruz.

Al sana, kuramsızlığın resmi Abidin...

Çarşamba, Aralık 17, 2014

İstanbul Usülü Absürd Banaliteler




Bir: (Yeni) Macar / (eski) Borusan Kültür Merkezi’nin vitrinindeki, içi boş halka biçiminde, 4 metre çapındaki pinpon masasının 2 dış yanında pinpon oynayan güvenlik görevlileri. Saçma mesai saatını saçma bir boş zaman aktivitesiyle doldurmak ve artı insanımız için ayıp bir şey sayılan seyredilmeyi ve yaptıkları şey nedeniyle gammazlanmayı göze almak ya da bunun bilincine bile varamamak.

İki: Düzgün çaldığında para toplayamayan ama Piazzolla’vari bir absürdlükte sesler çıkardığında para toplayabilen, akerdeon çalgıcısı, Balkanlı çocuk: İnsanların gürültüye daha çok dikkat etmesi ve saçmalığa daha çok acıması. Artı, Beyoğlu’nda dozu kaçıran sokak müzisyeni sayısı ve insanların onlara karşı artık duyarsızlaşması.

Üç: Greenpeace’çilerin bu sıralar kendi finansal destekçilerine toslayıp, onları yeniden üye yapmak istemesi durumu: Sivil toplumcuların sayısının çok az olması ve onların da İstiklal Caddesi’ne muhakkak gelmesi durumu. Yine de taleple karşılaşanların, gönüllü veya paralı üye yapıcıların orayı üs tuttuklarını bilecek kadar sık (yılda bir) oraya gelmemesi. Bir tür, körlerle sağırlar birbirini ağırlar, durumu: Sivil toplumcular ve paracı gönüllüler arası ilişki.


Toplam: İstiklal Caddesi manzarası olarak, hepi topu 15 dakika içinde izlenen bu fragmanlar, toplumsal absürdleşme dozunun zıvanadan çıkmışlığını imliyor: Ne kantar var, ne topuz var artık.

Topoloji: NEK



Topolojik transformasyonlar, olağan geometrik ötelemeden farklı işler. Farklılığı, ötelenen farklı noktalar için farklı öteleme fonksiyonları kullanılması ve bunların bazılarının işlemin gerçekleştiği o yeranda tanımsız olmasıdır. Bir de topoloji, kapalı bir sistemde, diyelim bir hamur yığınında olur, hamurun noktaları yer değiştirir ama hep hamurun içinde kalır. Hamur, süreksiz ve / ama konkav sayılabilir. Evren de böyledir: Karbon atomlarının tanımdışı yoğrulması, (belki de 1 ve yalnız 1 kezliğine) yaşamı oluşturur ama karbon atomları fizik ve kimya kuralları içinde kalır.


Düğümlü pretzel çöreklerinin açılması gibi bazı topolojik işlemler, kapalı sistemin / hamurun dışında da / ötesinde de gerçekleşebilir. Bu, gerçek yaşamda katlı boyutların açılması ve/ya yaşamötenin oluşturulması demektir.

Salı, Aralık 16, 2014

Türk Karikatürünün Marjinal Olamama Tarihçesi



Girizgah
Bu metin karikatürist Serdar Sarı’nın ölümü nedeniyle tasarlandı.
Ondan önce de, izini hala süremediğim karikatürist bir Yaltı var, 1968’lilerden, o da erken ölmüş.
Her ikisi için bir ‘hommage’ olsun bu metin: Kaybedenler kaybettikleri için hatalı olsalar da, onlara ve tüm erken ölenlere selam olsun.
Geçelim konuya:
1972-2014 arasındaki Türk karikatürü, temelde Oğuz Aral’ın çizgisinde ilerledi. Ertuğrul Akbay Gırgır çizgisini çökerteli 25 yılı geçti (1989 Mayıs) ama Aral’ın karikatürsel oğulları ve torunları kuşağı, Huysuz Moruk’u hala unutamadılar ki bu bir feodallik geleneği olmakta.
Demek ki birinci fay hattı bu:
Sonraki kuşaklar, neden Aral’ın çizgisini kıramadı? (Bugün Uykusuz bile, hala Gırgır disipliniyle veya disiplinsizliğiyle yol alıyor gibi, bunu 15 yaşındaki Çiçeği Burnundakiler’den tüyo aldım.)
Sıfırıncı fay hattı ise şu:
Aral ve Gırgır, mirasçısı olduğu Ataç ve Akbaba çizgisini nerelerde geçti ve liderliği devraldı?
İkinci fay hattı şu:
Mikrop ve Deli gibi marjinal çizgidekiler neden süremediler?
Araya parça girmek kaydıyla, en son fay hattı (burada rahmetli Serdar Sarı, öldükten sonra bana sufle vermiş oldu):
İnternette bu iş nasıl oldu veya olamadı?
Birinci Fay
Soru: Aral ve Gırgır, mirasçısı olduğu Ataç ve Akbaba çizgisini nerelerde geçti ve liderliği devraldı?
Yanıt: Ataç ve Akbaba, taa Osmanlıca döneminden (1928 öncesinden) başlayarak, 4 süreksiz aşamada 50 yılı aşkın bir süre Türk karikatürünün önde gelen dergilerinden biri oldu.
Siyasal çizgisi aşırı kaypak ve oportünist idi. Menderes yaşarken DP’ci, o gidince onu arkasından vuran oldu.
En az 30 Türk çizerinin ise, başlangıç mekanı oldu, Oğuz Aral’ın da.
1950’ler ve 1960’lardaki Türk karikatür ve mizah dergileri, dolaylı ve imalı sekse dayalı, oldukça lümpen bir mizah çizgisi izledi, Akbaba da.
Ne zamanki 1960’ların siyasal birikimi 1970’lere kapı açtı, Gırgır’a taban oluştu. Bu durumda Akbaba, sağa kaydı ve Milliyetçi Cephe’yi destekledi. Bu da onun gençlerce okunması engelledi. Gırgır öğrencilerin dergisi oldu. (Şu anki dergiler de temelde öyle hala.)
Evlatlar ise, hemen her zaman olduğu üzere babaya ihanet edip kendi yollarına gittiler. Birçok yeni dergiler kurduyar, epeyisi de battı gitti. 10 yıl önceki dergileri bugün arasınız bulamazsınız.
İkinci Fay
Soru: Sonraki kuşaklar, neden Aral’ın çizgisini kıramadı? (Bugün Uykusuz bile, hala Gırgır disipliniyle veya disiplinsizliğiyle yol alıyor gibi, bunu 15 yaşındaki Çiçeği Burnundakiler’den tüyo aldım.)
Aral’ın veletleri, şu an torun tosun sahibi oldular çoktan. Yaratıcılıkları da bitti. Bu da tıkanmalar yarattı.
25 yılda, Gırgır’dan sonra, Limon, Pengune, Uykusuz özelinde olmak üzere, en az 3 kırılma daha oldu. Bu da, veletlerin palazlanıp kendi pasta paralarını kendileri yemek istediği süreye (18-26) denk geliyor.
Yani, Aral’ın paragözlülüğü, hala baki. 10 kişiyle çıkarılan, kağıt-baskı maliyeti 50 kuruş olmayan bir dergi 3 liraya satılıyor. 100’er bin tirajdan düşünün.
İkincisi kilit, Aral’ın lümpen politik çizgisi: Çok sığ, çok güdük, çok bilgisiz kalmak gibi bir takıntıları var bizim çizerlerin.
Sevilen çizerlerin tamamına yakını, 1 veya 2 yabancı çizeri taklit ediyor hala.
‘Bayan Yanı’nı her ay dolduracak kadar bayan çizer yok hala.
Üçüncü Fay Hattı: Önsöz ve Alıntı
İnternette bu iş nasıl oldu veya olamadı?
İşte, burada Serdar Sarı’nın suflesi ve metni giriyor devreye:
Serdar Sarı’nın Metni
Türk karikatürcülerin internet ortamındaki görünümleri tam bir kargaşa arz etmekte olup, biraz daha düzenleme gerektirmektedir. Genellikle zaten kendi bloglarını, sitelerini kurmuş veya yetinmekte olan "özgürlükçü karikatüristler"; rastgele kurulmuş grupsallık ilişkilerine bilinçle biraz daha dikkat etmezlerse, anlaşılamayacak ve tanınamayacak haldedirler.
Karikatürcüler Derneği çevresinde; internet facebook ortamında; "Portre Karikatür Karikatürcüleri"; "Tam Yazısız Karikatürler "; "Grafiker Tasarımcı Karikatüristleri"; "Animatör Karikatüristler"; "Band Karikatür Çizenler"; "Çizgi Romancılar"; "Uluslar arası Ödüllü Karikatürler"; "Yaşayan Emekli ve Yaşlı Karikatürcüler"; meşhur ve tanınmış karikatürcüler oldukları halde aslında "Karikatürü Hobi Olarak Çizenler"; "Gazete İlk Sayfa Karikatürcüleri"; mimar kökenli karikatürcüler için "Anti Arabesk Mimar Karikatürcüler"; "Türk Dostu Karikatürcüler"; belirgin özellik ve köken olarak "Sakat, Özürlü, Mahkum, Anormal Karikatürcüler"; "Spor Karikatürcüleri"; "Bilim, Teknik, Yenilik, Proje Karikatürcüleri"; "Uluslar arası Basında Yer Verilen Türk Karikatürleri" ; "Çok Kimlikli Karikatürcüler"; "Başka Bir Meslekte Meşhur Olup Karikatür Çizenler"; "Liseli Karikatürcüler"; "Feminist Karikatürcüler"; "Marjiinal (ateist, anti militarist, eşcinsel, feminist, vejeteryan vb.) Karikatürcüler"; "En Karma Karı-Şık Karikatüristler"; ""Güzel Sanatlar" Eğitimli Karikatürcüler"; "Mizah Yazarı da Olan Karikatürcüler"; "Band Karikatür, Çizgi Film, Çizgi Roman Kahramanları, Tiplemeleri"; "En Uzun Konuşma Balonları ile Çizen Karikatürcüler"; "Karikatür Okulları Değil Kursları" gibi klasik grupların da kurulması, doğru karakteristik özellikler ile tanınıp tanımlanabilip gruplanabilmeleri ve onların izlenebilirlik kapsamında kolaylıkla bulunabilmeleri için gerekmektedir.
Aksi takdirde ortam bazı karikatürist arkadaşların; çok "ayrıntılarda detay" başlıklar ile özetlenebilen, uygunsuzlukları bir araya getirerek adeta imkansız, saçma sapan ve çirkin gruplar, siteler kurabilip, ters katkılar ile herkesi çıkmazlara sürükleme zevkini gerçekleştirmesine müsaittir.
Bu beyan; önce bariz, tanınmış, kolay örneklerle oluşturulması gereken doğru tasniflerin realizasyonları için başta geçmiş ve şimdiki "Karikatürcüler Derneği Yönetim Kurulu" üyelerinin, siz karikatürcülerin ve karikatür sevenlerin bilgilerine sunulur.
Son Fay Hattı
Öncelikle, internet ‘kopyala-yapıştır’ üzerinden gidiyor.
İnternetin süzgeçsizliği, çiçeği burnundakilerin, 7 yaş çocuk düzeyindeki çizgilerinin barajı geçmesine, daha da önemlisi, matbu kitap bastırmasına kadar kapı açmış çoktan.
Tabii ki burada, Sarı’nın yaptığı gibi, Aral’vari bir baba otoriteli sansür önerilmiyor. Bu iş ancak oto-kontrol ile yürür.
Ünlü çizerlerin zaten kendi siteleri var.
Ancak, bilindiği kadarıyla, ulusal düzeyde bir karikatür sitesi yok henüz.
Karikatür komiklik olarak ele alınıyor.
Arama motorlarında görünmesi için, karikatürlerin konularının anahtar sözcüklerle haritalanması çok çok eksik.
Sanırım, İstanbul’da bir müze de kalmadı.
Marjinallik
Eşcinsellik veya uyuşturucu bağımlılığı gibi, normal faşizminin cezalandırdığı marjinal kültürler, kendilerine ana akım Türk karikatür dergilerinde pek yer bulamadılar.
Kadınlar bile öyle, ancak kontenjanla yürüyen bir konumdalar. Oysa, Selma Can gibi konuyu tek başına taşıyabilen çizerler de var.
Eskiden 3 kişiden 5 kişinin şair olduğu ülkemizde, her zaman 3 kişiden 4’ü karikatürist olmak istemiştir ve bunu denemiştir. Geriye ise binde bir bile kalamamıştır her zaman.
Şu anda tesis var, yağ var, un var, şeker var ama helva yok ortada.
Yepyeni bir toplumsal mücadele dönemindeyiz. Bunu karikatürle sürdürmek her daim mümkündü, şu an da mümkün. Bu mücadele, marjinaller üzerinden de yürüyecek.
Sorun, marjinallerin çizer olmaya çabalamaması ve çizerlerin marjinal kültürü anlayıp anlatamamasında. Ayrıca, hoşgörüsüzlük gırtlak boyu. Engin Ergönültaş, zamanında eşcinselliği çizdiğinde, pek hoş karşılanmamıştı.
Evet, ara ve çıkış saptamamız şu:
Türk karikatürü, dergisi ve çizeri, hiçbir zaman gerçek marjinal olamadı ve o altkültürü çizemedi. Önümüzdeki 3-5 yıl için de böyle sürecek gibi görünmekte.
Dipnot 1: Elimizde, Serdar Sarı’nın Değer İskender adıyla bastırdığı, ‘İdeolojik Duygu’ gibi bir albüm de var. Sarı, marjinal bir çizer ve bir kaybeden oldu, en yakın arkadaşları bile ona sanatsal desteği vermedi, veremedi. Onun çizgileri Gırgır’da yer bulmuşken, sonraki dergilerde bulamadı. Şimdi de durum farksız.

Dipnot 2: Avangard olmayan sanat sanat değildir ve avangard zaten marjinaldir.

Abiyogenesis: NEK



Yaşamın ana hammaddesi olan karbonun, yine yaşam aracılığıyla (canlılarda kullanılarak)  > milyonda 999.999 oranda biyosferin  (limit kalıcı olarak) dışına itilmesi ve bunun da 2 farklı / makro aşamada (kireçleşme ve kayagazılaşma olarak),  mikroorganizmalar aracılığıyla gerçekleştirilmesi:
Bir:
Makroorganizmaların oluşma koşullarını açımlıyor. (Bir bakıma mikroorganizmalar kendi var olma potansiyellerini tümüyle yok ettiler ki bu Darwin yaklaşımıyla olmayacak bir şeydir.)
İki:
Makroorganizmaların da gelecekte kendini yok edebilmesini, bunu o giden karbonu atmosere geri döndürerek yapabimesini ön-ima olarak imliyor.
Üç:
Bu, yaşamın başlama ve 3 farklı sürme aşamasının, neden-sonuç ağı olarak, birbirine karşıt / birbirinden farklı yapılarda olduğunu imliyor.

Dört: Bu durumda, yaşam-öte’nin evrilmesini ve öte-evrilmesini karbonu kullanarak ve/ya kullanmayarak yapması ayrımı önemsizleşiyor. Peki, ayırtsızlaşıyor mu? Makro bir ikilem bu.

Pazartesi, Aralık 15, 2014

Davulcunun Şahidi Zurnacı


HDP, CHP’ye 2015 genel seçimlerinde ittifak teklif etmiş, CHP de reddetmiş.
Tam tencere-kapak, kavuklu-pişekar ve başlıktaki gibi bir durumlar dizisi...
CHP, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne yaptı?
Hem milliyetçi, hem şeriatçı bir aday bulup, onu MHP ile birlikte aday gösterdi ve her iki partinin de oylarında epeyi bir düşüş oldu.
HDP ne yaptı?
Tayyip seçilince, başkanları onu ayakta alkışladı.
Şeytanım, aklıma fikrime mukayyet ol, durumu yani...
Tayyip’in gücü Fethullah’a yetti de, Apo’ya veya Kılıçdaroğlu’na yetemeyecek mi?
Yetecek de artacak bile...
Peki, bunun böyle olacağı taa 2011’de belli değil miydi?
Belliydi.
Peki HDP, neden o zaman CHP ile işbirliği önermedi de, suyun gidişini biraz ortadan kesmedi?
İşine öyle geliyordu da ondan...
HDP 2014’te % 10 oy alınca, aç tavuk buğday ambarında, hesabınca, bunu % 20 olarak görmeye başladı ki bu 110 millletvekili eder, ınını ınını ınınınn, Ali Desiderooo...
CHP desen, 1999’daki meclis dışı kalmışlığının kuyruk acısıyla, hala % 20 oyla yetinmeye seviniyor.
Gelelim kim ne demişe?:
“Kılıçdaroğlu, ‘Bizim hiç kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacımız yok arkadaşlar. Biz CHP olarak seçimlere gireceğiz. Bu özellikle AKP kanadının bilinçli olarak dillendirdiği bir olay’ dedi.”
AKP öyle demese düşünecek yani, hesaba ve mantığa bakar mısınız?
Kimseyle ittifak yapmaya ihtiyacınız yoktu da, neden MHP ile işbirliği yaptınız?
Yahu, şu an partinizde o MHP’lilerin vurduğu insanlar var üye olarak hala, onlara karşı bir vebal hissetmiyor musunuz?
“HDP Hakkari Milletvekili Adil Zozani, CHP’ye genel seçimler için ‘Demokratik Cumhuriyet Partisi gibi bir şemsiyenin altında birleşelim’ çağrısında bulunmuştu.”
Hi ho ha haa... Hem kel, hem fodul; hem demokrat, hem cumhuriyetçi, tam böyyüük Amerika tipi yani...
Yapılacak tek şey var:
Baraj düşmeyecek, düşürülse de AKP bunu uygulamayacak. Bu durumda her parti, diğer partinin kesin kuvvetli olduğu yerde aday göstermez, olur biter. Seçmenini de serbest bırakır. Seçmen sorumluğunu alır da, işler uygun giderse, AKP % 40’ta, diğerlerinin toplamı % 60’ta kalır ve bu da 220-330 milletvekili dağılımı eder. AKP’nin % 30-35’i Şam’da kayısı olur ama aç tavuk kendini buğday ambarında görmese ve siyasetçiler çarşıdaki pirince giderken evdeki bulgurdan olmasa gerek.

Ondan sonra, herkes kendi yoluna.. Biz, son 50 yılda ne koalisyon pozisyonları gördük: Yenilerini de icat ederler muhakkak bunlar...

NEK: Matematik / Fizik




Ekonomideki kılıf / zarf eğrisi, zarfladığı eğrilerin hiçbirinin maksimum noktasından geçmez ama öyle olduğu varsayılır.
Bu, dalga-ışık paketçiği için de böyle olabilir. Bu durumda:
Bir: Işık dozu, algımız istatistik ama fiziksel yönden, retinasal / biyolojik yönden değil ve ayrı olmak üzere olur.
İki: Işık-dalga paketçiğinin bileşenleri ve/ya sonuçları şunlar olabilir:
İki bir: Bir dalga altbirimi, nötron gibi, bağımsız olarak var olamayabilir veya çok kısa süreli var olabilir.
İki iki: Bütün, ışık olarak değil de, başka biçimde tanımlanabilir (ki bu lambda dalga boyunun limit sıfıra gitmesi ve orada klasik mekaniğe dönüşmesi ile çift kısadevre yapıyor).

İki üç: Parçalardan, bildiğimiz ışık-dalga paketçiği yerine, başka bütünler oluşturabilir.

Pazar, Aralık 14, 2014

Yapay Zekanın Geleceği



Yapay zekanın geleceği açısından 2 önemli gelişme oldu.
Bu, tıpkı ABD-SSCB arasındaki uzaycılık yarışı gibi ikili bir durum yarattı. ABD’nin uzay mekiği yanlış seçimi ve SSCB’nin çöküşü ile, bunu 3. yol ile sonuçlandığını baştan imleyelim.
Stephen Hawking yapay zekanın aleyhine bir beyanatta bulundu.
Google’ın başındaki Schmidt ise, yapay zekanın lehinde bir açıklamada bulundu:
“Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir açıklama yapan İngiliz astrofizikçi Stephen Hawking, yapay zekanın insanlığın sonunu getirebileceği uyarısında bulunmuştu.
Bu korkuyu normal bir reaksiyon olarak gördüğünü belirten Schmidt, New York’taki bir konferansta yaptığı konuşmada, yapay zeka ve robotların insanlığın sonunu getireceği ve işsizliği artıracağı iddiasının yersiz olduğunun da altını çizdi.
Bir süredir bu teknoloji üzerine çalışmalar yürüten Google, kaynaklarının bir kısmını sürücüsüz araba ve yapay zekaya ayırmış durumda. Şirket, bir süre önce insan beyninin yapısını taklit etmek için deneyler gerçekleştiren DeepMind isimli şirketi 400 milyon dolar karşılığında bünyesine katmıştı.”
Burada önemli bir saptama gerekli:
Hem insan zihinleri, hem de yapay zekalar, birbirlerinden çok farklı kategorilere ve parametrelere sahip.
Açımlama:
Elektronik hesap makineleri 1970’lerden beridir var. Aritmetik yapay zeka onlar. Bundan sonra kimse kalkıp da, insan zihni gibi hesaplama yapan, yapay zeka elektronik hesap makinesi yapmayacak. Yani, doğru veya yanlış, geleneksel teknoloji çizgisi epeyi bir belirleyici oluyor.
Çeviri programları da insan zihninin çeviri yapması gibi çeviri yapmıyor.
Bunun karşısında ise şu var:
İnsan zihninin tam yapay zekasal / yazılımsal simülasyonu er veya geç yapılacak (şu an verilen vade 2045).
Robotlar nasıl ki insan bedeninin yapamadığı birçok işi yapabiliyorlarsa, başta uzay çalışmaları olmak üzere, yapay zekalar da, insan zihninin yapamadığı birçok işi onyıllardır zaten yapıyor durumda. Şu anda uzayda onlarca oldukça gelişmiş yapay zekalı uzay robotu var, örneğin Mars’tekiler ve asteroittekiler gibi. İnsanların belki de yüzyıl sonra gideceği noktaya, bir yapay zeka robot çoktan gitti ve Güneş Sistemi’ni terketti.
Yani, bu işin artık durması yok.
Gelelim günümüze:
Google çeviri programlarıyla çok büyük bir başarı yakaladı ama Google Glass olsun, sürücüsüz araba olsun, yapay zeka için pek uygun gelişme yolları değil gibi.
Japonların yaptığı yapay zekalı bakıcı robotlar, çok daha makul bir yol gibi görünüyor.
Yani, hem ideolojik olarak, hem de teknolojik olarak, farklı yaklaşımlar ve rekabet var global olarak.
Bir de işin gizli / askeri yönü var:
ABD ordusu gizli olarak, belki taa Vietnam Savaşı’ndan beridir beyin-zihin protezleri üretiyor ve uyguluyor. Bunlar devlet-ordu sırrı ve uygulanan kişi sayısı bile bilinmiyor tam olarak. Bildiğimiz tek şey, işledikleri ama başarısızlık oranını da bilmiyoruz.
Tüm bilgisayar programlarını yapay zeka sayarsak, yapay zeka iş hacmi global olarak on milyarlarca dolar eder, yani işin finansman derdi yok.
Sorun, karar verme mekanizmalarının başında olanların konuyu nereye yönlendireceklerinde.
Tuhaf bir biçimde ilginç bir vektör Hollanda’dan geldi çoktan:
Kendileri için çok ciddi bir sorun olmuş ve halen de oluyor olan sel derdini, yapay zekaların doğal zekalarla birlikte kullanıldığı, ciddi oyun simülasyonunda çalışıyorlar. Program 2015 vadeli.
Sonuçta 10 veya daha çok odaklı bir geleceği var gibi yapay zekanın...
Gönül isterdi ki genom projesinde olduğu üzere, baştan herkes birbirinden farklı alanlar seçip, tüm alanı tarayıp çalışabilselerdi. Oysa şu an, 10 tane yapay zeka gözlük projesi devam ediyor. Ancak, kullanılabilir insansız hava aracı gibi çok pratik uygulama alanlı birçok proje ihmal ediliyor; ayrıca Amazon’un bunları kargoculukta kullanma arzusu da engelleniyor üstüne üstlük.
Saptama:
Yapay zekanın sonul vadesi ölümsüzlük, insan düşmanı yazılım androidler değil...
Burada en önemli nokta, bu konunun artık tamama yakın olarak özel sektörün elinde olması. Askeri-devletsel sektör limitlerine vardı çoktan ve (çok çok önemli bir vurgu ile belirtilmiş olarak) savaş simülasyonu programları yapay zeka olarak çok ilkel durumda.

O zaman, Hawking-Schmidt ikilemi gerilimini maç gibi izlemek en eğlencelisi olacak gibi, çünkü dahiler de saçmalayabiliyorlar ve saçmaladıklarında da sıkı saçmalıyorlar, bakınız atom bombası ve Einstein...

Proleterya, Prekarya, İleri Marjinallik, Ve Saire

ABD’de reel ücretler, 1968’den beridir artmıyor, hani şu meşhuur 1968’den beridir...
İşçi sınıfı tanımı, 1750 patentli...
Ondan sonraki devrimler; 1789, 1848, 1871, 1917, 1949 patentli...
1968’i devrim patentli sayamıyoruz uzun vadeli geçmişe ve geleceğe bakınca...
2011 başlangıçlı ‘Occupy Wall Street’ ve ‘We are 99 %’ hareketini de... (2015’e geldik bile çoktan, onlar neredeler şimdi?)
Ancak, 1980 sonrasındaki neo-globalist neo-liberal iteleme ile bir sonraki devrimsel vade oldukça öne alındı gibi...
1968’lerde G-7’de araba almak için grev yapan işçi sınıfı, henüz uzun süreli ve şimdilik kalıcı görünen kayıplarına ayamadı... Aydıktan belli bir süre sonra da, tepkisel isyanlara başlar...
Bugün proleteryanın bile bilincine varmadığı biçimde, prekarya ve/ya ileri marjinal sayılan bir emekçi kesimi var ki kaybedecek zincirleri bile olmamasını bırakın, epeyi de zinciri borçlanmış ve onların borcunu ödeyemeyecek durumda...
Aklıma, nedense Roma’da borcu nedeniyle köle yapılanların isyanı, Spartakus falan geliyor...

Tabii o durumda, dizinin çok güzel resmettiği üzere (ister mal anlamında, ister devlet anlamında) mülk sahipleri, ince kıyım doğranabiliyor...

Cuma, Aralık 12, 2014

Eratosthenes İçin 'Hommage'



Eratosthenes, NEK yaratan bir çokbilimciydi. Yarattığı bilgiler açısından bir dahiydi. Sokrat-Platon-Aristo triyalektiğine, kuadralektikinci şerhi yazarak, tarih yapmıştı.
En önemli bilimsel bulgusu, Dünya’nın yarıçapını ölçmek ve Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabul etmek ve göstermek oldu.
Eratosthenes, Dünya’nın çevresini, gerçeğine oldukça yakın olarak şöyle hesapladı:
Aynı boylam üzerindeki 2 kentin arasındaki uzaklığı ve aynı günsel zamandaki gölge açısal farklarını kullanarak, tümevarım yaptı: ‘360 derece / 1. açı x 2 kent arasındaki uzaklığı’, sonuç olarak hesapladı. Bunu Dünya’nın çevresi kabul etti ve sonucu 2 pi’ye böldü.
Eratosthenes’in M.Ö. 240 gibi, Dünya’nın çevresini hesapladığı kesin. Ay’ın yarıçapını, Ay’ın Dünya’ya uzaklığını, Güneş’in yarıçapını, Güneş’in Dünya’ya uzaklığını hesapladığı kesin değil ama öyle rivayetler de var.
Dünya’nın yarıçapını / çapını biliyorsan, Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesinin uzunluğunu, ‘R ( = 2 x  r) x 365’ile bulabilirsin (o, fazladan artık günü de bulmuş). Onu da, 2 pi’ye bölersin.
Güneş’in yarıçapını, bu uzaklığı, Güneş’in açısal büyüklüğünü ve trigonemetrik hesabı kullanarak bulabilirsin.
Ay’ın yarıçapını, Ay tutulması sırasındaki, Dünya’nın Ay’a düşen gölgesinin arkını ve trigonemetrik oranları kullanarak bulabilirsin.
Ay’ın yarıçapını, Ay ayının gün sayısı olan 29,5 ile o yarıçapı çarparak, Ay’ın yörünge uzunluğunu bulabilirsin. Onu da 2 pi’ye bölersen, Dünya-Ay uzaklığı hesaplanır.
Hepsini de, Eratosthenes’in birincisini yaptığı gibi, oturduğun yerden, beyninle yapabilirsin.
Eratosthenes’ten 2 küsur milenyum sonra bile, hala Dünya’nın yuvarlak olduğunu bilmeyen ve/ya buna inan(dırıl)mayan on milyonlarca kişi var.
Ey kari, sen hangi gruptansın?

Bilgi arttıran mı, bilgi eksilten mi, bilgiye aldırmayan mı?

Perşembe, Aralık 11, 2014

Serdar Sarı için 'Hommage'



Serdar Sarı ölmüş. Serdar Sarı erken öldü.
Serdar Sarı 1960 doğumluydu, daha 16 yaşında, o zamanki Dünya çapındaki mizah dergisi Gırgır’ın en iyi çizerlerinden biriydi.
Ara şerh: Oğuz Aral tuhaf bir gelenek yarattı: Kolay yönetildiklerinden olsa gerek, çizer kadrosunu hep 18 yaş altı çizerlerden oluşturdu. O zaman da aynı çizerler, 25’ine geldiğinde sanatsal açıdan tükenmiş ve tekdüzeliğe çoktan düşmüş oluyor. Bu, 40 küsur yıldır böyle. Bu da, Oğuz Aral için bir ‘hommage’ olmuş olsun.
Sarı, Batı tipi minimalist çizgide çok iyiydi. Bir rivayet bu yolu kendi seçmişti, bir rivayet Galip Tekin’i fantastik şeyler çizmeye yönlendiren Oğuz Aral, onu böyle çizmeye yönlendirmişti. Şu an adını anımsayamadığım, Fransız bir çizeri taklit ediyor gibiydi.
Sarı, balatayı erken sıyırtanlardandı. Ödip tipi bir çizgide, üzerine eklenen uygunsuz bir kemoterapiyle, beynini çökertti. Belleği çöktü.
Belki, bu onu çok adlı / kişili olmaya taşıdı. Değer İskender adıyla, bir karikatür albümü yayınladı. Sahhaflarda hala bulunur.
Kendisi, en azından bir zamanlar çok yakın arkadaşımdı. O zamanlar tek fen lisesi olan AFL’den dönem ve üniversite arkadaşımdı. Kendisiyle, hepsi de tuhaf olan, çok anekdotum var. Onlar da bir yerlerde yazılı elbette ama inşallah ben ölünce yayınlanırlar.
Sarı, kaybedenler klubündendi. Ondan sonraki ve Penguen’sel kuşağa ait olan Metin Üstündağ ile tanışmaya 1988 baharında gitmiştik. Biraz abi konumundaydı. Sonuçta, 1980 öncesi kuşaktandı çizer olarak. Kaybeden olarak da olsa, saygı görüyordu.
Tuhaf bir biçimde, ne BÜKAK’ta, ne de Karikatürcüler Derneği’nde kendisiyle birlikte çalışma olanağı bulamadım. Biz, yeni yetmeler olarak, Tan Oral’a İhap Hulusi sergisi asmada yardım ederdik o zamanlar Tepebaşı’nda olan müzede.
Ailesini tanıma fırsatım da oldu. Abisi heykeltraştır ve 1980 sonrası gönüllü sürgünlerdendir. Şimdi kimbilir nerelerdedir, ona da selam olsun.
Sarı, son 20-25 yılını aşağı yukarı bir hiç olarak yaşadı. Teknik bir hata olarak, hiç beceremediği bir alan olan sinemaya takmıştı. Tretmanlar yazarak yaşadı hep. Aklına nedense hiç reklam cingılı veya klip sinopsisi yazmak gelmedi. Oysa, bugünkü klipler tam da onun absürdlüğüne hitap eder türden.
Sarı, kazansaydı berbat biri olurdu. Bence, Deniz Gezmiş de yaşasaydı, berbat biri olurdu, Atıl Ant’ı ve Cengiz Çandar’ı gördük çünkü.
Sarı, ölümüyle tuhaf bir istatistiğe katkıda bulundu: Biz 1977 mezunu erken ölenler içinde 3. oldu. İlkimiz, 1980 baharında, darbe öncesinde, bir camiden çıkarken öldürülmüştü ve bir rivayete göre de, Tayyip’in yakın arkadaşıydı.
Tüm ölülerimize selam olsun...
Serdar ve diğer arkadaş bu yıl vefat etti.
Serdar ölünce, kendimi cephede siperde sağ kalan ama yanındaki en yakın arkadaşı ölen biri gibi duyumsadım.

Güle güle Serdar... Belki bir gün elimden dağınık eserlerini basmak gelir.  (11 Aralık 2014)

Verhulst İçin 'Hommage'




Verhulst 1838’de bir denklem yayınlamış. Bu denklem, Malthus’un denkleminin geçersizliğini kanıtlıyormuş. Bu denklem kompleks sayılardan oluşuyormuş.
Sonuncusundan alıntı:
“The function was named in 1844-1845 by Pierre François Verhulst, who studied it in relation to population growth.[2] The initial stage of growth is approximately exponential; then, as saturation begins, the growth slows, and at maturity, growth stops.”
Oysa denklem, reel sayılardan oluşsa da, Verhulst’un saptadığı durum geçerli olur, yalnızca farklı neden-sonuç ağları / denklemleri kurmak gerekir. (Reel sayıların da, sıfır sanal katsayılı bileşenli kompleks sayılar sayılabileceğini biliyoruz.)
Örneğin bir orman yangını, aynen Verhulst’un saptadığı gibi (yangını yaratan etkenlerin kendi kendilerini yok etmesi ile) kendi kendini söndürebilir.
Bir şöyle bir gerçek durum var:
Adamın biri, orman yangınının ortasında kalmış. Başka bir yangın çıkararak kendini kurtarmış, bunu yapmayı akıl edemeyen arkadaşları boğularak ölmüş. Çünkü orman yangını havayı kendine doğru çekiyormuş.
Burada önemli olan durum, herkesin Malthus’u dikkate alması ama Verhulst’u almaması. Bunların arasında Marx (ekonomi, Darwin (evrim) ve Freud (cinsel psikoloji) da var: İnsan bilimleri aracılığıyla, hala aşılamamış triyalektik bir trilemma yaratan eküri.
Konuyu açık uçlu olarak ve sonu bitmeyen bir öyküyü irdeleyerek bağlayalım:
2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’de hem boşanmalar arttı, hem de evlenmeler. Peki, bu 60 yılda nereye vardı? 1945’ten 2005’e kadarki sürede, 44 yaş üstü çocuksuz kadın oranı % 25’e, yalnızca yaşayan birey sayısı oranı % 25’e, evlilik sayısı ortalama 2,5’a, evlilik başına  ortalama çocuk sayısı 3’ten 1’e vardı.

Ancak, arada 1968’lilerin çocukları, ebeveynleri bu gidişatı fazla hızlı yaşadığı ve ortalamayı yakalamak için, monoheteroseksüaliteye ve 2 çocuğa (kültürel ve mental regresyon göstergesi olarak) geri döndü. Dolayısıyla: 1968’liler kendi toplu sekslerini (hippiliklerini) kendileri imha etmiş oldu.

Salı, Aralık 09, 2014

Alaturka Kliplerdeki Absürd Şarkı Sözleri 1



Gökhan Türkmen: ‘Dene’:
‘Biz, bizi, bize, bizden’ peşpeşe. İsmin 5 halinin 4’ü sıralanmış, şekil olsun diye.
‘Kurtaralım biz bizi, bize bizden fayda var’ gibi bir dizide kullanılmış.
+
Doğukan Manço ve Tuğba Yurt: ‘Ölümlü Dünya’:
‘ha alim olsan, ha zalim olsan’.
Kaştı aşan bir ifade.
Bu aslında eski bir şarkı, zamanında Sertab Erener söylemiş. Şarkı sözü yazarı Sezen Aksu görünüyor.
+
Sıla: ‘Reverans’
2 biçimi var, karar verilemedi:
Reverans, arteveran, bumerang, referans.
Reverans, feveran, bumerang, reverans.
‘-an-‘lar dikate alınırsa, kafiye var gibi.
Ancak, şarkının tamamına bakılınca, çok yerde anlam kopukluğu var.
+
Temel tuhaflık, Türkçe’nin 1990 sonrası alaturka poptaki dejenerasyonu ve dekadansı. Bu internet Türkçe’sinde daha belirgin olarak sürüyor.
İnternet sitelerinde şarkı sözlerinde farklılık ve yazım hataları da  var ki bu bile başla başına bir fenomen olmuş gibi.
+
Eski zamanlardan bir anekdot:
1987’den beridir seyyar satıcıyım. O zamanlar Bayazıt’ta tezgah açardım. Kısa boylu, acaip cırtlak renkli takım elbiseler giyen, kısa boylu, orta yaştan genç bir adam vardı. Tezgaha gelir, dakikalarca şiir kitaplarını okur, notlar alırdı. Sonra bir gün anlattı ki Aysel Gürel’e şarkı sözü satıyormuş. Bizlerden bir tek kitap satın almamıştır. O ortalıktan kaybolduktan sonra, 1990’ların ortaları gibi, Aysel Gürel de tezgahlara gelmeye başladı. Koskocaman bir gözlük ve çok canlı renkli giysilerle dolanırdı. Aysel Gürel’in bazı şarkı sözleri inanılmaz absürddür, nedeni de bu: Güftenin başı sonu yok, oradan buradan kırpılıp tırtıklanmış.
İşte bu da, daha bugünlere gelmeden 20 yıl kadar önce, Türkçe’sel bu yozlaşmanın habercisiymiş bilemedik.
+

Dipnot: Çift ekranlı televizyon yapmışlar, karı koca birlikte televizyon seyredecekmiş, reklamı öyle. İşte o televizyonlarda bu klipleri izlemek uygun: Kel başa şimşir tarak.

Prekarya: Yeni Sınıf Şeysi

Biri bir kitaba Facebook’ta link koymuş:
Ben de şu yorumu yazdım:
“Başka biri buna, ileri marjinal diyor ama teknik bir hata var burada: Bu durum 1968'den beridir, ABD'de hiç artmayan reel ücret ile zaten vardı, yalnızca sosyologlar duruma yeni aydı. O ileri marjinal / prekarya ise, hala sınıf atlama hayali peşinde. ‘Riot’u onlar yapar ama ‘rebel’i onlar değil (% 99 da değil), bu da benim tarihsel saptamam olsun burada.”
Baktım, epistemik açıdan eksik oldu. Oturup bu metni yazdım.
İleri marjinallik şu kitapta var:
Burada tarihsel gözden kaçırmalar var:
Abidin Dino, Paris 1968 gibi, 1 Mayıs gösterilerine katıldığında, Fransız işçiler ona şunu söyler:
“Biz, araba almak için grev yapıyoruz”
(Kaynak: Anıları.)
İşte, burada dananın kuyruğu kopmuş çoktan:
Yani, birileri herhangi bir anda araba almak ve sınıf atlamak isterken, o andan itibaren reel ücretler hiç artmamış.
Bu, kaç tane lümpenlik ve sınıf bilinçsizliği yapar?
Bir: Adam, 3. Dünyalılar’ı karnını doyurma arzusu düzeyleri nedeniyle aşağılamış.
İki: Araba almak için grev yapılacabileceğini sanmış.
Üç: Bunu kazanabileceğini sanmış.
Dört: Bunu Stalinist bir parti ile yapabileceğini sanmış (ki bunu yapabilecek bir parti var mıydı veya oldu mu acaba hiç?)
Beş: Sınıf atlamak istemiş (1980’lerin bir ‘lümpen proleterya’ tanımı olarak).
Altı: 1968’de bile var olan Paris’teki evsizleri ve ‘clochard’ları proleter saymamış.
Yedi: Bu hataları çocuğu ve torunu da sürdürmüş ki buralara gelmişiz: Burada, 1968, 1993, 2018 (yani torunun çocuk sahibi olacağı yıl) gibi bir dizi var.
Sekiz: Bu arada, rakip boş durmamış, TÜSİAD, MÜSİAD ve sonra da TÜMSİAD olmuş. Haftalık çalışma saatı 40’a ineceğine, 70’e çıkmış azar azar (yavaş yavaş ısınan sudaki kurbağanın durumu gibi).
Evet, artık su kaynıyor ve proleterya kurbağası haşlanıyor. Demek ki haşlama proleterya bacağı yiyeceğiz bundan böyle.
Çıkış: Asıl feodal prekaryanın olsun, sanayisel proleteryanın olsun, sınıfsal haklarında tarihsel olarak her zaman böyle dalgalanmalar olmuştur. Bunun ne kadarının o sınıfı dejenere ettiği, ne kadarının isyana sürüklediği, işlenmesi gereken bir konu. Ayrıca, bunun ne kadarının içrek (immanent) / spontan, ne kadarının neden-sonuçsal ilintilerle gerçekleştiği de irdelenmeli.

(9 Aralık 2014)

Pazartesi, Aralık 08, 2014

Var Olmayan, Eksi Var ve Soyut Var



1, günümüzden 5.000 yıl önce icat edildi ama 0 yalnızca 1.500 yıl önce icat edildi. Yani 0, 3.500 yıl boyunca yazılmadı, yani yoktu. Eksi sayılar da ancak 2.500 yıl önce tasarlandı. (Aritmetikteki 1,-1,0 yazma icadı sırası, üzerinde çalışılması gereken bir konu: Aristo (mantık) – Euclid (geometri) - Newton (fizik) paradigma eşlenikliği ama bunların tezahür yerzaman eşleniksizliği de burada gözönünde bulundurulmalı.)
Varlık (1) ve yokluk (0) tanımlı ama 5.000 yıldır felsefe kitaplarında hala eksi varlık (-1) tanımlı değil.
Var olmayan nesneler için şöyle bir tanım yapılmış:
“A nonexistent object is something that does not exist. Some examples often cited are: Zeus, Pegasus, Sherlock Holmes, Vulcan, the perpetual motion machine, the golden mountain, the fountain of youth, the round square, etc.”
Burada soyut nesneler ile var olmayan nesneler birbirine özdeş sayılmış ama öyle değil.
Soyut nesneler, insan zihninin tasarladığı nesneler. Ancak bazı somut nesneler de, örneğin 1 elma’daki 1 gibi, somut ve soyut olabiliyor aynı anda. Bu da, 1 şeyin aynı anda 2 şey olamayacağı varsayımıyla çelişmiş oluyor.
20. Yüzyıl’da bunun için puslu / muğlak mantık icat edilmiş, bazı şeyleri bir şeyden yarım / % 50 olabiliyor. Somut durumlarla da bu çakışabiliyor: Bir elektron 2 yerden 1’inde % 50 olasılıkla var olabiliyor.
Buradan canlılık konusuna geliyoruz. Canlılık da soyut ve tasarımsal bir şey. Somut bir şey de olabilir ama burada tartışılan soyut ve kavramsal yönü.
Bu durumda, bir şeyin aynı anda ve aynı yerde, hem canlı, hem de cansız olabileceğini ve hatta eksi canlı(lık) olabileceğini, bunun da olasılık dağılımları olabileceğini söyleyebiliriz.
Burada sorun, tanım kaypaklığı değil, neyi bilmeye çabaladığımız. Bazan daha az bilme çabası, daha çok bilme ile sonuçlanabilir.
Var oluşumuzun 3 temel formu olan özdeklilik, canlılık ve zekalılık, soyut ve tasarımsal şeyler. Onların somut Evren’de karşılıklarını birebir bulamayabiliriz. O zaman tanımlarımızı yeniden kurarız.

Çıkış şerhi: Canlılığın tasarımsal ve soyut bir şey olması, bizi idealizme götürmez, yeni sözlüklere ve yeni varlıklara götürür. Canlılığı yeniden tanımlamaya götürür.

Pazar, Aralık 07, 2014

'De Facto' Bir Oto-Anarşistin Sayıklamaları




100 kadar anarşist, 6 Aralık 2014 günü 14:00 civarında, siyah bayraklarla, Tünel’den Galatasaray’a yürüyüp, ‘isyan, devrim, yaşasın anarşizm’ diye slogan attılar. Bu 100 kişinin 10 yıl sonrasını hayal ettim, tabii ki çoluk çocuğa karışmış olacaklar çoktan. 40 yıl önce anarşist sayıldığı için, oturup anarşizmle ilgili herşeyi okuyan, ‘de facto’ (veya Kafkaesk’çe gönüllü zorunlu) oto-anarşist yaşamış ve Tayfun Gönül’den Kara Mecmua tayfasına kadar, TC’nin epeyi kendini anarşist sayanıyla doğrudan muhatap olmuş biri olarak, 10 yıl değil de, kendi 40 yıl sonramı da hayal ettim: Sürgün, hapis, mezar şıklarından mezar tabii ki, 15 bin kitap okumuş ve 400 kitap yazmış olarak... Dün, bugün, yarın: Orada yürüyen gençler, 1980 sonrasındaki neo-liberalizm ile (tıpkı 2. Dünya Savaşı ertesiki 1968’liler gibi) kendi kendine yükselen anarşizmin 7. kuşak üniversitelisi olarak, kendilerince oyunlar oynuyorlar. İçlerinden belki de 1 ve yalnızca 1’i, gerçek anarşizm yolunu tek başına yürüyecek ve telef olup gidecek: Ona selam olsun şimdiden...

(6-7 Aralık 2014)

Çarşamba, Aralık 03, 2014

Sevgi Soysal İçin Ağıt



Priska Furrer, Sevgi Soysal hakkında akademik bir tez yazmış. Eksikleri var ama ciddi ve yerini bulmuş bir yapıt.
Onu okurken şunları düşündüm:
Soysal, dilsel ve konumsal (statü, pozisyon) olarak, Sevim Burak ile Oğuz Atay arasında bir yerlerde kalmış / durmuş. Üzerine de, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın ‘kıtipil’liği, beyhudeliği ve nafileliği binmiş.
Açımlayalım:
Soysal, Özlü birlikte, 1960-1980 dönemi Cumhuriyet yazınının kadın yazarları içinde en asi konumda. Adalet Ağaoğlu ve Leyla Erbil ise, statükocu, uzlaşıcı, ailesel kadın’cı konumda. Hepsi de, Ankara üzerinden birbirini tanıyor. Ankara’nın bozkırlığı, nafileliği, beyhudeliği, kahverengililiği, Kafka’esk Prag’sallığı, itaatkarlığı, evlere şenlik ayrı bir konu.
En yakınları onları destekler görünürken, dolaylı / görünmeyen en büyük tırpan / ihanet onlardan gelmiş gibi. Bu da, Soysal’ı ‘Tante Rosa’nın konumunda bırakmış oluyor.
Atay, yine bir yabancı yazarın saptadığı üzere, bir entellektüel değil, bir entelejensiya, yani yine bir Ankaralı: Hani, Osmanlı yazarlarının, sürgüne mutasarrıf gidip, devletten maaş alması gibi bir şey.
Burak ile Soysal’ın benzerliği ise dilsel. İkisi de azınlık kökenli. Ancak, azınlık olsa da olmasa da, hatta kadın olsa da olmasa da, Cumhuriyet yazarlarının Türkçe ile ilgili büyük dertleri var ve edebi sınavı geçemiyorlar.
Açılım: O dönemde genç Türk yazarları, Türkçe’ye 18 bin sözcük kazandırıyor. Bunlar devlet arşivlerinde (TDK listelerinde) mevcut ama yayınları yasak ya da telif izinsiz.
Yani, bu dönemin yazarları olmayan bir Türkçe ile başlayıp onu bambaşka bir dile dönüştürmeyi, isyandan devrime dönüştüremiyorlar, aynı asıl devrimi yapamadıkları gibi.
Bir soru:
Erken ölmek, bir insanı beyhude ve nafile yapar mı?
Kafka ve Fassbinder için tam hayır.
Soysal ve Özlü için de az hayır.
Yani Soysal ve bu yazarlar, Furrer’in kitabının alt başlığı olan bireysellikten toplumsallığa açılamamışlar, ikisini de yarım yarım değil, çeyrek çeyrek bile becerememişler. Sonuç, tıpkı Kafka’nın ‘Babama Mektup’una karşı, Atay’ın ‘Babama Mektup’u ve biraz da ‘Bir Bilim Adamının Romanı’ndaki İnan kırar dökerliği durumu olmuş.
Bunları yazdıktan sonra, acıyla gülümsedim ve Soysal için gözlerim doldu:
Hala sağ ve yazıyor olabilirdi.
Aranot: Onun Barbara Sukowa’ya bu denli benzediğini bilmiyordum. İşin tuhafı, konuşması (Almanca’sı) da benziyor, annesi Alman imiş zaten.
Soysal ayrılmadı / kopmadı öldü, Özlü ayrıldı / koptu ama yine öldü. Her ikisi de Almanca idi.

Tuhaf...

Salı, Aralık 02, 2014

Stephen Hawking Saçmalamış



Şöyle demiş kendisi:
"Ancak insana yetişebilecek ya da insanın zekasını geçebilecek bir şey yaratmak, çok ciddi sonuçlara yol açabilir. Yapay zeka, kendi kendini geliştirmeye devam edebilir ve hatta kendini yeniden biçimlendirebilir. Son derece yavaş bir biyolojik evrimle sınırlı olan insanlar, bu tür bir güçle yarışamaz. Yapay zeka, yeryüzünde insan ırkının sonunu getirebilir."
Saçmalamış.
Öncelikle, insan ırkının kendini yok etmek için başka bir şeye gerekinimi yok, gayet güzel kendi kendini yok ediyor şu sıralar.
Sonralıkla, doğal-kültürel zekalı insan türünün yaratacağı yapay zeka, 1 milyon yıldaki 100 milyar nüfusun zekasının gösterdiği üzere, oldukça sınırlı olacaktır.
Yapay zeka kendini biçimlendirebilir ve biçimlendirdi de, çünkü öğrenen programlar var zaten.
İnsan türü, yavaş bir biyolojik evrimle deği, son beş milenyumdur, kültürel-yapay evrimle biçimleniyor.
İnsan türünün yaratacağı ve hatta kendi kendini biçimlendiren / yaratan yapay zeka, eğer evrim geçirecekse, bu biyolojik süreçlerle olmayacak.
En önemlisi şu: Yapay bir zeka, neden doğal zeka insan ile ilgilensin ki?
Doğal zekalı nisanlar, trans-, post-, meta-hümanizmi ve insan sonrası türü tasarlamadı mı ki çoktan?
Beyni zerrece çalışan bir insan, zaten diğer insanları etkilemekle veya yönetmekle uğraşmaz ki. Gider,  düşünülmedik şeyler düşünür.

Bugünkü yapay zekaların neler yaptığını anımsatarak sözümüzü bağlayalım: Hesap makinelerinin limit sonsuz basamaklı hesaplarından çeviri programlarına dek, insan zihninin hızının üssel katlarında hızlarda yapılan bir sürü zihinsel etkinlik. Hawking’in kuramlarını da, insan zekası değil,  yazılımlar sınıyor artık.